Küçükler İçin Dini Hikayeler II

5 Ağustos/2019

İçindekiler

Kayanın Hikayesi 1

Keçinin Hikayesi 4

Koyunun Hikayesi 6

Yılanın Hikayesi 9

Kayanın Hikayesi

Kaya, bildiğiniz gibi sert, eğilip bükülmeyen, baltaların bile zor tesir ettiği bir maddedir.

Medine yakınlarında bir yerdeydim. Bulunduğum yerden, Medine’de meydana gelen pek çok hadiseye şahit oldum. Özellikle Muhammed’in (sas) hicretinden sonra…

Etrafımda bulunan insanlardan hem Bedir hem de Uhud savaşlarına dair haberleri dinleyebildim. Sonra, Muhammed (sas) aleyhinde çalışan müşriklerin, kabileleri nasıl kışkırtmaya çalıştığı haberlerini de…

Kabileleri kışkırtıyor daha sonra da Kureyş’e dönüyor, kabileleri ve diğer küçük gurupları, Muhammed (sas) aleyhinde nasıl bir araya getirdiklerini övünerek anlatıyorlardı.

Onlara göre artık bütün bu kabilelerin Kureyş ile birleşerek Muhammed’i (sas) öldürememeleri için hiçbir neden yoktu.

Müşrikler, bütün Arap kabilelerini bin bir türlü yalan ve iftira ile bir araya toplamayı başarmışlardı. Yaptıkları plana göre, bu topluluk büyük bir ordu oluşturacak, Muhammed (sas) ile savaşacak ve onu öldüreceklerdi.

Muhammed (sas), müşriklerin bu tuzağından haberdar oldu. Ayrıca Medine’deki Müslümanların ve kendisinin yok edilmesi için, büyük bir ordunun hazırlandığını da öğrendi.

Ne yapılacağı konusunda arkadaşlarına danıştı. Medine’de mi kalınmalı, yoksa üzerlerine gelen bu düşman ordusunun karşısına mı çıkmak lazımdı?

Fars’lı Selman şöyle dedi:

“Medine’nin etrafına bir hendek kazalım. Böylece düşmanlar bu hendeği atlayıp bize ulaşamazlar.”

Resul (sas), Selman’ın görüşünü uygun buldu. Kendisi ile beraber diğer Müslümanlar hendeği kazmaya başladılar. Yarım kavis şeklinde bir hendek kazılıyor ve pek çok kişi bu yeni işte yardımcı oluyordu. Resul (sas) de onlarla birlikte kazıyor, toprak atıyordu. O bir yandan böyle çalışırken diğer taraftan da aşağıdaki şu şiiri okuyordu:

“Allah’ım! Sen olmasaydın biz doğruyu bulamazdık,

Birbirimize yardım etmez, seni tanıyamazdık,

Lütfen üzerimize sakinlik, esenlik indir,

Düşmanla karşılaşırsak da direnç ve cesaret ver,

İnançsızlar her ne kadar üzerimize geliyorlarsa da,

Çıkarmak istedikleri karışıklıklardan uzak olmak istiyoruz.”

Derin bir hendek kazıldı. Sadece benim bulunduğum bölüm tam olarak kazılamamıştı. Burası Selman ve onunla beraber çalışan guruba ait kısımdı. Selman beni bulunduğum yerden hareket ettirmek istiyordu ama çok yorulmuştu.

Ben, daha önce de söylediğim gibi sert ve inatçıydım. Selman, yüzünden terler damlayarak beni Resülullah’a (sas) şikâyet etti. Nebi (sas) bulunduğum yere geldi ve içi su dolu bir kap istedi. Selman bu isteği hemen yerine getirdi.

Resul (sas) kaptan biraz su alarak üzerime çiseledi. Sonra Selman’dan kazmayı aldı. “Bismillah” diyerek kaldırdı. Sonra bana üç darbe vurdu.

Her darbede, baltadan, sanki şimşeğe benzer kuvvetli bir ışık çıkıyordu. Üçüncü darbeden sonra artık ben parçalara ayrılmıştım. Müslümanlar: “Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür” diyerek bağırdılar.

Daha sonra Kureyş ordusu geldi. Sadece bu ordunun sayısı on bin kadardı. Hendeğin yanına vardıklarında çok şaşırmışlardı. Çünkü hendek hiç hesaplarında yoktu. Araplar kendi aralarındaki savaşlarda pek hendek kullanmazlardı.

Resul (sas), bu ordunun karşısına üç bin kişilik bir kuvvetle karşı çıkmıştı. Her iki ordunun arasında ise hendek, büyük bir engel olarak duruyordu. Resul (sas), geceleri gözcü bulunduruyor, hendeğin geçilememesi için her türlü önlemini alıyordu. Hava özellikle geceleri çok soğumasına rağmen, nöbet işi hiç aksamadan sürdürülüyordu.

İnançsızlar, hendeğin önünde beklemeye ve Müslümanları kuşatma altında tutmaya karar verdiler. Hakaretler edip, oklar attılar. Bu durum yirmi gün kadar devam etti. Müslümanların işi zorlaşmaya başlamıştı.

İşte bu sıkışıklık esnasında, Medine’deki bazı kabileler, inançsızların ordusuna katıldı. Halbuki daha önceden Müslümanlarla barış anlaşması yapmışlardı. Ancak bu anlaşmalarını bozdular ve inançsızların yanında yer aldılar. Bu durumda, Müslümanları arkadan vurabilecek bir duruma gelmişlerdi.

Bela çoğalmıştı. Düşmanlar hem sayı hem de askeri güç açısından oldukça fazlaydılar. Müslümanlar hem önlerinden hem de arkalarından kuşatılmışlardı. Gözler korku ile büyümüş, kalpler endişe ile atıyordu.

Bazı Müslümanlar: “Allah bize bu belayı niçin sardı?” vb. yanlış düşüncelere dalmışlardı. Tabi bu arada ne tam inanmış ne de reddetmiş olanlar, Resülullah’ı (sas) ayıplamaya kalkıyor, Allah’ın kendisine “yardım sözünün” niçin gelmediğini soruyorlardı.

Resul (sas), bir taraftan kabilelerle dostluk anlaşmasını korumaya, diğer taraftan da Müslümanları sakinleştirmeye çalışıyordu. Kurtuluşun kesin olduğunu, biraz daha sabırla beklerlerse, Allah’ın yardımının gelmekte gecikmeyeceğini anlatıyordu.

Resul (sas), bütün gönlü ile Allah’a şöyle duada bulunuyordu: “Ey kitapları indiren, çok çabuk hesap gören Allah’ım! Şu orduları bozguna uğrat, bizlere de yardım et.”

Allah’ın yardımı hemen yetişti. Müslümanlar Kureyş ordusu ile, antlaşmalarını bozmuş olan Arap kabileleri arasında kalmaktan ve parçalanıp yok olmaktan kurtuldular. Birleşmiş orduların her biri, birbirlerinden şüphelenmeye, dolayısı ile aralarında kurmuş oldukları ittifak da bozulup dağılmaya başladı. Müslüman ordu önünde, birbirlerini yalnız bırakıp savaş meydanından ayrıldılar.

Allah nimetini tamamlıyordu. Çok şiddetli, soğuk bir fırtına esmeye başladı. Karanlık bir geceydi. Fırtına o kadar şiddetliydi ki, düşman ordularının kurmuş oldukları çadırları yerinden söküp atıyordu. Göz gözü görmez olmuştu. Düşmanların kalpleri korku ile doldu. Bu fırtınanın kendilerini nerdeyse yok edeceğini düşünüyorlardı. Birleşik ordular kumandanı Ebu Süfyan, geri çekilmelerini emretti… Ve birleşik ordular gerisin geriye döndüler, Allâh’ın yardımı sayesinde hiçbir zarar veremediler.

Keçinin Hikayesi

Benim gibilerini çokça görmüşsünüzdür. Ama beni tabi ki görmediniz. Çünkü, çok çok uzun zaman önce, Muhammed (sas)’in Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında yaşadım. Ben ne Mekke’de ne de Medine’de idim. Her iki şehrin arasında, yol üzerindeki bir köyde, sahibim Ümmü Ma’bed ile birlikte yaşamaktaydım.

Ümmü Ma’bed yüksek ahlaklı, çok iyi bir kadındı. O, çadırında iken ben de genelde yanında olurdum. Kocası ise diğer keçileri de yanına alarak onları otlatmaya götürürdü.

Günler böyle geçerken, Hz. Muhammed (sas) ve Ebubekir (ra) bize uğradılar. Muhammed (sas), Ümmü Ma’bed’e kendilerine verebilecekleri bir yiyecekleri olup olmadığını sordu. Süt, hurma, et ya da satın alabilecekleri herhangi bir yiyecek?… Uzun bir yolculuk yapmışlar, her ikisi de oldukça acıkmışlardı.

Cömert Ümmü Ma’bed şöyle dedi:

“Yanımda yiyecek bir şey olsaydı her ikinize de verirdim. Ancak üzülerek belirteyim ki bizler fakir insanlarız… Dolayısı ile maalesef size verebileceğimiz bir yiyecek yok.”

Bu ara Resul (sas), benim sesimi duydu. Ben: “bee… bee… bee…” diye bağırıyordum. Sanki onlara “buradayım…” diyordum. Her ikisi de beni sorunca sahibim:

“Bu hasta, güçsüz bir keçidir. Zaten onun için, diğer keçi ve koyunlarla otlamaya da gitmiyor” dedi. Kutlu yolcular:

“Sütü yok mudur?” diye sordular. Sahibim:

“Süt mü? Aç ve zayıf bu hayvanın nereden sütü olacak?!” dedi.

Ben yeniden: “bee… bee… bee…” diye bağırmaya başladım.

Elçi (sas), benim sütümü sağmak için izin istediğinde çok sevindim. Ümmü Ma’bed, benden bir damla bile süt çıkmayacağı düşüncesi ile izin verdi. Elçi (sas), sütümü sağmaya elini uzatırken bir taraftan da:

“Allah’ım! Bu kadının keçisini bereketli kıl” diye dua etti.

Olan karşısında çok şaşırdım. Benden bolca süt geliyordu. Bu sütün benden geldiğine kesinlikle inanamıyordum. O kadar çok, o kadar bol geliyordu ki…

Peygamber (sas), kabı süt ile doldurdu. Kaptaki sütü içmesi için Ümmü Ma’bed’e uzattı. Ümmü Ma’bed, gözleri fal taşı gibi açılmış, kabın içindeki süte bakıyordu. Bu kadar çok sütün olduğuna inanamıyordu…

Ümmü Ma’bed, bu kutlu yolcuların içecekleri başka süt kalmayabileceği düşüncesiyle, kaptaki sütün ancak az bir kısmını içti. Geri kalanını kutlu yolcuların içmesini istemişti.

Ancak Resul (sas) onun endişe etmemesini ve sütün hepsini içmesini istedi. Çünkü kendisi ve Ebubekir’in (ra) içeceği kadarını bir başka kaba doldurmuştu bile. Ümmü Ma’bed bunun üzerine kaptaki sütün tamamını afiyetle içti. Sonra Ebubekir, en sonra da Resul (sas) ellerindeki kaptan sütlerini içtiler…

Daha sonra, Ümmü Ma’bed’in boş kabını benden sağdığı sütle yeniden doldurdu ve evin bir kenarına koydu. Resul (sas), gösterdiği misafirperverlik ve cömertliğinden dolayı Ümmü Ma’bed’e teşekkür ederek, arkadaşı ile birlikte oradan ayrıldı.

Kadının kocası Ebu Ma’bed, yanında otlatmış olduğu diğer keçilerle beraber bir şekilde döndü. Evin bir kenarındaki süt dolu kabı gördüğünde çok şaşırdı. Eşine sordu:

“Bu sütü nereden aldın? Süt sağabileceğin bir keçi de yok?!”

Ümmü Ma’bed şöyle cevap verdi:

“Bize çok bereketler getiren bir zat uğradı…”

Ve ona olan biten her şeyi anlattı. Kocası onu dinledikten sonra şöyle dedi:

“Bu zat, Kureyş in bahsettiği Muhammed (sas) olmalı… Onu bana biraz tarif edebilir misin?”

Ümmü Ma’bed şöyle tarif etti:

“Aydınlık yüzlü, oldukça mütebessim. Sesi ve sözü çok tatlı. Ne çok uzun boylu ne de çok kısa. Yüzüne bakmakla insanın rahatlama duyduğu, çok yüksek ahlâka sahip birisi. Keçiyi sağdığında en son içen kendisi oldu…”

Benden sağılmış olan, Peygamber’in (sas) buraya uğraması sebebi ile tatlılaşmış olan o sütten, Ebu Ma’bed de içti ve şöyle dedi:

“Allah’ın elçisi Muhammed’i (sas), daha önce de duymuştuk. Keşke ben de onunla karşılaşabilse ve konuşabilseydim. Onunla beraber olup, anlattığı güzelliklere iman etseydim…”

Ümmü Ma’bed bunun üzerine şöyle dedi:

“Onu araman için fırsat henüz kaçmadı…”

Ebu Ma’bed, yerinden kalkarak eli ile bir yandan sırtımı sıvazladı, bir taraftan da şunları söyledi:

“Keçicik, sana çok teşekkür ederiz. İnsanlar seni kesinlikle unutmayacak. Bugün olanları da…”

Ben ise şöyle söylemek istiyordum:

“Ben hiçbir şey yapmadım. Ben de olanlara çok şaşırdım. Bütün hüner, o mübarek parmaklarda idi. Benim süt ile dolmam için Allah’a dua etti. Allah da onun duasını kabul etti.”

Ömrüm boyunca mutlu kaldım. Çünkü Resul’e (sas) kendi sütümden vermiştim. O ise, Mekke’den Medine’ye uzanan büyük hicretinde idi…

Koyunun Hikayesi

Üzeri sarı kumlarla kaplı olan geniş bir çölde yaşıyordum… Başımızdaki çoban, otlak ve su bulunabilecek yeşil alanları arayarak bizleri güdüyordu.

Hem su hem de yiyecek bulabilmek için bir oraya, bir buraya gidip geliyorduk. Koyunlar vakitlerini oyun ve eğlence ile geçiriyorlardı. Çoğu zaman da çobanın parmakları arasındaki flütün sesini ya da onun Arap yarımadasına ait anlatmış olduğu güzel haberleri dinliyorlardı. Çobanın, Muhammed (sas) hakkında anlattığı şeyler ise, o ana kadar dinlemiş olduklarının en güzeli idi. Muhammed (sas) de bir zamanlar, çölde koyun ve develer gütmüştü.

Muhammed’in (sas) yüksek ahlakı, kendisine verilen emanetleri çok iyi koruması ve onun faziletleri hakkındaki sohbetlere adeta doyum olmuyordu. O’nu çok seviyorduk. Çünkü O da (sas), çobanlık yaptığı sırada koyunları çok sevmişti. Onlara şefkatli davranıyor, onlar için çok yoruluyordu. Devamlı, onların doyabileceği miktarda yiyecek bulabilmek için çok gayret gösteriyordu. Hiçbir zaman onların su ihtiyaçlarını unutmuyordu.

Diğer çobanlar, koyunları zaman zaman terk edip oyun ve eğlenceye dalıyor, ancak buna mukabil O (sas), bu konuda en küçük bir ihmal bile göstermiyordu. Gözleri devamlı koyunların üzerinde oluyor, kurt vb. yırtıcı hayvanların yaklaşmasına izin vermiyordu. Koyunlardan biri yorulsa, hemen onunla ilgileniyor, yürümesine yardımcı oluyordu. Hastalandıklarında onları taşıyor, iyileşip sıhhatlerine kavuşana dek tedavi ediyordu.

Muhammed (sas), çok bereketler sahibi bir insandı. Otlatmaya götürdüğü koyunlar kesinlikle aç dönmezlerdi. Çünkü koyunların mutlaka yiyecek ve içecek bir şeyler bulmalarını temin ederdi. Allah (cc), O’na (sas) bu yönde büyük lütuflar ihsan etmişti. Böylece bütün koyunlar gayet sıhhatli oluyor, sütleri ve etleri bol hale geliyordu. Muhammed’i (sas), gerçekten de çok seviyorduk.

O’nun ile (sas), gönderilmiş olan yeni dinden de haberler alıyorduk… Allah (cc), O’nu (sas), insanları doğruya iletmesi, bir olan Allah’a ibadete çağırması için, peygamber ve elçi olarak göndermişti. Kureyş inançsızları ise, O’na (sas) karşı çıkmış, eziyet etmiş, hatta alaya almışlardı.

Müşrik kabileler de Araplar arasındaki konumlarının sarsılmasından, mallarının yok olmasından ve dinlerinde yapmış oldukları yanlış değişikliklerin ortaya çıkmasından korkuyorlardı… Gizliden gizliye diğer insanları O’nun aleyhinde kışkırtıyor, kötü niyet ve amaçlarla toplantılar yapıyorlardı…

Biz koyunlar hep beraber, Peygamberini bu kötü insanlardan koruması için Allah’a dua ediyorduk. Çünkü O (sas), doğru ve güvenilir bir insandı…

Bir gün otlaktan döndüğümde, sahibimin beni Muhammed’e (sas), ziyafet için takdim edeceğini öğrenince çok sevinmiştim. Ancak biraz düşününce kendi kendime şu soruyu sordum:

“Bu anlaşılır bir durum değil! Sahibim hiç de cömert değil. Sonra Muhammed’i (sas) de sevmiyor. Tam tersine, O’ndan nefret ediyor. Peki öyleyse, beni niçin Hz. Peygambere takdim etmek istiyor! Mutlaka bu işin içinde bir bit yeniği olmalı… O’na bir şey olacak…” diye tüylerim diken diken olmuştu.

Sahibim olan kadın ateşi yaktı. Kasap geldi. Az sonra kızarma kokuları başlamıştı… Aniden, kadın üzerime bir şey koydu. Bu bir çeşit zehirdi. Tamamen zehirli hale gelmiştim. Benden küçücük bir parça yiyen ölecekti…

Ateş bana acı vermezken, üzerimde bulunan zehir büyük acı veriyordu. Bu kötü kadın, Muhammed’in (sas), zehirli eti yiyerek ölmesini istiyordu. En büyük üzüntüm de bu durumu Hz. Peygamber ve arkadaşlarına haber veremeyişimdi. Müslümanlara bunu haber vermenin yollarını arıyordum.

Kadın beni aldı ve Hz. Peygamber ile arkadaşlarına takdim etti. Gelenler arasında “Bişr” adında birisi vardı ki çok acıkmıştı. Hz. Peygamber’den (sas) önce etten yemeye başladı.

Ben ise ona: “Bişr yapma! Niçin Peygamberden önce yiyorsun?..” diye bağırmak istiyordum. Ama, Bişr beni nasıl duyacaktı?…

Peygamber (sas) benden bir parça aldığında: “Ben zehirliyim… Ben zehirliyim…Ben zehirliyim…” diye bağırdım.

Hz. Peygamber (sas), benden elini çekince büyük bir ferahlık duydum. Sanki beni duymuştu. Bunu beklemiyordum. Ama durum açıktı… Allah O’nunlaydı… Sesimi O’na duyurmuştu. Arkadaşları da şaşırmışlardı. O ise onlara şöyle diyordu:

“Ellerinizi etten çekin… Çünkü zehirli…”

Hemen etten uzaklaştılar. Ama içlerinden biri, yani Bişr yemişti. Zavallı Bişr, çok acı çekti. Zaten bu zehirli eti yedikten sonra da çok yaşamadı. Nebi (sas), Bişr için çok üzülmüştü. Kadına bir arkadaşını göndererek, bunu niçin yaptığını sordu. Kadın ise şu cevabı verdi:

“Senin, gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamak istedim. Şayet gerçek peygamber idiysen, zehir sana tesir etmeyecekti. Ama insanların başına geçme ve onları yönetme arzusunda biri idiysen, senden böylece kurtulmuş olacaktık…”

Bu kadın, Hz. Peygamberin gerçekten Allah’ın bir elçisi olduğunu anlamıştı. Ama O’na inanmış mıydı? Hayır!

Beni toprağa gömdükleri vakit rahatlamıştım. Çünkü görevimi yerine getirmiştim. Aradan birkaç gün geçmişti ki bu kötü kadını yanıma gömdüler. İnsanlar hem ondan hem de kötülüklerinden kurtulmuşlardı…

Belki de ben, kesilip, yüzülüp, kızartıldıktan ve bu kadının Hz. Peygamber’e (sas) yapmak istediği kötülükten sonra konuşup sesini duyurabilen, hikayemin insanlara anlatıldığı tarihteki tek koyunum…

Yılanın Hikayesi

Biliyorum, “Allah bizleri her türlü yılandan korusun” diyeceksiniz. Sakin olun… Ben çok uzaktayım. Size bir zararım dokunamaz. Çok eski zamanlarda yaşadım… Evim, Mekke’de, ismi “Daru’n-Nedve” olan binanın duvarındaki bir yarıktan ibaretti. İnsanlar bu evde toplanıyor ve her işlerini burada konuşuyorlardı.

Bir gün evimden çıktım. Önümde siyah elbiseli bir adam vardı. Onu görür görmez tanıdım. Ona:

“Sen İblis’sin” dedim. Bana,

“Sus, seni kimsenin duymasını istemiyorum” dedi.

“Niçin buradasın” diye sordum. Şöyle cevap verdi:

“Muhammed’i arıyorum… O’ndan kurtulmak istiyorum. Bu adam dünyayı tamamıyla değiştirecek. Bana yardım edebilir misin sayın yılan? …”

Bir kelime bile etmeden uzunca bir süre ona baktım. Daha önce işlemiş olduğu suçlarda ona yardım etmiştim. Uzun bir zamandan beri insanlar beni ayıplıyorlardı. Hatta benden süratle kaçıyorlardı. Bu durum bana çok acı veriyordu. Mutlaka geçmişteki hatalarımdan kurtulmak istiyordum.

Dolayısı ile İblisi, Muhammed’den (sas) uzaklaştırmam gerekiyordu. Bu sebeple ondan uzaklaşmak istedim. Fakat konuşarak bize doğru gelen birkaç kişinin sesini duyunca, hemen saklanmak üzere duvardaki yarığa, yani evime döndüm. Bu insanlar gelip, Şeytanın yanına oturdular. Onlardan birisi:

“Onu hapsetmeye ne dersiniz?” diye sordu.

“Kaçabilir” diye cevap verdi İblis. Diğeri:

“Gelin onu ülkemizden çıkaralım” dedi.

“Geri dönebilir” dedi İblis. Her biri, birbirine uymayan fikirleri tartışıp durdu. Ta ki İblis şöyle diyene dek.

“Her kabileden bir kişi seçelim. Bunlar onun evine gitsinler. Evinden çıktığında da ona saldırın. Böylece bizi ondan kurtarmış olursunuz. Kabilesi onu savunamaz, diyetini de isteyemez.”

Oradakiler, İblisin görüşünü uygun buldular. Bu işi yapmak için ayrıldılar. Ben de yaşadığım delikten çıktım. Geceleyin sürünerek Muhammed’in (sas) evine vardım. Saldırganların evi çevrelediğini ve onun çıkmasını beklediklerini gördüm. Kapı deliğinden Muhammed’in (sas) yattığı yeri gözlüyorlardı. Yatakta bir örtü vardı.

Çok garip bir şey oldu. Muhammed’in (sas) evini çevreleyen adamların göz kapaklarına bir ağırlık çöktü. Benim de göz kapaklarım ağırlaştı. Hepimiz çok derin bir uykuya daldık. Ancak sabaha karşı uyanabildik.

Sabah olunca, adamlar uyandı, kendilerine geldiler ve kapı deliğinden bakarak, süratle eve girdiler. Ancak yatağın üzerinde, sadece amcasının oğlu Ali b. Ebi Talip’i görebildiler. Ali küçüktü, fakat Peygamber’in yatağına yatmaktan korkmayacak kadar da cesurdu.

Adamlar, aradıkları Resulü (sas) bulamamışlardı. Allah, onu ve arkadaşını kötülerin şerrinden korumuştu. Evden ayrılırlarken, hala Muhammed’in (sas) nerede olduğunu birbirlerine soruyorlar, fakat bir cevap bulamıyorlardı…