Oryantalistlerin İslam Araştırmaları

W. Montgomery WATT

Tercüme: Musa Kazım GÜLÇÜR

“The Study of Islam by Orientalists”

“Oryantalistlerin İslam Araştırmaları”[1]

Summary

How can non-Muslims engage in a thorough study, and so arrive at an honest appreciation of Islam? This article analyses the new wave of orientalism, its nature, its merits and its failings. How has the study of comparative religion helped the West to discover the civilizations of Asia and the Middle East? The article examines the early Christian studies of Islam carried out in the Western world up to 1800. This helps to bring into focus the spirit of objectivity and the search. for accurate informa­tion which characterize the new orientalism, as illustrated by studies in Arabic language and literature, on the Our’an and the Sira, in the fields of history and theology.

In all truth it must be said that this insatiable curiosity of the West is not directed specially to Islamic culture. It arouses an interest in all religion’s civilizations. The aim, to be achieved through applying the methods of scientific criticism, is to make a complete survey of human spiritual experience. At times, it must be admitted, research has been coloured by definite ideologies or philosophies. Recognition of this fact helps in understanding the reactions of Muslims to early or even recent orientalism. Dialogue in this field would suppose that the Muslim partners are trying to renew their own understanding ot the nature of knowledge and their own image of Islam.

Modernity, with its insistence on scientific criteria, is neither of the East nor of the West. It challenges all equally. To answer its demands scientifically all Believers are called to make common concern, including co-operation between Western Islamologists and, perhaps, Muslim “Christianologists”.

Özet

Gayr-ı Müslimler İslam dinini nasıl tam bir şekilde araştırabilir ve İslam’ın dürüst bir değerlendirmesine nasıl ulaşabilirler? Bu makale, yeni oryantalizm hareketi, oryantalizmin yapısı, değeri ve başarısızlıklarını tahlil etmektedir. Karşılaştırmalı dinler tarihi araştırmaları Asya ve Orta Doğu medeniyetlerini keşfetmede Batıya nasıl yardımcı olmuştur? Bu makale, 1800 yılına kadar Batı dünyasında Hıristiyan bilim adamlarınca yürütülen İslam araştırmalarını incelemektedir. Bu inceleme, Arap Dili ve Edebiyatı araştırmalarında görüldüğü gibi, Tarih ve Kelam alanlarında, Kuran ve Sîre araştırmalarında yeni oryantalizmi karakterize eden doğru bilgi arayışı ve tarafsızlık ruhuna odaklanmaktadır.

Batının bu doyumsuz merakının özellikle İslam kültürüne yöneltilmediği gerçeğinin ifade edilmesi gerekir. Bu merak, bütün dinlere ve uygarlıklaradır. Amaç, bilimsel eleştiri yöntemini uygulamak suretiyle, insanlığın manevi tecrübesinin eksiksiz bir tetkikini yapmaktır. Belirtilmesi gerekir ki yürütülen araştırma zaman zaman mutlak ideolojiler veya felsefelerin etkisi altında kalmıştır. Bu gerçeğin tanınması Müslümanların ilk ve son dönem oryantalizme gösterdiği tepkileri anlamada yardımcı olacaktır. Bu alandaki diyalog Müslüman ortakların hem İslam’ın görüntüsünü hem de bilgi dağarcıklarındaki anlayışlarını yenilemeye çabalayacaklarını varsaymaktadır.

Modernite, bilimsel kriterlerdeki ısrarı ile ne doğusal ne de batısaldır. Hepsine aynı uzaklıktadır. Modernitenin bilimsel kriterlerle ilgili bu taleplerine cevap verebilmek için tüm inananlara, buna Batılı İslamologlar ve Müslüman “Hristiyanologlar” arasındaki iş birliği dahil, ortak kaygı duyulması çağrısında bulunulmaktadır.

Oryantalistlerin İslam Araştırmaları

İki dinin birbirinden etkileşiminin ortaya çıkmasında en önemli taraf, bir din mensubunun ötekinin dini hakkında çalışmasıdır. Orta çağda ge­nel olarak hem Müslüman hem de Hristiyan araştırmacılar birbirlerinin hataları ve zayıf yönleri ile ilgilendiler. Ama Hristiyanlar, son iki yüz yıl­dır kendi bilim adamlarının İslam dinine karşı daha pozitif bir yaklaşım­da bulunduklarını iddia edebilirler. Üstelik bu iddia, bazı Müslüman bilim adamlarının, İslam’ı daha derinlemesine anlamada Batılı bilim adamların­dan faydalandıklarını kabul etmeleriyle de teyit edilmektedir.

Oryantalizmin Mahiyeti

İslam’ı araştıran Hristiyanlara ve diğer Batılı bilim adamlarına Or­yantalist denildiğinden dolayı, öncelikle bu kelimenin mahiyetini nazar-ı dikkate almak faydalı olacaktır. Oxford İngilizce Sözlüğüne göre Oryantalizm kelimesi ilk defa 1815 yılında kullanılmış, ancak Oryantalist keli­mesi ise günlük dilde bu tarihten birkaç nesil daha önce kullanılmıştır. Oryantalizm, Doğu’nun, yani Asya memleketlerinin kültür ve medeniyetlerinin incelenmesi olup, buna dil, edebiyat, tarih ve din çalışmaları da dahildir. Bu araştırmalar, sadece bugün de mevcudiyetini devam ettiren Çin ve Hindistan’ın büyük medeniyetleri, Ortadoğu İslam’ı ve daha küçük ünitelerle ilgilenmekle kalmayıp Mısır ve Dicle-Fırat havzasına ait eski medeniyetlerle de ilgilenmektedir.

Doğu kültürlerine duyulan ilgi, Avrupai zihniyetin genel bakış açısının bir parçasıydı ve bu ilgi Doğu’nun ruhu ile boyanmıştı. Bütün bu entelektüel hareketin en önemli bir tarafı da, objektif gerçekleri arayan ta­rih metodolojisinin gelişmesi ve keza metin tenkitlerine ait disiplinin doğ­masıyla da edebi metinlerin ortaya çıkmasıydı. Aynı zamanda, şüphesiz, bu düşünce atmosferi, tabii bilimlere olan ilginin büyümesini teşvik edi­yor ve onlarda da büyük gelişmelerin meydana gelmesini sağlıyordu.

Öncelikle Batı Avrupa ve daha sonra genelde Batı’da, insani bilim­ler sahasındaki bilim adamı ve araştırmacıların birçoğu, kendilerine ait kültür ve onun gelecek nesillere aktarılması konusu ile ilgilenmişlerdi. Mesela, Hristiyanlık ve İncil Tarihi ile Avrupa kültürünün temeli olarak kabul edilen klasik Yunan ve Latin araştırmaları bu nevidendir. 19. yy.’ın bilim hayatında oryantalistler küçük bir azınlık olup, İslami araştırmalarda bulunanlar ise bu azınlık içerisinde daha da küçük bir azınlıktı, Bundan ötürüdür ki, uzunca bir zaman İslam dinine değil de Hindistan dinlerine karşı büyük bir ilgi oluşmuştu. İnsanları oryantalist yapan unsurlar belki de yabancı ülkeler ve insanlar konusundaki olağanüstü tecessüs ruhu ya da bilinmeyen dünyalara ait bir tür keşif arzusuydu. 19. yy.’ın son çey­reğinde değişik branşlardaki oryantalistler, ilim dünyasında küçük bir grup olarak, ortak problemlerde yardımlaşabilme düşüncesiyle genel kongrelerde bir araya gelmenin faydalı olacağını gördüler. Özellikle 1950’lerden bu yana içinde bulunduğumuz yüzyılda oryantal araştırmalarda bu­lunanların sayısı büyük bir oranda artmış ve oryantalistlerin genel kong­relerinin idaresi güçleşmiştir. Bu nedenle şimdi bu kongreler; Arap ya da İslam araştırmaları gibi ya bölgeyle veya Dinler Tarihi gibi konuyla ilgili olmak üzere özelleştirilmişlerdir. Gerçekte oryantalist kelimesinin kulla­nımı Batı’da yaygınlığını kaybetmektedir. Sinolojist[2] ve Indolojist[3] kelimelerinin geniş bir kullanım sahası bulmalarına karşılık, İslami araştır­malarda bulunan kişiler içinse “Islamolojist” kelimesi henüz böyle geniş bir kullanım sahası bulamamıştır.

İlk Batılı Hristiyanların İslam Araştırmaları

Haçlı seferlerinin başladığı 1100’lü yıllarda Batı Avrupa’da İslam ko­nusunda, birçok yanlış bilgi ve anlayışlara karşı çok az tam ve doğru bil­gi sahibi insan vardı. Haçlı seferlerinin uzun yıllar sürmesi İslam’a karşı ilmi alakanın gelişmesine yol açtı. Ayrıca Müslüman ilim adamlarının uzunca bir dönem Toledo’daki mevcudiyetleri ve orasının daha sonra İspanya Hristiyanları tarafından tekrar ele geçirilmesi, İslam’ı öğrenme konusunda bazı fırsatlar vermişti. Oysa ki, o dönemlerde İslam Endülüs’ü maddi yönden Batı Avrupa’dan çok üstündü. İşte bu üstünlük, Latin bi­lim adamlarının kendi Hristiyan dindaşlarına sağlamaya çalıştıkları bir üstünlüktü. Birçok konularda, özellikle statü ve ekonomik açılardan Müslümanlardan daha aşağı durumda olmalarına rağmen, en azından din ko­nusunda kendilerini Müslümanlardan üstün hissediyorlardı. Kendilerinin geri kaldığı, elde edemediği bu üstünlüğü başarabilmek için, o güne ka­dar İslam konusundaki bilgilerini İslam’ın tahrif edilmiş bir görüntüsü olarak kabul ettiler. İslam’ın bu tahrif edilmiş görüntüsü, onun bir davet di­ni değil de kılıç dini olduğunu öngörüyordu.

Batı Avrupa’nın Müslüman korkusu, Müslümanların en son 1492’de İspanya’dan çıkarılmalarına kadar devam etti. Çünkü, 1453 yılında da Os­manlı İmparatorluğu İstanbul’u fethetmiş ve daha sonraları sınırlarını gü­ney-batı Avrupa’ya kadar genişletmişti. 1529 ve 1683 yıllarında ise Viya­na’ya ciddi askeri tehditler ulaşmıştı. Sadece, Osmanlıların mağlubiyeti üzerine 1699’da imzalanan Karlofça antlaşmasını müteakibendir ki Av­rupalılar bu korkuyu üzerlerinden atmış, kendilerine olan güvenleri de bir derece artmıştır. Bütün bu yüzyıllar boyunca Batı Avrupalıların İslam hakkındaki düşünceleri onun bu tahrif edilmiş görüntüsünün tesiri altın­da kalmıştır. Kont de Boulainvilliers gibi birkaç kişi müstesna tutulursa, hemen herkes İslam’ı, Hristiyanî bir anlayışla batıl bir din olarak telâkki etmişti. Kont, 1730’da Londra’da Hristiyanlara rağmen Muhammed’i ve İslam’ı övdüğü bir kitap yayınlamıştı. Ama o, ilmi kapasitesi az ve üste­lik hayal gücünü fazlasıyla kullanmış olduğundan kitabı bir roman mahi­yetini almış, ciddi bir tarih araştırması olmamıştır.

Hristiyanların, İslâm korkusunun büyüklüğü hakkındaki düşünceleri­miz mübalağa sayılamaz. Çünkü, 1530 yılında Venedik’te Kur’ân’ın Arap­ça metinlerinin basımından sonra zamanın Papası bu Kur’ân’ın hemen yakılmasını emretmişti. 1542 yılında da iki Protestan araştırmacı Basil’de Kur’ân’ın Latince bir çevirisinin basımını yapmak istemişlerdi. Bu çeviri, İslâm karşıtı münakaşaları ihtiva etmesine rağmen şehir meclisi basımı durdurmuş ve araştırmacılardan birisini de hapsettirmişti. Meclis, buna gerekçe olarak da Hristiyan fikir ve vicdanlarının böyle bir çalışmadan duyabileceği rahatsızlık endişesini öne sürmüştü. Ancak, Protestan lider Martin Luther’in şahsi müdahalesi ve bu çevirinin Müslümanlara fayda­dan çok zarar vereceği yolundaki ısrarı sonucudur ki basıma yeniden izin verilmiştir[4]. Şayet Müslümanlar, George Sale’in 1734 yılında Lond­ra’da basılan Kur’ân çevirisini takdirle karşılıyorlarsa, genelde Avrupa halkı arasındaki İslam’a karşı duyulan sert hisleri de biraz anlayışla kar­şılamalıdırlar. Sale, mükemmel bir Arapça tahsili görmüş ve o, Kur’ân metinlerini yorumlamada Beyzavi’nin tefsirindeki standardı izlemiştir. Bundan dolayı Sale’in tefsiri de büyük bir değeri haizdir ve bu tefsir hâlâ yayınlanmaktadır. Ancak Sale, son yıllarda Müslümanlar tarafından şa­şırtıcı ve muhalif bir şekilde tenkide tabi tutulmuştur. Belki de bu tenkitlerin sebebi, gerçek çevirinin güvenilir hünerine bakmak yerine onun, Hristiyan okuyuculardan çıkması mümkün düşmanlıkları teskin edebilme gayretiyle önsözünde söylemek zorunda kaldığı bazı cümlelere takılma­larından dolayıdır.

Yeni Oryantalizm’in Başarıları

1800’lü yıllardan itibaren, daha önce bahsettiğimiz Doğu araştırma­larında bulunan hemen herkes objektif ve doğru olan bilgiyi araştırıyordu. Bu amacın bir kısmı George Sale’de görünüyordu. Çünkü o, Kur’ân’ın, Müslümanların anladığı şekilde doğru bir çevirisini yapmak için uğraşı­yordu. Ayrıca o, İslam’ın propagandasının sadece kılıçla yapıldığını söy­leyenlerin yalancı oldukları (Kur’an çevirisinin önsözünde) konusunda Hıristiyanları iknaya hazırdı da. 19. yy.’ın sonlarına da varmadan bu önem­li gelişmeler sayesinde İslam’ın tahrif edilmiş imajı gerçeğiyle yerini de­ğiştirmeye yöneldi. İlk araştırıcılar, doğru bir İslam bilgisini araştırma esnasında, gerekli dil kapasitesini elde etme gibi hazırlık sayılabilecek saf­halarda dahi oldukça fazla zaman harcamak zorunda kalıyorlardı. Bu araştırmacılar ayrıca, yazma metinleri bulmak, buldukları bu metinlerin yoğun bir çalışmayı gerektirip gerektirmediği ve basımının yapılabilir de­ğerde olup olmadığının tespit edebilmek için muhteva konusunda da az çok bir fikir sahibi olmak zorunda kalıyorlardı. Batılı oryantalistler bu işe başladıklarında, Kur’ân hariç tutulursa, asla İslam ve İslam Tarihi kaynaklarının hiçbirinin matbaa basımı yapılmamıştı. 1784’lere kadar Osmanlı yöneticileri, Türkçe ve Arapça kitapların matbaa harfleriyle basımına izin vermemiş, buna rağmen 1729 ve 1742 yılları arasında birkaç Türkçe kitabın basımı yapılabilmişti.

İslamolojistler, kitapların Arapça basımlarını yapmadan önce, diğer Avrupalı bilim adamları, şimdiye kadar sadece el yazma nüshalar ola­rak mevcudiyetini koruyabilen birçok Yunan ve Latince çalışmaların ge­niş bir deneyimini ve bunların basım fırsatını elde etmişlerdi. Bir çalışma­nın basımına karar verdikleri zaman, toplayabildikleri kadar yazma nüs­haları bir araya getirmişler, onları kelime kelime karşılaştırmış ve metin değişikliklerinin vuku bulduğu yerleri not etmişlerdi. İki veya daha fazla kitaptan hangisinin ya da hangilerinin daha doğru olduğuna dair yeni ça­lışma metotları ortaya çıkarmışlar ve buldukları metoda uyum arz eden en sahih kitapları tespit etmişlerdir. Doğru buldukları veya reddettikleri şeyler için sahifenin altına ya da kitabın sonuna diğer okuyucuların ve bilim adamlarının da konuya vakıf olabilmeleri için “derkenarlar” çıkarmışlardır. Oryantalistler buna benzer bir metodu, Arapça ve Doğu ile ilgili eserlerin basımını yaparlarken de uygulamışlardır. Böylece basımı bu türden gerçekleştirilmiş eserler, diğer nüshalardaki olabilecek yanlışlıkların görülmesine ve düzeltilmesine sebep olmuştur.

İlk İslamolojistlerin birçoğu birer dilbilimcisiydi. Dolayısıyla, halefleri için alet hükmündeki dil kurallarını muhtevi kitaplar ve sözlükler vücuda getirdiler. Bazıları ayrıca gerek edebi ilgisi ve gerekse de İslam öncesi Arabistan’ın portresini sunma düşüncesiyle İslam öncesi şiir üzerinde araştırmalarda bulundular. Bu çalışmalar süresince Arap, İran ve Türk Edebiyatı Tarihi de ortaya çıkmış oldu. Bu çalışmalar iyi tanınan bazı edebi ürünlerin birer tanımını veriyordu. Ancak daha sonraları, araştırmacılar, yazma nüshaların bir listesinin meydana getirilmesi gereğinin farkına vardılar. Bu ihtiyaç sonucunda da hala Fuat Sezgin tarafından daha ge­niş olarak “History of Arabic Writings – Arap Yazmaları” Tarihi şeklinde devam ettirilen Carl Brockelmann’ın “History of Arabic Literatüre – Arap Edebiyatı” Tarihi adlı beş büyük ciltlik eser meydana geldi. “Thousand and One Nights – Binbir Gece” adlı eser ve daha birçokları 1714 gibi er­ken sayılabilecek bir tarihte Fransızcaya çevrildi. Böylece İslam ya da doğu ile en küçük bir şekilde ilgilenmeyen Avrupalılar arasında dahi bu tercüme hikayeler yaygınlaşmış oldu.

Batı kaynaklı İslam araştırmaları için Kur’an önceleri, merkezi bir konum arz ediyordu. Bütün araştırmacılar Kur’ân’ı doğru bir şekilde anla­mak istiyorlardı. Ama Sale’in, Kur’an’ın daha sonraki Müslümanlarca ne anlama geldiğini bulmak için izahlarda bulunmuş olduğu yerlerde, bazı yeni araştırmacılar, Kur’an’ı ilk defa işiten kişiye ne anlam verdiğini bul­mak için uğraşmış ve bu amaca erişebilmek için de modern edebi metotlar kullanmışlardır. Yine Batılı araştırmacılar, vahyin esbab-ı nüzülün­den (occasions of revelation) daha ziyade, onun kronolojik sıralamasını yapma konusunda da çok istekli olmuşlardı. İlerleyen yıllar boyunca ise bu konuda belli bir noktaya gelmiş bulunuyorlar. Araştırmacılar dikkat­lerini ayrıca, yedi kıraat ya da yedi harf olarak tanınan kabul görmüş Kur’an metinleri ile Hz. Osman mushafından önce Müslümanlarca yazıya geçirilen metinler arasındaki farklılığa çevirmişlerdir. Bazı Müslümanlar bu faaliyete itiraz etmiş olup ancak onların bu itirazları pek de haklı görülmemiştir. Çünkü, burada Kur’an’ın Allah tarafından vahyedilmiş bir ki­tap olduğu inancına zıtlık söz konusu değildir. Kur’ân nüshalarının fark­lılığı üzerinde yapılan çalışmalar bizlere, şu an kabul gören ve tamamen sahih metin şekli olan kutsal metinlere en küçük bir tahrifin bile girme­miş olduğunu göstermiştir.

Bütün Batılı tarihçilerin deneyimleriyle uyum içerisinde çalışan ta­rih sahasındaki İslamolojistler, ilk ve en güvenilir dokümanları araştır­mışlardır. Bu tarih İslamolojistleri, Hz. Muhammed’in hayatı konusunda, İbn Sa’d’in Tabakat’ı da dahil olmak üzere Vakidî’nin Meğazî’si ve İbn İs­hak’ın Sire’sinin önemini vurgulamışlar ve bu kitapların ilk ilmi basımlarını gerçekleştirmişlerdir. Diğer önemli bir adım da Taberî’nin hacimli Tarih’inin ilmi bir surette basımıdır. Bu kitaplar ve diğerleri üzerindeki il­mi araştırmalar bizlere, sonraki Müslümanlar tarafından kabul gören İs­lam Tarihi ile ilk nesil Müslümanlarınca kabul gören İslam Tarihi görüş­leri arasında bazı ayrılıkların olduğunu göstermiştir. Mesela, bugünkü Müslümanların genelde kabul ettiği Emeviler dönemi, temelde Abbâsile­rin ilk dönemlerindeki Emevi karşıtı propaganda mahsulü olup, Emevi dönemini gösteren çağdaş belgelerle uyum göstermemektedir. Yine, ha­dis araştırmalarında tarih tenkit metodunun uygulanmasıyla, Müslüman ilim adamlarınca sahih kabul edilmesine rağmen birçok hadisin sahih ol­madığı sonucuna varılmıştır. Ancak, elde edilen bu sonuçlarda tarihi ge­çerlilik kriterinin ne derece uyumlu olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır ki bu konuya az sonra değinilecektir.

Şehristânî’nin İslam Mezhepleri konusundaki kitabının 1850 yılında Avrupa’da bir baskısı yapılmış ve bu baskı bazı ilim mahfillerinin dikkatini çekmişti. Müslüman araştırmacıların, mezheplerle ilgili içtihat yanlışlık­larını gösterme çalışmalarına karşı, Batılı araştırmacılar da daha çok İslâm Dini düşüncesinin gelişimi ve âmentü esaslarının nasıl ince bir ih­timamla işlenmiş olduğu konusunu araştırmışlardır. İslamolojistler, sade­ce son yarım yüzyıldan beri İslâm düşüncesinin ana cereyan içerisinde­ki Eş’arileri ve diğerlerini bilimsel tez konusu yapmaya başlamışlardır. Bundan önce ise birçok Batılı bu tezleri pek ilgi çekici bulmamış, diğer bir kısmı da kader konusunda insanın hür olduğunu savundukları için Mu’tezilîlerin dini inançlara aykırı düşen doktrinleriyle uğraşmışlardı. Bir­çok Müslüman, dine de uygulanabilir korkusuyla uzunca bir zaman “ge­lişme” kavramını yabancı ve rahatsız edici bulmuş, ama bu kavram ge­nelde Batılının normal bir parçası haline gelmiş ve dine olduğu kadar daha başka birçok alana da uygulanmıştı. Büyük Müslüman sufilerin eserleri bazı batılıların ilgisini çekmiş ve bu sufilerin eserleri üzerinde araştırma yapan Batılıların İslam’a olan sempatileri artmıştır. Burada ak­lımıza gelen ilk isim Louis Massignon’dur.

Batı’nın doymak bilmez tecessüsü, İslâm kültürünün sanat, mimari, felsefe, bilim ve hukuk gibi diğer açılardan da araştırılmasını netice ver­miştir. Bu tür araştırmalarda bulunan kişiler, bütünüyle İslâm’la değil fa­kat onun özel konularıyla da ilgilenmişlerdir. Koloni güçleri özellikle ailevi problemlerde ve evlilik konusunda şeriatı uygulayan İslâm mahkemelerinin yargılarını kabul ettiğinden dolayıdır ki, İslâm hukukunun incelenme­si pratik bir açı oluşturmuştur.

Daha önce açık bir şekilde belirtmeye çalıştığımız bu geniş ilmi teşebbüslerin elde etmiş olduğu başarılar; şüphesiz ki, en ilkelinden tutun da en felsefi olanına kadar her türden insan grubu hakkında doğru bilgi­ler elde etmeyi amaçlayan Batı’nın toplam ilmi aktivitesinin sadece kü­çük bir parçasıydı. Oryantalistlerin bütünü arasında dahi, 19. yüzyılda uzun bir süre İslam dışı Hindistan dini gelenekleri üzerinde araştırma ya­pan kişiler mevcuttu. Bir kişi tutup da İslam konusundaki araştırmalara şöylece bakacak olursa bu araştırmaların pek de kuvvetli olmadığını görecektir. Sahanın genişliği, tek bir ilim adamının üstesinden gelemeyeceği ve daha sonra başka araştırmacılar tarafından düzeltilse bile, bir ta­kım hatalar yapabileceği kadar geniştir. Bazı araştırmacılar da yaklaşımlarında, dindar olmadan daha ziyade laik bir tutum sergilemiş, kutsal meselelerle ilgilendiklerini unuttuklarından dolayı da Müslümanların dini his­lerine karşı birçokları tarafından tebârüz ettirilen menfi düşüncelere iştirâk etmiş bulunmaktadırlar. Birçok hadisin gayr-ı sahih olduğu üzerinde tartışanlar da daha sonraki entellektüel Müslümanların, hadisin ehemmiyetli rolünü takdir etme ve özellikle hadisin onlar için ahlaki bir ideal ol­ma noktası ile denge kurmakta başarısız kalmışlardır.

19. yy. süresince birçok İslâmolojist, objektif gerçeği sorgulamaları ve doğru bilgiyi elde etme çabaları ile kendilerine orta çağdan miras ka­lan İslâm çehresi yerine, onun gerçek imajını görüntülemeye çalışmışlar, ancak bu işi yaparlarken bazıları İslam karşıtı önyargılarını kullanmış ve bu ön yargılarının kendilerine ait bazı ilmi yargıları etkilemesine müsaade etmişlerdir. Üstelik bu gibi kişilere yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde hala rastlanmaktadır. Şurası da dikkate alınmalıdır ki, İslam’a düşman­ca zıt bazı küçük Hıristiyan gruplar ki bunlar geçmişte olduğu gibi gü­nümüzde de mevcutturlar, Müslümanların inançlarına saldıran kitaplar telif etmekte, ancak bu yazarlar Hristiyan ilahiyatı hakkında biraz maha­ret sahibi olsalar da İslâm’ı hiçbir şekilde araştırmamış ve ilim dünyasın­da da kendilerine bir yer edinememiş kimselerdir. Bugün Hristiyanların esas bölümü ve özellikle Romalı Katolikler, Müslümanları resmen bir Allah’a inanan dindaşları olarak tanımış ve onlarla diyalog temin etmişlerdir.

Uzun zaman boyunca Batı, dinlerin tamamına veya büyük bir kısmına zıt bir tutum içerisinde bulunan insanlarla da karşılaşmıştır. 1714 yıl­larında seçkin Fransız yazar Voltaire, aslında kendi zamanındaki Kato­lisizme saldıran, ancak, Muhammed hakkında hiç de paylaşılamayacak sözler ihtiva eden “Le Fanatisme ou Mahomet le Prophete” adlı kitabını yazmıştı. Gerçi şunu hemen eklememiz gerekir ki aynı yazar daha son­raki “Essay on Morals” (Ahlâk Üzerine Makaleler) adlı kitabında da Hz. Muham­med’i lehte bir anlayışla büyük bir hükümdar olarak takdim etmiştir. Bel ki de pek az Müslüman, son birkaç yıldır yeniden ortaya çıkan din karşı­tı kişilerin İslam’a yönelttiği şüphecilikten haberdardır. 1977’de Patricia Crone ve Michael Cook adlı iki genç araştırmacı büyük bir gayret ile Mu­hammed’in zamanındaki dinin İslam değil de bir tür efsanecilik diye nitelendirdikleri “Hagarism” (Hacerizm) olduğuna dair iddia ile bir kitap telif etmişler ve bugünkü İslam’ın oldukça geç devirlerde ortaya çıktığını öne sürmüşler­dir. Söz konusu araştırmacılar aslında, “Ouranic Studies” (Kurân Araş­tırmaları) adlı kitabında, Kur’ân’ın, Abbasiler döneminin ilk yıllarına ka­dar istinsahının yapılmadığını iddia eden John Wansbrough’un talebele­ridir. Ancak, Müslümanlar şunu bilmekle rahatlamalıdırlar ki Batılı bilim adamlarının pek çoğu, her iki kitap konusundaki münakaşalarda ciddi ek­sikliklerin bulunduğunu ve bu kusurlardan doğan menfi neticelerin de bertaraf edilmesi gerektiğini düşünmektedirler.

Müslümanların Yeni Oryantalizme Reaksiyonları

Birçok Müslüman son yüzyıldan veya daha da fazla bir zamandan beri İslam’ın, yukarıda da izahı geçtiği üzere, sadece din karşıtı araştır­macılar tarafından değil, ama aynı zamanda, daha çok İslamolojist olma­larına rağmen Oryantalist diye adlandırdıkları genel kitle tarafından da saldırıya uğradıkları kanaatini taşımaktadırlar. Müslümanların gözden kaçırdıkları husus, İslamolojistlerin, başka dinlere ve ilk planda Hristiyanlığa uygulamış oldukları tarihi ve edebi tenkit metotlarını İslam dinine de uygulamış olmalarıdır. Bazı ilk araştırmacılar Hristiyanlığa bile tamamen müspet bakmıyorlardı. Hatta birçok Hristiyan’ın, kendi inançlarına saldı­rıldığını düşünecekleri derecede bulgularının menfi noktalarını vurguluyorlardı. Nihayet, her nasılsa, dindar Hristiyanlar da bu disiplinlerde ma­hir oldular ve bu tür ilmin müspet sonuçları da doğurabileceğini, ayrıca inananlara kendi dinlerini daha iyi anlama fırsatı bahş edebileceğini gös­terdiler. Hristiyanlar bazı değişiklikleri kabul etmek zorundalardı. Ama bu değişiklikler küçük problemler olup, imanın asli doktrinlerini etkilemiyordu. Mesela, şu anda ilim adamlarınca, İncil’in ilk kitabı Musa’nın sa­hifeleri olarak adlandırılmasına rağmen, Musa’nın kendi kitabı olmadığı, ancak daha sonraki müelliflerce değişik kaynaklardan alınmış ve düzen­lenmiş olduğu kabul edilen bir husustur. Yalnız bu durum, söz konusu sahifelerin Musa’ya ilk olarak vahyedilen Allah’ın kelimeleri olduğunu inkara neden olmamalıdır. Çünkü Allâh, diğer insanlara da ilhamda bulu­nabildiği gibi neden bazı müelliflere de ilham vermemiş ya da onları ken­di üstün iradesi ile yönlendirmemiş olsun!

Müslümanlarca bu konuda hissedilen sıkıntılar temelde iki ana nok­tadan kaynaklanıyor görünmektedir: Onların Orta Cağ Müslümanlarından tevârüs ettikleri bilginin tabiatı kavramı ve İslam’ın geleneksel öz gö­rüntüsü.

Sir Hamilton Gibb, 1945 yılında İslâm’da Modern Temâyüller adlı konferanslarında, bilginin ne olduğu konusunda Orta Çağ inanışı ile çağ­daş Batı arasındaki çatışmaya işaret ederek şöyle demektedir:

“Bilgi” konusundaki eski İslâmî görüş, bilinmeyene ulaşma değil, ama, “bilinen”i toplama şeklinde mekanik bir süreçtir. “Bilinen”, “değişen ve genişleyen” olarak tasavvur edilme­miş, fakat “verilen” ve “ebedi” olarak algılanmıştır.

O, daha sonra da bu durumun, Müslümanların ilmi aktivitelerine na­sıl kötü bir etki yaptığına dikkat çekmektedir. Bizim çağdaş iddiamız, bilginin, birçok bölümü henüz keşfedilmemiş sınırsız bir saha olduğudur. Söz konusu kötü etkiyi başka bir şekilde şöyle de ifade edebiliriz. Orta çağ Müslüman araştırmacıları öncelikle “yaşama için bilgi” yani dinî ve ahlakî gerçeklerle ilgilendiler. Oysa ki modern Batılı bilim adamlarının ve araştırmacıların bulmaya çalıştığı objektif gerçekler, insanların; tabiat güçlerini, fertleri ve toplumları kontrol etmelerine yardımcı olan “güç için bilgi” konusuydu. Sir Hamilton Gibb, ayrıca, tarih tenkidi disiplininin Müslüman tarihçilerce hicri üçüncü ve dördüncü asırlarda geliştirildiği ancak daha sonraları bu disiplinin kaybolduğu gerçeğine işaret ederek şöyle diyor:

“Tarihçiler, İslam’ın dogmatik yapılanmasını hemen hemen hiçbir tepki göstermeden kabul etmişler ve tarihi sonucun, bir nevi dogmatik münazaralar ve ahlak öğreticileri sınıfı olan ulemâ tarafından imzalanmasına hizmet etmişlerdir.”

Geleneksel İslâm tarih kavramı ile modern Batı’nın tarih yazımı arasındaki fark, şu anda belki de Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki kar­şılıklı anlayışa karşı oluşmuş en ciddi engellerdendir. Bu tezatın farkında Müslüman bir araştırmacı olan Abdulcevat Falaturi, Batılı kavrama karşı alternatif olarak gerçekçi bir Kur’ânî tarih kavramını savunmuştur. Ancak onun bu tezinin, Batılı tarihçilerin başarılarını takdirle karşılayan Müslü­man bilim adamlarını ne derece ikna edeceği de şüphelidir. Çünkü hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar Allâh’ın, tarihin sahibi olduğuna inan­maktadırlar. Belki de mesele şöyle tezahür etmekte: Tarih ten­kidiyle zenginleşen objektif sonuçların bize ulaştırdığı sonuçlara bakıp, Tanrı’nın tarihte gerçekte ne yaptığını bilmek gerekli mi? Yoksa, geçmiş nesillere ait bilginlerin, O’nun ne yaptığına dair varsayımları sınırlandırılmalı mı?”

İslamolojistlerin bakış açıları konusundaki problemlerin ikinci kayna­ğı ise İslam’ın geleneksel görüntüsüdür. Burada birçok nokta belirtilebilir. Ancak sadece şu noktaya bakmak da kâfi olacaktır. O da İslam’ın kendi kendine yeterliliği yani, şu andan, tarihin sona ereceği ana kadar insanlığın muhtaç olduğu bütün dini ve ahlaki gerçeklerin Kur’an’da ve kutsal kabul edilen ilahi ilim olan hadislerde bulunabileceği düşüncesidir. Müslümanların İskenderiye’yi fethetmelerine dair şöyle bir rivâyet nakle­dilir: Başarılı kumandan, Halife Ömer’e bir mektup yazarak bulmuş oldu­ğu meşhur bir kütüphaneyi ne yapması gerektiğini sorar. Ömer de mektubu şöyle cevaplar: “Şayet bulduğun kitaplar Kur’an’la uyum içindey­se onlar gereksizdir, yok edilebilir; ama Kur’ân’a zıt iseler onlar tehlikeli­dir ve mutlaka yok edilmeleri gerekir.” Kumandan da bütün kitapları çar­şı hamamlarının ısıtılmasında kullanılmak üzere dağıtır. Bu rivayet hemen hemen tam bir kesinlikle sonradan uydurulmuştur. Çünkü kütüphanenin, fetihten birkaç yıl önce taşınmış olduğunu gösteren belgeler vardır. Ama yine de hikâyede belirtilmek istenen davranış tarzı bugün de birçok ge­leneksel, Müslümanda bulunabilir. İslam harici hiçbir ilmi aktivite bu tür geleneksel Müslümanları herhangi bir şekilde ilgilendirmemektedir. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Osmanlı imparatorluğu uleması, Batı Avrupa’da Descartes ve Locke’un öncülük yapmış olduğu yeni felsefi temayülleri anlama konusunda herhangi bir çaba göstermemişlerdir. Sonuç­ta da Batı Avrupa’ya gelen Osmanlı diplomatları ve öğrencileri, karşılaş­mış oldukları düşünürlerin tevcih ettikleri dini müşkülleri halledememiş­lerdir. Daha da üzücüsü, bunların on dokuzuncu yüzyılda edebi ve tarihi yeni tenkit disiplinlerini anlamada başarısız kalışlarıdır. Bunun da nede­ni, Müslümanların ortaya çıkan yeni düşünceleri İslam’a saldırı olarak görmeleridir.

Bilgi ve kendi kendine yeterlik kavramları arasındaki tezatın sonuç­larından birisi de Müslümanların bazı şeyler öğrenebileceği birçok Batılı İslamolojist varken, buna mukabil Hristiyanlık üzerinde araştırma ya­pan Müslüman öğrencilerin olmayışıdır. Bir taraftan, İslamolojistlerin te­lif ettikleri yüzlerce cilt kitap, hatta sadece İslam konusunu işleyen bü­yük hacimli bir ansiklopedi vardır ve Müslümanlar bu eserlerden bazıla­rını Arapçaya ve diğer İslam dillerine tercüme etmeye değer bulmuşlardır. Diğer taraftan ise, bazı münazaraları hariç tutarsak Müslümanlarca Hristiyanlık hakkında yapılmış hiçbir araştırma yoktur. Ama en azından, bazı İslam Üniversitelerinde son on ya da yirmi yıldır Karşılaştırmalı Din­ler konusu okutulmaktadır.

Pek az Müslüman, Batılı ilim anlayışını takdir etmekte ve onu bir noktaya kadar da kabul etmektedir. Ancak en önemlisi bütün Müslümanların böyle düşünmesidir. Çünkü, diğer türlü Müslüman ümmet, kendisi­ni azınlık ya da muhkem bir kaleye kapanmış olarak hissedecektir. Gele­neksel Müslümanlar, Batı’nın bütün endüstriyel teknolojisine ve onun ürünlerine sahip olmayı hatta üretimde Batılılarla iş birliğini kabul etmek­le birlikte ancak yine de onların ilmi tutumundan etkilenmemeyi düşün­me eğilimi gösterebilirler. Oysa ki bu imkânsız bir şeydir. Müslümanlar bazı temel ilmi tutumları elde etmeden, Batı’nın teknolojik hünerlerini elde edememektedirler. Çok geçmeden de İslamolojistlerin yönelttiği soruları bu defa da bunlar soruyor olacaklardır. Acilen yapılması gereken; Müslümanların kendilerini sıkıca saran bağları ve içe kapanıklığı terk etmele­ri, sonra da bir kısmının tarihi ve edebi tenkitler ile diğer modern disiplinlerde ehil olmaları, yeni yeni olarak ortaya koyacakları hünerleriyle kendi inançlarını “Hagarism” gibi çalışmalara karşı savunmaları, böylece de kendi dindaşlarına İslam inancının ne kadar makul ve Batılı ilim anlayışıyla ne derece uzlaşabilir olduğunu göstermeleridir.


[1] W. Montgomery Watt’ın, Islamochristiana (1988, Roma, Sayı: 14, ss. 201-210) adlı der­gideki “The Study of Islam by Orientalists” başlıklı makalesinin tercümesidir.

Bu tercümemizin ilk Yayımlandığı Tarih ve Yer: 1 Mayıs 1991. https://dergipark.org.tr/tr/pub/neuifd/issue/19716/210725 Bu makale, daha sonraki tarihlerde (1992’de) bazı akademisyenler tarafından ilk defa tercüme ediliyormuş gibi yayınlanmıştır.

[2] Çin dili ve kültürü ile ilgilenen, araştırma yapan kişi.

[3] Hint dili ve kültürü ile ilgilenen, araştırma yapan kişi.

[4] James Kritzeck, Peter de Venerable and Islâm, Princeton, Princeton Uni­versity Press, 1964, VII, VIII.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s