İnsanda Şehvet Gücü ile Denge, Aşırılık ve Eksiklik Durumları III

Musa Kâzım GÜLÇÜR

26 Mart/2019

İçindekiler

Giriş 2

I. İnsanda Şehvet Gücünün Denge Durumu: İffet 3

II. Kur’ân-ı Kerîm’de İffet 4

III. Hadîs-i Şerîflerde İffet 4

IV. Dil ve Düşüncede İffet 6

V. İffetten Doğan Güzel Huylar 10

1. Hayâ 10

2. Sabır 11

3. Kanaat 13

VI. Vakarlı Kimselerin Özellikleri 13

1. Tevazu İçerisindedirler 14

2. Cahillerle Muhatap Olmazlar 14

3. Geceyi İbadetle İhya Ederler 15

4. Cehenneme Girmekten Korku Duyarlar 15

5. Harcamada Denge İçerisindedirler 15

6. Katletme ve Zina Gibi Günahları Asla İşlemezler 16

7. Boş Şeylerle İlgilenmezler 16

8. Ayetlere Karşı Saygı İçerisindedirler 16

9. Salih Eş ve Evlat İsterler 16

VII. Vera 17

VIII. Cömertlik 18

IX. Şehvet Gücünün Aşırı Durumu: Fücur 19

1. Hırs 19

X. Şehvet Gücünün Eksiklik Durumu: Humûd 20

1. Batalet 20

Sonuç 20

Giriş

İnsanda Öfke (Gazap) Gücü” adlı yazımızda, insanda temel üç güçten birisi olarak kabul edilen “öfke” gücünü tahlil etmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise yine kadimden bu yana temel üç güçten birisi kabul edilen “kuvve-i şeheviyye” yani şehvet gücünü, bu gücün denge durumunu, denge durumundan doğan faziletleri, eksiklik/fazlalık durumları ile bu eksiklik/fazlalık durumlarından ortaya çıkan kötülüklere kısmen temas etmeye çalışacağız.

Aristo’ya göre “erdem” tercihlerle ilgili bir huydur. Bu, akıl tarafından belirlenen ya da akıllı insanın belirlediği “orta yolu bulabilme” becerisidir. Ancak tüm eylemlerin ortası iyidir diye bir kural yoktur. Fazlalığın ve eksikliğin ikisi de ayrı ayrı kötüdür. Böylece orta yol bulunur. Bazı eylemlerin kendileri zaten kötüdür. Örneğin kıskançlık, utanmazlık, hırsızlık ve cinayet gibi.[1] Bu açıdan yine Aristo’ya göre iki kötülük ve bir de “orta olma” yani “erdem” olmak üzere üç tür davranış şekli bulunmaktadır. Bunların hepsi birbirlerine karşıttır. Uçlar yani ifrat ve tefrit, hem birbirleriyle hem de orta olanla karşıttır.[2]

Bu bakış açısı genelde İslam bilginleri tarafından da kabul görmüş, mesela Gazali de “şehvet” kuvvetinin aşırılığını fücur ya da şereh, eksiklik durumuna humudet ya da cumudet olarak isimlendirmiş, makbul olan daima itidaldir demiştir. Yine Gazali’ye göre fazilet bu orta derecedir. Ortanın altı da üstü de yerilmiş reziletlerdir. Denge kaybolur ise şayet, onun tarafları da ortadan yok olacak, geriye sadece “zulüm” kalacaktır. Gazali, ahlâkın esası hikmet, şecaat, iffet ve adalettir diyor.[3]

Adalet” konusunu “Adalet ve Dürüstlük” başlıklı yazımızda ele almaya çalışmıştık. Şimdi de hemen hemen bütün İslam bilginlerince şehvet kuvvetinin denge hali kabul edilen “iffet” konusunu tahlil etmeye çalışacağız.

I. İnsanda Şehvet Gücünün Denge Durumu: İffet

İffet” lügatte, çirkin bir şeyden elini çekmek ya da bir şeyin azlığı manalarına gelmektedir. Istılahta iffet, bir kimsenin şer’i şerîf dairesinde kalıp, fısk u fücurdan uzak durmasıdır.[4] İffet’i, insanın nefsinde şehvetin galip gelmesini önleyici bir hale bürünmesi[5] şeklinde tarif edenler olduğu gibi, benliği, hayvani dürtülere karşı zapt u rabt altına almak, gayr-ı meşru bütün arzuları terk etmek[6] şeklinde kabul edenler de olmuştur. Namuslu, şerefli, ahlâklı, izzetli, haysiyetli, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler için de “afîf” tabiri kullanılmaktadır. Dolayısı ile iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. “İffet” güzel ahlâk esaslarından birisi iken, iffetin zıttı olan “cimrilik ve tamahkârlık” da kötü ahlâkın birer çekirdeği olmaktadırlar. Güzel ahlâk çekirdeği olan iffet ise edebi mükemmelleştirmekte, söz ve fiilde, işitme ve bakışta, yemede ve içmede bireyi nefsine karşı tam bir murakıp ve muhasip haline getirmektedir.

İffet, kişinin ilim ve marifete yönelmesinde, hayatını dinin emir, nehiy ve tavsiyeleri doğrultusunda devam ettirmesinde de önemli bir amildir. İffet sayesinde insanın akıl, ruh ve beden sağlığı muhafaza altına alınmış olur. İffetli insan, arkadaşları tarafından aranan ve sevilen, mürüvvet ve insanlıkla muttasıf, hiç kimseye zarar ve zulmü amaçlamayan, Allâh’a yakınlığı hedeflemiş, yalan, gıybet, lanetleme ve iftiradan uzak bir kimsedir.

II. Kur’ân-ı Kerîm’de İffet

 “İffet” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de, yan ve destek anlamları dâhil etmeden söylersek dört anlam tabakası halinde kullanılmaktadır:

1. “Fakirlerin iffetli davranıp, etrafındaki kimselere el açmaması.” (Bakara, 2/273)

2. “Zengin velilerin korumakla sorumlu olduğu emanetlere kesinlikle göz dikmemesi ve o emanetlere asla el uzatmaması.” (Nîsâ, 4/6)

3. “Henüz mali imkân bulamayıp da evlenememiş erkeklerin ahlâklı yaşamaları.” (Nûr, 24/33)

4. “Yaşlanmış da olsalar kadınların, namahrem erkeklere karşı tesettüre dikkat etmeleri.” (Nûr, 24/60)

İnsanın kendi el emeği ve alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma ve daha rahat yaşama hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması iffetin bir yanıdır. Kur’an-ı Kerim, ihtiyacı olduğu halde dilenmeyenleri takdirle anmış ve onların durumunu da iffet çerçevesine dâhil etmiştir.

III. Hadîs-i Şeriflerde İffet

Nebî (sas) şöyle buyurdu: “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Hayrunnâs men yenfeunnâs)

Resul-i Ekrem Efendimiz’in (sas) sabah-akşam tekrar ettiği dualardan biri şudur:

Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum.[7]

Ensar (ra)’dan bazı kimseler, Resülullah (sas)’dan bir şeyler talep ettiler. Efendimiz (sas) de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, O yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, O isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular:

Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğna gösterirse Allah da onu gani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.[8]

Resülullah (sas) buyurdular ki:

Cennetlikler üç kısımdır: 1-Kuvvet sahibi, adaletli, sadaka veren ve muvaffak olanlar. 2-Bütün yakınlarına ve Müslümanlara karşı merhametli ve yumuşak kalpli olanlar. 3-İffetli, namuslu ve çoluk çocuk sahibi olanlar.[9]

“Bir adam Nebiyy-i Muhterem (sas)’e uğramıştı. Resülullah’ın (sas) ashabı, bu adamın kuvvet ve kabiliyetini görünce,

− “Yâ Resulallah, bu adam Allah yolunda cihat etseydi ne güzel olurdu”, dediler. Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

− “Bu adam, küçük çocuklarının geçimini temin etmek için çıktı ise, Allah yolundadır. Yaşlı anne ve babasına hizmet için evinden çıkmışsa, Allah yolundadır. Çalışıp, iffetli bir şekilde nefsini dilencilikten korumak için çıkmışsa, Allah yolundadır. Ailesinin geçimini temin etmek için çıkmışsa, Allah yolundadır. Ama (çalışıp kazandığının) çokluğuyla övünmek, (zenginliğiyle gururlanmak) için çıkmışsa, tâğutun (şeytanın ve nefs-i emmârenin) yolundadır.[10]

Resülullah (sas) şöyle buyur­muştur:

Kim hakkını talep ederse bunu imkân nispetinde iffetle (günahlara gir­mekten sakınarak) istesin.[11]

Resülullah (sas) bir hak sahibine de şöyle buyurmuştur:

Sen hakkını, ister tam isterse de eksik olsun ama iffetle al.[12]

Burada zikrettiğimiz özellikle son iki hadîs-i şerifte geçen “afâf” kelimesi “haramlardan sakınmak” anlamına gelmektedir. Bu hadislerde, kişi hakkını talep eder­ken haramlardan tam sakınması, tam sakınma mümkün olmadı­ğı takdirde ise imkân nispetinde sakınma gayreti içinde olması, dolayısı ile hakkını meş­ru bir şekilde talep etmesi istenmektedir. Ancak bu hadislerdeki; “tam veya noksan” ifadesi “hak” kelimesinden hâl olabilir. Bu durumda hadisin anlamı; “alacaklı şahıs, hakkını ister tam isterse de noksan olarak alsın, fakat her iki durumda da hakkını, günahlara girmekten sakınarak talep etsin” manasına gelmektedir.

IV. Dil ve Düşüncede İffet

Beyan yani ifade kabiliyeti, Allâh (cc) tarafından insana verilmiş en önemli nimetlerden birisidir. (Rahmân, 55/4) Bu sebeple dilin, hayır ve iyilikten başka amaçlarla kullanılmaması, dilin iffet ve nezahetinin korunması önemli bir vazifedir.

Dil ve düşüncede iffetin insanda temel ve güzel bir ahlâk haline gelmesinin önünde birtakım engeller bulunabilir. Kısaca temas etmek gerekirse bu engellerin en tehlikelileri; iman eğitimindeki zayıflık, kişinin ahlâkını bozacak seviyede olan basın ve yayın, kötü arkadaş çevresi, emr-i bi’-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’in önemsenmemesi, cehaletin yaygınlaşması, sınırsız özgürlük safsatasına dayandırılan açıklık ve saçıklıktır. Dil ve düşüncede iffet ise, kişinin hayır ve şerri ayırabilmesini, faziletler ve rezillikler arasındaki farkı rahatlıkla görebilmesini sağlayan bir dinamiktir.

Kötü düşünmeme, eksik ve kusurları araştırmama, gıybet ve dedikoduculuk yapmama, aşağılayıcı ve alaycı bir tarzda konuşmama, kaba ve küfürlü sözler kullanmama, yalan söylememe gibi dil ve düşünce iffetini korumaya çalışırken; boş ve malayani sözler dinlememe gibi kulağın iffetini de önemsemek gerekmektedir. İsfahânî, “kişi; el, dil, kulak ve göz gibi âza ve cevârihini yanlışlardan korumadıkça, tam olarak iffetli hale gelemez. İnsan dilini alay, aşağılama, gıybet, dedikodu ve lakap takmaktan; kulağını da kötü ve çirkin şeyleri dinlemekten uzak tutmalı” demektedir.[13]

Yukarıda temas edilen esaslardan hareketle şimdi de dil ve düşünce nezahetinin nasıl korunacağı, dil ve düşünce iffetinin nasıl temin edileceğini gösteren bazı hadîs-i şerîflere yer vermek istiyoruz:

Resülullah (sas) buyurdular ki:

Kıyamet günü, müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâlâ hazretlerinin buğz ettiği kimseler, düşük ve çirkin söz/davranış sahipleridir.[14]

Mümin ne tan edici ne lanet edici ne kaba ve çirkin sözlü ne de hayâsızdır.[15]

Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

Bana en sevgili olanınız ve kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Benim en sevmeyeceğim, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız; gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.

Orada bulunan bazıları:

“Ey Allah’ın Resulü! Yüksekten atanlar kimlerdir?” diye sordular. Efendimiz (sas) şu cevabı verdi:

Yüksekten atanlar, mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir![16]

İbnu Amr İbni’l-As (ra)’in naklettiğine göre Resülullah (sas) şöyle buyurdular:

Kişinin anne ve babasına sövmesi büyük günahlardandır.

Orada bulunanlar:

“Hiç kişi anne ve babasına söver mi?” dediler. Şöyle cevap verdiler:

Evet! Kişi, bir başkasının babasına söver, o da babasına söver; annesine söver, o da bunun annesine söver![17]

Efendimiz (sas) şöyle buyurur:

Müminlerin en faziletlisi, kalbi mahmûm olan, dili de doğruyu söyleyendir.

Bunun üzerine sahabe sorar:

“Kalbi ‘mahmûm’ olmak ne demek Ey Allah’ın Resulü?” Efendimiz (sas) cevap verir:

Kalbin; günahsız, taşkınlık yapmayan, hiç kimseye haset etmeyen, kimseye kin tutmayan, tertemiz ve takvalı oluşudur.

Ashab yine sorar:

“Peki, sonra en faziletliler kimlerdir?” Efendimiz (sas) de cevap verir:

Dünyayı unutup âhireti sevenler.

Ashab hazeratı yine sorar: “Peki, sonra en faziletliler kimlerdir Ey Allah’ın Resulü?” Efendimiz (sas) şöyle tamamlar:

En sonra da güzel ahlak üzere olan mümin gelir.[18]

Resülullah (sas) buyurdular ki:

Edepsizlik ve çirkin söz, girdiği yeri çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği yeri güzelleştirir.[19]

Muaz b. Cebel anlatıyor. Bir seferde Resülullah (sas) ile beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük.

– “Ey Allah’ın Resulü,” dedim. “Beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!” Efendimiz buyurdular:

– “Mühim bir şey sordun. Bu, Allah’ın kolaylık nasip ettiği kimseye kolaydır. Allah’a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’a hacc yaparsın! Sana hayır kapılarını göstereyim mi?

– “Evet, ey Allah’ın Resulü.”

– “Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz ise sâlihlerin şiarıdır.

Sonra şu ayeti okudular:

– “Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rabblerinin azabından korkarak ve rahmetini ümit ederek O’na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar.” (Secde, 32/16)

Sonra sordular:

– “Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?

– “Evet, ey Allah’ın Resulü!” dedim.

– “Dinle öyleyse. Bu dinin başı İslam’dır, direği namazdır, zirvesi Allâh için çabalamaktır!

Sonra şöyle buyurdu:

– “Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?

– “Evet, ey Allah’ın Resulü!” dedim. Eliyle diline işaret etti ve şöyle dedi:

– “Şuna sahip ol!

Ben tekrar sordum:

– “Ey Allah’ın Resulü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?”

– “Allah iyiliğini versin Muaz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne- ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?[20]

Şimdi de dil ve düşüncede iffetin korunabilmesi hususunda bazı önerilerde bulunmak istiyoruz:

1. Öncelikle ibadet u taatinizde hassas davranmayı önemseyiniz. Kötü duygu ve düşünceler atmosferinize girmeye çalıştığında kendinizi bütün kalbinizle Allâh’a bağlayınız. Allâh’a samimi ve içten bir şekilde yöneldiğinizde kötü ve kirli düşüncelerin atmosferinizden biiznillah dağıldığını göreceksiniz.

2. Kur’ân-ı Kerîm okuyunuz ve gücünüz yettiği kadarı ile ezberlemeye çalışınız. Ezberlediğiniz bölümleri sesli ya da sessizce okuyunuz. Bu okuma sonucunda sizi kışkırtan yanlış düşünce ve sanıların yok olduğunu müşahede edeceksiniz.

3. Allâh’ı (cc) sesli ya da sessiz şekilde zikredip anınız. Bu zikir ya da anma sonucu zihninizde ilahi bir harmoni oluşacak bu da kötü düşünce ya da sözlerin önünü tıkayacaktır.

Allâh (cc) kullarının yüksek ahlâkî değerlerle donanmasını istemektedir. Söz ve kelamda iffetli kalabilmek için istenmeyen düşünce, söz ve davranışları istenen ve makbul olanlar ile değiştirmek gerekmektedir. Böyle bir aksiyon için gerekenleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Olumlu ve yapıcı düşünceler, hayatınızdan negatif ve ahlâkî olmayan düşünceleri silecektir. Siz hayatınızı olumlu ve yapıcı düşünceler ile doldurduğunuzda, negatif hususları yok etme yönünde bir kabiliyet elde edeceksiniz. Dini kaynaklara yönelerek, ailenize hizmet ederek, özenle çalışarak ve bütünü ile yapıcı davranarak düşünce ve sözlerinizi kontrol etme konusunda ilerleme sağlayacaksınız. Kendi saygınlığınıza gölge düşürecek, hayatın güzel yönlerini görmenize engel olacak söz ve davranışlardan uzak kalınız. İnternet, gazete, dergi vb. medyanın yanlış kullanımı konusunda dikkatli olunuz.

2. Sözleriniz diğer kimseleri geliştirici ve güçlendirici olsun. Kaba-saba, terbiyesiz, bayağı, adi ve ayak takımının küfürlü sözlerini asla kullanmayınız. Başkalarına karşı saygılı ve elinizden gelenin en iyisi olacak şekilde yardımda bulunmaya hazır olunuz. Evli iseniz eşinize karşı düşüncelerinizde ve hareketlerinizde bütünü ile sadık olunuz. Böylece iffetiniz gelişecek ve güçlenecektir. Efendimiz (sas) şöyle buyurur:

Siz başkalarının kadınlarına karşı iffetli ve namuslu davranın ki, sizin kadınlarınız da iffetli ve namuslu olsunlar.”[21]

Dolayısı ile kendi iffetlerine toz kondurmak istemeyenler, başkalarının iffetlerine karşı da dikkatli olmalıdırlar.

Bireylerin dil ve düşüncede iffetini muhafaza etmesi saygınlığın yüksek derecesini gösteren önemli bir duruştur. Bunun aksi yani dil ve düşüncedeki iffetsizlikler de hem saygınlıktaki hem de imandaki önemli bir zayıflığa işaret etmektedir. Bu açıdan dilde ve düşüncede iffet duygusunun gelişebilmesi için Cenâb-ı Mevla’ya yakarışta bulunmak gerekmektedir.

Bir insan, gizlide ve açıkta murakabe edildiği şuuruna yani ihsan derecesine ulaşabilirse, Allâh (cc)’ın hoşuna gitmeyecek amellerden uzak durmaya, dilde ve düşüncede iffetli hale gelmeye başlamış demektir.

Dilde, duyguda, düşüncede ve amelde iffet, peygamberlerin ümmetlerine bırakmış oldukları bir menheli’l-azbi’l-mevrûddur. Hiçbir nebi yoktur ki afîf olmasın. Bütün peygamberler (ase) hem söz hem de fiillerinde ümmetlerine bu konuda yüksek bir örnek olmuşlardır.

Dilin iffeti, müminin kalbindeki imanına sadık kaldığına güçlü bir delildir. O, bütün azalarını fısk u fücur ve haramlardan uzak tuttukça, artık lisanı da ona buna sövüp saymaktan, gıybet ve dedikodudan, başkalarından herhangi bir şey istemekten ve diğer insanların mal ve mülklerine haset etmekten uzak kalmış olacaktır.

Dil iffetinin bir ahlâk halinde insan nefsinde yerleşebilmesinin temel şartlarından biri de akîde ve inançta güçlü bir hale gelmesi, masiyetlerden uzak durması, sonra da dilinin iffeti ile onurunu ve imanını muhafaza etmesidir. Dil ve düşünce iffeti sayesinde kişi; imanda tahkike, aza ve cevahirini Allâh’ın rızası istikametinde kullanma şerefine, rezâilden selamette kalma rahatlığına, ferdi ve içtimai huzura, yüksek irade gücüne, Allâh katında yüksek derecelere ulaşır.

İffet, kişinin azaları ve dili ile haramlara girmesini önleyen; zulüm ve insanın kendisine ihanet manasına gelen günahlar gibi çirkin davranışların terkini sağlayan, nefsin Allâh rızası istikametinde yücelmesine vesile olan temel ve yüce bir ahlâktır.

V. İffetten Doğan Güzel Huylar

1. Hayâ

Sözlükte “utanma, çekinme; tövbe, vazgeçiş” vb. anlamlara gelen haya kelimesi ahlak terimi olarak “nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk etmesi kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terkedilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı gibi değişik şekillerde açıklanmıştır. Arapça’da kınama, yergi; onur kırıcı tutum ve davranış manalarına gelen ar kelimesi de Türkçe’mizde genellikle hayanın eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır.[22]

Efendimiz’den (sas) bizlere haya konusunda ulaşan bazı tanımlar şu şekildedir:

Haya, imandan bir şubedir.[23]Haya bütünüyle hayırdır.[24]Haya sadece iyilik getirir.[25] Dört haslet peygamberlerin sünnetindendir: Haya, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek.[26]Allah, hilim sahibi ve hayalı kişiyi sever.[27]Her dinin bir ahlakı vardır; İslam’ın ahlakı da hayadır.[28]Eğer utanmıyorsan istediğini yapabilirsin.[29]

Haya duygusunu ve Allah rızası düşüncesini bir araya getirmek oldukça faziletlidir. Çünkü haya güzel bir haslettir ve herkese verilmediği gibi ancak şaki bir kalpten alınır.

Gazzali’ye göre çocukta temyiz melekesinin ilk alametlerinden biri haya duygusunun belirmesidir. Çocuğun mahcubiyet duyup bazı fiilleri terk etmesi onda akıl ışığının parlamaya başladığının göstergesidir. Böylece çocuk, kendi muhakemesiyle bazı şeyleri çirkin görmeye ve onları yapmaktan çekinmeye başlar. Gazzal’i, bu noktadan itibaren çocuğun eğitimiyle ilgilenmenin önemini belirterek bu eğitime yemek ve sofra adabıyla başlanmasını tavsiye eder.[30]

Sözlükte katlanılması zor olan haksızlık, sıkıntı, acı, hastalık, yoksulluk, felâket vb. durumlar karşısında umutsuzluğa kapılmayıp şikâyet etmeden, sızlanmadan dayanma, tahammül gösterme manalarına gelen sabır kelimesi; üzüntü, başa gelen sıkıntı ve belalar karşısında direnç gösterme, olumsuzlukları olumlu kılmak için gösterilen metanet gibi anlamlara da gelmektedir.

2. Sabır

Olacak, gelecek veya gerçekleşecek bir şeyi telâş göstermeden, telâşa kapılmadan bekleme, acelecilik etmeme, ruha ve bedene zarar veren şeylerden uzak durma, nefsin aşırı istek ve arzularına karşı koyma, her olanı Cenâb-ı Hak’tan bilip hoşnut ve razı olma, sızlanma ve itirazdan vazgeçme, hâlinden şikâyet etmeme de sabır ile ilgili tanımlar içerisinde yer almaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ, sabredenleri birçok vasıflarla nitelemiş ve sabrı, seksen civarında yerde zikretmiş, birçok hayrı da sabra bitiştirerek şöyle buyurmuştur:

Biz onlardan, sabrettikleri zaman, emrimizle hidayete ileten imamlar yaptık.” (Secde, 32/24)

Sabretmelerinden dolayı Rabbinin en güzel keli­mesi İsrail oğulları hakkında tamamlanmıştır.” (Araf, 7/137)

Muhakkak ki Allah sabredenlere yaptıkları şeylerin en güzeliyle mükâfat verecektir.” (Nahl, 16/96).

İşte bunlara mükâfatları, sabretmelerinden dolayı, iki defa verilecektir.” (Kasas, 28/64)

Sabreden­lere ecirleri, muhakkak ki hesapsız verilecektir.” (Zümer, 39/10).

Sabır hariç, her taatin belirlenmiş bir mükâfatı vardır. Oruç, sabırla oldu­ğu için Cenâb-ı Hak, “Oruç benim içindir” buyurmuş, böylece orucu kendisine nispet etmiştir. Allah sabredenlerle beraber olduğunu vadederek, “sabrediniz, muhakkak ki Allah sab­redenlerle beraberdir” (Enfal, 46), yine Cenâb-ı Hak, yardımı sabretmeye bağ­layarak şöyle buyurmuştur:

‘‘Evet, siz sabr-u sebat eder, itaatsizlikten sakınırsanız, bunlar, yani düşmanlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa Rabbiniz size üniformalı beş bin melekle yardım edecektir.” (Ali İmran, 125)

Yine Allah, sabredenlere vermiş olduğu birçok şeyi, başkalarına verme­yerek şöyle buyurur:

‘‘Onlara Râblerinden mağfiretler ve rahmet vardır. Onlar, hidayete ermiş olanların ta kendileridir.” (Bakara, 157)

Hadîs-i şeriflerde de sabır övülmüş, bir hadiste “sabır ışıktır” sözüyle ifade edilmiş,[31] başka bir hadîs-i şerifte de “hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet verilmedi” buyurulmuştur.[32] Çocuğunu kaybetmenin acısıyla ağlayan bir kadına Resülullahın, “Allah’tan kork, sabırlı ol!” sözüne karşılık, “Benim derdimden sen ne anlarsın!” şeklinde tepki gösteren kadın, daha sonra kendisine nasihat edenin Resülullah olduğunu öğrenince ondan özür dilemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber, “Sabır ilk sarsıntı sırasında gösterilen metanettir” buyurmuştur.[33] Resülullah (sas) bir hadisinde, “sabır, imanın yarısıdır[34] buyurmuştur.

 3. Kanaat

“Kün ğina’l-kalbi bi’l-kalîli / Kün velâ tatlub meâşen min leîmi / Lâ tekün li’l-ayşi mecrûha’l-fuâdi / İnnemâ er-rizku alellâhi’l-kerîmi (Az ile dahi kalbin kendini zengin görsün, Ol ama aşağılık kimselerden maddî talebte bulunma, Yaşam için asla gönlünü paralama, Çünkü rızık Kerîm olan Allâh’a aittir.)

“Elindekinden hoşnut olup fazlasını istememe, kısmetine, kendisine verilene ve payına razı olma” manasındaki kanaat, terim olarak “kişinin azla yetinip elindekine razı olması, kendisinin ve sorumluluğu altında bulunanların ihtiyaçlarını asgari ölçüde karşılayabileceği maddi imkanlarla iktifa edip başkalarının elindeki şeylere göz dikmemesi, aşırı kazanma hırsından kurtulması” gibi anlamlara gelmekte; hırs, tamah, şereh (hazlara düşkünlük) ve tul-i emel gibi kavramlarla ifade edilen mal ve dünya tutkusunun kalpten silinmesiyle kazanılan ahlaki bir erdem olarak değerlendirilmektedir.[35]

Hz. Peygamber’in kanaatkarlığı bir iffet, tok gözlülük ve gönül zenginliği olarak tanımlamaktadır.[36]

Resülullah’ın (sas), kanaat ile ilgili hikmetli sözlerine daha yakından bakmaya çalışalım:

İslâm hidayeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu![37]

Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilakis zenginlik göz tokluğuyladır.[38]

Ya Rab verdiğin rızıkla beni kanaatkâr kıl ve rızkı benim için mübarek eyle.”[39]

Kanaatkâr ol ki, insanların Allah’a en çok şükredeni olasın.[40]

Sizden biri, mal ve yaradılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.[41]

Ey âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır, kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmezsin. Harcamaya, bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.[42]

VI. Vakarlı Kimselerin Özellikleri

Bu kelime, ağırbaşlı olma, temkinli davranma, mevki ve kişiliğin gereğini hakkı ile koruma, hafif meşrep olmama manalarına gelmektedir.

Vakar, sahibine hürmet duyguları kazandıran bir fazilettir. Vakarın kibre kaçmaması, hatta vakarlı birinin aynı zamanda mütevazi (alçak gönüllü) olması gerekir. Bu iki huy birlikte bulunduğu zaman tam bir fazilet olur. Dolayısı ile vakar kelimesini aynı zamanda tevazu kelimesi ile birlikte görmeye çalışmakta fayda bulunmaktadır. Tevazu ile ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’in çağrılarından birisi de bu hasletin dış yansımasının önemsenmesidir.

Rahmân’ın öyle kulları vardır ki, onlar, yeryüzünde sükunetle (vakarla) yürürler.” (Furkan, 25/63)

Bu âyet-i kerime ve devamında, vakar ve tevazu içerisindeki kimselerin temel özellikleri görebildiğimiz tam dokuz madde halinde bizlere şu şekilde beyan edilmektedir:

1. Tevazu İçerisindedirler

Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir.” (Furkan, 25/63).

Âyet-i kerimede yer alan ve bizim “vakar ve tevazu” şeklinde anlamlandırdığımız “hevn” kelimesi “yumuşaklık, mülayemet ve şefkat” demektir. Efendimiz (sas) “hevn” kelimesini kullanarak sevgide dengeli olmaya şu şekilde dikkat çeker:

Sevdiğini ölçülü sev, sevmede aşırılığa gitme[43]

Yine Hz. Peygamber (sas), müminlerin dengeli durumunu aynı kelime ile şu şekilde tarif eder:

Müminler vakurdurlar, şefkatlidirler, yumuşacıktırlar.”[44]

Dolayısı ile bu iyi ve güzel insanların yürümeleri, hal ve hareketleri, bir yumuşaklık, vakar, ağırbaşlılık ve tevazu içindedir. Şımararak haddi aşarak, çalım satarak yürümezler, kibirlenerek ve böbürlenerek yürümezler. Zaten Cenâb-ı Hakk bir başka âyet-i kerimede de Lokman (as)’ın verdiği nasihati aktarırken ağırbaşlı olmaya şu şekilde dikkat çeker:

Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” (Lokman, 31/18)

Efendimiz (sas) de alçakgönüllülük ile ilgili bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:

Her kim Allah için alçakgönüllülük yaparsa, Allah muhakkak onun derecesini yükseltir.” [45]

2. Cahillerle Muhatap Olmazlar

Kendilerine beyinsizler laf attığı zaman, “selâm” der geçerler” (Furkan, 25/63)

Bu ayet-i kerîmenin ifade ettiği husus, “Biz de uyup sizin gibi cahillik yapmayız. Sizin yaptığınıza karşılık sabır gösterir, size güle güle (selam) der, size bulaşmayız” anlamındadır. Bu ayetteki, “selâm” tazim ve saygı selamı değil, vedalaşma selamıdır. Bu tıpkı Hz. İbrahim (as)’in, sabasına “Sana selam olsun, uğurlar olsun” (Meryem, 19/47) ifadesi gibidir. Beyinsizlerin yaptıklarına göz yummak ve onlara ayniyle mukabelede bulunmamak hem aklen hem de dinen güzeldir hem ırz ve namusun selametinin hem de takvanın sebebidir.

3. Geceleri İbadetle İhya Ederler

Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.” (Furkan, 25/64)

Cenâb-ı Hakk, o rahmanın has kullarının, insanlara karşı gündüz vaktindeki tutumlarını açıklayınca, bu ayette de onların Rablerine karşı gece vaktindeki duruşlarını, ibadetle meşguliyetlerini nazara vermektedir. Bu ayet-i kerîme; “Yanları yataklarından uzaklaşır, korku ve ümit ile Rablerine dua ederler” (Secde, 32/16) ayeti gibidir. Bunun akşam namazından sonra kılınan iki rekât ve yatsıdan sonra kılınan namazla gerçekleştiği de söylenmiştir. Dolayısı ile vakarlı kimseler, gecelerinin tamamını veya çoğunu Allâh’a (cc) ibadetle ihya etmektedirler.

4. Cehenneme Girmekten Korku Duyarlar

Ey Ulu Rabbimiz, derler, cehennem azabını bizden uzaklaştır. Zira onun azabı tahammülü zor, ömür tüketen bir derttir. Ne kötü bir varış yeri ne fena bir yerleşim yeridir orası!” (Furkan, 25/65-66).

Allah Teâlâ, bu müminleri gecelerini secde ve kıyam ile ihya etmekle nitelemiş, daha sonra da bunun peşinden onların bu çabalarına rağmen alabildiğine haşyet içinde bulunduklarını ve ilahî azabın kendilerinden uzaklaştırılması hususunda Allah’a yalvardıklarını bildirerek, onların yaptıkları bu duayı zikretmiştir.

5. Harcamalarda Dengelidirler

Onlar ki, harcadıkları vakit ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar, ikisi arasında ortalama hareket ederler.” (Furkan, 25/67)

Allah Teâlâ Rahman’ın has kullarını itidal üzere olduklarını beyan buyurmuş, peygamberine de aynı tutumu şu şekilde emretmiştir:

Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.” (İsra, 17/29)

İsraf, Allah’a isyanın söz konusu olduğu hususlarda harcamada bulunmaktır. Kısmak ise, Allah’ın hakkını men etmektir. Bu kimseler, Allah’a isyan olacak hususlarda harcama yapmaz, harcamanın gerekli olduğu yerlerden de kısmazlar.

İsrafkâr tutum, helâl olsa bile dünyada nimetlenme ve ona dalma hususunda sınırı aşmadır. Bu mekruhtur, zira kendi beğenmeye ve kibre sebebiyet verir. Hz. Peygamberin ashabı, nimetlenmek ve lezzet almak için yemiyorlardı, güzelleşmek ve süslenmek için giyinmiyorlardı. Onlar, açlıklarını giderecek ve Rablerine olan ibadetlerini yapmalarına vesile olacak kadar yiyorlar; onları, sıcaktan soğuktan koruyacak şeyleri giyiyorlardı. Ayetteki “kavâm” kelimesi, iki tarafında dosdoğru ve itidal üzere bulunmasından dolayı, iki şey arasında bulunan denge ve ahenk anlamına gelir.

6. Katletme ve Zina Gibi Günahları Asla İşlemezler


“Kul yâ ıbâdiyellezîne esrâfû alâ enfusihim lâ taknetû mir rahmetillâh, innallâhe yağfiruz zunûbe cemîâ, innehû hüvel ğafûrur rahîm.” (De ki: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Zümer, 39/53)

Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır. Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim tevbe eder ve güzel amel işlerse, muhakkak ki o, tövbesi makbul ve rızasına ulaşmış olarak Allah’a döner.” (Furkan, 25/68-71).

7. Boş Şeylerle İlgilenmezler

Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.” (Furkan, 25/72).

Bu âyet-i kerime ile, uygun olmayan şeylerin geçtiği hiçbir yerde bulunmama manası kastedilmiş olabilir. Çünkü kötü kimselere karışıp, onlarla beraber olan bu kimselerin yanlışlıklarına da ortak olmuş, bu işlerin yapılmasına ve gelişmesine katkıda bulunmuş demektir. “Lağv”; boş, faydasız ve terkedilmesi gereken her şeydir. Bu ayetin bir benzeri de şu şekildedir:

Boş sözü işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size. Selâm olsun size (bizden size zarar gelmez). Biz cahilleri istemeyiz” derler.” (Kasas, 28/55)

8. Ayetlere Karşı Saygılıdırlar

Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.” (Furkan, 25/73).

Bu güzel insanlar, kendilerine ayetler okunduğunda, onları dinlemek için arzu göstererek dinler ve bahsedilen nasihatleri uygularlar.

9. Salih Eş ve Evlat İsterler

Bu muhteşem mihrabın çevresinde çok güzel bir sülüs yazı ile sağ alt tarafından başlayıp sol alt tarafına kadar 24/Nur Suresi 35 ve 36 ayetleri yazılıdır.

Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.” (Furkan, 25/74).

Onlar, dünyevi hususlarda kendilerine yardımcı olacak saliha eşler ve salih nesiller istemişlerdir. Böylece Allah’a ibadete sarılma hususunda, o eşlerinin ve çocuklarının da kendileriyle birlikte olmalarını arzu etmişler ve evlâtlarının cennette kendileriyle birlikte bulunma arzuları güç kazanmıştır. Çünkü onların, bu arzu sayesinde, dünyada sevinçleri tamamlanır, ahirette ise mükâfat elde ettikleri zaman, çok sevinirler.

İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacak ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır.” (Furkan, 25/75).

VII. Vera

Vera, Allah’tan korkup haramdan, günahtan, kötülüklerden sakınma, dînî buyrukları titizlikle yerine getirme ve takvadır. Günah ise, Efendimi (sas)’in tarifleri içerisinde şöyledir:

Günah, insanın gönlüne yatmayan ve içini rahatsız eden şeydir.[46]

Vera, günaha düşmekten ve harama bulaşmaktan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durmaktır. Çünkü Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadırlar:

Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak.[47]

Müftüler ne şekilde fetva verirse versin sen fetvayı kalbinden iste.[48]

Bu durumda, amellerde kalp itminanının temel bir husus olduğu anlaşılmaktadır.

Muhasibi’ye göre vera, “Allah’ın hoşuna gitmeyen şeylerden uzak durmaktır. Ona göre takva, Allâh’a yönelenlerin ilk mertebesidir. Takva ile diğer bir üst mertebeye yani veraya ulaşılır ve ulaşılan bu mertebe ile ameller temizlenmiş olur. Çünkü Cenab-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri temiz olmayan hiçbir ameli kabul etmemektedir. Dolayısı ile takva sahiplerinin çoğu takva ile yetinmemiş, kalp ve bedenleri ile çok gayret sarf etmiş, hatta bu uğurda can ve mallarını harcamışlardır.[49]

Gazâlî veranın dört derecesi olduğunu söyler:

1- Bir insanın şahitliğinin kabul edilebileceği derecedeki veradır ki açıkça haram olan hususlardan kaçınmak,

2- Şüpheli şeylerden kaçınmaktır ki bu da sâlihlerin verasıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Şüphesiz helâl da bellidir, haram da bellidir. (Fakat) bunlar arasında (helâl mi, haram mı olduğu belli olmayan birtakım) şüpheli şeyler vardır; ben bu konuda size bir misâl vereceğim: Şüphesiz Allah (cc) (girilmesi yasak olan) bir koru kurmuştur. Biliniz ki, Allah’ın korusu haram kıldığı şeylerdir. Şüphesiz hayvanlarını korunun etrafında otlatan kişi, her an oraya dalabilir ve şüphesiz şüpheli şeylere dalan kişi de (harama) her an dalabilir.[50]

3- Harama sebep olması ihtimalini düşünerek helalî terk etmek ki bu takva sahiplerinin verasıdır. Nitekim Efendimiz (sas) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

Kul, zarara düşme korkusuyla zararsız şeyleri dahi terk etmedikçe takva sahiplerinden olamaz.[51]

4- Her ne kadar kendini harama düşürmeyecekse de Allah’a yakınlığının artmayacak şekilde ömrünün bir kısmının boşa geçeceği korkusundan dolayı, bütün mevcudiyetiyle Allah’a teveccüh edip, Allah’ın dışında her şeyden yüz çevirmek ki bu da sıddıkların verasıdır.[52]

VIII. Cömertlik

Cömert kelimesi, Farsça cevan-merd kelimesinden Türkçeleştirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette, infak, isar, i’ta, it’am, ihsan, ikram, bezl gibi mastarlardan gelen fiillerle cömertlik erdeminin önemi üzerinde durulmuştur. Kur’an’da cömertlik, öncelikle Allah’ın sıfatları arasında gösterilmiştir.

Allah sonsuz lütuf ve kerem sahibidir.” (Rahman, 55/27, 76; Alak, 96/3)

O’nun bir adı da Kerîm’dir (İnfitar 82/6). Bundan başka Kur’an’da yer alan Rahman, Rahim, Vehhab, Latif, Tevvab, Gaffar, Afüv, Rauf, Hadi gibi ilahi isimler de Allah’ın cömertliğini değişik yönleriyle ifade eden kavramlardır. Bir hadiste, “Allah cömerttir ve cömertliği sever[53] buyurulurken “cevad” kelimesi kullanılmıştır.[54]

Efendimiz (sas) insanların en cömerdi idi.[55] Ayrıca Resülullah (sas) kendisine ihtiyacını bildiren hiçbir kimseyi geri çevirmemişti.[56] Cömertlik mukabilinde herhangi bir hizmet, mükafat, övgü ve teşekkür beklememek (el-insan 76/ 8-10), gösterişten ve yardım edilen kimseyi rencide edecek tutumlardan kaçınmak (el-Bakara 2/261-265), ayrıca yardım olarak verilen malın gözden çıkarılan bir şey olmayıp sahibi nezdinde bir değer taşıyor olması da cömertliğin şartlarındandır (el-Bakara, 2/267; Al-i İmran, 3/92).

IX. Şehvet Gücünün Aşırı Durumu: Fücur

Fücur’ sözlükte; açmak, yarmak, meyletmek, haktan sapmak, yalan söylemek, zina etmek, isyan etmek manalarına gelirken, dinî ıstılahta ise; inkâr etmek, Allah’a ortak koşmak, isyan etmek, ahlâk kurallarına aykırı yaşamak, fuhuş ve zinaya dalma, sefahat ve günah işlemek anlamlarına gelir. Aynı zamanda fücur, şehvet gücünün ileri dereceye varması veya nefsin, insanı şeriat ve ahlak ilkelerine aykırı işler yapmaya sevk eden özelliği diye de tarif edilir. Bu kelimenin ism-i fâili olan ‘fâcir’ ise, nasların çoğunda itaatten uzaklaşmanın nihai noktası olan “küfür” anlamına, bazı hadislerde de mümin olmakla birlikte “büyük günah işleyen kimse” manasına geldiği görülmektedir.

Kur’ân’da; “iman, ibadet, itaat ve takva’nın, günah olan söz, fiil ve davranışları terk ederek Allah’a karşı gelmekten sakınmanın (Şems, 91/8) zıddı olarak kullanılmıştır.

“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim.” (Şems, 91/1-8)

Ebu Hüreyre, Allah Resul’ünden rivayet et­mektedir:

Hz. Peygamber, ‘nefse iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim’ (Şems, 91/8) ayetini okuduğu zaman şöyle dua etmiştir:

Ey Allahım! Benim nefsime takvasını ver. Onu tertemiz kıl. Çünkü sen nefsi temizleyen kimselerin en hayırlısısın. Nefsin velisi ve mevlasısın.[57]

1. Hırs

Bir şeyi elde etmek için duyulan, önüne geçilmez derecede kuvvetli istek. İslamî literatürde genellikle mal, mevki, şöhret, ilim gibi maddi veya manevi imkanları elde etme yahut daha genel olarak belli bir amacı gerçekleştirme hususunda kişinin bütün benliğini saran tutkular için kullanılır, sadece mal tutkusu için kullanıldığı da görülür. Cürcanî’nin, “elde edilmesi yönünde yoğun çaba göstererek bir şeyi isteme” şeklindeki tarifinden de anlaşılacağı üzere istenilen şeyin meşru veya gayri meşru oluşuna göre hırsın ahlâkî değeri değişir. Bununla birlikte yalın olarak kullanıldığında genellikle kötü huyu ifade eder. İbn Hazm’a göre haset duygusundan tamahkarlık, tamahkarlıktan da hırs doğar. Buna göre hırs, nefiste yerleşmiş olan tamahkarlığın dışa yansıması halidir.[58]

Hiçbir İslam alimi ve düşünürü başkalarının malına, canına, mevkiine, namus ve şerefine zarar verici sonuçlar doğuran hırsı hoş karşılamamıştır.

X. Şehvet Gücünün Eksiklik Durumu: Humûd

Humud’, herhangi bir hastalık ve engel bulunmadığı halde şehveti yok edip evlenmeyerek bekârlığı seçip nefsi esir etmektir.      

Bu huy ilk bakışta çirkin huylardan değil gibi görünse de gerçekte şehvet kuvvetinin tefritidir ve insan toplulukları arasında çirkin huyların en zararlılarındandır. Eğer dünyada var olan insanlar bu huyu benimsemiş olsaydı yüz seneye kadar dünyada hiçbir insan kalmazdı. Bu durum ise Allah’ın (cc) yeryüzündeki muradına zıttır.

Efendimizin (sas), gece hiç uyumamaya, hiç evlenmemeye, gündüzleri hep oruç tutmaya karar veren ashaptan bazılarına karşı söylediği şu hadisi meşhurdur:

Allah’a yemin olsun ki, içinizde Allah’tan en çok korkan ve ona en çok saygı duyan benim. Fakat ben, bazen oruç tutar, bazen da yerim, gece de hem namaz kılar hem de uyurum. Kadınlarla da evlenirim, benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.[59]

1. Batalet

İşi olmayıp hareketsiz oturma, işsizlik; işlemezlik, battallık, işlemezlik, battallık, kuvve-i şeheviyyenin tamamıyla yok olması. Uzun müddet yememe, içmeme neticesinde insanın adeta bir deri bir kemik kalması ve bu durumun olağanüstü hallerin meydana gelmesine sebep olması. Böyle bir durumun ne insanın kendisi ne de çevresine herhangi bir şekilde faydalı vermeyeceği açıktır. Bu tür kimselere büyük şeyh İsmet Garibullah Efendi, “Kamusu bunların ehli batalet” demektedir.[60]

Din yasaklamadığı ya da haram kılmadığı halde birtakım insanların kendilerini yok edecek tarzda az yiyip içmek ve evlenmeden kaçınmak sureti ile kendilerinden adet dışı olaylar zuhurunu bekleyen kimselerin hepsi avareler olarak nitelendirilmişlerdir.

Sonuç

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin ahsen-i takvim yani en güzel kıvamda yaratmış olduğu insanın, kendisine lütfedilmiş yüksek ve temel güçleri denge içerisinde kullanması, negatif ya da pozitif anlamdaki aşırılıklardan uzak durması, bu hususta yine insanoğluna lütfedilmiş en büyük nimet olan akıl ve irade yeteneklerinin bütün gücü ile doğruluk, iyilik, güzellik ve iffet adına kullanılması, yanlışlıklara geçit ve prim verilmemesi, şeytani güçlerle var gücü ile savaşması, neticede de Allâh’ın (cc) rızası gibi en büyük hedefi yakalaması en önemli görevleri arasında olduğu anlaşılmaktadır.

Dünya ve ukba mutluluğuna ulaşılması, duyguda ve düşüncede dengeli olunabilmesi, akıl ve ruh bütünlüğünün korunabilmesi dileklerimle…


[1] Aristo, Etika, Çev. Furkan Akderin, s. 49, 1107, Say Yayınları, İstanbul-2014.

[2] Aristo, age, s. 52, 1108b.

[3] Gazali, İhya, III/127, Terc. Ahmet Serdaroğlu, Bedir Yayınevi, İstanbul-2011.

[4] Ali b. Muhammed eş-Şerîf el-Cürcânî, Ta’rîfât, s. 156-157, Mektebetu Lübnan-Beyrut.

[5] Ebu’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed el-Esfahânî, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, s. 242-243.

[6] İbrahim Enîs ve diğerleri, Mu’cemu’l-Vasît, 2/75, Dâru’l-Maârif, trsz.

[7] Müslim, Zikr 72.

[8] Buhari, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, (1053); Muvatta, Sadaka 7, (2, 997).

[9] Müslim, Cennet 63, (2865).

[10] Süleyman b. Ahmed et-Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, Tahkik: Hamdi es-Selefî, 19/129, Hadis no: 282, Mektebetu’z-Zehra, Musul-1404.

[11] Sünen-i İbni Mâce, Sadakât 15, Hadis no: 2421.

[12] Sünen-i İbni Mâce, Sadakât 15, Hadis no: 2422.

[13] Ebu’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed el-Esfahânî, ez-Zerîatü ilâ Mekârimi’ş-Şerîa, s. 319.

[14] Tirmizî, Birr, 61, (2070); Ebu Dâvud, Edeb, 8, (4799).

[15] Tirmizi, Birr 48, (1978).

[16] Tirmizî, Birr, 70 (2087).

[17] Buhari, Edeb 4; Müslim, İman 146, (90); Tirmizi, Birr 4, (1903); Ebu Davud, Edeb 129, (5141).

[18] Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 1/783.

[19] Tirmizî, Birr, 47 (2040); İbnu Mâce, Zühd, 17 (4185).

[20] Tirmizi, İman 8, (2619).

[21] Hindî, Kenzü’l-ummâl, 5/316 (13011); Hâkim, Müstedrek, 4/154 (7258).

[22] DİA, Haya md., C. 16/554.

[23] Buhari,İman, 16, Edep,77; Müslim,İman, 57; Ebu Davud, Sünne, 14.

[24] Müsned, IV, 426, 427; Müslim, İman, 61.

[25] Buhari, Edeb, 77; Müslim, İman, 60.

[26] Müsned, V, 421; Tirmizi, Nikah, 1.

[27] Ebu Davud, Vitir, 23; Nesei, Gusül, 7; Müsned, IV, 224.

[28] İbn Mace, Zühd, 17; Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 9.

[29] Buhari, Enbiya, 54; Edeb, 78; Ebu Davud, Edeb, 6.

[30] İhya, III/72.

[31] Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat, 86.

[32] Buhari, Zekât, 50; Rikak, 20; Müslim, Zekât, 124.

[33] Buhari, Cenaiz, 32, 42; Müslim, Cenaiz, 14, 151.

[34] Beyhaki, Şuabu’l-İman, 9266, Mektebetu’r-Rüşd, Riyad-2003; Taberani, Mu’cemu’l-Kebîr, C.9, s. 107, (Hadis no: 8544), Mektebetu İbni Teymiyye, Kahire-trsz.; Feyzu’l-Kadîr, C.4, s. 233 (Hadis no: 5130), Dâru’l-Ma’rife, Beyrut-1972.

[35] DİA, Kanaat md., C. 24, s. 289.

[36] Buhari, Zekât, 18; Müslim, Zekât, 124.

[37] Müsned, II, 168, 173; Müslim, Zekât, 125, Tirmizi, Zühd 35, (2350).

[38] Buhari, Rikak, 15; Müslim, Zekât 120, (1051); Tirmizi, Zühd 40, (2374).

[39] Keşfü’l-Hafâ, II, 151.

[40] İbn Mâce, Zühd, 24.

[41] Buhari; Rikak 30; Müslim, Zühd 8, (2963); Tirmizi, Kıyamet 59, (2515).

[42] Müslim, Zekât 97, (1036), Tirmizi, Zühd 32, (2344).

[43] Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 60;Heysemi, Zevaid, 1/643.

[44] Beyhaki, Şuab, Hadis no: 7778, s. 448.

[45] Müslim Bir ve’s Sıla, 69; Tirmizî, Birr, 82.

[46] Müsned, V, 253; Müslim, Birr, 14; Tirmizî, Zühd, 52.

[47] Müsned, III, 153; Buhârî, Büyûʿ, 3; Tirmizî, Ḳıyâmet, 60.

[48] Dârimî, Büyûʿ, 2; Müsned, IV, 228.

[49] Muhasibi, er-Riaye lihukukillah, s. 41, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, trsz.

[50] Buhari, İman, 39.

[51] İbni Mace, Zühd, 24.

[52] Gazali, İhya, I/54-55.

[53] Tirmizi, Edeb, 41.

[54] DİA, Cömertlik md., C. 8, s. 72.

[55] Buhari, Bedü’l vahy, 5, Savm, 7, Menakıb, 23; Müslim, Fezail, 48, 50.

[56] Müsned, VI, 130; Müslim, Fezail, 56, 57.

[57] Müslim, Zikir, h. No: 2722; Tirmizî, h. No: 3572; Daavât, Feyzu’l-Kadîr, 2/153.

[58] DİA, Hırs md., C. 17, s. 383.

[59] Buhari, Nikah, l.

[60] Mahmut Ustaosmanoğlu, Risale-i Kudsiyye Tercümesi, 1/347.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s