Manevî Temizlik

Musa Kâzım GÜLÇÜR

15 / 12 / 2020

İçindekiler

Manevi Temizlik Tezkiye Giriş 1

Hz. İbrahim’in (as) Duası 3

Tezkiye ve Tedsiye 5

İhvân-ı Safâ Risâlelerinde Tezkiye 6

Nefsi Tezkiye Etmeme 7

Sonuç 10

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

والحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، والصلاة والسلام على عبده ورسوله وأمينه على وحيه وخليله وصفوته من عباده نبينا وإمامنا وسيدنا محمد بن عبدالله، وعلى آله وأصحابه، ومن سلك سبيله، واهتدى بهداه إلى يوم الدين رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ وبه العون

Önceki yazımızda, “maddî temizlik” konusuna odaklanmış, konunun “manevî temizlik” boyutunu, belirli bir çerçevede tahlil etmeye çalışacağımızı belirtmiştik. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde, diğer kelimelerin yanı sıra, manevî temizliği niteleyen kelimelerden birisi de “tezkiye”dir. Bu yazımızda, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerdeki “tezkiye” kelimesine odaklanarak, manevi temizliğin anlam katmanlarını aralamaya çalışacağız.

Manevi Temizlik Tezkiye Giriş

Manevî temizlik” anlamına alabileceğimiz “tezkiye” kelimesi, (زكي) kökünden olup, “temizlik, artış, büyüme, gelişme, bereket” gibi anlamlara gelmekte, “bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği ve kişiliği” anlamına gelen “nefis / nefs” kelimesi ile birlikte kullanıldığında, “kişinin, güzel ahlâk itibarı ile övülen hasletlere sahip olması, insanın Allâh rızasını umarak, amel-i salih işler hale gelmesi, varsa kendisinde bulunan mesâvîi ahlâkı terk ederek, benliğini ıslah etmesi” gibi anlamlara gelmektedir.

Tezkiye”, Allâh’ın izni ile, kişinin hakikatin derin bilgisine ulaşması, kalben ve ruhen yetkinleşmesi, nefis mücahedesi sayesinde, rıza yörüngeli gayretlerine güzel ahlâk unsurlarını ilave ederek arınması, benliğini kusurlardan arıtıp temiz duruma getirmesi ve nihayetinde ilim ve hikmetle benliğini / nefsini kemale erdirmesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, “tezkiye” kelimesi; iyileştirme, övgü ve temizleme gibi üç temel anlama sahiptir. Mesela bu kelime, kişinin dünyada iken sahip olduğu, maddi zenginlik için kullanılırsa, “kişinin görünmeyen manevi kirlerden, zekât ibadeti ile arınması” (Tevbe, 9/103; Leyl, 92/18) anlamına gelir.[1]

Bireyin, dolayısıyla da toplumun gelişmesini engelleyen manevi rahatsızlıkların iyileştirilmesi, takdir edilen, övgüyü hak eden davranışların ortaya çıkması, huzurlu bir atmosferin temini, ancak tezkiye dediğimiz manevi temizlik ameliyesi ile mümkündür.

Manevi temizlik ameliyesinin ilk basamağı, Cenâb-ı Allâh’a halis bir kalp ile yönelerek tevbe kapısını çalmaktır. İkinci basamak, Allâh’tan af talebindeki devamlılığı ifade eden istiğfarın bolca yapılmasıdır. Üçüncü basamak, o ana kadar yapılan yanlış iş ve davranışlardan bütünü ile vazgeçmek, kalp ve ruhun bu vesile ile nefes alabilmesini temin etmektir. Dördüncü basamak, güzel ahlâk unsurları ile benliği süsleme, zikir, şükür ve Allâh’a ibadette devamlılık talebi ile kalp ve ruhun derece-i hayatına girmektir. Beşinci basamak ise, bütün bu tutum, davranış ve faaliyetleri, tamamen Allâh’ın (cc) hoşnutluğu ile rızası ekseninde götürmeye çalışmak, her an Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin beraberliği ve murakabesi altında olduğunu bilmektir. Buna kısaca maiyyet-i ilâhî de diyebiliriz.

Bu basamaklarda yükselen bir fert, nefis tezkiyesine ait temel aşamaları, Allâh’ın izni ve inayeti ile başarı ile geçmiş sayılabilir.

Abdullah bin Muâviye’nin (ra) rivayetine göre, bir defasında Nebiyy-i Ekrem (sas) şöyle buyurmuştur:

Üç şey vardır ki, kim bunları yaparsa imanın tadını almış olur:

1. Kim, tek olan Allah’a kulluk edip, O’ndan başka ilâh olmadığına inanırsa,

2. Her sene, malının zekâtını gönül hoşluğuyla, isteyerek verirse. Zekât verirken de malın yaşlı, uyuz, hasta ve zayıfını değil, vasatından verirse. Çünkü Allah, sizden mallarınızın en iyisini istemiyor. Ancak kötüsünü vermenizi de emretmiyor,

3. Kul, nefsini tezkiye ederse (temizlerse).

Bunun üzerine, ashab hazeratından birisi şöyle sordu:

Ya Resulallah, kişinin nefsini tezkiye etmesi (temizlemesi) ne demektir?

Efendimiz (sas) cevap buyurdular:

Hangi halde olursa olsun, kişinin Allâh Azze ve Celle ile beraber olduğunu bilmesidir.[2]

Hz. İbrahim’in (as) Duası

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ın müştereken kabul ettiği büyük peygamber Hz. İbrahim (as), âyâtın tilâveti, kitabın ve hikmetin talimi, ahlâkî tezkiyenin önem ve ehemmiyetinin farkında Ulü’l-Azm bir peygamber olarak, ibtihal içerisinde, Cenâb-ı Hakk’tan şu niyazda bulunmuştu:

رَبَّنَا وَابْعَثْ فٖيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّٖيهِمْ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Ey Rabbimiz, onlara (o ümmet-i Müslimeye, Sana kayıtsız şartsız teslimiyet gösterecek o millete) kendilerinden bir peygamber gönder ki, onlara Senin ayetlerini okusun (senin vahdaniyetinin ve peygamberlerinin doğruluğunun delillerinden kendisine vahyedilenleri, onlara tebliğ etsin), Kitabı (Kur’an’ı) ve Hikmeti (Allâh Resulünün Sünnetini, söz ve amelde doğruluğu, şeriatı ve ahkâmın beyanını, tevhid, adalet ve nübüvvete delalet eden delilleri, dinde derin kavrayış sahibi olmayı) öğretsin, onları (şirkten, bütün ahlâk-ı zemîmeden ve manevi kirlerden) temizlesin. Muhakkak ki Sen (her şeye üstün gelen galip) Azîz ve (her şeyi bilen sonsuz hikmet sahibi) Hakîmsin.” (Bakara, 2/129)

İbrahim (as), bir önceki Bakara 128 ayetinde beyan buyurulduğu üzere, (وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا) “Bize ibadet usullerimizi göster” şeklinde dua etmiş, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Cebrail’i (as) göndererek, Arafat’ı ve meşairi, hac ibadetinin belirli yerlerini ve hac esnasındaki ibadetin, hangi usullerde olması gerektiğini göstermişti. Bu konuyu kısmen, “Peygamberlerin ve Salih İnsanların Ailelerini ve Evlatlarını Eğitmeleri, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim (ase) I“ başlıklı yazımızda ayrıntılandırmaya çalışmıştık.

İbrahim aleyhisselamın bu duasını, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri en güzel şekilde kabul etti. İbrahim’e (as), “Duana icabet edildi. O peygamber, âhir zamanda gelecek” denildi.[3] Böylece İbrahim (as), Cenâb-ı Allah’ın, neslinden Müslüman bir ümmet var edeceğini öğrendi.

Cenâb-ı Allah, Efendimiz’i (sas), ümmi bir topluma göndererek, Kur’ân-ı Kerîm ahlâkı ile yükselen ve bütün insanlığın aydınlanmasına vesile olan İslâm dinini tesis etti. Böylece, kıyamete kadar var olacak tertemiz bir Müslümanlar topluluğu vücuda getirildi. İbrahim aleyhisselamın duasına muhteşem bir icabet lütfedildi. Bu kabul buyuruş, elan devam eden ve kıyamete kadar da baki kalacak olan en son din İslâm’ı ve onun kıymetli müntesipleri Müslümanları, entelektüel ve güzel ahlâk sahibi insanlık mucizeleri haline getirdi ve getirmeye devam etmektedir.

İbrahim’in (as) bu duasına, Cenâb-ı Hakk’ın olağanüstü icabeti gerçeği ve hakikati, Kur’ân-ı Kerîm’de Cuma suresinde şu şekilde yer alır:

هُوَ الَّذٖى بَعَثَ فِى الْاُمِّيّٖنَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهٖ وَيُزَكّٖيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ

O (cc), ümmîlere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan (senin vahdaniyetinin ve peygamberlerinin doğruluğunun delillerinden kendisine vahyedilenleri tebliğ eden), onları (şirkten, bütün ahlâk-ı zemîmeden ve manevi kirlerden) temizleyen, onlara Kitabı (Kur’ân’ı) ve Hikmeti (Allâh Resulünün Sünnetini, söz ve amelde doğruluğu, şeriatı ve ahkâmın beyanını, tevhid, adalet ve nübüvvete delalet eden delilleri, dinde derin kavrayış sahibi olmayı) öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki bundan önce (Peygamberin gelişinden evvel) açık bir sapıklık içinde idiler.” (Cuma, 62/2)

Efendimiz de (sas), İrbad b. Sâriye’nin (ra) rivayeti ile bu hakikati şu şekilde tafsil buyururlar:

إنِّي عِندَ اللهِ لخَاتَمُ النَّبيِّينَ، وإنَّ آدَمَ عليه السَّلامُ لَمُنجَدِلٌ في طِينَتِهِ، وسأُنبِّئُكم بأوَّلِ ذلك: دَعْوةِ أبي إبراهيمَ، وبِشارةِ عيسى بي، ورُؤْيا أُمِّي التي رَأَتْ، وكذلك أُمَّهاتُ النَّبيِّينَ تَرَيْنَ

Adem (as), yerde balçık olarak yatarken, Ben Allâh katında, peygamberlerin sonuncusuydum. Size, bunun başlangıcını haber vereyim. Ben, atam İbrahim’in duası, İsa’nın beni müjdesi ve annemin (Hz. Amine’nin) rüyasıyım. Bütün peygamberlerin anneleri de buna benzer rüyalar görmüşlerdir.[4]

Bakara 129 ayet-i kerimesinde, Kur’ân-ı Kerim, “Kitap” kelimesi ile beyan edilmekte, ayrıca bir de “hikmet” unsuru zikredilmektedir. Efendimiz’in (sas), “Şunu iyi biliniz ki bana Kur’an-ı Kerim ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir[5] beyanında, hikmeti yani sünnet olarak getirdiklerini kastettiği açıktır.

Yine Bakara 129 ayet-i kerimesinde, tezkiye (temizleme fiili) Efendimiz’e (sas) izafe edilmekte, ancak (اللّٰهُ يُزَكّٖى مَنْ يَشَاءُ) “Allah, dilediğini tezkiye eder (temize çıkarır)” (Nisa, 4/49; Nur, 24/21) ayet-i kerimelerinde ise, temizleme fiili Allâh’a (cc) izafe edilmektedir.

Dolayısı ile Cenâb-ı Allah, Resulüne (sas) nispet etmediği, ileri derecede bir tezkiyenin, kendi Yüce Zâtına ait olduğunu, Resulünde bulunmayan daha etkin bir tezkiye fiilinin kendisinde mevcut bulunduğunu beyan etmektedir.

Tıpkı, (وَاِنَّكَ لَتَهْدٖى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ) “Şüphesiz ki sen doğru bir yola hidayet ediyorsun” (Şura, 42/52) ayet-i kerimesinde hidayet fiili Efendimiz’e (sas) izafe edilirken,

(اِنَّكَ لَا تَهْدٖى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖى مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ) “Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin (gerek yakınlarından gerekse başkalarından, İslâm’a girmesini istediğin herkesi İslâm’a sokmaya muktedir değilsin; zira bir kul olarak sen, kalbi mühürlenmiş olanı ve olmayanı bilemezsin). Fakat Allah, dilediği kimseyi hidayete eriştirir (Allah’ın ilminde, kalbi mühürlenmemiş olana, O’nun lütuf ve ihsanları fayda verir. Allah lütuf ve ihsanlarını ona yaklaştırır. Bu lütuf ve ihsanlar onu İslâm’ı kabule sevk eder). O, hidayet verilecek kimseleri en iyi bilendir” (Kasas, 28/56) ayet-i kerimesinde, hidayet fiilinin bütünüyle Allâh’a (cc) izafe edilmesi gibi.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, kulları ile ilgili dünyevi tezkiyesinin önünde hiçbir engel olamaz ve yoktur. Ancak, tezkiyenin bir de uhrevi boyutu bulunmaktadır. Ayet-i kerimelerden (Bakara, 2/174; Ali İmran, 3/77), Cenâb-ı Allâh’ın, kullarının bir kısmını uhrevi tezkiye ile mükafatlandıracağı, bir kısmını da tezkiyesizlik ile cezalandıracağı anlaşılmaktadır.

Tezkiye ve Tedsiye

Muhakkak ki, kendisini arındıran (şirk ve günahlardan temizleyen, takvasını çoğaltan) nefis, felâh bulmuştur (Allah o nefse saadet vermiş, onu ıslah etmiştir. Allah’ın ıslah ettiği kimse de bahtiyar ve mutlu olmuştur).
(Ala, 87/14)

Cenab-ı Hak, Şems Suresi 7 ila 10’uncu ayet-i kerimelerde, insanın hem iyiliğinin hem de kötülüğünün kendisine ilham edildiğini, nefsini kötülüklerden arındıranın kurtuluşa erdiğini, nefsini kötülüklere gömenin de zarar ve ziyanda olduğunu şöyle beyan etmektedir:

وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰیهَا فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا

Nefsi düzenleyene (elleri, ayakları, gözleri, kulakları ve bütün azaları ile düzenleyip onu insan biçiminde yaratan Allah’a) yemin olsun. Sonra da o nefse, isyanını (dalaletini) ve takvasını (hidayetini) öğretene. Muhakkak (Allah’ın küfür, dalalet ve isyandan) temizlediği nefis, felâh bulmuştur (Allah o nefse saadet vermiş, onu ıslah etmiştir. Allah’ın ıslah ettiği kimse, bahtiyar ve mutlu olmuştur). Onu kötülüklere gömüp kirleten (Allâh’ın saptırdığı, terk ettiği, azdırdığı ve günaha düşürdüğü kimse ise) ziyana uğramıştır.” (Şems, 91/7-10)

Ayet-i kerimede (تَقْوٰی) “takvâ” kelimesi, yalın bir şekilde kullanıldığı için, her türlü hayrı içine alan bir anlama sahiptir.

Zeyd b. Erkam’ın ve İbn Abbas’ın (r. anhumâ) rivayetlerine göre, Resülullah (sas), (فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا) “Sonra da o nefse, isyanını (dalaletini) ve takvasını (hidayetini) öğretene” ayet-i kerimesini okuduktan sonra şöyle dua etti:

اللَّهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بكَ مِنَ العَجْزِ، وَالْكَسَلِ، وَالْجُبْنِ، وَالْبُخْلِ، وَالْهَرَمِ، وَعَذَابِ القَبْرِ، اللَّهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَن زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا، اللَّهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بكَ مِن عِلْمٍ لا يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لا يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ لا تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لا يُسْتَجَابُ لَهَا

Allahım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, bunaklıktan ve kabir azabından sana sığınırım. Sen benim nefsime takvasını ihsan buyur ve onu tertemiz edip arındır. Sen onu tertemiz yapanların en hayırlısısın. Sen onun Velîsi ve Mevlâsısın.[6]

Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, insanın özüne, çirkinin çirkinliğini, güzelin de güzelliğini bilebileceği bir yeteneği, akıl, kalp, vicdan ve ruh donanımlarını var etmiştir. İnsan nefsine, bu ikisinden dilediğini seçme imkânı vermiştir. Bunun sonucu olarak da insan, fiillerinden sorumlu tutulacak, iyilikle de kötülükle de sınanacaktır.

Bu husus, Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde beyan edilir: (وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ) “Sizi, bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deniyoruz. Hepiniz, sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35)

Allah’a itaat etmek ve salih ameller işlemek suretiyle kendisini (nefsini) arındıran kimse, Kur’ân-ı Kerîm’in (قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى) Muhakkak ki, kendisini arındıran (şirk ve günahlardan temizleyen, takvasını çoğaltan nefis), felâh bulmuştur (Allah o nefse saadet vermiş, onu ıslah etmiştir. Allah’ın ıslah ettiği kimse de bahtiyar ve mutlu olmuştur)” (Ala, 87/14) nassı gereğince, dünya ve ahiret mutluluğuna erecek, buna karşılık masiyetler ve kötülükler ile nefsini örten kimse de (hafazanAllâh) dünyevî ve uhrevî hüsrana uğrayacaktır.

Yukarıdaki ayet-i kerimede geçen (دَسّٰی) gizleme demektir. Bir şeyin gelişmeyip büyümeyerek, bodur ve cılız kalması, toprağa gömülmesi ve gizlenmesi manalarınadır. Nefsi tedsiye, ruhu faziletli ve erdemli amellerden mahrum bırakma, kötü işler ve kötü ahlâk ile nefsi / benliği fesada verme, sonunda şeytani ve karanlık hislerle, nefsin / kişiliğin / benliğin çürüyüp kokmasını göz göre göre kabul etmedir.

Efendimiz (sas), Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edilen bir hadîs-i şeriflerinde, kişinin manevi temizliğinin yollarından birisi olarak salât u selâmı şu şekilde tavsiye etmektedir:

صلُّوا عليَّ فإنَّ الصَّلاةَ عليَّ زكاةٌ لكم

Bana, salât (ve selâm) ediniz. Çünkü, bana yapacağınız salât (ve selâm) ile temizlenmiş olursunuz.[7]

İhvân-ı Safâ Risâlelerinde Tezkiye

Ravza-i Mutahhara, Medine

X. yüzyılda Basra’da ortaya çıkmış, İslâm toplumunu, fikrî bakımdan yeniden inşayı hedeflemiş, başka yazarların da olduğu düşünülmesine rağmen, asıl yazarının, Ebû Süleyman Muhammed b. Ma’şer el-Büstî el-Makdisî olduğu kabul edilen Resâilü İhvâni’s-Safâʾda, tezkiyenin ancak şu şekilde olabileceği belirtilmektedir:

“Bil ki, nefis, din ve dünya konusunda birlikte huzur derecesine ulaşmadan, onun arınmasına imkan yoktur. Bu, insanın gücü ve kudreti ölçüsünde, yaratıcısı ve var edicisi olan Yüce Allah’ın izniyle, Allah’ı (cc) birlemesi, mevcutların hakikatlerini ve oluşanların garipliklerini bilmesi, ona ibadet etmesi, onu yüceltmesi, yarattıklarında gördüğü ve yaptıklarında müşahede ettiği şeylerden tenzih etmesi, bundan sonra da dünya yaşamının iyileşmesini ve bu sanattan mahrum olan kimselere muhtaç olmamasını sağlayan şeyi bilmesidir.”[8]

İhvân’a göre, nefis, ruhani, basit, canlı, semavi ve saydam bir cevherdir.[9] Peygamberler de (onlara selam olsun), hasta nefislerin doktorlarıdır. Nefisler, bu cahillikleriyle tabiat kirlerinden arınmadıkça, yüce alem için uygun değillerdir.[10]

Yine İhvân’a göre, nefisler, ilim ve irfan bakımından yetkinleşmezse, akıl gücü, ayırt etme yeteneği ve tefekkür imkanı olduğu halde, varlığın hakikatine ilişkin derin bilgi ile suretini yetkinleştiremezse, çalışıp gayret etme imkanı olduğu halde, güzel ahlâkla arınmazsa, bozuk ve çürük görüşler sebebiyle oluşan sapkınlığını düzeltmezse, kötü amellerinin baskısı ve çirkin fiillerinin ağırlığı altında ezilirse, bu durumda kendi cevheri bakımından, herhangi bir fayda elde edemez ve zatı bakımından bağımsız olamaz. Böylece günahlarının ağırlığından dolayı, “yüce topluluk” (mele-i a’la) derecesine yükselip, melekut alemine çıkması hiçbir şekilde mümkün olmaz ve melekler topluluğuna girmeyi hiçbir şekilde hak edemez.[11]

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَیْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهٖ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖيرُ

Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın yükünü yüklenmez (Yük taşıyan nefislerden her biri başkasının yükünü değil, sadece kendi yükünü taşırken görülecektir). Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse akrabası olsa da. Sen ancak, görmedikleri hâlde, Rablerinden içleri titreyerek korkmakta olanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim, (ibadetleri yapıp, günahları terk ederek) arınırsa, ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah’adır.” (Fatır, 35/18)

İnsan, Hak Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsını yansıtan bir ayna olmaya müsait halde yaratılmıştır. Ancak bu aynanın, ilâhî ışığı yansıtabilmesi için, yüzeyinin temiz olması, yönünün de Sonsuz Nûr Allâh’a (cc) müteveccih olması, nefsindeki kötü ahlâk ve sıfatlardan da arınması gerekmektedir. İşte kötü ahlâk ve sıfatlardan arınmaya, “nefsin tezkiyesi” denmektedir.

Nefsi Tezkiye Etmeme

اَلَّذٖينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ فٖى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى

Onlar, (Allah’ın, hakkında bir ceza ve azap hükmü vermediği her türlü küçük) kusurları dışında, (cezası ancak tövbeyle düşen) büyük günahlardan ve (özellikle de yüz kızartıcı) çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Muhakkak, Rabbin geniş mağfiret sahibidir (günahları bağışlar). O, sizi topraktan yarattığında da sizler annelerinizin karınlarında ceninler halinde iken de sizi çok iyi bilendir. Şimdi nefislerinizi temize çıkarmayın (Kendinizi güzel işler yapan, bolca hayır ve taat işleyen büyük kimseler olarak nitelemeyin. Günahtan uzak, arı duru görmeyin. Kendinizi övmeyin, mütevazı olun). O (Allah), sorumluluk bilinci ile kendisinden korkanın kim olduğunu çok iyi bilendir.” (Necm, 53/32)

Bu ayet-i kerimenin açık anlamı, bir kimsenin yaptığı güzel işlerin Allah’tan olduğuna, O’nun tevfik ve desteğiyle gerçekleştiğine inanması, övünme ve kendini temize çıkarma davranışının yanlış olduğudur. İnsanın bilhassa başkalarına karşı kendisini temize çıkarması hem ayet-i kerimelerin hem de hadis-i şeriflerin beyanlarına aykırıdır. Efendimiz (sas), “iyi, kusursuz, günahsız kimse” anlamına gelen “Berre” ismini, “Zeynep” ismi ile değiştirmiş,

(لاَ تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمُ اللَّهُ أَعْلَمُ بِأَهْلِ الْبِرِّ مِنْكُمْ) “Nefislerinizi temize çıkarmayınız. Allah, sizin iyi olanlarınızı en iyi bilendir” buyurmuştur.[12] Böylece Kitap ve Sünnet, insanın kendi kendisini tezkiye etmesinin yasaklandığına delâlet etmektedir.

Kişinin kendisini temize çıkarması nasıl yanlış ise, başkaları hakkında medihte, övgüde ve temize çıkarmada, bilinçsiz bir şekilde davranması aynı şekilde yanlıştır.

Ebu Bekre’nin (ra) rivayetine göre, Efendimiz’in (sas) huzurunda bir kimse, diğerini övdü. Bunun üzerine Efendimiz (sas) birkaç defa, “Sen, arkadaşının boynunu kestin, sen arkadaşının boynunu kestin” dedi. Sonra da şöyle buyurdu:

Sizden birisi, kardeşini övmek zorunda kalırsa, ‘Falan kişiyi iyi sanırım. Onun hesaba çekicisi Allâh’tır. Ben Allâh’a karşı kimseyi tezkiye edemem. Onu şöyle kimse zannederim’ desin. Bu zannını da o kimseyi, gerçekten öyle zannediyorsa ifade etsin.[13]

Efendimiz (sas), olmayan niteliklerle başkasının övülmesinin, kişilerde kendini beğenmeyi ve büyüklenmeyi netice vereceğini görerek bu tutumu reddetmiştir.

وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسٖى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖى اِنَّ رَبّٖى غَفُورٌ رَحٖيمٌ

Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Yusuf, 12/53)

İbni Abbas’tan (ra) rivayet edildiğine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Senin en büyük düşmanın, içindeki nefsindir.[14]

Hz. Cabir’den (ra) rivayet edildiğine göre, Efendimiz (sas) bir gazveden dönmüştü. Beraberinde dönenlere, “Hayırlı bir başlangıca, küçük cihattan, büyük cihadın başlangıcına geldiniz” buyurduğunda, (ashab hazeratı) “Büyük cihat nedir?” diye sormuşlar, Efendimiz (sas) de; “Kişinin, nefsinin isteklerine karşı yaptığı mücadeledir” cevabını vermişti.[15]

Benzer bir anlam, Fedâle b. Ubeyd’in (ra), Resülullah’tan (sas) bizlere aktardığı şu rivayette de yer almaktadır:

 المجاهد من جاهد نفسه لله أو قال في الله عز وجل

Mücahid, Allâh (emir ve yasaklarına itaat) için, benliği / nefsi ile mücadele eden kimsedir.[16]

Dolayısı ile hem yukarıdaki ayet-i kerimeler hem de zikrettiğimiz hadis-i şerifler, bir bütün olarak düşünüldüğünde, kişinin benlikten kaynaklanan hevâî isteklerine karşı mücadelesi oldukça ehemmiyetlidir ve “en büyük cihat” derecesindedir. Çünkü benliğin, ahlâk-ı ilâhi ile ahlâklanması, kişinin say ve gayretlerini ışıklı hale getirmekte, aksi durum, yani ahlâkın önemsenmemesi ise, yapılan amelleri (hafazanAllâh) büyük-küçük fark etmeden boşa çıkarmaktadır.

Bize itaat uğrunda mücahede edenlere gelince, elbette biz onlara (bize götürecek) yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik yapanlarla beraberdir (daima onlara yardımcıdır).” (Ankebut, 29/69)

“Resülullah (sas), sıkıntıya düşenin duası şudur buyurdu:

اللَّهمَّ رحمتَك أَرجو فلا تَكِلني إلى نَفسِي طرفةَ عينٍ، وأصلِح لي شَأني كلَّه لا إلَه إلَّا أنتَ

Ey Allahım! Senin rahmetini umuyorum. Beni göz açıp kapayıncaya kadar (bile olsa) nefsimle (baş başa) bırakma. Halimi tümüyle düzelt. Senden başka ilâh yoktur.[17]

Sonuç

Her kim, Rabbinin makamından korkmuş (nefsi hevâdan vazgeçirip, onu sabırla kontrol altına almış ve hayrı tercih etmeye yatkın kılabilmişse) ve (kötülüğü emreden) nefsini (helâk edici arzu ve ihtiraslardan, helâl olmayan arzulardan) alıkoymuşsa, onun varacağı yer kesinlikle Cennet’tir.” (Nâziât, 79/40-41)

Nefsin manen temizlenmesi, öncelikle nefs-i emmâreye, yani devamlı bir şekilde kötülüğü emreden nefse muhalefet ile başlar. Çünkü, “Muhakkak ki nefs, kötülüğü şiddetle emreder. Ancak Rabbimin esirgediği nefis müstesnadır” (Yusuf, 12/53) ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere nefis, kalp ve ruh donanımları aleyhine çalışan bir mekanizma halindedir. Kötülüğü emreder, arzu ve istekleriyle kötülüğe sevk eder. Bu ilk basamakta, kötülüğü emreden nefse muhalefet ile, benlikte yerleşmiş bulunan kötü tutum ve davranışlardan uzaklaşma ve temizlenme ameliyesi başlamış olur. Böylece, Rabbin sonsuz merhameti ile kötülükler def edilir.

Bu basamağı atlatmaya çalışan nefis, artık durmadan geçmiş hata ve kusurlarından dolayı kendisini ayıplamaya, ah u vah etmeye başlar. İşte bu hal, nefsin ikinci basamağa geçmiş olduğunun bir işaretidir. Bu basamak, “Levvâme (iyi biriyse, iyiliğini daha fazla artırmadığı, kötü biriyse, kusurlu davrandığı için pişmanlıklar içindeki) nefse yemin ederim…” (Kıyamet, 75/2) ayet-i kerimesi ile,  Allâhu a’lem, “Ant olsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine neler fısıldadıklarını (insanın içine doğan, birden aklına gelen ve içinden geçen sözleri) biliriz. (Zira) Biz ona şah damarından daha yakınız (insanın hiçbir yanı Allâh’a gizli kalmaz)” (Kâf, 50/16) ayet-i kerimesinde beyan edilen nefs-i levvâme mertebesidir.

Cenâb-ı Hakk’ın izni ve inayeti ile bu basamağı da başarı ile geçen nefis, Allâh’tan gelen ilhamlara açık hale gelmiştir. “Nefsi düzenleyene (elleri, ayakları, gözleri, kulakları ve bütün azaları ile düzenleyip onu insan biçiminde yaratan Allah’a) yemin olsun. Sonra da o nefse, isyanını (dalaletini) ve takvasını (hidayetini) ilhâm edene” (Şems, 7-8) ayet-i kerimeleri, nefs-i mülheme halini anlatır. Ancak bu mertebe, tıpkı iki tarafı keskin bir bıçak gibidir. Çünkü ilâhî ilhamlara açık hale gelen nefis, aynı zamanda şeytanî şerarelere de maruz kalma riski ile karşı karşıyadır. Bu sebeple, kalbe ve ruha gelen ilhamlar titizlikle kontrol edilmeli, Rahmânî ilhamlar fark edilerek muhafaza edilmeli, şeytanî şerareler de def edilerek temizlenmelidir.

Cenâb-ı Hakk’ın izni ve inayeti ile bir basamak daha yükselmiş nefis, artık ilâhî huzur atmosferine ulaşmış sayılabilir ve geldiği nokta nefs-i mutmainne olarak adlandırılır. Bu seviyede iken, “Ey itminana ermiş (hiçbir korku ve hüznün kendisini tedirgin etmeyeceği, imanın verdiği rahatlıkla sükûnete ermiş, şüphenin mustarip kılmadığı emin ve yatışmış) nefis!” (Fecr, 89/27) ayet-i kerimesi ile, “Bunlar, iman edenler ve gönülleri (O’nun korkusundan dolayı hissettikleri huzursuzluk ve tedirginlikten sonra) Allah’ın zikriyle (O’nun birliğini gösteren delilleri teemmül etmekle, Kur’ân-ı Kerîm okumakla, Allâh’ın rahmet ve bağışlamasını hatırlamakla) sükûnete (huzura) erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler, Ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Rad, 13/28) ayet-i kerimelerinin muhatabıdır.

Artık bir sonraki mertebe, ilâhî muhataplığa razı olmanın bir unvanı olan nefs-i râdıye ve nefs-i mardiyye mertebeleridir. “Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (Fecr, 89/28) ve “Onların rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkanlar (O’na saygı gösterenler) içindir” (Beyyine, 98/8) ayet-i kerimelerinin muhatabıdır.

Bir de belki son mertebe olarak görülebilecek nefs-i kâmile / nefs-i sâfiye vardır ki bütünü ile peygamberlerin (ase) ve Allâh’ın (cc) çok seçkin kullarının mertebesidir.

اللَّهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَن زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا، اللَّهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بكَ مِن عِلْمٍ لا يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لا يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ لا تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لا يُسْتَجَابُ لَهَا

Salât u Selâm

Allâhım! Ey Rabbimiz! Bizleri bağışlamanı, bizlere merhamet etmeni, tövbelerimizi kabul etmeni, gökten gelen ve yerden çıkan bütün belâlardan, lütfedeceğin âfiyetinle bizleri korumanı diliyoruz. Sen rahmetinle her şeye güç yetirensin. Ey Rabbimiz! Rahmetinin hatırına, kadın erkek bütün müminleri, kadın erkek bütün Müslümanları ve onların ölüleriyle dirilerini de af ve mağfiret etmeni istiyoruz.

Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e ve onun âline, kadın-erkek bütün müminlere, kadın-erkek bütün Müslümanlara, ilminin kuşattığı, Kitabının miktarını tespit ettiği, meleklerinin şahid olduğu şeyler sayısınca, mülkün devam ettikçe devam edecek olan salât ile salât eyle. Elfü elfi Âmîn.

Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Bedîa’s-semâvâti ve’l-aradîn Yâ Ze’l-Celâli ve’l-İkrâm.

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Onların duaları, ‘Ezelden ebede, her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleri ile sona erer.

(Yunus, 10/10)

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Kudret ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde yüceliğe sahiptir. O’nun bütün elçilerine selam olsun. Hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

(Saffât, 37/180-182)


[1] Cemalüddin Muhammed b. Mükrim İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 6/64-65, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-1999.

[2] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 4/161 (7275); Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, 1/201.

[3] İbnu Ebî Hâtim, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/236 (1255), Riyad-1997.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/127 (17280); İbn Hibban, Sahih, 14/312 (6404); Taberanî, Kebîr, 18/252.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/131 (17306); Ebu Davud, Sünnet, 6 (4604).

[6] Müslim, Zikir, 73 (2722); Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 11/106 (11191); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/209 (11495); Ebu Abdullah el-Kudâî, Müsnedu’ş-Şihâb, 2/338 (1481).

[7] Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 2/190; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 1/492 (2167).

[8] İhvânı Safâ Risaleleri, 4/290, (Çev. Abdullah Kahraman vd.), Ayrıntı Yayınları, İstanbul-2014.

[9] İhvânı Safâ Risaleleri, 4/146.

[10] İhvânı Safâ Risaleleri, 4/318.

[11] İhvânı Safâ Risaleleri, 3/12.

[12] Müslim, Adab, 19 (2142).

[13] Buhari, Şehâdât, 16 (2662); Müslim, Zühd, 65 (3000).

[14] Beyhakî, Zühdü’l-Kebîr, s. 157 (343), Dâru’l-Cinân, Beyrut-1987; İbnu Receb el-Hanbeli, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 3/584, Dâru’s-Selâm, Kahire-2004; Deylemî, Firdevs bi Me’sûr’l-Hitâb, 3/408 (5248), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1986; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/198 (2144),

[15] Haldûn el-Ahdeb, Zevâidu Târîhi Bağdâd ‘ale’l-Kütübi’s-Sitte, 9/309-310 (2077), Dâru’l-Kalem, Dımaşk-1996; Beyhakî, Zühdü’l-Kebîr, s. 165 (373); Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 4/430 (11260), Müessesetü’r-Risale, Beyrut-1985; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 4/511 (6107), Dâru’l-Marife, Beyrut-1972; İbnu Receb el-Hanbeli, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 3/583.

[16] İbn Hibban, Sahih, 10/484 (4624); 11/5 (4706); Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, 18/309 (797); Tirmizî, Fezailü’l-cihâd, 2 (1621); Ahmed, Müsned, 6/20 (24451).

[17] Ebû Davud, Edeb, 111 (5090).

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s