Meâric Suresinin Yorumu II (Müminlerin Özellikleri)

Musa Kâzım GÜLÇÜR

3 Nisan/2020

İçindekiler

İkinci Tablodaki Müminler 1

Namazlarına Devam Ederler 2

Zekât Farîzasını Yerine Getirirler 4

Din Gününün (Ahiretin) Varlığını Tasdik Ederler 7

Mehafetullah İçerisindedirler 8

İffet İçerisinde Yaşarlar 10

Emanetlere ve Verdikleri Sözlere Tam Riayet Ederler 11

Şahitliklerini Doğru Bir Şekilde Yaparlar 11

Namazlarını Titiz Bir Şekilde Muhafaza Ederler 13

Müminlerin Cennetlerde İkramlara Nail Olmaları 14

 İkinci Tablodaki Müminler

Meâric suresinin ikinci bölümü, surenin 22 ve 35’inci ayet-i kerimeleri arasını kapsamakta, kişinin aşırı seviyedeki hırs ve tutkularını dengelemesi, sevimsiz narsistik bencilliklerini elimine edebilmesi, böylece güzel bir ahlâkî yetkinliğe, yüksek bir olgunluğa ve insani mürüvvet itibarı ile üstün özelliklere ulaşabilmesini sağlayacak olan iyi tutum ve davranışlara işaret edilmektedir.

Bilhassa inançlı bireylerde nümâyân bu muhteşem dokuz özellik; düzenli namaz kılma, mallarında ihtiyaç sahiplerinin haklarını onlara gönüllü bir şekilde verme (zekât ve sadaka), din/ahiret gününe kalbî bir şekilde inanma, hep mehâfetullah içerisinde olma, iffet içinde yaşama, emanete riayet etme, verilen sözlere sadık kalma, şahitlikte dürüst davranma ve namazları muhafaza etme şeklinde sıralanmakta, bu özelliklere sahip olanların da cennetle ödüllendirileceği beyan edilmektedir.

Namazlarına Devam Ederler

اِلَّا الْمُصَلّٖينَ اَلَّذٖينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ

Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır. Onlar ki, namazlarını sürekli kılarlar (aksatmazlar).” (Meâric, 70/22-23)

Namaz o derece önemli bir ibadettir ki Âdem (as)’dan itibaren bütün peygamberlerin ve dinlerin tebliğinde yer almıştır. Hz. İbrahim (as) (İbrahim, 14/40), Musa (as) (Mâide, 5/12), Şuayb (as) (Hud, 11/87), Zekeriyyâ (as) (Ali İmran, 3/37) ve İsa (as) (Meryem, 19/31) ve diğer peygamberlerin namaz ile emredildiklerini Kur’ân-ı Kerîm bizlere haber vermektedir.

Cenâb-ı Hak, “Namazlara ve orta namaza devam edin” (Bakara, 2/238), “Şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” (Nisa, 4/103), “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl” (Hûd Sûresi, 11/114), “Güneşin doğuşu ve batışından önce, gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün her iki vaktinde tesbih et” (Taha, 20/130) yüksek beyanları ile günde beş vakit namazın müminler için çok önemli bir vazife ve sorumluluk olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.

Günlük namazların beş vakit kılınması ile ilgili olarak Kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmet gayet açıktır ve bu konuda en küçük bir ihtilaf bile bulunmamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de (وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ) “Namazınızı kılın” şeklindeki çoğul emir ve hitap tam sekiz yerde (Bakara, 2/43; 2/83; 2/110; Nisa, 4/77; Yunus, 10/87; Nur, 24/56; Rum, 30/31; Müzzemmil, 73/20), (وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ) “Namazı kıl” şeklinde tekil emir ve hitap olarak da üç yerde (Hud, 11/114; Taha, 20/14; Ankebut, 29/45) geçmektedir.

Hz. Ömer (ra)’in rivayetine göre de bir adam gelerek;

‘Ey Allah’ın Resûlü! İslam’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sormuş, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.” [1]

Muaz b. Cebel (ra) anlatıyor:

Resülullah (sas) ile bir yolculukta beraberdim. Yolda yürürken yanına yaklaştım ve şöyle dedim:

“Ey Allah’ın Resulü! Bana öyle bir amel öğret ki beni Cehennem’den uzaklaştırıp Cennete koysun!”

Bunun üzerine Resülullah (sas) buyurdular ki:

Bana çok büyük bir soru sordun. Ama bu mesele Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler için çok kolaydır. Şöyle ki: Her konuda ve her zaman kulluğu Allah’a yapar, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Namazını devamlı ve düzgün kılarsın. Zekâtını verir, Ramazan orucunu tutar, haccedersin. Sana hayır yollarını göstereceğim: Oruç kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları siler süpürür. Kişinin gece kıldığı namaz da hataları siler süpürür.

Sonra, Resülullah (sas), 32 Secde sûresi 16 ve 17’nci ayetlerini okudu:

(Onlar, o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar. Azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak Rablerine dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan (hayır yollarına) harcarlar. (Dünyada) işledikleri salih amellere mükafat olarak kendileri için, ne gözler aydınlatıcı (nimetlerin) saklandığını hiç kimse bilemez!.

Arkasından şöyle buyurdu:

Size bütün işlerin başını, direğini ve en üst noktasını bildireyim mi?

Ben de “Evet, Ey Allah’ın Rasûlü!” dedim. Şöyle buyurdu:

Her işin başı İslam, direği namaz, zirvesi ve üst noktası da cihattır.

Sonra şöyle devam etti:

Sana tüm bunların can damarını bildireyim mi?

Ben de “Evet Ey Allah’ın Peygamberi dedim. Resülullah (sas) dilini tuttu ve şöyle buyurdular:

Kendin (rahatlığın) için şunu tut.

Ben de “Ey Allah’ın Resulü! Bizler konuşmalarımız yüzünden sorguya çekilecek miyiz?” dedim. Şöyle dedi:

Anan hasretine yansın Ey Muaz! İnsanları yüzü koyun ve burunlarını yerde süründürerek Cehenneme dolduran dillerinin kazandığından başkası değildir.[2]

Ebu Hüreyre (ra)’den rivayete göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Kulun, Allah’a en yakın olduğu zaman, secdede olduğu andır. Bu sebeple secdelerde çok dua edin.[3]

Efendimiz (sas), kişinin namazı terk ile küfre düşeceğini haber vermiş[4], namazın terk edilmesinin şirk olduğunu belirtmiş[5], “Namazı olmayanın (kâmil manada) dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir[6] buyurarak, namazın müminin Allâh’a (cc) yönelişi ve ibadetindeki merkezî konumuna dikkat çekmiştir. Maddi ve manevî hastalıkların temelinde namazsızlık vardır. Yine Efendimiz’in (sas) yüksek beyanları içerisinde “namaz nurdur[7] dolayısı ile bir aydınlık sağanağıdır. Kulun Allâh (cc) ile doğrudan irtibatını sağlayan kopmaz bir bağdır.

Konu ile ilgili ayrıntıları “Namazın Önemi” başlıklı yazımızda bulabilirsiniz.

Zekât Farîzasını Yerine Getirirler

“Zekât” kelimesi “temizleme, bereketlenme ve çoğalma” manalarına gelmektedir. Şer-i Şerifte, Allah Teâlâ’nın fakirlere verilmesini emrettiği, zenginlerin mallarından çıkarılan belirli miktar malı ifade etmektedir. Mütalaasında bulunduğumuz Meâric suresinde zekât yükümlülüğü ile ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:

وَالَّذٖينَ فٖى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Onlar ki, mallarında belirli bir hak vardır. Sâil ve mahrum (isteyene ve utancından dolayı istemeyip mahrum kalan) için.” (Meâric, 70/24-25)

Mali gücü yerinde olan zengin kimselerin, fakir kesimlere vereceği miktar şâri tarafından belirlenmiştir. Ayet-i kerimede bu husus (حَقٌّ مَعْلُومٌ) “belli olan hak” olarak beyan edilmiştir ki bunun dini literatürdeki adı zekâttır. Zekât’a, müminlerin Allâh’ın (cc) emirlerine uymalarındaki “sadakati” göstermesi sebebiyle “sadaka” da denmiştir. Ancak “sadaka” kelimesi, anlam itibarı ile farziyet ifade eden “zekât” kelimesinden daha kapsamlıdır ve nafile türünden bağışları da içerisine alır.

Yukarıdaki ayet-i kerimenin bir benzeri Zâriyat suresindedir ve şu şekildedir:

وَفٖى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“O (zenginlerin) mallarında (yardım) isteyen veya (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için (verilmesi gereken) bir hak vardır.” (Zâriyat, 51/19)

Zekâtın farz oluşu kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kitaptan delile ait olmak üzere Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurur:

وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ

Namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 2/43)

“Zekât” emri, zekâtın “sadaka” şeklinde beyan edildiği ayet-i kerimeler hariç olmak üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de tam on iki yerde (وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ) “zekâtı verin” şeklinde tekrar edilmektedir (Bakara, 2/43; 2/83; 2/110; 2/277; Nisa, 4/77; Tevbe, 9/5; 9/11; Hac, 22/41; 22/78; Nur, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzzemmil, 73/20).

Sünnetten delille ilgili olarak da şu hususları hatırlamamızda fayda bulunmaktadır. Efendimiz (sas) “İslam’ın beş esasından birinin zekât olduğunu[8], “Allah’ın (cc), zekâtı malların temizlenmesi için farz kıldığını[9], zekâtın malların temizlenmesi adına bir delil olduğunu[10], sadakaların ve zekâtın, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları yok ettiğini[11] bizlere hem önemli bir uyarı hem de inşirah salan bir müjde mahiyetinde beyan etmektedir.

Muhtaçların ihtiyaçlarını karşılama, fakir fukaraya yardımda bulunma insani ve İslâmî bir vazifedir. Zekât, bir Müslümanın namazdan sonra gelen en belirleyici alâmet-i fârikasından birisidir. O sebepledir ki Kur’ân-ı Kerîm’de “namazlarınızı kılın” emri genelde “zekâtlarınızı verin” emri ile bitişik olarak gelmiştir.

Resülullah (sas), “Allah’ın (dinine) göre, kişinin kazandığı malın üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât alınmaz[12] buyurarak, zekâtın verileceği zaman dilimini belirlemiş ve bir yıl dolmadıkça varlıklı insanlardan zekât alınamayacağını hükme bağlamıştır. Allah Resulü, muhtaçlara yapılan yardımlar sebebiyle uhrevi mükâfatın sürekli artacağını “sadaka bir hurma tanesi kadar olsa bile Rahman Allâh, sizin tayı veya deve yavrusunu büyüttüğünüz gibi, bunu kendi katına alıp, onu büyük bir dağ gibi olana kadar büyütür” sözleri ile müjdelemiş,[13] diğer taraftan da zekâtı verilmeyen her bir malın, sahibi için acıklı bir azap vesilesi olacağı uyarısında bulunmuştur.[14]

Allah yolunda harcamakla fakir olacağı şeklinde, şeytan insana vesvese vermekte (Bakara, 2/268), Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ise, zekâtlarını gereğince ve sadece O’nun rızası için verenlerin mallarını kat kat artıracağını (Rûm, 30/39) ve verilen her zekâtın karşılığını ödeyeceğini (Sebe, 34/39) müjdelemektedir.

Zekât, kişinin dünya malına karşı dengeli bir duruş içinde olmasını sağlar. Bir kimse şayet zekâtını vermiyorsa, Allâh Teâlâ onun ahiretteki azabını şöyle haber vermektedir:

وَالَّذٖينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلٖيمٍ يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا فٖى نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ

Altını ve gümüşü biriktirerek saklayıp onları Allah yolunda harcamayan kimseler var ya! İşte bunları acıklı bir azap ile müjdele. Kıyamette, o biriktirilen altın ve gümüşlerin üzerleri cehennem ateşinde kızdırılacak ve bu mal toplayanların alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacaktır. Sonra onlara şöyle denecektir: “İşte bu, nefisleriniz için kasalara tıkıp sakladıklarınız! Artık topladıklarınızın acısını tadın bakalım.” (Tevbe, 9/34-35)

Efendimiz (sas) de zekâtlarını vermeyen zenginleri bekleyen akıbeti şu şekilde haber vermektedir:

Ebu Hüreyre Resülullah’ın (sas) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

Kim ki, Allâh kendisine mal verir de o malın zekâtını vermezse, kıyamet gününde zekâtı verilmeyen mal, sahibi için çok zehirli erkek bir yılan suretine konulur. Bu yılanın iki gözü üstünde iki nokta vardır. Bu azgın yılan kıyamet gününde mal sahibinin boynuna bir gerdanlık haline getirilir. Sonra bu yılan sahibinin çenesini iki tarafından yakalar ve: “Ben senin malınım, ben senin hazinenim” der. Resülullah (sas) daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu:

“Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Ali İmran, 3/180)[15]

Din Gününün (Ahiretin) Varlığını Tasdik Ederler

وَالَّذٖينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدّٖينِ

“Onlar ki, din gününü tasdik ederler.” (Meâric, 70/26)

(يَوْمُ الدّٖينِ) “Din günü”, başta Fatiha sure-i şerifesinde olmak üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de tam on üç yerde tekrarlanır ve “ahiret, ceza, kıyamet, hesap ve yeniden diriltiliş günü” anlamlarına gelmektedir. İyi ile kötünün, zalim ile mazlumun hesaplarının görüleceği gündür “yevmü’d-dîn”.

Kıyamet gününde insanlar kabirlerinden çıkarılıp yeniden diriltilecek, dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere Yüce Allâh’ın huzurunda toplanacaklardır. Bu ince ve hassas hesap sonucu Allâh’ın lütfuna nail olanlar Cennetlere, ikab ve cezasına müstahak olanlar da ateş azabına maruz kalacaklardır. Bu yeni ve ölümün olmadığı hayat, kötülerin Cehennem’de ceza çekerken ölümü temenni etmelerine rağmen, ölmeyip azaplarına devam edilen bir hayattır (Furkan, 25/13-14; İnşikak, 84/11). Keza Cennetliklere de “Selâmetle girin oraya (cennete); bu sonsuzluk günüdür” (Kâf, 50/34) müjdesinin verildiği, bitmez tükenmez şekilde devam edecek hayattır. Bu hayatın adı “âhiret hayatıdır.”

Ahiret hayatına iman, her mümin için farzdır. İslam âlimleri, Kur’ân-ı Kerîm’in temel konularını sıralarken “haşir ve ahirete iman” konusunu “Allâh’a (cc) iman” konusundan hemen sonraya koyarlar. “Ahiret” kelimesi Kur’ân’da yüz on kadar ayette hem Mekkî hem de Medenî surelerde sıklıkla yer almıştır.

Kıyamet ve insanların yeniden diriltilmesi gerçekleştikten sonra sıra, haşre yani büyük toplanmaya gelir. Mahşer kelimesi de bu büyük toplanmanın gerçekleşeceği yerin adıdır. Mahşerde herkes, bu dünya hayatında kimin izi arkasından gitmekteyse onun önderliğinde haşrolur. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati şu şekilde beyan eder:

يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْ

O gün, her sınıf insanı kendi önderleri ile çağıracağız.” (İsra, 17/71)

O gün, zalim kimse (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: “Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!” (Furkan, 25/27-28)

Konu ile ilgili bütün deliller akla ışık tutar. Ancak kabul veya ret kararı bireyin aklı ve kalbinin tasdikine bağlıdır. Yaşayışı sadece dünya hayatı olarak gören müşrik ve münkirleri, Kur’ân-ı Kerîm şu şekilde tasvir etmektedir:

Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” (Yasin, 36/78)

Kur’ân-ı Kerîm, düşünüşleri dar, maneviyatları sığ ve iç dünyaları karanlık bu tür kimseleri aydınlığa ulaştırmak için, o nezîh ve âlî üslubu ile şöyle cevap verir:

De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir.” (Yasin, 36/79)

Din gününde, kulun hesabı amel defterleri halinde gösterilecektir. Amel defterindeki iyilik ya da kötülüğün tartısı ise “mizan” denilen amel terazisinde olacaktır. Bu tartıda iyilik amelleri ağır yahut hafif gelecektir. Amel defterleri kulun iyiliği yönünde ise, kendisine sağdan verilecek, kötülüklerle dolu ise soldan verilecektir. İyilik tartıları ağır gelenler ve amel defterlerini sağlarından alanlar kurtuluşa erecek ve Cennetlerde ebedi mutlu bir hayat süreceklerdir. İyilik tartıları hafif gelenler ve amel defterlerini sollarından alanlar, kendilerini Cehennem ateşlerinde ebedi hüsranlarda bulacaklardır.

Mehafetullah İçerisindedirler

وَالَّذٖينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَاْمُونٍ

“Onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar. Çünkü Rablerinin azabından emin bulunulmaz.” (Meâric, 70/27-28)

Kur’ân-ı Kerîm, Allâh’tan en fazla haşyet duyanların alim kulları olduğunu beyan etmektedir (Fatır, 35/28). Bir başka ayet-i kerimede ise, “Rableri huzurunda toplanacaklarından korkanları, sen Kur’an ile uyar ki, onların, Rablerinden başka ne bir dostu ne de bir şefaatçisi yoktur. Gerektir ki, onlar sakınırlar” (Enam, 6/51) buyurmaktadır. Böylece bireyin zihninde mahşer günü Rabbin huzurunda hesaba çekilmenin bilinci oluşur. Bir diğer ayet-i kerimede ise, “Onlar ki, Allah’ın gözetilmesini emrettiği hakları gözetirler (akrabalık bağlarını devam ettirirler ve iyilikte bulunurlar)? Rablerine saygı beslerler ve kötü hesaptan korkarlar” (Rad, 13/21) buyurarak, akrabalık bağlarının ve iyilik faaliyetlerinin önemsenmesini, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine alabildiğine saygı içinde bulunulmasını, mizanda amel terazisinde iyilik yönünün ağır basmasının önemsenmesini, kötülük ibresinin ağır gelmesinden korkulmasını emreder.

Nice adamlar vardır ki ne bir ticaret ne de bir alış-veriş, Allah’ı anmaktan (O’na ibadet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan), namazı gereği üzere kılmaktan ve zekât vermekten kendilerini alıkoymaz. (Onlar), yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters döneceği günden korkarlar.” (Nur, 24/37)

Bu ayet-i kerimede de mehafetullahın temel unsurları açıklanıyor. Kalben Allâh’a inanmış ve mehafetullah içerisindeki bir gönül, ticaret veya daha genel anlamda alış-veriş faaliyetlerini bahane göstererek, Allâh’ı zikri yani namaz kılmayı terk edemez veya erteleyemez. Keza ekonomik gelişmeyi, daha da zenginleşmeyi hedefleyerek, zekât gibi çok önemli bir farzı yok sayamaz, kendisine terettüp eden zekât miktarını “daha sonra da ödeyebilirim” düşüncesi ile tehir edemez. Bütün bu motivasyonunun en baş amili de mehafetullahtır. Ahirette yüzünün kara çıkmasından korkmadır.

Hikmetin başı Allah korkusudur. Bu korku, kişiyi Allah’ın emirlerine isyandan alıkoyduğu için, Allah o kimseye mükafat olarak iki Cennet vaat etmiştir (Rahman, 55/46).

Ancak mehafetullah demek, inanmış bir kalbin dini faaliyetlerinde, ibadetlerinde, evrad ve ezkarında aşırılığa gitmesi demek de değildir. Efendimiz (sas), amellerde ifratı yani aşırıya kaçmayı yasaklamıştır. Bu hususla ilgili pek çok uyarı bulunmakla birlikte burada sözü fazla uzatmamak için bir rivayetle iktifa edeceğiz.

Hz. Âişe validemizden nakledilen bir rivayette Allâh Resulü (sas) şöyle buyurmuştur:

Doğru yolu tutunuz. Amellerde ifrata gitmeyiniz. (Ameller üzerine sevapla müjdeleyip) sevdiriniz. Şu muhakkak ki hiçbir kimseyi cennete ameli girdiremez.

Sahabeler:

“Seni de mi kendi amelin girdiremez ey Allah’ın elçisi?” diye sorduklarında şöyle buyurmuştur:

Evet beni de. Ancak Allâh beni bir mağfiret ve bir rahmetle bürüyüp korumuştur.[16]

Ehl-i Sünnet âlimlerinin tamamı, mücerret salih amelin cennete girmede yeterli olmadığı, bilakis konu ile ilgili rivayetlerin delâlet ettiği üzere, Allâh’ın rahmet ve fazlının cennete ulaşmada şart olduğu hususunda görüş birliği içerisindedirler.

İffet İçerisinde Yaşarlar

وَالَّذٖينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ اِلَّا عَلٰى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومٖينَ فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْعَادُونَ

“Onlar ki, mahremiyetlerini korurlar. Ancak zevcelerine veya milki yemînlerine başka. Çünkü bunda kınanmazlar. Fakat bundan ötesini arayan kişiler yok mu? İşte onlar haddi çiğneyip aşanların ta kendileridir.” (Meâric, 70/29-31; Müminun, 23/5-7)

“İffet” lügatte, çirkin bir şeyden elini çekmek ya da bir şeyin azlığı manasına gelmektedir. Istılahta iffet, bir kimsenin şer’i şerîf dairesinde kalıp, fısk u fücurdan uzak durmasıdır.[17]

İffet’i, insanın nefsinde şehvetin galip gelmesini önleyici bir hale bürünmesi[18] şeklinde tarif edenler olduğu gibi, nefsi hayvânî dürtülere karşı zapt u rabt altına almak, gayr-ı meşru bütün arzuları terk etmek[19] şeklinde kabul edenler de olmuştur.

İffet”, kişinin ilim ve marifete yönelmesinde, hayatını dinin emir, nehiy ve tavsiyeleri doğrultusunda devam ettirmesinde de önemli bir amildir. İffet sayesinde insanın akıl, ruh ve beden sağlığı muhafaza altına alınmış olur. İffetli insan, arkadaşları tarafından aranan ve sevilen, mürüvvet ve insanlıkla muttasıf, hiç kimseye zarar ve zulmü amaçlamayan, Allâh’a yakınlığı hedeflemiş, yalan, gıybet, lanet ve iftiradan uzak Allâh yolunda bir mücahiddir.

Namuslu, şerefli, ahlâklı, izzetli, haysiyetli, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler için de “afîf” tabiri kullanılmaktadır. Dolayısı ile iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir.

İffet” güzel ahlâk esaslarından birisi iken, iffetin zıttı olan “cimrilik ve tamahkârlık” da kötü ahlâk çekirdekleridir. Güzel ahlâk esası olan iffet ise edebi mükemmelleştirmekte, söz ve fiilde, işitme ve bakışta, yemede ve içmede bireyi nefsine karşı tam bir murakıp ve muhasip vakarlı bir insan haline getirmektedir.

Konu ile ilgili ayrıntıları “Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hadîs-i Şerîflerde İffet/Vakar” başlıklı yazımızda bulabilirsiniz.

Emanetlere ve Verdikleri Sözlere Tam Riayet Ederler

وَالَّذٖينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ

“Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.” (Meâric, 70/32; Müminun, 23/8)

Emanet” kelimesi lügatte, “ihanet” yani “hor ve zelil olma” anlamlarının zıddı olarak, “bir şeye ya da kimseye karşı kalp sükûnu duyma, huzur hissetme, korkmama, duyduklarını tasdik etme, yalanlamama, istikamet üzere bulunma ve birisine koruması için verilen eşya” vb. manalara gelmektedir.

Bu kelime aynı zamanda; tevhid, adalet, akıl, insanın hakkı olmayan şeylere elini uzatmasına engel olan nefsindeki yerleşik ahlâkî durum, Allâh’a itaat ve Allâh’ın insana farz kılmış olduğu topyekûn yükümlülüklere verilen bir ad olmuştur.

Emanet, peygamberlerin (ase) “sıdk, fetanet, tebliğ ve ismet” gibi diğer sıfatları ile birlikte “beş temel vasfı” arasında yer alır. Bütün peygamberler her hususta son derece emîn, güvenilir, dürüst ve insanlığın en mümtaz şahsiyetleridir. Allah’ın emir ve yasaklarını değiştirmeden, artırıp eksiltmeden teblîğ ederler.

Efendimiz (sas), peygamberlikten önce ve sonra da “emin” vasfı ile en zirvedeki şeref-i nevi insan ve ferid-i kevn ü zamandır. Ehl-i îmân olmayanlar bile, ona sonsuz bir güven duymuşlardır. Peygamberlere vahiy getiren Cebrâîl’in (as) de en temel vasfı emîn olmasıdır. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

مُطَاعٍ ثَمَّ اَمٖينٍ ذٖى قُوَّةٍ عِنْدَ ذِى الْعَرْشِ مَكٖينٍ اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرٖيمٍ

O (Kur’ân-ı Kerîm), şüphesiz değerli, güçlü ve Arş’ın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail’in) getirdiği sözdür.” (Tekvîr, 81/19-21)

Vahiy, semâdaki Emîn (Cebrâîl aleyhisselam) vâsıtasıyla yeryüzündeki Emîn’e Efendimiz (sas)’e inzâl buyurulmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de emanet kelimesi iki ayette tekil, dört ayette çoğul şekliyle geçmekte, aynı kökten gelen değişik fiil ve isim kalıpları da Kur’an’da yer almaktadır

Sathî bir nazarla dahi baktığımızda, “din, ırz, nefis, ruh, beden, ilim, şahitlik, hüküm, söz, sır, elçilik, işitme, görme” vb. zahirî ve batınî duyu, tutum, davranış ve kavramların hemen hepsinin, muhtevası çok geniş “emanet” kelimesinin kapsamında olduğu görülecektir.

Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.[20]

Yine Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile bir başka hadis-i şerîflerinde ise şu ikazı yapar:

Bir kimsenin kalbinde iman ile küfür bir araya gelemez. Keza (onun kalbinde) doğruluk ile yalan da bir arada olamaz. (Yine bir kişinin kalbinde) emanet ve (emanete) hıyanet de bir arada olamaz.[21]

Konu ile ilgili ayrıntıları “Emanet” ve “Söz, Gıybet ve Dilde İstikamet” başlıklı yazılarımızda bulabilirsiniz.

Şahitliklerini Doğru Bir Şekilde Yaparlar

وَالَّذٖينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ

“Onlar ki, şahitliklerini dosdoğru yaparlar.” (Meâric, 70/33)

Şahitlik, genel olarak “bir kimsenin gördüğü bir hadiseyi, içerisine yalan katmadan doğru bir şekilde haber vermesi” olarak tanımlanabilir. Gerçeği ortaya koyan bir delil olan şahitlik, aynı zamanda “beyyine” olarak da isimlendirilmektedir. Dürüst şahitlik sayesinde hakların sahiplerine olan aidiyeti korunur, bir gerçeğe ait şahitliği gizleyip yerine getirmeyenin de kalbi günahkâr hale gelir (Bakara, 2/283).

Kur’ân-ı Kerîm, Allah için hakkın titizlikle korunmasını, adalet ile şahitlik edilmesini, bir topluluğa duyulan kinin, kişiyi adaletsizliğe itmemesini talep etmektedir (Maide, 5/8). Ayrıca, kişinin kendisi, anne babası ya da en yakınları aleyhine bile olsa, Allah için dürüst bir şekilde şahitlik yapmasını, adaleti titizlikle yerine getirmesini, şahitlik ettiği kişilerin zengin veya fakir oluşuna aldanarak adaletten ayrılmamasını istemektedir (Nisa, 4/135).

Bir kimsenin şahitliği ifa edebilmesi için en az temyiz yaşında olması gerekir. Ayrıca “hürriyet, adalet, töhmet taşımama ve mürüvvet yani insana yaraşır davranış sahibi olma şahitlik için temel şartlarındandır. Şahitteki adalet özelliğinin anlamı, büyük günahları işlememesi, küçük günahlarda da ısrar etmemesidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız.” (Nisa, 4/31)

Yalancı şahitlik ile ilgili olarak Efendimiz (sas) çok dikkat çekici uyarılar yapmıştır. Hureym bin Fâtik el-Esedî’nin (ra) rivayetine göre Peygamber (sas) (bir gün) sabah namazını kıldırdıktan sonra dönünce ayakta durmuş ve üç kez şöyle buyurmuştur:

Yalan yere şâhitlik etmek (günah olma itibarı ile) Allah’a ortak koşmaya denk kılınmıştır.

Sonra da şu ayeti okumuştur:

Allah’a yönelen, O’na ortak koşmayan kimseler olarak yalan yere şahitlik etmekten çekinin.” (Hac, 22/30-31)[22]

Kur’ân-ı Kerîm, “şâhitler, şâhitlik yapmaları için çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar” (Bakara, 2/286) buyurarak, hakkın dürüstlükle ikamesini mükelleflere farz kılmıştır. Aksi takdirde bir tarafın zulme uğraması kaçınılmaz hale gelebilir. Bu sebeple, hakların korunması hususunda titiz olma bir Müslümanın temel görevleri arasındadır.

Namazlarını Titiz Bir Şekilde Muhafaza Ederler

وَالَّذٖينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

“Onlar ki, namazlarını titizlikle korurlar.” (Meâric, 70/34)

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri şu şekildedir:

وَهٰذَا كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُصَدِّقُ الَّذٖى بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهٖ وَهُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

Şu indirilmiş Kur’an, mübarek ve feyizli bir kitaptır ki, öncekileri (Tevrat’ı ve İncil’i) tasdik edicidir. Ta ki onunla anakent halkını ve bütün çevresinde bulunanları uyarasın. Ahirete iman edenler, Kur’an’a inanırlar, namazlarına da gereği üzere devam ederler.” (Enam, 6/92)

Kur’ân-ı Kerîm, yüksek bereketi ve daimî bir faydası olan, iyi ve güzel amelleri tavsiye eden, kötü ve çirkin davranışlardan da insanı alıkoyan ilahî ve mübarek bir kitaptır. Kur’ân-ı Kerîm’i, ister nazarî ister amelî bir şekilde kim uygularsa, Allâh’ın (cc) izni ile mutlaka hem bu dünyada hem de ahirette mükafatını alır.

Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat, Zebur, İncil ve diğer semavi kitaplarda yer alan tevhid, nübüvvet, haşir ve adaletle ilgili muvafık hususları tasdik eden bir musaddıktır.

Kur’ân-ı Kerîm, dünya başkentleri, bu başkentlerin etrafındaki şehirler ve kasabalar yani bütün dünya insanları için gönderilmiş evrensel bir ikaz ve mesajdır.

İslâm’da, öldükten sonra dirilme (haşir akidesi) ile kıyametin vuku bulacağına iman çok temel bir rükündür. Bu açıdan ahirete iman, inançlı bir kalbi, beş vakit namaza titizlikle devam etmeye sevk eder. Çünkü Allah’a imandan sonra ibadetlerin en şereflisi ve en kıymetlisi, bireylerin farz olan günlük beş vakit namazlarını kaçırmadan kılmaları, bir şekilde kaçırdıkları namazlarını kaza etmeleri, böylece namazlarını hassasiyetle muhafaza etmeleridir.

Ayet-i kerimenin diğer bir benzeri de şöyledir:

وَالَّذٖينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

Onlar namazlarını (vakitlerinde kılarak) korurlar.” (Müminun, 23/9)

Müminlerin Cennetlerde İkramlara Nail Olmaları

اُولٰئِكَ فٖى جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ

“İşte bunlar ki, cennetlerde ikramlara nail olacaklardır.” (Meâric, 70/35)

Cennet”, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup, “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe” manasına gelir. Ahiret hayatında müminlerin ebedî saadet yurdu olan yerin, bu şekilde adlandırılmasının sebebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini insan idrakinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de müfret, tesniye ve cemi şekilleriyle 147 defa geçen cennet kelimesi, yirmi beş yerde dünyadaki bağ bahçe, altı yerde Âdem ile Havva’nın iskân edildiği mekân, bir yerde Hz. Peygamber’in, yanında Cebrail’i (as) gördüğü sidretü’l-müntehânın civarında bulunan me’vâ cenneti (Necm 53/13-15), diğer yerlerde de ahiret cenneti anlamında kullanılmıştır.

Cennet, Allâh Teâlâ’nın, ahirette, iman eden erkekler ve iman eden kadınlar için hazırlamış olduğu selâm yurdudur. Kur’ân-ı Kerîm’de cennet tasvirine dair ayetler (daha çok Rahman, Vakıa, İnsan ve Gaşiye Surelerinde olmak üzere) cehenneme dair olanlara nispetle daha fazladır.

Cennet, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin sırf bir lütfu, merhamet, şefkat ve Rahîmiyetinin çok büyük bir tecellisidir.

Ebu Hüreyre (ra) rivayeti ile Resülullah (sas), bir kudsî hadisinde Allâh Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinden şöyle nakletmektedir:

Allah Teâlâ Hazretleri ferman etti ki: “Ben (Azîmü’ş-Şân), salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.[23]

Meâric suresinin bilhassa da yorum sadedinde bulunduğumuz bu ikinci kısım ayetleri, Kur’ân-ı Kerîm’in Müminun Suresi’nin ilk on bir ayeti kerimeleri ile büyük oranda mutabakat içermektedir. Bu sebeple Efendimiz’in (sas), Müminun Suresi için beyan buyurduğu müjdenin, Meâric Suresi ikinci kısmı için de geçerli olduğu mülahazası ile, şu rivayeti aktarmanın uygun olduğunu düşünmekteyiz.

Hz. Ömer (ra) anlatıyor:

Hz. Peygamber’e (sas) vahiy geldiği zaman, yüzünün etrafında arı uğultusuna benzer sesler işitilirdi. Bir gün yine kendisine vahiy geldi. Bir süre sonra vahiy halinden sıyrıldı. Efendimiz (sas) kıbleye dönüp ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

اللَّهُمَّ زِدْنَا وَلاَ تَنْقُصْنَا وَأَكْرِمْنَا وَلاَ تُهِنَّا وَأَعْطِنَا وَلاَ تَحْرِمْنَا وَآثِرْنَا وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْنَا وَأَرْضِنَا وَارْضَ عَنَّا

Allah’ım! Bize nimetini arttır, eksiltme. Bizi onurlandır, alçaltma. Bize ihsan et, mahrum etme. Bizi seçkin kıl, zayıf duruma düşürme. Bizden razı ol ve bizi de razı kıl.

Daha sonra da şöyle buyurdular:

Şu anda bana on ayet indi. Kim bu ayetlerin gereğini yaparsa cennete girecektir.

Ardından da Müminun Suresi’nin ilk on ayetini okudu.[24]

Konu ile ilgili ayrıntıları “İyilik ve Cennetler & Suç ve Cehennem” başlıklı yazımızda bulabilirsiniz.

İnşâAllâh “Meâric Suresinin Yorumu III (Mücrimlerin Uyarıldıkları Güne Kavuşmaları)” konulu yazı ile tamamlayacağız.


[1] Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550).

[2] Tirmizî, İman, 8 (2616).

[3] Müslim, Salat, 42 (482); Nesâî, Tatbîk, 78 (1137).

[4] Müslim, İman, 35 (134); Ebû Davud, Sünnet, 15 (4678); Tirmizî, İman, 9 (2618); İbn Mace, İkâmetu’s-Salavât, 77 (1078); İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/305 (1454).

[5] İbn Mâce, İkâmetu’s-Salavât, 77 (1080).

[6] Taberanî, Er-Ravdu’d-Dânî ilâ Mu’cemis-Sağîr, 1/113 (162); Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, 2/383 (2292); Deylemî, Firdevs bi Mesuri’l-Hitâb, C. 4, s. 157 (6492); Muhammed b. Selâme el-Kuzâî, Müsnedü’ş-Şihâb, C. 1, s. 182 (189).

[7] Müslim, Taharet, 1 (223); Tirmizi, Daavat, 86 (3517).

[8] Müslim, İman, (19).

[9] Ebu Davud, Zekât, 32 (1664).

[10] İbn Mâce, Taharet, 5 (280).

[11] İbn Mâce, Zühd, 22 (4210).

[12] Tirmizî, Zekât, 10 (631, 632); Ebû Davud, Zekât, 4 (1573).

[13] Müslim, Zekât, 19 (63); Tirmizî, Zekât, 28 (661).

[14] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 4 (3012); Nesâî, Zekât, 20 (2481).

[15] Buhari, Zekât, 3 (1403); İbn Mâce, Zekât, 2 (1784); Mâlik, Muvatta, Zekât, 22 (1078).

[16] Buharî, Rikak,18 (6467); Müslim, Sıfatu’l-Kıyame, 17 (2816, 2818); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/256 (7473).

[17] Ali b. Muhammed eş-Şerîf el-Cürcânî, Ta’rîfât, s. 156-157, Mektebetu Lübnan-Beyrut, trsz.

[18] Ebu’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed el-Esfahânî, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, s. 242-243.

[19] İbrahim Enîs ve diğerleri, Mu’cemu’l-Vasît, 2/75, Dâru’l-Maârif, trsz.

[20] Buhari, İman, 24 (33); Müslim, İman, 25 (107).

[21] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/349 (8577).

[22] Buhari, Diyât, 2 (6870, 6871); İbn Mace, Ahkâm, 32 (2372)

[23] Buhari, Bedü’l-Halk, 8 (3244); Tevhid, 35 (7498); Müslim, Cennet, 2 (2824); Tirmizi, Tefsir, 33 (3197).

[24] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/34 (223); Tirmizi, Tefsir, 24 (3173); Hâkim, Müstedrek, C. 1, s. 535 (1961).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s