ALLÂH’ın (cc) Esmâ-i Hüsnâsı (81-96)

Musa Kâzım GÜLÇÜR

22 / 10 / 2021

İçindekiler

81. (اَلْمُنْتَقِمُ) “EL-MÜNTAKİM” (cc)

82. (الْعَفُوُّ) “EL-AFÜV” (cc)

83. (اَلرَّءُوفُ) “ER-RAÛF” (cc)

84. (مَالِكُ الْمُلْكِ) “MÂLİKÜ’L-MÜLK” (cc)

85. (ذُو الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ) “ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM” (cc)

86. (اَلْمُقْسِطُ) “EL-MUKSIT” (cc)

87. (اَلْجَامِعُ) “EL-CÂMİ” (cc)

88. (اَلْغَنِيُّ) “EL-ĞANİ” (cc)

89. (اَلْمُغْنِي) “EL-MUĞNΔ (cc)

90. (اَلْمَانِعُ) “EL-MÂNİ” (cc)

91. (اَلضَّارُّ) “ED-DÂR” (cc)

92. (اَلنَّافِعُ) “EN-NÂFİ” (cc)

93. (اَلنُّورُ) “EN-NÛR” (cc)

94. (اَلْهَادِي) “EL-HÂDΔ (cc)

95. (اَلْبَدِيعُ) “EL-BEDΔ (cc)

96. (اَلْبَاقِي) “EL-BÂKΔ (cc)


 
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

والحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ المـُطَلْسَمِ وَالغَيْبِ المـُطَمْطَمِ وَالجَمَالِ المـُكَتَّمِ لَاهُوتِ الجَمَالِ وَنَاسُوتِ الوِصَالِ وَطَلْعَةِ الحَقِّ عَيْنِ إِنْسَانِ الأَزَلِ مَنْ لَـمْ يَزَلْ فِي قَابِ َنَاسُوتِ وِصَالِ القُرْبِ اَللَّهُمَّ صَلِّ بِهِ مِنْهُ فِيهِ عَلَيْهِ

رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ، وَبِهِ الْعَوْنُ

Ezelden ebede kadar, bütün olmuş ve olacak hamd ve senalar, tam ve kemaliyle, âlemlerin yegâne Yaratıcısı, yöneteni ve kemale erdiricisi Allâh’ındır. Hüsn-ü âkıbet de müttakîler içindir. Allâhım, o gizli ve korunaklı, perdelenmiş ve örtülmüş, hiçbir mahlukta bulunmayan mehasin ve kemâlâtın kendisinde toplandığı, güzelliklerin sırlarına sahip ve onların görünmesine vesile, alem-i gaybda zuhur eden ilk tecelli, ezelde hiç zeval bulmayanın kurbiyetine vâsıl olan yegâne insana salât et.

Yazımıza, bir önceki kaldığımız yerden devam ediyoruz inşâAllâh.

ALLÂH’ın (cc) Esmâ-i Hüsnâsı (81-96)

81. (اَلْمُنْتَقِمُ) “EL-MÜNTAKİM” (cc)

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّهٖ ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَا اِنَّا مِنَ الْمُجْرِمٖينَ مُنْتَقِمُونَ

Rabbinin ayetleri ile nasihat edilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki, suçlulardan biz intikam alırız.” (Secde, 32/22)

Ebû İshâk İbrâhîm,“El-Müntakim” güzel isminin, “çekinilmesi gereken hoş olmayan durumlar ve bir de öfke / sertlik” gibi iki temel anlam taşıdığını söylemektedir. Dolayısı ile herhangi bir işten hoşlanmayan, neticede o hoşlanmadığı işten dolayı bir öfke duyacaktır. İşte Allâh (cc), bazı hususlardan hoşlanmamakta ve onları kerih görmekte, bazı hususlar için de öfkelenmektedir. “El-Müntakim” güzel ismi, işte bu her iki yönü ile Allâh (cc) içindir.[1]

El-Müntakim” güzel ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de üç ayet-i kerimede, Cenâb-ı Hakk’ı tazim beyanı için (اِنَّا مُنْتَقِمُونَ) “Şüphesiz biz intikam alırız” şeklinde çoğul olarak gelmektedir (Secde, 32/22; Zuhruf, 43/41; Duhan, 44/16)

يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرٰى اِنَّا مُنْتَقِمُونَ

Büyük şiddetle kavrayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alırız.” (Duhan, 44/16)

Üç ayet-i kerimede de Allâh’ın (cc) (ذُو انْتِقَامٍ) “İntikam sahibi” vasfı, (عَزٖيزٌ) “Azîz” (Her şeyin galibi ve mağlûp edilmesi mümkün olmayan, çok güçlü ve kuvvetli, eşsiz kudret sâhibi Yüce Zât) güzel ismi ile birlikte gelmektedir (Ali İmran, 3/4; Maide, 5/95; İbrahim, 14/47).

Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de (انْتَقَمْنَا) “İntikam aldık” buyruğunun geçtiği ayet-i kerimelerdeki “intikam sebepleri” görebildiğimiz yönleri itibarı ile şöyledir:

1. İnançsızlıkları, inananları aşağılamaları, mucizeleri reddetmeleri, bu davranışlarının neticesinde de kıtlık, ürün eksikliği, çeşitli arzî ve semavî afetlerle uyarılmalarına rağmen, bireylerin ya da toplumların verdikleri sözleri bozmaları ve ayetleri yalanlamaları (Araf, 7/130-136),

2. Bireylerin ya da bir toplumun, şirk anlayışı ve uygulamalarından vazgeçmemesi (Hicr, 15/78-79),

3. Bireylerin ya da toplumların, kendilerine gelen apaçık delilleri reddetmesi neticesinde suçlu hale gelmeleri (Rum, 30/47),

4. Bir toplumun, bilhassa müreffeh ve mütref kesiminin, kendilerine gelen uyarıcılara, “gönderildiğiniz gerçekleri reddediyoruz” tavrı göstermesi (Zuhruf, 43/23-25)

5. Bir toplumun, tevhid düşüncesini reddedip alaya alması (Zuhruf, 43/48-25)

Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, zorbaları ve asileri uyardıktan sonra, onları yakalar ve en şiddetli azaba çarptırır. Cenâb-ı Hakk’ın intikamı, isyan edenleri uyarmasından sonra gelen bir cezadır. Ancak bu uyarılar, insanlardaki uyarı unsuruna asla benzemez. Çünkü Cenâb-ı Hak, sayısız uyarılardan ve çok büyük bir beklemeden sonra asi ve zalim kullarından intikamını alır.

Câbir’den (ra) rivayetle, Resülullah (sas) bir kudsî hadisinde Cenâb-ı Hak’kın şöyle buyurduğunu beyan etmektedir:

إنَّ اللهَ عزَّ وجلَّ يقولُ: أنتَقِمُ مِمَّن أُبغِضُ بِمَن أُبغِضُ، ثمَّ أُصَيِّرُ كلَّاً إلى النَّارِ

Kendisine öfke duyduklarımı kullanarak, kendisine öfkelendiklerimden intikam alırım. Sonra da her ikisini ateşe atarım.[2]

Ebu Musa’dan (ra) rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

إنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ، حتَّى إِذا أخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ

Allâh (cc), zalime muhakkak ki mühlet verir. Ancak onu yakaladığı zaman, asla bırakmaz.[3]

Bu sözlerini söyledikten sonra Resülullah (sas) şu ayet-i kerimeyi tilavet buyurmuştur:

وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِىَ ظَالِمَةٌ اِنَّ اَخْذَهُ اَلٖيمٌ شَدٖيدٌ

İşte Rabbin, zulüm kentlerini yakaladığı zaman, böyle yakalar. Doğrusu O’nun cezalandırması çok acıklıdır, pek şiddetlidir.” (Hud, 11/102)

Bu ayet-i kerime, bütün zalim toplumları, bir başkasına veya işlediği bir günahla kendisine zulmeden herkesi, zulümlerinin tehlikeli ve vahim sonuçlarına karşı şimdiden dikkatli olmaya çağırmakta, en yüksek seviyede uyarmaktadır.

Aişe validemiz (r. anhâ), Efendimiz’de (sas) intikam duygusu bulunup bulunmadığı ile ilgili olarak şöyle söylemektedir:

وَمَا انْتَقَمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِنَفْسِهِ، إِلاَّ أَنْ تُنْتَهَكَ حُرْمَةُ اللَّهِ فَيَنْتَقِمَ لِلَّهِ بِهَا‏.‏

Resülullah (sas), kendisi için asla kin tutup öç almamıştır. Ancak, Allâh’ın hürmetine saygısızlık edilmesi hali müstesnadır. İşte, bu halde yapılan hürmetsizlik sebebi ile Allâh için (öfkelenir) intikam alırdı.[4]

Gazzâlî şöyle demektedir:

“Asilerin belini kıran, canilerin hakkından gelen, taşkınlık yapan azgınların hadlerini bildiren şüphesiz ki, O’dur (cc). Tabii bu ukubet (ceza) faslı, onlar Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri tarafından defalarca mazur görüldükten, uyarıldıktan, mühlet ve fırsat verildikten sonra gerçekleşmektedir.”[5]

El-Müntakim” güzel ismi hem kelam ile hem de fiil olarak gerçekleşmektedir. Kelam ile gerçekleşmesi, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, inkarcıları, müşrikleri, münafıkları, din ve Allâh düşmanlığında sınır tanımayan azgınları Kur’ân-ı Kerîm ayetleri ve Nebisi (sas) dili ile yermesi, kötülemesi ve lanetlemesidir. Fiilî olarak intikamı ise, olumsuz sıfatları taşıyanları hem dünyada hem de ukbada şiddetle cezalandırması, dünyevi ve uhrevi hüsrana mahkum etmesidir. O’nun (cc) intikamı çok şiddetlidir. Hemen veya Zât-ı Ecelli A’lâ’sının takdir edeceği daha sonraki zamanlarda gerçekleşebilir.

Allâh’ın (cc) intikamının bazı özellikleri bulunmaktadır:

1. Allâh’ın (cc) intikamı, bütün din ve iyilik düşmanlarını kapsayacak genişlikte ve azamettedir.

2. Cenâb-ı Hakk’ın intikam alma gücü eksilmez, sona ermez. İntikamı hak edenler, hiçbir şekilde O’nun (cc) intikamından kurtulamazlar.

3. O’nun (cc) intikam alması için, başkalarının yardımına asla ihtiyacı bulunmamaktadır.

Kul, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin “El-Müntakim” güzel ismini nazara alarak, O’ndan (cc) haşyet ve havf üzere bulunmalı, “intikamı sadece zulmedenlere isabet eder” deyip, ibadet ve itaatlerinde dikkatsizlikten kaçınmalıdır. Bir Müslüman, öfkelendiğine Allâh için öfkelenmeli, sevdiğini de Allâh için sevmelidir.

82. (الْعَفُوُّ) “EL-AFÜV” (cc)

“Affı bol, kulların mükellefiyetlerini kolaylaştıran, daima affeden.”

وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ

Şüphesiz ki Allâh, Afüv’dür (çok affedicidir), Gafûr’dur (çok bağışlayıcıdır).” (Mücadele, 58/2)

El-Afüv” güzel ismi, Kur’ân-ı Kerim’de dört yerde, “El-Gafûr” güzel ismi ile birlikte zikredilmiş (Nisa, 4/43, 99; Hac, 22/60; Mücadele, 58/2) bir yerde de “El-Kadir” güzel ismi ile beraber gelmiştir (Nisa, 4/149).

Ez-Zeccâcî, “El-Afüv” güzel ismini, “kolaylıkla affeden, tövbe ve istiğfar ettikleri ya da Allâh’ın (cc) hoşnutluğunu gözeterek yaptıkları yanlışlardan vazgeçtikleri takdirde, kullarının günahlarını bağışlayan, cezalarını kaldıran”[6] şeklinde anlamlandırmaktadır.

Hattâbî’ye göre affetmenin anlamı, “günahlara karşı müsamahakar olma, kötülük işleyeni cezalandırmadan vazgeçme, müsamaha ile günahları silme” demektir.[7]

Ḥalîmî ise, bu güzel isimle ilgili olarak şu hususları kaydediyor:

El-Afüv, kullarının hataları ve günahları nedeniyle oluşan izleri silen, onları cezalandırmayandır. Kullar işledikleri günahları terk edip tövbe ettiklerinde ve Allâh’tan bağışlanma dilediklerinde, Allâh (cc) kullarının günahlarını affeder. Kötülükleri terk etmeleri ve Kendisine yönelmeleri nedeniyle, Allâh (cc) kötülükleri örter ve seyyiatları hasenata tebdil eder. Allâh (cc), bir şefaatçinin şefaati ya da Kendi ihsanı ile de kullarını affedebilir ve onları cezalandırmaktan vaz geçebilir.”[8]

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, “El-Afüv” güzel isminin şu anlamlara geldiğini belirtmektedir:

“Allâh’ın (cc), günahları sanki hiç işlenmemiş gibi silmesi, günahlara rağmen tövbeleri kabul etmesi, sevap vermeye devam etmesi, kulun hukukuna müsamaha ile yaklaşması, pek çok yanlışını affetmesi. Bu anlamlar çerçevesinde, Cenâb-ı Bârî hakkında bir kulun şunları düşünmesi gerekir:

1. Allâh (cc), tövbe ile yakaran kulunun bütün günahlarını şeksiz bir şekilde affeder.

2. Allâh (cc), mizanda iyilik yanı ağır gelen kulunun, seyyie kısmını bütünü ile yok sayar. Böyle bir kul ebediyen ateş görmez, kesin bir şekilde affedilmiş olur.

3. Büyük günahlarla Yüce Yaratıcının huzuruna gelen bir kimse de affedilebilir. Rabbinin affedicilik sıfatı bulunduğunu bilen bir kul, kendi benliğinde de bu güzel sıfat için teşvik görür. Dolayısı ile bir kimse yanlışından dolayı kendisine özür beyan etse, o kişinin özrünü hemen kabul eder. Çünkü Cenâb-ı Mevlâ şöyle buyurmaktadır: (وَاَنْ تَعْفُوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰى) “Affetmeniz, takvaya daha uygundur.” (Bakara, 2/237) Zahiren hayır faaliyetleri görünen bir kimsenin, küçük kusurlarını affeder. Zahiren şer faaliyetleri görünen kimse konusunda ise, affedip affetmeme hususunda muhayyer sayılır.”[9]

El-Afüv” güzel ismini belli bir ölçüde kavramış kul, Allâh’ın (cc) her zaman affettiğinin ve bağışladığının, hemen ve çabuk bir şekilde cezalandırmadığının farkındadır. Çünkü O (cc), kendisine içtenlikle yönelen ve af talep eden kullarını çok çabuk bir şekilde affedendir. Herkes O’nun (cc) keremine, lütfuna, merhametine muhtaç olduğu gibi, affetmesine ve yanlışlıkları bağışlamasına da aynı şekilde muhtaçtır. Allâh’ın (cc) affetmesi, günahların ve hataların bütün izlerini yok etmesi ve silmesi demektir. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurulur:

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ اُمُّ الْكِتَابِ

Allah, dilediğini siler (tövbe edenlerin tövbeleriyle onların inkâr ve isyanlarını siler, iman ve taatlerini ise silmez) sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun nezdindedir.” (Rad, 13/39)

Hz. Ömer (ra), Kâbe’yi tavaf ederken şöyle diyordu:

Allahım! Eğer beni saadet ehlinden yazmışsan orada beni sabit kıl. Eğer şekavette olanlardan yazmışsan, ismimi oradan sil ve saîdler defterine yaz. Çünkü Sen dilediğini siler ve sâbit bırakırsın. Ümmü’l-Kitap Sen’in katındadır.[10]

Kul, şirk hariç ne kadar büyük günah işlerse işlesin, eğer tövbe ederse, “El-Afüv” Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, o kulun büyük-küçük günahlarını affedeceğini şu şekilde vaat etmektedir:

وَهُوَ ٱلَّذِى يَقْبَلُ ٱلتَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِۦ وَيَعْفُواْ عَنِ ٱلسَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

O’dur ki, kullarından tövbeyi kabul buyurur ve günahları affeder. O, bütün yaptıklarınızı bilir.” (Şura, 42/25)

Bu ayet-i kerime, Allâh’ın (cc) affının ne kadar geniş olduğunu göstermektedir. Allâh (cc), af ve mağfiretine ulaşmanın yollarını açık tutmaktadır. Bu yollar; tövbe, istiğfar, iman, salih amel, insanlara iyilik, hataları bağışlama, Allâh’ın (cc) fazlını talep etme ve O’nun (cc) hakkında hüsn-ü zandan ayrılmama vb. hususlardır. Kullarının, affa ulaşmalarına sebep olan bu mezkur yollara sülûk etmelerinden ve affını gerçekleştirecek çabalarından bir ferahı, tabir caiz ise bir memnuniyet-i mukaddesesi vardır. Abdullah b. Mesud’un (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas), bu hususu şöyle anlatır:

لَلَّهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ مِنْ رَجُلٍ نَزَلَ مَنْزِلاً، وَبِهِ مَهْلَكَةٌ، وَمَعَهُ رَاحِلَتُهُ عَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ، فَوَضَعَ رَأْسَهُ فَنَامَ نَوْمَةً، فَاسْتَيْقَظَ وَقَدْ ذَهَبَتْ رَاحِلَتُهُ، حَتَّى اشْتَدَّ عَلَيْهِ الْحَرُّ وَالْعَطَشُ أَوْ مَا شَاءَ اللَّهُ، قَالَ أَرْجِعُ إِلَى مَكَانِي‏.‏ فَرَجَعَ فَنَامَ نَوْمَةً، ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ، فَإِذَا رَاحِلَتُهُ عِنْدَهُ ‏‏‏.‏

Allâh Teâlâ kulunun tövbesine, tehlikeli bir yerde, üstünde yiyecek ve içeceği bulunan biniti ile giden, orada bir müddet uyuyakalan, ancak uyandığı zaman binitinin kaçtığını gören, sıcak ve susuzluk gibi zorluklarla mücadeleden sonra ‘eski yerime döneyim’ diyerek dönen, arkasından orada tekrar uyuyakalan, uyandığında ise binitini yanında bulan kişinin duyacağı sevinçten daha fazla sevinir.[11]

Enes b. Malik’in (ra) Müslim’in Sahih’indeki rivayette şu ziyade bulunmaktadır:

فَانْفَلَتَتْ مِنْهُ وَعَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ فَأَيِسَ مِنْهَا فَأَتَى شَجَرَةً فَاضْطَجَعَ فِي ظِلِّهَا قَدْ أَيِسَ مِنْ رَاحِلَتِهِ فَبَيْنَا هُوَ كَذَلِكَ إِذَا هُوَ بِهَا قَائِمَةً عِنْدَهُ فَأَخَذَ بِخِطَامِهَا ثُمَّ قَالَ مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ اللَّهُمَّ أَنْتَ عَبْدِي وَأَنَا رَبُّكَ أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ

Binit, üzerinde yiyecek ve içecek olduğu halde sahibinden kaçar. Adam artık binitinden umudunu kesip bir ağacın gölgesine sığınıp uzanmıştır. Adam orada yatarken biniti yanına gelir. Bunun üzerine adam binitinin yularını tutup sevinçten şaşırarak ‘Allahım sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim!’ deyiverir.[12]

83. (اَلرَّءُوفُ) “ER-RAÛF” (cc)

“Yarattıklarına karşı çok merhametli, zorlukları hafifleten.”

اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ

Muhakkak ki Allâh Teâlâ, insanlara Raûf’tur (çok şefkatlidir), Rahîm’dir (çok merhametlidir).” (Bakara, 2/143)

Kur’ân-ı Kerîm’de “Er-Raûf” güzel ismi, iki yerde tek başına gelmekte (Bakara, 2/207; Âli İmrân, 3/30), dokuz ayet-i kerimede ise “Er-Rahîm” güzel ismi ile birlikte gelmektedir (Bakara, 2/143; Tevbe, 9/117, 128; Nahl, 16/7, 47; Hac, 22/65; Nur, 24/20; Hadîd, 57/9; Haşir, 59/10).

Ebû İshâk İbrâhîm, “Er-Raûf” güzel isminin, merhametin daha şiddetli bir şekli olduğunu ifade eder.[13] Hattâbî, benzer yorumu aktardıktan sonra, re’fet’in daha özel, merhametin ise genel olduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin maslahat gereği, kötü görünen hususlarda da geçerli olabileceğini, ancak re’fetin kötü durumlar için söz konusu olamayacağını ifade eder.[14]

Ḥalîmî, “Er-Raûf” güzel ismini, “kullarına ruhsatlar ve kolaylıklar sağlayarak çok kolaylaştırıcı ve müşfik davranan, sadece güçlerinin yeteceği hususları onlara farz kılan, güçleri ve kuvvetleri zayıf düştüğünde sorumluluklarını kolaylaştıran, mukim olanlardan ve sıhhatli kimselerden istediği sorumlulukları ve ödevleri, yolculardan ve hastalardan istemeyen, refet ve rahmet sahibi Yüce Zât” şeklinde tanımlamaktadır.[15]

Allâh’ın (cc), kullarına bol nimetler vermesi, onları görünen görünmeyen çeşitli tehlikelerden koruması, arzu ve isteklerinin peşinden şuursuzca koşmalarını önlemesi çok yüksek şefkat ve merhametindendir. Allâh’ın (cc), bu güzel isminin anlamını kavrayan bir kimse, Allâh’ın (cc) kendisine merhamet ve şefkatinin enginliğine bakarak, O’nun (cc) emir ve yasaklarını yerine getirmede gevşeklik göstermez, başkalarına karşı da gücü yettiği nispette merhamet ve şefkat elini uzatır, şefkatli bir gönül ve kalp sahibi olur.

84. (مَالِكُ الْمُلْكِ) “MÂLİKÜ’L-MÜLK” (cc)

“Mülkün, her şeyin gerçek sâhibi ve mutasarrıfı.”

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ

De ki: Ey mülkün sahibi Allâhım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini zelîl edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” (Ali İmran, 3/26)

Ayet-i kerime, insanın mülkiyetinin mecâzî (yalan) bir hal ve durum olduğunu açık bir şekilde beyan etmektedir. Çünkü mülkün gerçek ve hakiki Mâlik’i Allâh’tır (cc). İnsanlara atfedilen mecâzî (yalan) mülkiyet ise, kişilerin herhangi bir malda veya menfaatte, sadece kendisine izafe edilen yararlanmadır ve gerektiğinde onu ilgili kişilere olduğu gibi tazmin edebilme halidir. Zira kişilerdeki mülkiyet hali, satın alma, hediye, miras, kira veya başka bir şekilde kendisine devredilen bir mal ya da menfaate malik olunması durumudur. Bu yollardan birisi ile mala ulaşmış kimseye, tasarruf etme kabiliyetini belirtme maksadı ile bir mâlikiyet atfedilmektedir ki bu mâlikiyetin hakiki olmadığı, bütünü ile izafîliği ve mecâzî (yalan) hali çok açıktır.

Mâlik” güzel ismi, Fatiha sure-i şerifesindeki şekli ile şöyledir:

(مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ) “Din (ahiretteki hesap, ceza ve mükâfat) gününün Mâlik’idir (icracısı, sâhibidir).” (Fatiha, 1/4)

Fatiha suresindeki (مَالِكِ) kelimesi hem “Melik” hem de “Mâlik” kıraati ile Efendimiz’den (sas) rivayet edilmiştir.

Din gününde, hiç kimsenin hiçbir şeye malik olmadığı o günde her şeyin Mâlik’i Allâh’tır (cc). Allâh Teala, her şeyin Mâlik’idir, bütün varlığı sonsuz iradesi ve yüce kudreti ile düzenler. Hiçbir şey O’nun kudret ve bilgi dairesinin dışına çıkamaz.

Cenâb-ı Hak, Zât’ını “Din gününün Malik’i” olmakla vasfetmiştir. Çünkü, iyiliklerin ve kötülüklerin karşılığını vermeyi, cürüm işleyenlerden intikam almayı, emirlerini yerine getirenlerin mükafatlarını vermeyi, yasaklarını önemsemeyip göz ardı edenlerin cezalarını vermeyi, iyilik yapanlara lütuflarda bulunmayı, hata edenleri affetmeyi vaat etmiştir. Madem vaat etmiş, mutlaka yerine getirecektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, anlam itibarı ile “Mâlik” güzel ismine yakın ve “son derece geniş ve yüksek kudreti ile yöneten ve düzenleyen” manasındaki “Melik” güzel ismi şu şekilde geçer:

(فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ) “El-Melik (Gerçek Hükümdar), El-Hak (Varlığı ezelden ebede sabit, hiçbir değişikliğe uğramadan var ve daimî) Allâh ne yücedir.” (Taha, 20/114)

Melik” güzel ismi, aynı zamanda Allâh Teâlâ’nın fiilî sıfatlarındandır. Mülkünde muradına göre tasarruf ettiği anlamına gelir. Melik fiili, vasıf şeklinde kabul edildiğinde, varlık aleminin, O’nun (cc) yaratması ile meydana geldiği ifade edilmiş olur.

Ayet-i kerime açık bir şekilde, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin emirlerinin mülk ve melekût aleminde eksiksiz bir şekilde icra edildiğine, ayrıca Zât’ının keremine, yüceliğine, Zâtî, Sübûtî ve Tenzîhî sıfatlarına işaret etmektedir. Allâhu a’lem bu sebeple ayet-i kerime, (فَتَعَالَى اللّٰهُ) şeklinde Mukaddes Zât’ının tenzihi ile başlamıştır.

İbni Ömer’den (r. anhümâ) rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

إِنَّ اللَّهَ يَقْبِضُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الأَرْضَ وَتَكُونُ السَّمَوَاتُ بِيَمِينِهِ ثُمَّ يَقُولُ أَنَا الْمَلِكُ

Şüphesiz Allâh, kıyamet gününde bütün arzı avucuna alır, gökler de O’nun sağ elinde olur. Sonra, “Melik, ancak Benim” buyurur.[16]

Abdullah ibni Mesud’dan (ra) rivayete göre, Efendimiz’e (sas) bir Yahudi gelerek şöyle demiştir:

“Ya Muhammed! Allâh, gökleri bir parmağında, yerleri bir parmağında, bütün ağaçları bir parmağında, suları ve toprakları bir parmağında, öbür mahlukları da bir parmağında tutar, sonra, “Melik, ancak Benim” der.”

Bunun üzerine Resülullah (sas), sondaki dişleri görülünceye kadar güldü. Sonra da şu ayet-i kerimeyi okudu:

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ وَالْاَرْضُ جَمٖيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

Allâh’ın kadrini, O’na layık olacak şekilde hakkıyla takdir edemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle Onun kabzasındadır. Gökler de Onun sağ elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.” (Zümer, 39/67) [17]

İmam Buhari’nin belirttiğine göre, bu hadisin rivayet zincirinde bulunan Yahya b. Said, hadis-i şerif ile ilgili olarak Abdullah b. Mesud’un (ra) şu sözünü nakletmektedir:

Resülullah (sas), Yahudi aliminin bu sözünden hoşlanarak ve onu tasdik ederek, sondaki dişleri görülünceye kadar güldü.[18]

Efendimiz’in (sas) hoşlanarak ve tasdik ederek gülmesi, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine izafe edilen, “tutmak, parmak” gibi kelime ve fiillerden, sadece Beyan ulemasının anlamış olduğu şeyi anlamasındandı. Bu anlama, idrak ve zihinlerin şaşkına düştüğü, muhayyilelerin künhüne eremediği çok büyük fiillerin, Allah’ın yüce kudretine nispetle, son derecede basit olduğunu gösteren sözün, öz ve hülâsasına yönelik bir anlamadır.

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, “El-Melik” güzel isminin şu anlamları muhtevi olduğunu belirtir:

1- O dilediğini azîz eder (yüceltir), dilediğini zelil eder.

2- Birilerine mülk veren, birilerinden mülkü çekip alan O’dur.

3- Birilerine imkan veren, birilerini mahrum bırakan O’dur.

4- İster velayet verir ister azleder. Kimse O’nu azledemez.

5- İzzet ve sultan yalnız O’nundur. Kimse bunlarda O’na ortak değildir.

6- Hükmeder, kimse O’nun hakkında hüküm veremez.

7- İnfak onun elindedir. Rızık verir ama rızıklandırılmaz. Yedirir ancak yedirilmez.

8- Acı verir, kendisine acı verilemez.

9- Zarar ya da fayda verir. O’nun için zarar ve fayda söz konusu değildir.

10- Korur ama kendisinin korunmaya ihtiyacı yoktur.

11- Arz O’na olacaktır. Sevap ve ceza onundur. Af yalnız O’ndan umulur.[19]

Her mümin, bütün varlığın ve mülkün tam ve gerçek sahipliğinin Allâh’a (cc) ait bulunduğuna, mülkünde dilediği şekilde tasarruf ettiğine gönülden inanmalıdır. Yukarıdaki açıklamalar ışığında “Mâlik” güzel ismi, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin hem Zâtî hem de fiilî sıfatlarındandır. Zâtî sıfatlarından düşünüldüğünde, Zât’ında ve sıfatlarında sonsuz kemali, Zât’ının bütün varlıklardan müstağniliği anlamına gelir. Fiilî sıfatlarından düşünüldüğünde ise, ulvi ve süfli mülkünde hepsini kuşatması, onları eşsiz bir şekilde yoktan var eden sanatı anlamlarına gelir. “Melik” güzel ismi de “mülk sahibi, mülkünde muradına göre tasarruf eder” manasına gelir ve Cenâb-ı Allâh’ın fiilî sıfatlarındandır. Kul, Allâh’a ait mülk ve otoriteyi bilirse, emanet olarak sahip olduklarıyla cimrilik etmez. Müsamahakar bir karaktere sahip olur. Çünkü elindekilere, sadece sayılı günler itibarı ile ve mecazen (yalandan) malik olduğunu bilir. Eğer emanetleri Rabbine güzel bir şekilde iade edebilirse, mülkün en şereflisine kavuşur, çok daha büyük bir mülke nail olur.

85. (ذُو الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ) “ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM” (cc)

“Sonsuz yücelik ve heybet, sonsuz lütuf ve ihsan sahibi.”

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ

Celâl ve İkram sahibi Rabbinin Veçh’i bâkîdir.” (Rahman, 55/23)

تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِى الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ

Celâl ve İkram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir.” (Rahman, 55/78)

Hattâbî, “Celâl” güzel ismini şöyle anlamlandırır:

Celâl” kelimesi, “Celîl” kelimesinin mastarıdır. Yücelik, büyüklük, ululuk ve azameti açık bir şekilde müşahede edilen kimseye “Celîl” denir. “İkram” da “ekrame” fiilin mastarıdır. Ayet-i kerime, “Allâh azze ve celle, yüceltmeye (iclâle), ve ikrâma (yüksek bilinmeye), inkar edilmemeye en layık” anlamındadır. Ancak şu anlam da muhtemeldir: “Velayet ehline ikramda bulunur, dünyada taatine muvaffak kılarak derecelerini yükseltir. Amellerini kabul ederek, Cennet’teki derecelerini yükseltmekle onları iclâl eder.”[20]

Ḥalîmî de şöyle demektedir:

Zü’l-Celâl’in anlamı, güç ve kudretinden heybet duyulmaya, şanının yüceliğine layık olan vasıflarla övülmeye ehil ve layık” demektir.[21]

Zü’l-İkrâm” tamlaması ise, “ikram sahibi” demektir. “İkram”, nimet verme anlamındaki “in’am” sözcüğünden daha özel bir anlam taşır. “İn’am” genel, “ikram” ise daha özeldir. Çünkü in’am sahibi, kendi fazlından nimeti hak edene verdiği gibi, katında hiçbir değeri olmayan kimseye de verebilir. Allâh’ın (cc), kendisine isyan edenlere, emir ve yasaklarına aykırı davrananlara nimet vermesi bu anlamı göstermektedir. Allâh’ın (cc), lütfettiği bu tür nimetler, ikram kelimesi ile ifade edilmez. Çünkü “ikram” kelimesi, nimet verenin değer verdiği, sevdiği kimselere verdiği lütuflar için kullanılır. Allâh (cc), başkalarına lütfetmediği nimetleri, dostlarına ikram ile onları onurlandırmış, değer vermiş ve üstün makamlarla ödüllendirmiştir.

Hz. Enes’in (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

أَلِظُّوا بِيَا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ

Yâ ze’l-Celâli ve’l-İkram cümlesini devamlı olarak söyleyiniz.[22]

İnsanın, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini devamlı olarak zikretmesi ile manevi kalp daha güçlü hale gelir. Allâh’ı (cc) zikir neticesinde, insanın gönlüne, Allâh’ın (cc) sevgisi ve yüceliği yerleşir. Allâh’ın (cc), Celâl ve Kibriyasını mülahaza ile, kişi manen terakki eder ve nurlanır. Allâh (cc), kulunun bu güzel yönelişi ve inabesi mukabilinde, ona sınırsız iyilikler ve ikramlar lütfeder. Böyle bir kulunu hem dünya da hem de ahirette lütuflarıyla azîz hale getirir.

Enes b. Mâlik’ten (ra) rivayet edildiğine göre, kendisi Resülullah (sas) ile birlikte otururken adamın biri namaz kılıyordu. Adam (namazdan) sonra:

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِأَنَّ لَكَ الْحَمْدَ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ الْمَنَّانُ بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ

Ey Allâhım! Hamd ancak sanadır senden başka İlah yoktur. Gökleri ve yeri yaratan, bol bol veren (sensin) ey Celâl ve İkrâm sahibi! Ey Hayy ve Kayyum diyerek Senden istiyorum” şeklinde dua etti. (Bunu duyan) Resülullah Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

لَقَدْ دَعَا اللَّهَ بِاسْمِهِ الْعَظِيمِ الَّذِي إِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ وَإِذَا سُئِلَ بِهِ أَعْطَى

 “Şüphesiz Allâh’a, kendisi ile dua edildiği zaman mutlaka kabul ettiği ve istenildiğinde verdiği İsm-i A’zam’ı ile dua etti.[23]

Zeyd b. Erkam’dan (ra) rivayete göre, Resülullah (sas) namazlarının sonunda şöyle dua ederdi:

:وَقَالَ سُلَيْمَانُ بْنُ دَاوُدَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ فِي دُبُرِ صَلاَتِهِ

اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ أَنَا شَهِيدٌ أَنَّكَ أَنْتَ الرَّبُّ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ أَنَا شَهِيدٌ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ أَنَا شَهِيدٌ أَنَّ الْعِبَادَ كُلَّهُمْ إِخْوَةٌ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ اجْعَلْنِي مُخْلِصًا لَكَ وَأَهْلِي فِي كُلِّ سَاعَةٍ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ اسْمَعْ وَاسْتَجِبِ اللَّهُ أَكْبَرُ الأَكْبَرُ اللَّهُمَّ نُورَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ

Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allâhım! Senin yegane Rab olduğuna ve ortağının bulunmadığına şahidim. Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allâhım! Muhammed’in kulun ve Resulün olduğuna şahidim. Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allâhım! Bütün kullarının kardeş olduğuna şahidim. Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allâhım! Beni ve ailemi, dünya ve ahirette devamlı olarak sana ihlasla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi Allâh! (Beni kabul etmek üzere) Duy ve karşılık ver. Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Allâh göklerin ve yerin Nûr’udur.[24]

Allâh (cc), insanları diğer varlıklardan üstün tutarak, çok genel bir ikramda bulunduğunu bize şöyle haber vermektedir:

(وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنٖى اٰدَمَ) “Ant olsun, biz Âdemoğlunu yücelttik.” (İsra, 17/70)

Bu ayet-i kerime penceresinden baktığımızda, Cenâb-ı Hakk’ın ikramının bütün insanlar için genel, dostları ve hakikat ehli için ise özel olduğu anlaşılır. Allah’ı (cc), Zü’l-celâli ve’l-İkrâm ismi ile anlamaya çalışan bir kul, bütün azamet ve ikramların, emir ve yasakların, iyilik ve sınırsız lütufların O’ndan (cc) geldiğini bilir. O (cc), kendi Zât’ında Celâl ve İkram sahibidir. İnsanlara ve genelde bütün varlıklara in’amlar O’ndan gelir. O’nun (cc), genelde insanlara in’amının, özelde ise dostlarına ikramının sınırı yoktur. Bu güzel ismin anlamını kavrayan bir kul, Allah’ın (cc) kendisine yaptığı iyiliklere, ihsanlara ve bağışlara bakıp, başkalarına iyilikler peşinde koşar ve onlara çeşitli vesilelerle bağışta bulunabilmek için fırsatlar arar. İnsanların yaptıkları hataları bağışlar. Kötülükleri güzel bir şekilde savar, onları iyilikle karşılar. Vermeyene verir, kendisine haksızlık etmiş olsalar dahi insanları affeder.

86. (اَلْمُقْسِطُ) “EL-MUKSIT” (cc)

“Her şeyi yerli yerinde, denk ve adâlet üzere yapan, yarattıklarına karşı adâletle muamele eden.”

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Allâh, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O, El-Azîz’dir (mutlak güç sahibidir), El-Hakîm’dir (sonsuz hüküm ve hikmet sahibidir).” (Ali İmran, 3/18)

Ali İmran, 3/18 ayet-i kerimesi ile ilgili, Muhaddis ve Şâfiî fakihi Beyhakî (v. 458/1066) Şuabü’l-İman’ında ve tefsir, hadis ve fıkıh âlimi İmam Kurtubî (v. 671/1273) tefsirinde Gâlib el-Kattân’dan[25] şu rivayeti naklediyor:

“Ben bir ticaret maksadıyla Kûfe’ye gitmiştim. (Hadis, kıraat ve ferâiz sahalarındaki bilgisiyle tanınan tâbiîn nesline mensup âlim) El-A’meş el-Kûfî’ye (v. 148/765) yakın bir yerde konakladım. Ona zaman zaman gidip gelirdim. Bir gece, Basra’ya doğru gitmek için hazırlık yapıyordum. El-A’meş’i, geceleyin teheccüd namazını kılarken gördüm. “Allâh, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O, El-Azîz’dir (mutlak güç sahibidir), El-Hakîm’dir (sonsuz hüküm ve hikmet sahibidir). Muhakkak Allâh katında din İslâm’dır.” (Ali İmran, 3/18-19) ayetlerini okudu. El-A’meş bu ayet-i kerimeyi okumasının arkasından;

“Ben de Allâh’ın şahitlik ettiği şeye şehadet ediyorum. Bu şehadetimi Allâh’a emanet olarak bırakıyorum. Bu benim Allâh nezdindeki emanetimdir. ‘Şüphesiz Allâh katında din İslâm’dır” cümlesini defalarca tekrarladı.

Ben kendi kendime, ‘bu konuda mutlaka bir şey duymuş olmalı’ dedim. Sabahleyin yanına gittim. Beraber namaz kıldık. Şöyle dedim:

“Ey Ebu Muhammed, ben senin bu âyet-i kerimeyi defalarca okuduğunu işittim. Bu âyet hakkında sana ulaşan haber nedir? Bir seneden beri senin yanında olduğum halde bunu bana anlatmış değilsin.” Bana:

“Allâh’a yemin ederim, bir sene daha kalsan, sana yine anlatacak değilim.”

Kapısına, bana bu sözleri söylediği günün tarihini yazdım. Bir yıl daha ona yakın bir yerde kaldım. Tam bir sene geçince ona:

“Ey Muhammed’in babası, işte bir sene geçti” dedim. Şunu anlattı:

“Ebu Vâil, Abdullah b. Mesud’dan bana şu hadisi rivayet etti: Resülullah (sas) buyurdular ki:

Kıyamet gününde bu emanetin sahibi getirilir. Yüce Allâh şöyle buyurur:

Kulum bana bir ahid vermişti. Verilen sözleri yerine getirmeye en layık Benim. Haydi, kulumu Cennet’e koyunuz.[26]

اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖيعًا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا اِنَّهُ يَبْدَٶُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعٖيدُهُ لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمٖيمٍ وَعَذَابٌ اَلٖيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ

Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allâh, bunu bir gerçek olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar. Sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için, onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.” (Yunus, 10/4)

وَنَضَعُ ٱلْمَوَٰزِينَ ٱلْقِسْطَ لِيَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا ۖ وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍۢ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا ۗ وَكَفَىٰ بِنَا حَٰسِبِينَ

Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) Bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 21/47)

وَاَقْسِطُوا اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ

Adaletli davranın. Çünkü Allâh, adaletli davrananları sever.” (Hucurat, 49/9)

Hattâbî, “El-Muksıt” güzel ismine, “hükümlerinde âdil ve asla zulmetmeyen” anlamı verir.[27]

Ḥalîmî, “El-Muksıt” güzel ismine, “kullarına kendi Zât’ından adalet düşüncesini lütfeden” anlamını vermektedir.[28]

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, “El-Muksıt” güzel ismine terettüp ettiğini düşündüğü sekiz kadar hüküm belirlemiştir:

1. Allâh (cc), bütün kelamında Muksıt’tır / âdildir. Çünkü Allâh (cc) Hak’tır, hakkı söylemektedir.

2. Allâh (cc), yukarıda geçen Ali İmran, 3/18 ayet-i kerime gereğince şahitliğinde Muksıt’tır / âdildir.

3. Takdir etmiş olduğu hususları gerçekleştirmede ve gerekli gördüğü düzenlemelerde, “Allâh, hak ve adâletle hükmeder. Allâh’tan başka taptıkları ise hiçbir hükümde bulunamazlar. Şüphesiz Allâh Semî’dir (hakkıyla işitendir), Basîr’dir (hakkıyla görendir)” (Mümin, 40/20) ayet-i kerimesi gereğince, Muksıt’tır / âdildir.

4. Söze bağlı bir şekilde ve ilim dairesi içerisinde, dilediği hükümleri gerçekleştirmede, “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, ‘ol’ dememizdir. O da hemen oluverir” (Nahl, 16/40) ayet-i kerimesi gereğince, Muksıt’tır / âdildir.

5. Hem adil kimseleri hem de hak yoldan sapanları yaratmada, Muksıt’tır / âdildir. Dileseydi hiçbir şekilde zulüm olmazdı.

6. “(Cennetlik ve cehennemlik olanların) Aralarında adaletle hüküm verilmiştir ve şöyle denilir: ‘Hamd, âlemlerin Rabbi Allâh içindir.” (Zümer, 39/75) ayet-i kerimesi gereğince, insanları Cennet ve Cehennem, nimet ve azap, için taksim etmesinde, Muksıt’tır / âdildir.

7. “Ant olsun, içinizden, gayret gösterenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz” (Muhammed, 47/31) ayet-i kerimesi gereğince, Kudret’i bütün herkesi afiyet içerisinde tutmaya yetmekle birlikte, insanları afiyette olanlar ve belalara maruz kalanlar şekline taksiminde, Muksıt’tır / âdildir.

8. “Eğer bütün insanlar (kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerini gümüşten tavan ve merdivenlerle donatırdık.” (Zuhruf, 43/33) ayet-i kerimesi gereğince, sonsuz hazinesi herkesin isteklerini sonlandıracak ve zengin edecek kadar olduğu halde, insanları fakir ve zengin olarak taksiminde, Muksıt’tır / âdildir.

Ebu Musa’dan (ra) rivayete göre, Efendimiz (sas) ayağa kalkıp, adalet anlamını ifade eden “kıst” kelimesini de kullanarak şu beş cümleyi söylemiştir:

إنَّ اللّهَ تَعالى لا ينَامُ وَﻻَ يَنْبَغِي لَهُ أنْ يَنَامَ. يُخْفِضُ الْقِسْطَ وَيَرْفَعُهُ وَيُرْفَعُ إلَيْهِ عَمَلُ اللَّيْلِ قَبْلَ عَمَلِ النَّهَارِ. وَعَمَلُ النَّهَارِ قَبْلَ عَمَلِ اللَّيْلِ. حِجَابُهُ النُّورُ. لَوْ كَشَفَهُ أَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى إلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ

Şüphesiz ki Yüce Allâh uyumaz. O’na zaten uyumak da yakışmaz. Adalet terazisini indirir ve kaldırır. Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na arz olunur. O’nun (görülmesini perdeleyen) hicabı, Nur’dan ibarettir. Eğer perdeyi kaldıracak olsa, Vech’inin (Yüz) parıltıları, nazarının ulaştığı bütün mahlukatını yakardı.[29]

Uyku, mümkünü’l-vücûd varlıklar ve bu varlıkların azalarının dinlenmeleri içindir. Hadîs-i şerifteki, “Yüce Allâh uyumaz…” cümlesi ile, yorgunluk ve istirahat ihtiyacının Allâh (cc) için muhal olduğu beyan edilmektedir. Dolayısı ile zayıflık ve muhtaçlığın gereği olan uyku, her türlü eksikliklerden münezzeh Allâh Teâlâ hakkında asla düşünülemez.

Hadîs-i şerifteki (الْقِسْطَ) “adalet / kıst” kelimesi lügatlerde, “adalet / pay” anlamlarına gelmektedir. “Adalet / pay terazisini indirir ve kaldırır” cümlesi ile, kullarının amellerinin Allâh Teâlâ huzuruna yükseltilmesi, O’nun katından bütün canlıların rızıklarının indirilmesi, bu canlıların amellerine ve rızıklarına ait manevi terazinin indirilip kaldırılması kast edilmektedir.

Gündüzün amelinden önce gecenin ameli…” cümlesi, kulların gece işledikleri amellerin bekletilmeden sabahla beraber derhal Allâh’ın (cc) huzuruna çıkarıldığını ve gündüz amellerinin de akşam olur olmaz hemen O’nun katına yükseltildiğini ifade ediyor. Bilindiği gibi kulların işledikleri amelleri, anında Allâh (cc) görür ve bilir. Meleklerin bu amelleri sabah ve akşam Allâh’ın katına arz etmelerinden gaye, her amel karşısında Allâh’ın (cc) kul için ihsan buyurduğu mükâfatın melekler tarafından öğrenilmesi ve kulun defterine kaydedilmesidir.

O’nun (görülmesini perdeleyen) hicabı…” cümlesindeki “hicâb” kelimesi ile, dünyadaki varlıkların Allâh’ı (cc) görmelerine engel olan, görmek isteyen ile görülmek istenen arasında var olan manevi perde kast edilmektedir. Bu cümle, Allâh’ın (cc) görülmesine mâni olan perdenin, hatıra gelen ve bilinen perdeler cinsinden olmadığına işaret ediyor. Allâh’ın (cc) izzet, celâl, azamet ve kibriya ışığı sebebi ile yaratıkları tarafından görülemediğini, gözlerin O’na bakabilme güç ve kabiliyetine sahip olmadığını, Allâh Teâlâ’nın manevi perdesi olmasaydı, bütün varlıkların yanıp mahvolacağını ifade ediyor.

87. (اَلْجَامِعُ) “EL-CÂMİ” (cc)

“Birbirine benzeyen ve birbirinin zıddı bütün varlıkları, dağınık şeyleri bir araya toplayan, bütün övgü ve erdemleri Yüce Zât’ında toplayan.”

رَبَّنَا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمٖيعَادَ

Rabbimiz! Muhakkak ki Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz ki Allâh vaadinden dönmez.” (Ali İmran, 3/9)

“Cem” kelimesi, lügatlerde “bir şeyi diğerine eklemek, toplama, toplanma, bir araya gelme, getirilme” gibi anlamlara gelmektedir.

Bu “toplama, bir araya getirme” bazen cisimler yönü itibarı ile olur. Mesela, şu ayet-i kerimelerde olduğu gibi:

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَا اُجِبْتُمْ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

“(Allâh kıyamet gününde) Peygamberleri toplayıp şöyle buyurur: ‘(Ümmetinizi dâvet ettiğinizde) Size ne cevap verildi?’ Onlar da: ‘Bizde hiçbir bilgi yok. Şüphesiz ki, sen gaybları (bütün bilinmeyenleri kemâl üzere) bilensin’ derler.” (Maide, 5/109)

اِنَّ اللّٰهَ جَامِعُ الْمُنَافِقٖينَ وَالْكَافِرٖينَ فٖى جَهَنَّمَ جَمٖيعًا

Şüphe yok ki Allâh, münafıklarla kâfirlerin hepsini Cehennem’de toplayacaktır.” (Nisa, 4/140)

Bu “toplama, bir araya getirme” hem cisimler hem de ruhlar yönü itibarı ile de olur. Cismin ölümünden sonra ruhun ondan ayrılması, daha sonra da hem ceset hem de ruhun bir araya getirilmesi ve toparlanması gibi. Bu konuda ümmetin icması vardır ve en küçük bir ihtilaf bile söz konusu değildir.

Gazzâlî, “El-Câmi” güzel ismini şu şekilde yorumlar:

“Allâh (cc), birbirlerine benzeyen ve birbirlerine benzemeyen, birbirlerinin zıddı olan varlıkları bir araya getirendir. Yeryüzünde birçok farklı insanı yaratmış ve onları kıyamet günü aynı yerde bir araya toplayacaktır. Ayrıca Allâh (cc), gökleri, yıldızları, havayı, yeryüzünün unsurları olan denizleri, hayvanları, bitkileri, çeşitli madenleri, renkleri, tatları ve birçok vasıfları birbirlerine uymayan varlıkları bir araya getirendir. Canlı varlıklarda, et, kemik, adale, damar, beyin, cilt ve kan gibi çeşitli şeyleri cemetmiştir. Sıcaklık, soğuk, rutubet, kuruluk gibi birbirlerine zıt unsurları, canlı varlıkların terkibinde bir araya getirmiştir. Kullardan “El-Câmi” güzel ismine layık olan o kişidir ki, azalarından yansıyan dış görünüşü ile içte ve kalpte bulunan incelikleri ve adabı bir araya getirmiştir. İşte, marifetullahı mükemmel, ahlâkı da güzel olan kişiye bu anlamda câmi denebilir.”[30]

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, kul açısından “El-Câmi” güzel isminin yansımasını üç şekilde görür:

1. Kişinin, Rabbine ait “El-Câmi” sıfatına itikat etmesi / inanması,

2. Hayırlı ve güzel hasletleri benliğinde bir araya getirmesi, toplaması,

3. Kendisinden şerli ve kötü hasletleri uzaklaştırması, ayırması.[31]

El-Câmi” güzel ismini kavrayan bir mümin, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, insanların amellerini ve rızıklarını toplayıp bir araya getirdiğini müşahede eder. Çünkü Allâh (cc), küçük-büyük her şeyi hem bu dünyada hem de ahirette bir araya getiren ve getirecek Yüce Yaratıcıdır. Özellikle ahiret safahatında, ilk ölenden son ölene kadar bütün insanların, değişime ve başkalaşıma uğramış bütün parçalarını, sonsuz ilmine ve kudretine bağlı bir şekilde, asli hüviyetleri ile bir araya getirip toplayacaktır.

88. (اَلْغَنِيُّ) “EL-ĞANİ” (cc)

“Hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç olmayan, kullarının bütün ihtiyaçlarını karşılayan, mutlak zengin.”

لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allâh’ındır. Doğrusu Allâh, Ğanî’dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır), Hamîd’dir (her dilde mutlak surette hamda layık yegâne Yüce Zât’tır).” (Hac, 22/64)

El-Ğani” güzel ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de beş yerde “El-Hamîd” güzel ismi ile birlikte (Hac, 22/64; Lokman, 31/26; Fâtır, 35/15; Hadîd, 57/24; Mümtehine, 60/6), üç ayet-i kerimede ise tek başına gelir (Enam, 6/133; Yunus, 10/68; Muhammed, 47/38).

Ez-Zeccâcî, “El-Ğani” güzel ismini, “Allâh (cc), başkasına muhtaç olmayandır. Allâh (cc) bundan bütünüyle münezzehtir”[32] şeklinde tanımlar. Hattâbî de, “mülkü konusunda, yarattıklarının yardımlarına ve desteklerine asla ihtiyacı olmayan, tam aksine yarattıkları bütünü ile kendisine ihtiyaç duyan”[33] şeklinde açıklar.

Mevcudat, her hal ü kârda O’na (cc) muhtaçtır. Mutlak zengin O’dur. Allâh (cc), bütün celâl ve kemâl sıfatları, sonsuz Hayat’ı, sonsuz İrade ve Meşiet’i, sınırsız Ğınâ’sı, bütün varlığın O’na ihtiyacı ile Tek Vâcibü’l-Vücud’dur.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ

Ey İnsanlar! Siz Allâh’a muhtaç olanlarsınız. Allâh ise Ğanî’dir (hiçbir şeye muhtaç olmayandır) Hamîd’dir (her dilde mutlak surette hamda layık yegâne Yüce Zât’tır).” (Fâtır, 35/15)

Rabbe olan ihtiyaç, kulların en temel, aslî ve zâtî sıfatları olduğu gibi, her türlü noksanlıktan münezzeh bütün mükevvenatın Rabbi Allâh’ın (cc) Ğani sıfatı da Zâtîdir. Bütün varlıkların aslî anlamda fakirliklerinin ve Allâh’a muhtaçlıklarının temelinde, “muhdes” ve “mümkünü’l-vücut” olmaları yani sonradanlıkları vardır. Allâh (cc) ise, Ezel ve Ebedlerin Sahibi Yüce Vâcibü’l-Vücud’dur. Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bu ayet-i kerime ile, kulların Kendisine olan ihtiyaçlarının, onların zâtî mahiyetlerinden kaynaklandığını ve ayrılmazlığını beyan etmektedir. Allah’ın (cc) sonsuz zenginliği Zât’ının ayrılmaz vasfıdır.

Rab mutlak Zengin, insan ise mutlak fakir, Rab mutlak Kadîr, insan tam bir aciz, Rab mutlak Azîz, insan tam bir zelîl, Rab mutlak Alîm, insan tam zalim ve tam cahildir.

كَلَّا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى

Muhakkak ki insan, kendisini muhtaç olmayan biri (zengin gibi) görür de kesinlikle azgınlaşır.” (Alak, 6-7)

Kulun, zenginliğin Allâh’tan (cc) olduğuna, varlığının onun lütfundan geldiğine, en faziletli zenginliğin gönül zenginliği olduğuna inanması vaciptir. Ebu Hüreyre (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurur:

ليسَ الغِنَى عن كَثْرَةِ العَرَضِ، ولَكِنَّ الغِنَى غِنَى النَّفْسِ

Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.[34]

Dolayısıyla zenginlik, çok mala sahip olmak değildir. Bilakis zenginlik ve fakirlik, kişinin gönlündeki ve benliğindeki zenginliktir. İnsanlar arasındaki en zengin kimse, Allâh’a (cc) en çok muhtaç olduğunun bilincindeki kimsedir. Benliği, Allâh’ın (cc) lütfu ile zenginleşmiş kimse, Allâh’ın (cc) kendisine rızık olarak verdiklerine razı olur, mal artırmaya hevesli olmaz, maddi taleplerde ısrar etmez. Çünkü O’na (cc) muhtaçlık, zenginliğin bizzat kendisidir.

Ancak, kendisine verilenlerle yetinmeyen, ne şekilde gelirse gelsin önemsemeden hep artsın isteyen, başkalarının elindekine bakıp haset eden, Allâh’ın (cc) lütfedeceği çok kıymetli gönül zenginliğinden mahrum kalır. Böyle bir kimse, daima elinden kaçırdıklarına bakarak üzüntü ve pişmanlıklar yaşar. Kendisine verilenlerle yetinmez, hep bir ruh karmaşası içerisinde ve daimi kalaklar cenderesinde yaşar.

89. (اَلْمُغْنِي) “EL-MUĞNΔ (cc)

“Zengin eden, gönül tokluğu veren, kendinden başkasına muhtaç bırakmayan.”

وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰى

Hiç şüphesiz, zengin eden, varlık sahibi kılan O’dur (cc).” (Necm, 53/48)

Hattâbî’nin tanımı ile “El-Muğnî” güzel ismi, “insanların fakirliklerini yok eden, onlara rızıklarını sevk eden ve kendisinden başkasına muhtaç bırakmayandır.[35]

Kuşeyrî şöyle demektedir: “El-Muğnî, kullarına zenginlik bahşedendir. Yeterlilik veren anlamı da bulunmaktadır. Allâh Teâlâ, bazı kullarını, diğerlerine karşı muhtaç etmez. Zira ihtiyaçlar, hakikatte ancak O’na (cc) iletilir.”[36]

Gazzâlî de “El-Muğnî (zengin eden) O’dur. Lâkin zengin ettiği kimse, asla mutlak zengin olamaz. Çünkü zenginliği ile, kullardan birisine muhtaç olmasa da Allâh’a (cc) muhtaçtır”[37] demektedir.

Bu hakikatin temelinde, insanın zâtî vasfının fakirlik, mümkünü’l-vücud ve hâdis olması özellikleri bulunmaktadır. İnsanın varlığındaki bu üç yön, her biri diğerini gerektiren ve muhtaçlığı, mümkünlüğü ve muhdesliği netice veren özelliklerdir.

Mutlak zenginlik Allâh’a (cc) ait sınırsız yüksek bir sıfattır. İnkar ve şirk içerisindeki kimseler bu gerçeği göremez ve kendilerini gerçek zengin olarak görmek isterler. Müşrik ve münkir zihinlerin bu çarpık anlayışları, ayet-i kerimede şu şekilde beyan edilir:

كَلَّا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى

Hayır, gerçekten insan (inançsızlıkla) kendini yeterli görür de mutlaka azgınlık eder.” (Alak, 96/6-7)

Leyl Suresi’nde, insanın kendisini yeterli görmesinin ve müstağni addetmesinin asli sebeplerinin, cimrilik ve inkar tavrı ve davranışı olduğu şu şekilde beyan edilir:

وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰى وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرٰى

Fakat, kim cimrilik eder, kendini (Allâh’a) muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi, esmâ-i hüsnâyı) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.” (Leyl, 92/8-10)

El-Muğnî” güzel ismini kavrayan bir mümin, Allâh’ı (cc) mutlak zengin bilir. O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O’nun dışındaki her şey, kendiliğinden O’na muhtaçtır. Bu sebeple “El-Muğnî” başkası değil, sadece Allâh’tır (cc). Başkasına muhtaç olan insanların zenginliği ise, ancak mecâzî (yalan) anlamdadır. “El-Muğnî” güzel ismini kavrayan bir muvahhid, Allâh’a (cc) kulluğunu eksiksiz bir şekilde yerine getirmeye çalışır. O’na (cc) muhtaçlığını hiçbir zaman unutmaz. O’ndan (cc) istiğnayı asla düşünmez, hatırına bile getirmez. Hiçbir zaman Kerîm Rabbine karşı aldanma vartasına düşmez. O’ndan (cc) kesinlikle yüz çevirmez.

90. (اَلْمَانِعُ) “EL-MÂNİ” (cc)

“Gerçekleşmemesini dilediği her şeyi engelleyen, bilhassa kulları için zararlı isteklerin meydana gelmesine müsaade etmeyen.”

وَمَا مَنَعَنَا اَنْ نُرْسِلَ بِالْاٰيَاتِ اِلَّا اَنْ كَذَّبَ بِهَا الْاَوَّلُونَ

(İnsanların iman etmek için istediği) Mucizeleri göndermekten bizi alıkoyacak yoktur. Ancak bu mucizeleri, evvelki ümmetler yalanladılar (mucizelere rağmen imana gelmediler). (İsra, 17/59)

Ayet-i kerimede kastedilen, müşrik ve inançsız kimselerin istedikleri mucizelerin onlara gösterilmeyeceğidir. Çünkü, Allâh’ın (cc) toplumlarda geçerli yasası gereği, bu tür mucize talepleri sonucunda hala iman etmeyenlerin derhal azaba uğratılmaları ve köklerinin kurutulmasıdır. Mucizelere şahit olmalarına rağmen, “bu apaçık bir sihirdir!” diyerek kesin bir azabın gelmesine sebep olmalarıdır. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bu durumu “El-Mâni” güzel ismi ile engellemekte, toplumların inançsızlıklarının mucizelere şahit olmalarına rağmen inançsızlıkta diretmelerinin kesin bir yok oluşu netice vermesini önlemektedir.

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهٖ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Allâh, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa, bundan sonra onu gönderecek yoktur. O Azîz’dir (her şeyin galibi ve mağlûp edilmesi mümkün olmayan, çok üstün, şanlı ve çok şereflidir), Hakîm’dir (son bulması tasavvur edilemeyen daimî ve ezelî en yüksek ilme sahip, fiillerinde ve sözlerinde gerçek hikmet sâhibidir)” (Fatır, 35/2)

Hattâbî, “El-Mâni” güzel ismini, “Allâh (cc), düşmanlarına mani vaziyet vererek dostlarını koruyan, böylece onlara yardım edendir”[38] şeklinde anlamlandırır.

Allâh (cc), hem veren hem de men edendir. Allâh (cc), ister dünyada ister ahirette isterse de her ikisinde birden “El-Mâni”dir. Allâh’ın (cc), dünyada bir şeyi men etmesi, zımnen bir ihsan olabilir. Vermemekle o kimseye büyük bir iyilik yapmıştır. Şu ayet-i kerimede buyurduğu gibi:

Eğer Allâh, kullarına rızkı bol bol yayıverseydi, muhakkak yeryüzünde azar, taşkınlık ederlerdi. Fakat (Allâh, rızıkları) dilediği bir miktar ile indirir. Şüphesiz ki O, kullarının bütün hallerinden haberdardır, bütün yaptıklarını görendir.” (Şura, 42/27)

Allâh’ın (cc), kendisine dünya malı vermediği bir kimse, eğer kalbi ile içten ve samimi bir şekilde Allâh’a (cc) yönelir ve O’na itaat ederse, bu dünya malından men edilme, o kişi için büyük bir saadet ve zenginlik olur.

Fakat, Allâh (cc) (hafazanAllâh) kimi marifetinden, Kendisine taat ve ibadetten men etmişse, o gerçek anlamda bütün hayırlardan men edilmiştir. En büyük musibet budur. Ahirette, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği güzelliklerden mahrum kalmış ve men edilmişlere, dünyevi şan ve şerefleri en küçük bir fayda sağlamayacaktır.

Muğîre’nin kâtibi Verrâd şu rivayeti yapıyor:

“Muğîre b. Şu’be, Muâviye’ye göndereceği bir mektupta bana şunları yazdırdı: Hz. Peygamber (sas), her farz namazdan sonra şöyle dua ederdi:

لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ، وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهْوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ، اللَّهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

Allâh’tan başka hiçbir ilah yoktur. O’nun ortağı da yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. Her şeye kudreti yeten O’dur. Allâhım, senin verdiğine engel olabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Vermediğini verecek hiçbir kuvvet de yoktur. Zengine zenginliği, Sen’in katında hiçbir fayda vermez.[39]

Allâh’ın (cc) “El-Mâni” güzel ismini kavrayan kimse, kalbini insanlarla meşgul etmez, onlara güvenip dayanmaz. Kanaatkar ve mutmain bir kalp ile Allâh’a (cc) yönelir. Allâh’ın (cc) dünyada bir şeye mani olup vermemesinin, kendisine yönelik çok önemli bir ihsan olabileceğinin şuurundadır. Bir kimse, eğer kalbiyle Allah’a (cc) teveccüh eder ve içtenlikle O’na itaat ederse, Allâh’ın (cc) “El-Mâni” güzel ismi ile koymuş olduğu engel / mani, o kimse için üstün bir onur ve şeref, büyük bir nimet haline gelir.

Ancak bunun aksine, Allâh’ın (cc) bu dünyada marifetullahtan ve ibadetullahtan men ettiği kimse, gerçek anlamıyla bütün hayırlardan mahrum olmuş demektir. Bu durum (hafazanAllâh) çok büyük bir musibettir. Böyle kimseler, hiçbir zaman mutlu olamazlar. Allâh’ın (cc) yüksek ihsanlarından men edilenlere, dünyada sahip oldukları mal ve mülkleri hiçbir yarar sağlamayacaktır.

91. (اَلضَّارُّ) “ED-DÂR” (cc)

“Zarar veren, zarar ve elem verici şeyleri yaratan.”

وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ اِلَّا هُوَ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ

Şayet Allâh sana bir zarar dokundursa, bunu O’ndan başka kaldıracak yoktur. Fakat sana bir hayır dokundurursa, bil ki O, her şeye Kadîr’dir (hakkıyla gücü yetendir).” (Enam, 6/17)

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ

Allâh’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de menfaat veremeyecek şeylere tapıyorlar.” (Yunus, 10/18)

Ebû İshâk İbrâhîm, “Ed-Dâr” güzel ismi münasebeti ile, “hayır ve şer Allâh’ın kudret dairesi içerisindedir, bütün hayırların yaratıcısı, bütün şerlerin yok edicisi O’dur (cc), insanlar O’nun (cc) lütfu ve inayeti ile vereceği nimetleri ümit ederler”[40] demektedir.

Hattâbî, “Ed-Dâr” güzel ismini, “kullarından dilediğine zararı irade eden, kullarının O’ndan (cc) çekinmeme ve korkmama ihtimalinin ortadan kalkması için bu güzel isim bulunmaktadır”[41] şeklinde açıklar.

Ḥalîmî ise “Ed-Dâr” güzel ismini, “Allâh’ın (cc), kullarının ihtiyaç duydukları şeyleri kısması ve noksanlaştırması”[42] şeklinde anlamlandırır.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri hem dünya hem de ahiret hayatını, fayda ve zarar arasında taksim etmiştir. Ahiret itibarı ile Cennet sırf fayda ve yarar, Cehennem ise sırf yokluk ve zarardır. Ancak buradaki ince nokta, dünyevi zarar gibi görünen bazı unsurların, faydayı netice veriyor olabilmeleridir. Aksi durum da mümkündür. Dünyevi yarar gibi görünen bazı unsurlar, uhrevi zararı netice verebilmektedir. Bilinçli bir bakış açısı, dünyevi yarar ve zarar unsurlarını, uhrevi yön itibarı ile değerlendirebilen, ahiretine yatırımı önceleyebilen bakıştır.

92. (اَلنَّافِعُ) “En-Nâfi” (cc)

“Hayır, fayda ve menfaat verici şeyler yaratan.”

قُلْ لَا اَمْلِكُ لِنَفْسٖى نَفْعًا وَلَا ضَرًّا اِلَّا مَا شَاءَ اللّٰهُ

De ki: Ben Allâh’ın dilemesi dışında, kendime bir fayda sağlama ve zararı savma gücüne sahip değilim.” (Araf, 7/188)

قُلْ لَا اَمْلِكُ لِنَفْسٖى ضَرًّا وَلَا نَفْعًا اِلَّا مَا شَاءَ اللّٰهُ

De ki: Allah dilemedikçe, kendime bir zarar ve fayda verme gücüne sahip değilim.” (Yunus, 10/49)

Yukarıda yer alan her iki ayet-i kerime, bireylerin kendi adlarına ‘hastalık’ veya ‘fakirlik’ gibi zarar durumlarına ya da ‘sağlık’ ve ‘zenginlik’ gibi fayda unsurlarına diledikleri gibi sahip olamayacaklarına ve olamadıklarına, bütün fayda ve zahiren zarar görünümlerinin, Allâh’ın (cc) dilemesi ile gerçekleşebildiğine dikkatleri çekmektedirler. İnançlı bir fert, bu ayet-i kerimeler ışığında kadere iman rüknünü daha net bir şekilde görür, kalbi mutmain bir şekilde Rabbinin rızasını hedefler.

Hattâbî, “En-Nâfi” güzel ismini, “kullarından dilediğine faydayı irade eden, kullarının O’ndan (cc) ümit ve talep duygusunun canlı kalabilmesi için böyle güzel bir ismi bulunduğu”[43] şeklinde açıklar.

Ḥalîmî ise “En-Nâfi” güzel ismini, Cenâb-ı Allâh’ın kuluna ait fakirliği ve muhtaçlığı ortadan kaldırması, ihtiyaç duyduğu şeyleri ziyadesi ile lütfetmesi” olarak anlamlandırır.[44]

Allâh’tan (cc) gelecek fayda konusunu çok açık ve net bir şekilde bizlere izah eden ve Abdullah İbni Abbas (radıyAllâhu anhümâ) rivayeti ile gelen hadîs-i şerîf şöyledir:

يَا غُلاَمُ إِنِّي أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ احْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَلِ اللَّهَ وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ وَاعْلَمْ أَنَّ الأُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى أَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ وَلَوِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَضُرُّوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ رُفِعَتِ الأَقْلاَمُ وَجَفَّتِ الصُّحُفُ

“(Bir gün Hz. Peygamber’in (sas) terkisinde bulunuyordum. Bana şöyle tavsiye buyurdular):

Ey delikanlı! Sana birkaç kelime öğreteceğim: Allâh’ın (dinini) koru ki, Allâh da (cc) seni korusun. Allâh’ın (hakkını) koru ki Allâh’ı sana yardım eder bulasın. İstediğini Allâh’tan iste. Yardımı da Allâh’tan bekle. Bil ki bütün insanlar sana faydalı olmak için bir araya gelseler, Allâh’ın senin için belirlemiş olduğunun dışında bir faydayı gerçekleştiremezler. Bütün insanlar sana zarar vermek için bir araya gelseler, Allâh’ın senin hakkında belirlemiş olduğunun dışında bir zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış, sahifelerdeki (mürekkepler) kurumuştur.[45]

Diğer bir rivayette şu ziyadelik bulunmaktadır:

فإن استطعت أن تعمل بالصبر مع اليقين فافعل ، فإن لم تستطع فاصبر فإن في الصبر على ما تكرهه خيراً كثيراً ، واعلم أن مع الصبر النصر ، واعلم أن مع الكرب الفرج ، واعلم أن مع العسر اليسر

Şayet yapabilirsen, şüphe barındırmayan bir iman kuvvetiyle (yakîn) sabırlı ol. Böyle yapamasan bile yine de sabretmeye bak. Çünkü sana hoş görünmeyen bir şeye sabretmende çokça hayırlar vardır. Bil ki yardım mutlaka sabır iledir. Bil ki kurtuluş sıkıntı iledir. Bil ki zorlukla beraber kolaylık vardır.[46]

Allâh (cc), bu varlık dünyasında dilediğini icra eden, yüce iradesini ve sonsuz kudretini sorgulanamaz bir şekilde gerçekleştirendir. Bu açıdan bütün faydalar, sadece O’nun (cc) dilemesi ve takdiri ile gerçekleşir. Faydaları dilediği kimselere ve dilediği şekilde uygular. O’nun (cc) her icraatı ve uygulaması yüksek ve üstün bir hikmet iledir. O’nun (cc) izni olmadan hiçbir şekilde hiçbir fayda söz konusu bile değildir.

93. (اَلنُّورُ) “En-Nûr” (cc)

“Âlemleri, gönülleri, zihinleri aydınlatan.”

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Allâh, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 24/35)

Nûr” kelimesi, isim olarak “ışık” veya “şua / ışın” demektir. Çoğulu “envar” kelimesidir. Dolayısı ile “Nûr” ışıktır, karanlığın zıddıdır, zatında apaçık görünen ve başkasını ortaya çıkarandır. İster, duyular ile algılanan ve hissedilen, güneş, ay, yıldızlar, galaksiler, nebülözler ve evrenin en uzak köşelerinde yüksek enerjiyle parlayan kuasarlar gibi ışık veren cisimler olsun, isterse de Kur’ân, hidâyet, akıl, ruh ve din gibi ve manevi nurlar olsun hepsinin ışığını veren Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ve O’nun “En-Nûr” ism-i şerîfidir.

Kelâm ve fıkıh âlimi Seyyid Şerîf el-Cürcânî (v. 816/1413), “Nûr, öyle bir keyfiyyettir ki, göz önce onu idrak eder, sonra da onun vasıtasıyla görülecek şeyleri görür, ‘Nûru’n-Nûr’, Hak Teâlâ’dır”[47] demektedir.

Allâh (cc), kendisini vasfettiği üzere Nûr’dur, ancak biz bu Nûr’un keyfiyetini yine O’na havale ederiz. “Nûr”, Allâh Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir ve O’nunla kaimdir.

Bir defasında Resülullah (sas), “Rabbini gördün mü?” sorusuna: “Bir nur, O’nu nasıl (veya nerede) görebilirim ki![48] cevabını vermişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de 33 ayette 43 defa geçen “Nûr” kelimesi ile, genelde hem baş gözü ile görülen ay, güneş, yıldızlar ve diğer ışık veren cisimlerden yayılan nûr, hem de gönüllerin aydınlığını sağlayan Kur’an ve iman gibi ilâhî nûrlar kastedilmiştir. Âyet-i kerîmelerde, “uhrevî nûr” diyebileceğimiz ve âhiret âlemine ait ışığa da nûr ismi verilmektedir. Şu âyet-i kerime bu uhrevî nûrun durumunu beyan etmektedir:

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰیكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ

Mümin erkeklerle mümin kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında olarak koştuğunu göreceğin gün onlara şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey, içlerinden ırmaklar akan, ebedî olarak kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu, büyük başarıdır.” (Hadîd, 57/12)

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ : تَلَا نَبِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ هَذِهِ الْآيَةَ : { أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ } فقال رسول الله صلى الله عليه وآله وسلم

إن النور إِذَا دَخَلَ الصدر انْفَسَحَ

:فقيل : يا رسول الله هل لذلك من علم يعرف ؟ قال

نعم ، التَّجَافِي عَنْ دَارِ الْغُرُورِ ، والْإِنَابَةُ إِلَى دَارِ الْخُلُودِ ، والاستعداد لِلْمَوْتِ قَبْلَ نُزُولِه

Abdullah b. Mesud’dan (ra) rivayete göre Efendimiz (sas), (فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ) “Allâh, kime hidayet dilerse, onun göğsünü (gönlünü, zihnini) İslâm’a açar” (Enam, 6/125) ayet-i kerimesini okuduktan sonra şöyle buyurmuştur:

Nûr, (Allâh’tan hidayet) sadra (kalbe) girdiğinde, (sadır) açılır (huzur bulur, itminana erer).”

Bunun üzerine, “Ya Resulallah, bu durumun bir alameti var mıdır?” şeklinde soruldu. Şöyle cevap buyurdular:

Evet var. Aldanış yurdundan uzaklaşmak, ebedî yurda yönelmek ve ölüm gelmeden önce onun için hazırlık yapmaktır.[49]

Ezelî ve Ebedî Nur Allâh (cc), kulunun kalbini kendi Nûr’u ile aydınlatandır. Böylece Allâh (cc) kulundan razı, kul da O’ndan (cc) razı olur, kulunu hakikat dairesine alır.

İmam Gazali hazretlerine göre, zahir ve batın olmak üzere iki çeşit göz vardır. Zahir göz, his ve şehadet alemine, batın göz ise melekût alemine mensuptur. Bu iki gözden her birinin güneşi ve nuru vardır. Zahir olanın nuru, şehadet alemine mensup ve duyularla idrak edilen güneş, batın olanın nuru ise melekût alemine mensup, Kur’ân-ı Kerîm ve Allâh Teâlâ’nın indirmiş olduğu diğer kitaplardır.[50]

Bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

Yer, (mahşer / yeniden diriltiliş alanı) Rabbinin nuruyla aydınlanmıştır.” (Zümer, 39/69)

Allâh Teâlâ, kıyamet günü kulları arasında hükmetmek için gelir. Yeryüzü artık sadece O’nun Nûru ile aydınlanmaktadır. Mahşer gününde, yeryüzünün aydınlanması ne güneş ne de de ay ile olacaktır. Çünkü her ikisi de dürülmüş, yıldızlar saçılarak yok olmuş ve sönmüşlerdir. Böylece ışık saçan bütün cisimler ve ışıkları kaybolmuşlardır. Sadece, örtüsü ışık “Celâl ve ikrâm sahibi Rabbinin Veçhi (Yüzü) bâkîdir.” (Rahmân, 55/27)

Ebu Musa’dan (ra) rivayete göre Efendimiz (sas), ayağa kalkıp şu beş cümleyi söylemiştir:

إنَّ اللّهَ تَعالى لا ينَامُ وَﻻَ يَنْبَغِي لَهُ أنْ يَنَامَ. يُخْفِضُ الْقِسْطَ وَيَرْفَعُهُ وَيُرْفَعُ إلَيْهِ عَمَلُ اللَّيْلِ قَبْلَ عَمَلِ النَّهَارِ. وَعَمَلُ النَّهَارِ قَبْلَ عَمَلِ اللَّيْلِ. حِجَابُهُ النُّورُ. لَوْ كَشَفَهُ أَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى إلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ

Şüphesiz ki Yüce Allâh uyumaz. Zaten O’na uyumak da yakışmaz. Adalet terazisini indirir ve kaldırır. Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na arz olunur. O’nun (görülmesini perdeleyen) hicabı, Nur’dan ibarettir. Eğer perdeyi kaldıracak olsa, Vech’inin (Yüz) parıltıları, nazarının ulaştığı bütün mahlukatını yakardı.[51]

Uyku, mümkünü’l-vücûd varlıklar ve bu varlıkların azalarının dinlenmeleri içindir. Hadîs-i şerifteki, “Yüce Allâh uyumaz…” cümlesi ile, yorgunluk ve istirahat ihtiyacının Allâh için muhal olduğu beyan edilmektedir. Dolayısı ile zayıflık ve muhtaçlığın bir gereği olan uyku ve dinlenme, her türlü eksikliklerden münezzeh Allâh Teâlâ hakkında düşünülemez.

Hadîs-i şerifteki “adalet / kıst” kelimesi lügatlerde, “adalet / pay” anlamlarına gelmektedir. “Adalet / pay terazisini indirir ve kaldırır” cümlesi ile, kullarının amellerinin Allâh Teâlâ huzuruna yükseltilmesi, O’nun katından bütün canlıların rızıklarının indirilmesi, bu canlıların amellerine ve rızıklarına ait manevi terazinin indirilip kaldırılması kast edilmektedir.

Gündüzün amelinden önce gecenin ameli…” cümlesi, kulların gece işledikleri amellerin bekletilmeden sabahla beraber derhal Allâh’ın (cc) huzuruna çıkarıldığını ve gündüz amellerinin de akşam olur olmaz hemen O’nun katına yükseltildiğini ifade ediyor. Bilindiği gibi kulların işledikleri amelleri, anında Allâh (cc) görür ve bilir. Meleklerin bu amelleri sabah ve akşam Allâh’ın katına arz etmelerinden gaye, her amel karşısında Allâh’ın (cc) kul için ihsan buyurduğu mükâfatın melekler tarafından öğrenilmesi ve kulun defterine kaydedilmesidir.

O’nun (görülmesini perdeleyen) hicabı…” cümlesindeki “hicâb” kelimesi ile, dünyadaki varlıkların Allâh’ı (cc) görmelerine engel olan, görmek isteyen ile görülmek istenen arasında var olan manevi perde kast edilmektedir. Bu cümle, Allâh’ın (cc) görülmesine mâni olan perdenin, hatıra gelen ve bilinen perdeler cinsinden olmadığına işaret ediyor. Allâh’ın (cc) izzet, celâl, azamet ve kibriya ışığı sebebi ile yaratıkları tarafından görülemediğini, gözlerin O’na bakabilme güç ve kabiliyetine sahip olmadığını, Allâh Teâlâ’nın manevi perdesi olmasaydı, bütün varlıkların yanıp mahvolacağını ifade ediyor.

Eriştim Nûr’a, nârı neylerem ben, eriştim Nûr’a, hârı neylerem ben,

Yatarken nâr-ı ğâmda cism ü cânım, erip bu Nûr’a deprettim revânım,

Bihamdillâh eriştim Nûr-ı Zâta, dolaşıp kalmadım gayr-ı sıfâta,

Gönül bağına erdi Nûr-ı Envâr, göründü onda bana Nûr-ı bî hâr.” (İbn Îsâ Saruhânî)

94. (اَلْهَادِي) “El-Hâdî” (cc)

“Kendisine ulaşan doğru yolu gösteren, hidayet eden, gerçeğe ulaştıracak vasıtaları yaratan.”

وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِیًا وَنَصٖيرًا

Hâdî (yol gösterici) ve Nâsır (yardım edici) Rabbin (her şeye) kâfidir (yetendir).” (Furkan, 25/31)

Hattâbî, “El-Hâdî” güzel ismini, “Allâh (cc), kullarından dilediğine hidayeti ile ihsanda bulunan, hidayetini o kuluna has kılan ve tevhidinin nurunu ona ikram edendir. O (cc), diğer canlıları maslahatlarına hidayet eden, nasıl rızık temin edeceklerini, zararlı ve tehlikeli durumlardan nasıl kaçınacaklarını onlara ilham edendir”[52] şeklinde açıklar.

Ḥalîmî, El-Hâdî güzel ismini, “yok oluşa ve yıkılışa götürecek yanlışlara sapmamaları için, Allâh’ın (cc) kullarına kurtuluş yollarını göstermesi ve açıklaması”[53] şeklinde anlamlandırmaktadır.

Kuşeyrî, El-Hâdî güzel ismini şöyle anlamlandırır:

“Allâh’ın (cc), bir sıfatı da El-Hâdî’dir ve ‘hayır ehlini hak etmiş olduğu rütbeye önceleyen, kalpleri batıldan hakikate yönlendiren’ anlamına gelmektedir. Allâh azze ve celle kullarını en güzel tanıtma ile kendi marifetine ilettiği gibi, en güzel şereflendirme ile de işlerin yücelerine ve ahlâkın güzelliklerine ulaştırandır. Bir topluma, güzel ahlâkı ilham ile ikramda bulunan, onların kalplerini rızasının bulunduğu hususlara çevirendir.”[54]

Gazzâlî, El-Hâdî güzel ismini şöyle açıklar:

“Allâh (cc), has kullarını önce Zât’ının marifetine ulaşacakları eşyaya, kullarından avam tabakasını da onunla zatını ispat edecekleri mahlukatına hidayet eder. Her yaratığı, neye ihtiyacı varsa, ne yapması lazım gelirse ona hidayet eder.”[55]

İmam Mâlik, Muvatta’ında naklettiğine göre, Abdullah b. Zübeyr bir hutbesinde, “Allâh Hâdî’dir, sınayandır” demiştir.[56]

Kur’ân-ı Kerîm ayetleri ışığında, hidayetin dört temel anlamından bahsetmek mümkündür:

Birincisi, “hidayet” kelimesi, “yol göstermek, davet etmek ve uyarmak” anlamındadır. Bu anlamda hidayet, peygamberlerin en temel görevlerinden birisidir. Yüce Allâh şöyle buyurur:

وَاِنَّكَ لَتَهْدٖى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ

Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun.” (Şura, 42/52)

İkincisi, doğruya iletmek ve hidayete muvaffak kılmaktır. Bu tür hidayet yalnız Allâh’a mahsustur. Hiçbir varlığın bu hidayet türünde bir etkisi yoktur. Yüce Allâh, şöyle buyurur:

اِنَّكَ لَا تَهْدٖى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖى مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ

Şüphesiz sen, sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allâh, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri en iyi bilendir.” (Kasas, 28/56)

Üçüncüsü, bütün canlıları kapsayan genel yönlendirme / hidayettir. Yüce Allâh, şöyle buyurur:

قَالَ رَبُّنَا الَّذٖى اَعْطٰى كُلَّ شَیْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى

“(Musa): ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu (yaratılış gayesine uygun doğru yola) yönlendirendirdedi.” (TâHê, 20/50)

Dördüncüsü, Ahirette Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, Cennetlikleri Cennet’e hidayet etmesidir:

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰینَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ

Hamd, bizi buna (Cennet’e) hidayet eden Allâh’a mahsustur. Eğer Allâh’ın bizi hidayet etmeseydi, biz hidayete ermiş olamazdık.” (Araf, 7/43)

Hidayetin bu dört şekli de birbirleri ile irtibatlıdır.

Abdullah b. Mesud’un (ra) rivayetine göre Efendimiz (sas), (فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ) “Allâh, kime hidayet dilerse, onun göğsünü (gönlünü, zihnini) İslâm’a açar” (Enam, 6/125) ayet-i kerimesini okuduktan sonra şöyle buyurmuştur

إن النور إِذَا دَخَلَ الصدر انْفَسَحَ

:فقيل : يا رسول الله هل لذلك من علم يعرف ؟ قال

نعم ، التَّجَافِي عَنْ دَارِ الْغُرُورِ ، والْإِنَابَةُ إِلَى دَارِ الْخُلُودِ ، والاستعداد لِلْمَوْتِ قَبْلَ نُزُولِه

Nûr, (Allâh’tan hidayet) sadra (kalbe) girdiğinde, (sadır) açılır (huzur bulur, itminana erer).”

Bunun üzerine, “Ya ResulAllâh, bu durumun bir alameti var mıdır?” şeklinde soruldu. Şöyle cevap buyurdular:

Evet var. Aldanış yurdundan uzaklaşmak, ebedî yurda yönelmek ve ölüm gelmeden önce onun için hazırlık yapmaktır.[57]

Her inancı tam fert, yüksek merhameti ile hidayete ulaştıran, sonsuz adaleti gereği olarak da saptıran Allâh’tır (cc) der ve Allâh’tan (cc) her daim hidayet talep eder. Kalbini hidayete ve doğruya ulaştırdıktan sonra tekrar saptırmaması için O’na (cc) dua dua yalvarır. Çünkü Allâh (cc), her daim kul ile kalbi arasına girmekte (Enfal, 8/24), kişinin kalbini arındırmakta, bilhassa manevi hastalıklarını tedavi etmekte ve rızasına uygun bir hale getirmektedir. Allâh (cc), kulun kalbindeki iyilik yönündeki kararlığı pekiştirmekte, iyi niyet ve kasıtlarını sağlamlaştırmakta, korkusunu güvenceye, umursamazlığını Allah’ı (cc) anmaya dönüştürmektedir.

95. (اَلْبَدِيعُ) “El-Bedî” (cc)

“Bir benzeri ve misli olmayan.”

بَدٖيعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِذَا قَضٰى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونَ

O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece ‘ol’ der, o da hemen oluverir.” (Bakara, 2/117)

Ḥalîmî, “Bedi” kelimesini, “önceden bir örnek, alet ve edevat bulunmadan yoktan var eden” şeklinde açıklamaktadır.[58] Allâh (cc), bütün evreni, canlı ve cansız her şeyi herhangi bir zaman ve mekana ihtiyaç duymaksızın yaratmıştır. Bu durum, Allâh’ın (cc) eşsiz ve benzersiz yaratışıdır. Allâh’ın (cc), ne sıfatlarında ne fiillerinde ne de eserlerinde eşi benzeri olmayandır.

بَدٖيعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌ وَخَلَقَ كُلَّ شَیْءٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ

O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Enam, 6/101)

Enes’ten (b. Mâlik) (ra) rivayet edildiğine göre, kendisi Resülullah (sas) ile birlikte otururken adamın biri namaz kılıyordu. Adam (namazdan) sonra:

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِأَنَّ لَكَ الْحَمْدَ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ الْمَنَّانُ بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ

Ey Allâhım! Hamd ancak sanadır senden başka İlah yoktur. Gökleri ve yeri yaratan, bol bol veren (sensin) ey Celâl ve İkrâm sahibi! Ey Hayy ve Kayyum diyor ve senden istiyorum” şeklinde dua etti. (Bunu duyan) Resülullah (sas):

لَقَدْ دَعَا اللَّهَ بِاسْمِهِ الْعَظِيمِ الَّذِي إِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ وَإِذَا سُئِلَ بِهِ أَعْطَى

Efendimiz (sas); “Şüphesiz Allâh’a, kendisi ile dua edildiği zaman mutlaka kabul ettiği ve istenildiğinde verdiği İsm-i A’zam’ı ile dua etti” buyurdular.[59]

Kulun bu güzel isimden nasibi, O’nu (cc) çok anması, esmâ-i hüsnâsının anlamlarını kavramasıdır. Allah Teâlâ, ezeli ve ebedi güzel ismi “El-Bedi” ile, varlıkları daha önceden bir örneği olmaksızın var eden, “El-Musavvir” güzel ismi ile de onlara en güzel sureti verip tasvir edendir. “Yaratanların en güzeli Allâh’ın şanı ne yücedir.” (Müminun, 23/14) Allâh’ın (cc) Zât’ı, güzel isimleri ve yüksek sıfatları, benzeri ve dengi bulunmaktan en yüce ve en mukaddestir. Bu anlamda “El-Bedi” güzel ismi, nefiy manasında Zâtî yüksek bir vasıftır. Yukarıdaki Bakara, 2/117 ayet-i kerimesini bu anlamda görmeye çalışırsak, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, varlık aleminin hepsi için “El-Bedi” demektir. Varlık aleminde O’nun (cc) asla bir dengi veya benzeri bulunamaz. Ayet-i kerime, Allâh Teâlâ’nın kudsiyeti ve tenzihinde zirve kelamdır.

96. (اَلْبَاقِي) “El-Bâkî” (cc)

“Ebedî, ölümsüz, gelecekte varlığının sonu olmayan.”

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ

Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin Veçh’i bâki kalacaktır.” (Rahman, 55/27)

وَاللّٰهُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى

Allâh hem en hayırlı hem en Bâkîdir.” (TâHê, 20/73)

Her mükellefin, Allâh’ın hiçbir şekilde yok olmayan Bâkî Vâcibu’l-Vücûd, kişinin kendisi nefsinde fani ve zail olduğunu bilmesi vaciptir. Varlığa fena gözüyle bakmalı, dünyaya iltifat etmemeli, harama bulaşmak bir tarafa, helale dahi fazla istekli olmamalıdır.

Gazzâlî, “El-Bâkî” güzel ismi ile ilgili olarak şöyle söylemektedir:

“Geçmiş ve gelecek bizler için geçerli kavramlardır. Bize göre geçmiş, belirli bir sürenin geçmiş olmasını, gelecek ise henüz gelmemiş bir zamanı ifade eder. Hayat bizler için, kesinleşmiş geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelmesi muhtemel gelecek zamandan ibarettir. Halbuki Hak Teâlâ için, bu şekilde bir zaman söz konusu bile değildir. Çünkü O (cc), zamanlar üstüdür, çünkü zamanları O (cc) yaratmıştır. Bu nedenle zaman, O’nun (cc) Zât’ında hiçbir değişiklik meydana getiremez. O (cc), zamanı yaratmadan önce, zaman diye bir şey yoktu. Allâh’ın (cc) vâcib Zât’ı, zamanı yarattıktan sonra da önce de nasıl idiyse öyle devam eden “El-Bâkî”dir.”[60]

El-Bâkî” güzel ismi, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin zaman üstülüğünü, sonsuzluğunu ve idrak ötesi devamlılığını gösterir. Zaman bölünebilir ve parçalara ayrılabilir. Buna karşılık, “El-Bâkî” güzel ismi, bölünemez bir süreklilik anlamı taşır. Allah (cc) ezelî, ebedî ve bakîdir, O’nun (cc) ezelî, ebedî ve bakî varlığı zorunludur.

İnşâAllâh, esmâ-i hüsnâdan; 97. El-Vâris, 98. Er-Reşîd ve 99. Es-Sabûr güzel isimleri ile tamamlamış olacağız.


[1] Ebû İshâk İbrâhîm, Tefsîru Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 62.

[2] Taberânî, Evsat, 3/346 (3358).

[3] Buhari, Tefsir, 11 (4686); Müslim, Bir, 60 (2583).

[4] Buhari, Menâkıb, 23 (3560); Edeb, 80 (6126); Müslim, Fedâil, 77 (2327).

[5] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, s. 139.

[6] Ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâillah, s. 134.

[7] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/90-91.

[8] El-Ḥalîmî, Kitabu’l-Minhâc, 1/201.

[9] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ, 2/361-362.

[10] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 2/676 (5045).

[11] Buhari, Daavât, 4 (6308).

[12] Müslim, Tövbe, 7 (2747).

[13] Ebû İshâk İbrâhîm, Tefsîru Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 62.

[14] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/90-91.

[15] El-Ḥalîmî, Kitabu’l-Minhâc, 1/201.

[16] Buhari, Tevhid, 19 (7412).

[17] Buhari, Tevhid, 19 (7414).

[18] Buhari, ay.

[19] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ, 1/330.

[20] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/91-92.

[21] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/210.

[22] Tirmizi, Daavât, 92 (3524, 3525); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/177 (17739); 3/120 (12229).

[23] Ebu Davud, Salât, 358 (1495); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/120 (12229).

[24] Ebu Davud, Salât, 360 (1508).

[25] Tam adı, Galib el-Kattân Ebu Süleyman el-Basrî, vefat tarihi bilinmiyor, Irak /Basra vilayetinde yaşadı.

[26] Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakî, el-Câmiu li Şüabi’l-Îmân, 4/69-70 (2190), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2003; Ebû Abdillah el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, (Thk. Abdülmuhsin et-Türkî), 5/64-65, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-2006.

[27] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/92.

[28] El-Ḥalîmî, Kitabu’l-Minhâc, 1/207.

[29] Müslim, İman, 293 (179); İbn Mâce, Mukaddime, 195, 196; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/395 (19759), 401 (19816); İbn Hibbân, Sahih, 1/499 (266).

[30] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, s. 143.

[31] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ, 2/345.

[32] Ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâillah, s. 117.

[33] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/92-93.

[34] Buhârî, Rikak 15 (6446); Müslim, Zekât, 120 (1051).

[35] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/93.

[36] El-Kuşeyrî, Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 248.

[37] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, s. 144.

[38] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/93.

[39] Buhari, Ezan, 155 (844)

[40] Ebû İshâk İbrâhîm, Tefsîru Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 63.

[41] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/94.

[42] El-Ḥalîmî, Kitabu’l-Minhâc, 1/205.

[43] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/94.

[44] El-Ḥalîmî, Kitabu’l-Minhâc, 1/205.

[45] Tirmizî, Kıyâmet, 59 (2516).

[46] Hakim, Müstedrek, 3/666 (6382), Dâru’l-Harameyn, Kahire-1997.

[47] Seyyid Şerîf el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 217, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1985.

[48] Müslim, İman, 78 (291); Tirmizi, Tefsir, 54 (3282); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/157 (21720).

[49] Beyhakî, Şuabü’l-İman, 13/133-134 (10068), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2003; İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk, 41/462, Dâru’l-Fikr, Beyrut-2000.

[50] Ebu Hamid Gazalî, Mişkâtü’l-Envar, (Terc. Asım Cüneyd Köksal), s. 34, Büyüyenay Yayınları, İstanbul-2017.

[51] Müslim, İman, 293 (179); İbn Mâce, Mukaddime, 195, 196; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/395 (19759), 401 (19816); İbn Hibbân, Sahih, 1/499 (266).

[52] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/95-96.

[53] El-Ḥalîmî, Kitabu’l-Minhâc, 1/207.

[54] El-Kuşeyrî, Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 254.

[55] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, s. 146.

[56] Muvatta, Kader, 5 (3854).

[57] Beyhakî, Şuabü’l-İman, 13/133-134 (10068), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2003; İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk, 41/462, Dâru’l-Fikr, Beyrut-2000.

[58] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/192.

[59] Ebu Davud, Salât, 358 (1495); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/120 (12229).

[60] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, ss. 147-148.

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s