İçtima (Toplanma/Topluluk) ve İftirak (Parçalanma/Dağılma)

Musa Kazım GÜLÇÜR

26 Temmuz/2019

İçindekiler

Giriş 1

İçtimaın Önemi ile İlgili Kur’ânî Nasslar 1

İçtimaın Önemi ile İlgili Nebevî Beyanlar 7

Yetmiş Üç Fırka 8

Sonuç 12

Giriş

İçtima kelimesi lügatte, ayrı ayrı ve dağınık olma manalarının zıddına olarak bir araya gelme, getirme, kavuşma, toplama ve toplanma manalarına gelmektedir.

İftirak ise; parçalara bölünme, perişan olma, dağılma, hicran, ayrılma ve infisal gibi anlamlara gelmektedir.  İster bir ferdin diğerinden ayrılması, isterse de bir grubun diğer bir gruptan ayrılması olsun, hepsi iftiraktır.

Kur’an-ı Kerîm’in mesajındaki asıl özün, birlik ve beraberlik olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü biraz sonra da göreceğimiz üzere Kur’an-ı Kerîm, ısrarlı bir şekilde birlik ve beraberliğe vurgu yapmakta, birlik ve beraberlik asla vazgeçilmemesi gereken asli bir ilke olarak sunulmaktadır.

Şimdi bu konudaki bazı âyet-i kerimeleri ve ayrıntılarını beraberce görmeye çalışacağız.

İçtimaın Önemi ile İlgili Kur’ânî Nasslar

“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.” ( Ali İmran, 3/103)

İlk olarak tahlil etmeye çalışacağımız âyet-i kerime, içtimaın önemine, iftirakın da yanlışlığına doğrudan temas etmiyor gibi görünebilir. Ancak biraz daha yakından bakınca doğrudanlığa oldukça yakın bir dolaylılıkla, doğrular etrafında sıkıca kenetlenmiş ve içtima etmiş salih bir zümrenin silueti fark edilir. Ayet-i kerimenin tamamına bakarak bu aydınlık siluetin ince nakışlarını tespit etmeye çalışacağız.

لَا اِكْرَاهَ فِى الدّٖينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَىِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ

“Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır. Tâğutu (saptırıcıları) inkâr edip Allah’a inanan kimse, kopması olmayan en sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 2/256)

Bu âyet-i kerîme ilk cümlesi ile, din gibi çok önemli, insanın hem dünyevi hem de ebedi hayatı ile ilgili temel bir konuda, zorlamanın kesinlikle söz konusu olamayacağını, hakikatin güneş gibi açık ve net olduğunu, gerçeği kabul etmek istemeyen hiç kimseye anlatma ve uyarılardan başka bir metot uygulanamayacağını beyan etmektedir. Bu açıdan Allah Teâlâ, iman etme meselesini mecburiyete ve zorlamaya bağlamamış, aksine onu, kulun bütünüyle serbest ve özgür iradesine bırakmıştır.

İkinci cümlede, hak ve batılın gece ve gündüz derecesinde birbirlerinden ayrılmış oldukları, gece ve gündüz nasıl bir araya gelemezler ise, hak ve batılın da aynı şekilde bir araya gelemeyecekleri beyan edilmektedir.

Üçüncü cümledeki (الطَّاغُوتِ) “tağut” kelimesi ile, dini çerçevenin dışına çıkan, zihinsel, ruhsal ve fiziksel taşkınlık ve azgınlık içerisinde olan kimselerin, hadlerini aşmış ve doğru yoldan sapmış her tür birey ve toplulukların kast edildiği söylenebilir.

(الْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى) “sağlam kulp” ifadesi ile aklî, zihnî, kalbî, manevî ve ruhî boyutları ile iman ederek Allâh’a bağlanma konusu, beş duyu ile hissedilebilir “kulp” maddesine tutunma haline benzetilerek; sahte ve aldatıcı olana sırt çeviren, yüzünü bütünü ile Allâh’a dönen, O’na ta gönlünün derinliklerinden iman eden bir kimsenin, asla kopmayacak bir kulpu tutmuş, ona yapışmış ve ayrılmayacak bir hale gelmiş olduğu beyan edilmektedir. Bu sağlam kulpa sıkıca tutunan, ondan ayrılmayan kimseler ışıklı bir topluluk oluştururlar ki yukarıda bahsettiğimiz “aydınlık siluet” budur. Allâh (cc), topluluktaki bu aydınlık yüzlü kimseleri, kendi katındakilere zikreder.

Yukarıdaki ayete anlamca benzerlik taşıyan diğer bir ayet-i kerime ise şöyledir:

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهٖ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهٖ اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ   

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öyle sakının. O’na lâyık olduğu tazimi gösterin. Ancak O’na teslim olan Müslümanlar olarak can verin. Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi yine O kurtarmıştı. Allah size ayetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz. Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar, bunlar olacaklardır.” (Ali İmran, 3/102–104).

Bu âyet-i kerimede ilk cümle ile, Allâh’a (cc) hakkını vererek takvâ dairesine girme, her türlü günahtan uzaklaşma, İslâmî düşünüş ve yaşayıştan ödün vermeme hususları ihtar edildikten sonra, Allâh’ın ipine sımsıkı yapışma emredilmekte, iftiraka düşme, dağılma ve parçalanmadan ise uzak durulması istenmektedir.

Bir önceki âyet-i kerimede (الْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى) “sağlam kulp” olarak beyan edilen husus, bu âyette (حَبْلِ اللّٰهِ) “Allâh’ın ipi” olarak beyan edilmiştir ki hemen hemen aynı maksada hizmet eden bir ifadedir. Her iki ifadenin “Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Sahîha”yı, bu iki kutsal kaynağın emir, nehiy, nasihat, tavsiye ve yönlendirmelerini kast ettiği açıktır.

Şüphe yok ki Hak yolu, aydınlık ve geniştir. Birçok insan, nefislerinin ve şeytanların ayartması ile bu çok geniş yolda yürürken kaymış, dünyalarını ve ahiretlerini berbat etmişlerdir. Allah’ın emir ve yasaklarına, sımsıkı tutunan kimseler ise, her türlü kaymadan, sürçmeden ve hatadan uzak kalmış, izn-i ilâhî dairesinde korunmuşlardır. Binâenaleyh buradaki (حَبْلِ اللّٰهِ) “Allâh’ın ipi” kelimesinden murat, din yolunda hakka ve hakikate, her maruf ve güzel vasıtaya, işaret ve işaretçilere uyulması, din dairesi dahilinde kalmaya azami kıymetin verilmesi ve özenin gösterilmesidir.

Tefrika ve iftiraktaki yanlışlık beyan edilerek, bu yanlış ve vahim durumdan kaçınılması gereği ve lüzumu, kardeşlik ve ünsiyet nimetleri nazara verilerek zihinlere yaklaştırılmaktadır. Ayet-i kerimede beyan buyurulduğu gibi kin, haset ve düşmanlıklar, Allâh’ın izni ve inayeti ile kardeşliklere, sevgi ve muhabbete dönüşebiliyorsa, fert ve cemiyetlere düşen görev, birlik ve beraberliğin muhafazası için azami derecede çalışmak, iftirakın önlenmesi için gereken her türlü tedbiri almaktır. Şayet bu şekildeki çalışma ve gayret, bir toplumda ve cemiyette zayıflıyor ya da hiç görülmüyorsa, çok kısa bir zamanda düşmanlıkların zehirli sarmaşıklar gibi o toplumu ya da cemiyeti sarması kaçınılmazdır. Böyle kötü bir sonuçtan kaynaklanabilecek çok daha kötü bir sonuç vardır. O da düşmanlıkların büyüttüğü kin, haset, hırs ve zulümlerin, bireylerin ebedi hayatlarını söndürecek olmasıdır.

“Ayrılık, iftirak ve tefrikaya düşülmemesi” gereği, yeni ortaya çıkmış bir görünüm de değildir. Bu hususu Kur’ân-ı Kerîm şu şekilde beyan eder:

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّٖينِ مَا وَصّٰى بِهٖ نُوحًا وَالَّذٖى اَوْحَيْنَا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهٖ اِبْرٰهٖيمَ وَمُوسٰى وَعٖيسٰى اَنْ اَقٖيمُوا الدّٖينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فٖيهِ

“Allah, “dini elbirliği ile tatbik edin ve ayrılığa düşmeyin” diye Nûh’a, İbrahîm’e, Mûsa’ya, İsâ’ya dinden (tevhid esaslarından) tavsiye ettiğini, sana da (ey Muhammed) vahy etti. (Dinin elbirliği ile tatbik edilmesi, ayrılığa ve parçalanmaya düşülmemesi hususlarını) sizin için de bir şeriat (uyulması gereken bir kural) yaptı.” (Şura, 42/13)

Cenâb-ı Allah burada özellikle bu beş peygamberden bahsetmiştir. Çünkü bu ulü’l-azm (azim, sabır ve sebat sahibi) peygamberler (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam ecmaîn), büyük şeriat sahipleri ve çokça tâbîleri olan büyük ışıktan şahsiyetlerdir.

Bu peygamberler nazara verilerek, ayet-i kerimede iki temel konuya değinilmektedir. Birincisi, dinin ana umdesinin korunmasıdır ki o da tevhid-i uluhiyyet ve tevhid-i rububiyyettir. Tevhid-i ulûhiyyet ve tevhid-i rububiyyet otomatik bir şekilde iman ve İslâm’ın bütün rükünlerini kapsar. Bu durumda yerine getirilmesi istenen esas unsur, imanın ve İslâm’ın asli rükünleri ile korunması, çarpıtılmaması ve en küçük bir şekilde dahi tahriflerine izin verilmemesidir.

Ayette yer alan ikinci ana umde, cemiyetteki birlik ve beraberliğin korunması, tefrika ve iftiraka geçit verilmemesidir. Birlik ve beraberlik umdesinin, tevhid gibi çok temel bir unsur ile beraber bir şekilde aynı ayet-i kerîme içerisinde zikredilerek korunmasının istenmesi, beraberlik ve bütünlüğün, iman ve İslâm rükünleri kadar önemli olduğuna ve asla hafife alınmaması gereğine kuvvetli bir şekilde işaret etmek içindir.

İyilik ve güzellik yolu, dinin beyan ettiği yoldur. Bu aydınlık yoldan daha başka yollar yok mudur? Elbette daha başkaca yollar da bulunmaktadır. Mesela, Anarşizm, Deizm, Egoizm, Egzistansiyalizm, Hedonizm, Septisizm, Liberteryanizm, Nihilizm, Politeizm, Materyalizm, vb. gibi. İşte Kur’ân-ı Kerîm, bilhassa da az önce saydığımız türden, insanı ana yoldan ve doğrulardan uzaklaştıracak birtakım ara, karanlık, dikenli ve patika yollara sapılmaması ile ilgili olarak şu uyarıyı yapmaktadır:

وَاَنَّ هٰذَا صِرَاطٖى مُسْتَقٖيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبٖيلِهٖ ذٰلِكُمْ وَصّٰیكُمْ بِهٖ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. Allah, işte bunları, sakınasınız diye size emretmektedir.” (Enam, 6/153)

Dinin özünde güzel ahlâk ve iyi davranışlar bulunmaktadır. Dinimizin hangi emrine, hangi yasağına hikmet nazarı ile baksak, mutlaka insanın insan ile, insanın çevresi ve tabiat ile, insanın Yaratıcısı ile ilişkilerinin en hassas ve kıymetli bir şekilde gözetildiğini, eksik ya da fazla bir unsura kesinlikle rastlanılmadığını müşahede ederiz.

İşte bu kadar dengeli emir ve yasakları bünyesinde barındıran dini düzenlemeler, bizlere peygamberler, özellikle de İslâm’ın muhteşem ve yüce Peygamberi Efendimiz (sas) vasıtası ile ulaşmıştır. Gelmiş olan bu açık delillerden sonra, uyarı üzerine uyarı ile kalp ve gönül gözleri daha bir dikkatli olmaya çağırılmakta, birlik ve beraberliğin korunması, parçalanıp dağılmama, parçalanmaya sebep olanlara terettüp eden sorumluluk ve bu sorumluluktan doğan cezai müeyyide unsurları şu şekilde beyan edilmektedir:

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاُولٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Ali İmran, 3/105)

Bir an için yukarıda yer alan âyet-i kerimelerdeki uyarıların, bir cemiyete ya da topluma fayda etmediğini, her bir fırkanın kendi düşüncelerini asıl doğru kabul ettiklerini varsayalım. Bu şekildeki bir cemiyet ya da toplum, bir düşüncenin peşine takılmış, bu düşüncenin doğruluğu ya da yanlışlığını her türlü tartışmaya kapatmış, kendisi gibi düşünmeyenleri, elinde bulundurduğu sivil ve militer güçlerle savunmaya adamış ise, “bu tür topluluklara karşı İslâmî bir akıl, ne tür bir tutum ve tavır geliştirmeli, ne şekilde bir iletişim içerisinde olmalı?” sorularına sanırız şu âyet-i kerîme en uygun çözümleri ve cevapları vermektedir:

اِنَّ الَّذٖينَ فَرَّقُوا دٖينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا لَسْتَ مِنْهُمْ فٖى شَیْءٍ اِنَّمَا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (Enam, 6/159)

Ayet-i kerime ilk anda, parçalanmaya kasti ve iradi bir şekilde yönelmiş cemiyetlere mualecede bulunulamayacağını ve bu nedenle ilişiğin kesilmesi gereğini salık vermektedir. Ayrıca durumun mecburen kabullenilmesi gerektiğini ve bu tür cemiyetleri de Allâh’a havale etmeyi tavsiye etmektedir. Burada, dinlerini parça parça etmiş olanlara karşı, “ilişik kesme tavrının gerekçesi ne olabilir?” sorusu ortaya çıkar.

Bu soruya Kur’ân-ı Kerîm muhteşem bir cevap verir. Bu cevaptaki ana umde, dinlerini parça parça etmiş cemiyetlerin artık “şirk” düşüncesinin girdaplarına kapılmış olması ve tabi bir netice olarak da kalb-i ecrad (ışık saçan mümin kalbi) olmaktan çıkıp (hafazanallah ve iyyaküm) “müşrik” psikolojisinin kendilerini sarmış olmasıdır. Dolayısı ile böyle bir cemiyet, artık bütün hakikatlere kulaklarını kapatıp sağırlaşmış, gözlerini ışığa karşı kapatıp körleşmiş, kalpleri de hidayete karşı kapanıp kalb-i ağlaf (bir kap içerisindeymiş gibi kapalı olan kâfirin kalbi), kalb-i menkûs (ters çevrilmiş, böylece içindekiler dökülmüş ve yok olmuş, önce inanıp ve bilip, sonradan inkâr eden münafığın kalbi) ya da kalb-i musfah (hem imanı hem de nifakı barındıran kalp) haline gelmiş olmasıdır.[1]

Böylece her türlü doğruya karşı aklî, kalbî ve ruhî olarak tavırlı bir hale gelmiş, sadece kendilerinin doğru, başka herkesin yanlış olduğuna da kalıplaşmış bir şekilde inanmışlardır. Bu türden cemiyetlerin varlığına dikkat çekilerek, İslâmî bir cemaat ya da cemiyetin, ruhsal ve manevî ahenklerini koruyabilmeleri için yapmaları gerekenler, çok yüksek bir icaz ile, “takva” ve “namaz” merkezli hale getirilmiş ve şu şekilde beyan edilmiştir:

مُنٖيبٖينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ مِنَ الَّذٖينَ فَرَّقُوا دٖينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

 “Başka her şeyden geçerek O’na tam olarak gönül verin. O’na karşı gelmekten sakının. Namazı hakkıyla ifa edin. Ve asla dinlerini parça parça edip kendileri de öbek öbek olan o müşriklerden olmayın. Öyle ki her hizip, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.” (Rûm, 30/31–32).

Gruplaşma ve hizipleşmenin asli özelliklerinden birisi “çekişme” içerisine dalmaktır. Çekişme dürtüsü kendi haklılığını peşinen kabul, başkalarının yanlışlığına da kesin ve değişmez bir şekilde olan inançtır. İşte bu ruhsal ve kalbi maraza kapılmış birey ya da topluluklara karşı, şayet âkil ve müttaki bireylerce “sabır” donanımı kullanılarak, fevri, insiyaki ve düşüncesiz olan bu tür davranışlara karşı bir set çekilmez ve hastalık cemiyet bünyesine de sirayet ederse, olacaklar Kur’ân-ı Kerîm’in beyanı ile şu şekildedir:

وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ وَاصْبِرُوا اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ

“Allah’a ve onun Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8/46)

Şimdi de bilhassa da Allâh rızası için bir araya gelmeler ve toplanmaların önemi ile ilgili olarak bazı hadîs-i şerîflere beraberce bakmaya çalışalım.

İçtimaın Önemi ile İlgili Nebevî Beyanlar

Peygamber Efendimiz (sas), birlik ve beraberliğin korunması ve sürdürülmesi konusundaki yüksek hassasiyetini açık bir şekilde belirtmiş, tefrika ve iftiraka düşmenin yanlışlığına ve tehlikelerine temas etmiştir. Bu açıdan biraz sonra aktaracağımız rivayetleri, ayrılıklara ve bölünmelere karşı sakındıran ve uyaran oldukça önemli işaretçiler olarak algılamakta fayda bulunmaktadır.

Ubâde b. Sâmit, Efendimiz (sas) ile, hangi hususlar üzerine biat ettiklerini şu şekilde aktarmaktadır:

“Biz Resülullah’a, zorlukta, kolaylıkta, iyi ve kötü zamanlarda, başkalarının (özellikle de atamalarda) bize tercih edildiği hallerde, bize amir olan kimselerle çekişmeme konusunda ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmama şartları ile biat ettik.”[2]

Ubade b. Samit’in aktardığı bu biat konusunda dikkatleri çeken husus, bir toplulukta, cemaatte ya da cemiyette, ahengin oluşturulabilmesi için mutlaka sağlıklı bir “amir-memur” ilişkisinin temin edilmesi gereğidir. Buradaki “amir-memur” kelimesini katı ve dar anlamında kullanmamaktayım. Tam aksine bütün genişliği ile bu terimi kullanıyorum. Bir toplumsal düzen amaçlanıyorsa, “Hepiniz bir yöneticisiniz ve idarenizdekilerden sorumlusunuz”[3] hadîs-i şerifinin çerçevesinden bakıldığında, mutlaka bir “amir-memur” yani yöneten ve yönetilen realitesinin de kabul edilmesi gereği gün gibi açıktır. Diğer türlüsü anarşizmdir. “Bu gerçeklikle ilgili hiçbir problemimiz yok” deniliyorsa, o zaman bir amirin memuru ile ya da bir memurun amiri ile çekişmeksizin ve ahenk içerisinde işlerini icra etmeleri gereği de kabul ediliyor demektir.

Bilhassa da İslâmî müzakereler için bir araya gelme, toplanma ve içtima yapmakla ilgili olarak, Ebu Hüreyre (ra)’nin, Peygamber (sas)’den naklettiği şu müjdeli habere hep beraber kulak verelim:

 “Herhangi bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde içtima eder toplanır, Allah’ın kitabını okurlar ve aralarında onu ders yaparlarsa muhakkak üzerlerine sekine (huzur) iner, onları rahmet kaplar, melekler kuşatır. Allah, onları kendi katındakilere anlatır.”[4]

Yetmiş Üç Fırka

Cemaat olma ve bir arada bulunma konusunda Buhari ve Müslim’in kitaplarına almamış olduğu, ancak kütüb-ü tis’ada az farklı lafızlarla da olsa birbirini destekleyen mahiyette, sayıca çok bir şekilde rivayet edilen “yetmiş üç fırka” hadis-i şerîfini burada bir yönü itibarı ile tahlil etmeye çalışacağız.

Her ne kadar Buhari ve Müslim kitaplarına almamış da olsalar, sahihliği konusunda müşterek bir anlayışın geliştiği, ancak ifade ettiği anlam üzerinde ise oldukça farklı görüşlerin belirtildiği “yetmiş üç fırka” hadisine, daha çok Cehennemlik olarak beyan edilen fırkalarla ilgili bir özellik olarak zikredilen “heva ve heves” hususuna kısaca da olsa değinmek istiyoruz.

Enes b. Mâlik (ra)’ten şu rivayet nakledilmiştir:

“İsrail oğulları yetmiş bir fırkaya bölündüler. Bunlardan yetmişi Cehenneme gitti ve sadece biri kurtuldu. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya bölündüler. Yetmiş biri Cehennemde, birisi Cennettedir.  Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şüphesiz benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Yetmiş ikisi Cehenneme gidecek ancak biri kurtulacaktır.”  Dediler ki;

“Ey Allah’ın Resulü o kurtulanlar kimlerdir?” diye sorulunca Resülullah (sas):

“Cemaattir, cemaattir” buyurdu.”[5] (Bir başka rivayette bu kısımda; “Ben ve ashabımın bulundukları şey üzerine olanlardır”[6] cümlesi yer almaktadır.)

Bu rivayetin bir başka hadis kitabındaki devamı ise, topluluktan ayrılanların psikolojik ve zihinsel arka planları şu şekilde tasvir edilmektedir:

“Ümmetimin içerisinden birtakım topluluklar çıkacaktır ki, kuduz hastalığına yakalanan bir insanda, hastalığın o kişinin tüm damar ve mafsallarına sirayet etmesi gibi, heva ve hevesleri de bu topluluklara o şekilde sirayet edecektir.”[7]

İnsan zihninin çalışmasında “mukayese” unsuru oldukça önemlidir ve aslında taallüm ile tekemmül de bu mekanizmanın düzgün işleyişi ile oldukça yakından ilgilidir. Bilgilerimizin doğruluğunu ancak mukayese yaparak kontrol edebiliriz. Bu açıdan “mukayese” unsuru insan zihni için oldukça büyük önem taşır. Yani zihnimizde yer alan bir bilgi “tecrübe” dediğimiz deneme-yanılma prosesi ile ya sağlamlaşır ya da zayıflar ve yok olur.

Ancak bu mekanizmanın kullanılmaması gereken alanlar da vardır. Tıpkı bir bilgisayarın hikmetli bir şekilde ve yerinde kullanılması durumunda çok üst seviyede faydalı olması, hikmetsiz, abes ve boş amaçlarla kullanılmasında da faydasız ve hatta zararlı olması gibi.

İnsan zihninin bu “mukayeseye” dayalı çalışma prensibinin yanlış kullanımı, bu mekanizmanın sırf grupçuluğun, hizipçiliğin ve meşrepçiliğin yılmaz savunuculuğu açısından kullanılması, fakat bununla da yetinilmeyerek daha ileriki bir aşama olan “heva ve heves” savunuculuğu boyutuna indirgenmesi, işleri oldukça çirkin hale getirir. İnsan zihni bu girdaptan çoğu zaman kendisini kurtaramaz, kurtaramadığı gibi başkalarını da bu ölümcül girdaba sürükler.

Kur’ân-ı Kerîm şöyle beyan buyurur:

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهٖ وَقَلْبِهٖ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهٖ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدٖيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

“Şimdi bana haber ver: Heva ve hevesini Tanrı edinmiş, kendini, bir ilim üzerine Allah şaşırtmış, kulağını, kalbini mühürlemiş, gözüne de bir perde germiş bir adama Allah’tan başka kim hidayet edebilir? Hala iyi bir şekilde düşünmeyecek misiniz?” (Casiye, 45/23)

Bu husus bilimsel olarak da ispatlanmış bir husustur. İnsanlar, bütün canlılar içinde “en sosyal” varlıklar oldukları için, bir kişinin heva ve hevesini adeta tanrılaştırarak yaptığı bir yanlış ile başlayan eksantrik, binlerce, on binlerce hatta milyonlarca sayıya ulaşabilmekte ve oldukça da tehlikeli olabilmektedir. Bilhassa da ikinci dünya savaşı sonucunda seksen milyon insanın ölümü, bu eksantriğin nerelere varabileceğinin görünen ve en yakın bir şahididir.

İnsan “en sosyal bir varlıktır” dedik. Bu açıdan bir araya gelmeler ve toplanmalar kaçınılmaz ve gereklidir. Ancak buradaki nirengi noktası, bu bir araya gelmelerin, toplanmaların, cemaat ve cemiyet teşkil etmelerin temelinde, mutlaka “Allâh rızasının gözetilmesi” gereğidir. Resülullah (sas), hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde, Allah’ın (cc) kendi gölgesinde gölgeleyeceği yedi sınıf arasında, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için içtima edip bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan kişileri de zikretmiştir.[8]

Biraz önce tahliline çalıştığımız “yetmiş üç fırka” hadisinde, Efendimiz (sas)’in tehlikesine temas ettiği “heva ve hevese dayalı gruplaşma” olgusu Huzeyfe el-Yemânî’nin şu rivayetinde açık bir şekilde görülmektedir. Huzeyfe (ra) şöyle anlatıyor:

Halk, Resülullah (sas)’e hayırlı amellerin neler olduğunu sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün):

“Ey Allah’ın Resulü! Biz cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?” diye sordum.

“Evet, var!” buyurdular. Ben tekrar:

“Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?” dedim.

“Evet var! Fakat onda duman da var” buyurdular. Ben:

“Duman ne?” dedim.

“Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir, hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (maruf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun” buyurdular. Ben tekrar:

“Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?” diye sordum.

“Evet! Cehennem kapısında (haksızlığa) çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar” buyurdular. Ben:

“Onları bana tanımla ya Resulallah” dedim. Şöyle buyurdu:

“Onların tenleri bizim tenimiz, dilleri de bizim dilimizdir.”

“Ey Allah’ın Resulü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?” dedim.

“Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!” buyurdular.

“Peki ne cemaat ne de imam yoksa?” dedim.

“O takdirde bütün fırkaları terk et (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal.” buyurdular.[9]

İbn Abbas’ın (ra) rivayetine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın (kudret) eli cemaat iledir.”[10]

İbn Ömer (ra) de şu hadisi rivayet etmektedir:

“Allah ümmetimi dalalet üzere toplamaz. Allah’ın eli cemaat ile beraberdir. Kim cemaatten ayrılırsa, Cehenneme gider.”[11]

Numan b. Beşir (ra)’in rivayetine göre Efendimiz (sas) bir gün minberi üzerinde cemaate şu şekilde hitap etmiştir:

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da teşekkür etmez. Allâh’ın nimetlerini ifade etmek bir şükürdür, söylememek de küfürdür (onu örtmektir). Cemaatte rahmet, ayrılıkta ise azap vardır.[12]

Hz. Ömer (ra), tefrikanın yanlışlığını anlattığı bir hutbesinde şöyle demiştir:[13]

“Benim size hutbe okuduğum gibi, Allah Resulü de bir gün aramızda hutbe okudu ve şöyle buyurdu:

“Benim ashabıma ve onlardan sonra gelenlere (tabiîne) güzel davranın. Daha sonra ise yalan yaygınlaşır. Öyle olur ki yemin etmesi istenmediği halde kişi yemin eder. Kendisinden şahitliği istenmediği halde şahitlik eder. Dikkat edin, bir erkek, yabancı bir kadınla asla yalnız kalmasın. Yoksa üçüncüleri şeytan olur. Size cemaate devamı tavsiye ederim. Aman tefrikaya düşmeyin. Zira şeytan, tek insanla beraberdir. Hâlbuki o, iki kişiye daha uzak olur. Cennetin ortasını isteyen cemaate yapışsın. İyilikleri kendisini sevindiren, kötülükleri kendisini üzen kimse gerçek mümindir.”[14]

İbn Mesud (ra) bir hutbesinde şöyle demiştir: “Ey insanlar, size daima itaat üzere bulunmanızı ve cemaatten ayrılmamanızı tavsiye ederim. Çünkü bu her iki önemli husus, Allâh’ın tutunmamızı istediği o sağlam iptir.”[15]

Sonuç

Allâh’ın rızasını gözeterek bir araya gelip cemaat oluşturan insanlar, niyetlerindeki salahatı korudukları müddetçe Allâh’ın yardımını devamlı bir şekilde hissederler.

Örnek bir topluluk oluşturarak, toplumun genel huzur ve âhengine olumlu katkıda bulunulur, aynı düşünce ve inanç birlikteliği ile dışımızdaki insanların da kuvve-i mâneviyelerinin takviyesine vesile olunur.

Sosyal faaliyetlerin devamı ile hem kendimizin hem de yekdiğerlerimizin fikir ve düşünce dünyalarını müspette tutma, kültürel yozlaşmaların önüne geçme, menfi ve ayrılıkçı düşüncelerin daha başlangıcında engellenmesi konusunda sağlam bir zemine tutunulmuş olur.

İnanç atlasımızda yer alan adaletin tesis edilmesi için çalışma, bireylerin birbirlerine yardımcı olmaları, irtibatların kuvvetli tutulması ve muarefelerin geliştirilmesi ile kalp ve ruhun derece-i hayatına, Efendimiz (sas)’in hoşnutluğuna ve Allâh’ın rızasına ulaşılır.

Toplumlarda meydana gelebilecek fitne, anarşi ve rezâile ışıktan bir set çekme ve bu manadaki menfiliklerin söndürülmesinde ön alma temin edilmiş olur.


[1] Bu dört çeşit kalp için bkz.: Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/17; Taberanî, Mu’cemu’s-Sağîr, Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut-1985, 2/228; Ebu Nuaym, Hilye, Dâru’l-Fikr, Kahire-1996, 4/385.

[2] Buhârî, Ahkâm, 43; Müslim, İmâre, 8; İbn Mâce, Cihad, 41.

[3] Buhari, Cuma, 11; Müslim, İmare, 20.

[4] Müslim, Zikir, 139.

[5] İbn Mâce, Fiten, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/145.

[6] Tirmizî, Îman, 18, (Hadis no: 2641); Hâkim, Müstedrek, İlim, (Hadis no: 444).

[7] Ebû Dâvud, Sünne, 1, (Hadis no: 4597); Ahmed b. Hanbel, 4/102; Hâkim, Müstedrek, İlim, 154, (Hadis no: 443).

[8] Müslim, Birr, 37.

[9] Müslim, İmaret, 51.

[10] Tirmizi, Fiten, 7.

[11] Tirmizi, Fiten, 7.

[12] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/278.

[13] Hz. Ömer bu hutbeyi Şam’a gittiğinde okumuştur. Bkz. Zebîdî, İthaf, 9/256.

[14] Tirmizi, Fiten 7.

[15] Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 2/285.