Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İsa (as)

Musa Kâzım GÜLÇÜR

28 Ocak/2019

Zulmedenler hariç olmak üzere, Ehl-i kitaba (Yahudî ve Hıristiyanlar) delillerinizi en güzel şekilde ( incelik, hilm, vakar ile karşılık vererek hak ve gerçek delilleri açıklayarak) mantık yoluyla izah ediniz.

Ayrıca şöyle deyiniz:Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Sizin ilahınız da bizim ilahımız da birdir. Zaten biz bu İlah’a teslim olmuşuz.

Ankebût sûresi, 29/46

Önsöz

Hamd, alemlerin Rabbine, salat ve selam da O’nun Habib-i Ekremi, âl ve ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, tefsir-fıkıh-mezheb-müctehid imamlarımızın ve bütün mana rehberlerimizin üzerine olsun.

Bu araştırmanın konusu, Hz. İsa aleyhisselam’ın Kur’an-ı Kerim’de nasıl yer aldığını ortaya koymaya çalışmaktır. Bunun için öncelikle literatür taraması yapılmıştır. Türkçe çalışmalar; İslam Dininde Hz. İsa ve Meryem / 0. Cemaleddin Elçioğlu, İslam inancı Açısından Nüzul-ü İsa Meselesi / Zeki Sarıtoprak, Muhabbet Meleği Hz. İsa’nın Hayatı / Konstan Padayan ve Kur’an-ı Kerim’e Göre Hz. İsa/ Fevzi Samuk–Necati Ağıralioğlu’dur. Zeki Sarıtoprak’ın analitik çalışması hariç tutulacak olursa diğerleri oldukça kifayetsizdir denilebilir. Arapça çalışmalar bu açıdan daha zengin görünmektedir.

Bu çalışmada öncelikle İsa (as)’dan bahseden ayet-i kerîmeler alınmış, bu ayet-i kerimelerin yorumları için;

et-Taberî’nin (v.310) “el-Câmiu’l-beyân”ı, et-Tûsî’nin (v.460) “et-Tibyân”ı, el-Beğavî’nin (v.516) “Meâlimü’t-tenzîl”i, İbnü’l-Cevzî’nin (v.597) “Zâdü’l-mesîr”i, er-Râzî’nin (v.606) “et-Tefsîru’l-kebîr”i, İbn Kesîr’in (v.774) “Tefsîru’l-Kur’ân”ı, el-Bikâî’nin (v.885) “Nazmü’d-dürer”i, es-Suyûtî’nin (v.911) “ed-Dürru’l-mensûr”u, eş-Şevkânî’nin (v.1250) “Fethu’l-Kadîr”i, el-Âlûsî’nin (v.1270) “Rûhu’l-meânî”si, Seyyid Kutup’un “Fî Zılâli’l-Kur’ân”ı ve Elmalılı’nın “Hak Dîni Kur’ân Dili” adlı tefsirlerine müracaat edilmiştir.

Ayet-i Kerimeler kronolojik olarak ele alınmaya çalışılmış, zaman zaman kısa da olsa zihnimize gelen bazı yorumlara yer verilmiştir. Çalışma büyük ölçüde Taberî’ye dayandırılmıştır denilebilir. Çünkü görebildiğimiz kadarıyla Taberî gerçekten muhteşemdir. Diğer tefsirlerin hemen hepsi rivayet bilgisi itibarı ile Taberî’ye dayanmaktadır. Biz de Taberî’nin rivayet ve yorumları haricinde bir bilgi var idiyse o bilgileri ilgili tefsirlerden almaya özen göstermeye çalıştık. Bu çalışmada mutlaka eksik ve kusurlarımız olmuştur. Bunun için Cenab-ı Hakk’ın affını talep etmekteyiz.

Musa Kâzım GÜLÇÜR

1. Hz. Meryem

Hanne, Hz. Zekeriyya’nın baldızı, İmran’ın da karısı idi. İmran ailesi;

إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ (33) ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (34)

“Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.[1]

ayet-i kerimelerinin delaleti iktizasınca seçkin bir ailedir. Hanne, şayet bir oğlu olursa onu Beyt-i Mukaddes’e hizmet için vereceğine dair bir adakta bulundu. Kur’an-ı Kerim, onun bu adağını bizlere şu şekilde aktarmaktadır:

إِذْ قَالَتْ امْرَأَةُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Hani bir vakit İmran’ın hanımı şöyle demişti: Ya Rabbi, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan azade olarak senin yoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz duaları işiten, niyetleri bilen yalnız Sen’sin.[2]

Duası kabul olunan Hanne hamile kaldı. Ancak oğlan yerine kız doğurmuştu. Kızların Beyt-i Mukaddese adanması ve orada hizmet etmesi olağan değildi. Ancak Cenab-ı Hak bu adağı,

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا

“Rabbi bu adağı en güzel bir şekilde kabul buyurdu ve yine pek güzel bir tarzda Meryem’in yetişmesini sağladı.[3]

Evet, adı “Meryem” konulmuştu. Kur’ an-ı Kerim’in “وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا” tabirini, “Rabbi onu, çok güzel bir çiçeği büyüttüğü gibi büyüttü” şeklinde anlamak, Kur’an kelimelerinde zaten varolan ahengi Türkçe’ye aktarmaya çalışmak şeklinde yorumlanabilir. Böylece Meryem, mümtaz kılınmış kutlu bir kadın olarak yetişti. Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle belirtiyor:

وَإِذْ قَالَتْ الْمَلَائِكَةُ يَامَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاءِ الْعَالَمِينَ

Hani melekler dediler ki: Meryem! Muhakkak ki Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı. Ayrıca seni dünyadaki bütün kadınlara üstün kıldı.”[4]

Rabbi onu, daima melekleri ile hıfz ve inayeti altında yetiştirdi. Bu büyük kadın, neticede Cenab-ı Hakk’ın izni ve takdiri ile kul ve peygamber Hz. İsa’nın annesi olmak şerefine ulaştı.

Kur’an-ı Kerim, Hz. Meryem’in hamilelikten hemen öncesi durumunu şu şekilde belirtmektedir:

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذْ انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا

Kitapta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekiliverdi.[5]

Süddî, âyet-i kerîmedeki “doğu” kelimesini, “doğu tarafındaki mihraba çekilmek” olarak anlamıştır. İbn Abbas da Hristiyanların doğuyu kendilerine kıble edinmekle İsa (as)’ın doğum yerini kıble edinmiş olduklarını belirtmektedir.[6]

Bilindiği üzere İmran’ın hanımı, karnındaki çocuğu Allah yolunda hizmet için adamıştı. O dönemdeki Yahudî geleneklerine göre mabedlere yalnızca erkek çocuklar hizmet amacı ile adanıyordu. Ancak çocuk kız doğmuş, buna rağmen İmran ailesi adaklarında ısrar etmişlerdi. Meryem adı verilen çocuğun bakım ve gözetimi geniş dinî tartışmalar sonucunda Hz. Zekeriyya (as) tarafından üstlenilmiştir.[7]

Yukarıdaki âyet-i kerîmede belirtilen husus, Meryem henüz mabedde ibadet ve hizmetle hayatını sürdürdüğü bir dönemde meydana gelmiştir. Dolayısı ile Süddî’nin tevcihinin diğer yorumlara göre daha doğru olduğunu mülahaza etmekteyiz.

1.1. Meryem’e Ruh’un Gönderilmesi

فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

Onlarla kendisi arasına bir perde gerdi. Biz de ona ruhumuzu gönderdik de ona kusursuz, mükemmel bir insan şeklinde görünüverdi.[8]

İbn Abbas’a göre “perde”, Cenâb-ı Hakkın Meryem’i güneş ışınlarından korumuş olmasıdır. Süddî de bu perdenin bir “duvar” olduğunu söylemektedir.[9] Ebu Salih’in yine İbn Abbas’tan bir rivâyetine göre bu normal bir perdedir.[10] Gönderilmiş olan “ruh” ise Katâde, Vehb. b. Münebbih, İbn Cüreyc ve Süddî’ye göre “Cibril” (as)’dir.[11]Ruh” kelimesi mecazi anlamda kabul edilirse, Allah’ın (cc) İsa (as) ve ona gönderdiği vahiyle dini hayatı yeniden diriltmesi ve ona hayat vermesi anlamına gelir.[12]

1.2. Meryem’in İffet ve Nezaheti

قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَانِ مِنْكَ إِنْ كُنتَ تَقِيًّا

Meryem irkildi veBen, dedi Rahmana sığındım senden. Eğer Allah’tan korkup haramdan sakınan bir kimse isen çekil yanımdan![13]

Meryem (as) kendisine temessül eden Cibril’i önce beyti Makdis’in hizmetçilerinden Yusuf adlı bir gence benzettiği için “ben senden Rahman’a sığınırım” demiştir. Hz. Meryem, büyük bir ihtimalle bu gencin şeytana uyduğunu düşünmüştü.[14] İbn Abbas’dan nakledildiğine göre ise Hz. Meryem zamanında, ismi “Takiy” olan fâcir bir genç vardı. Meryem, kendisine görünen şeklin o genç olduğunu zannetmiş ve: “sen Takiy isen senden Rahman’a sığındım” demiştir.[15]

Ancak kanaatimizce bu görüşün aslı yoktur. Çünkü bu yorum, âyette geçen “بَشَرًا سَوِيًّا = düzgün, mu’tedilu’l-halk bir insan[16] tabirine zıt düşmektedir. Cenâb-ı Hak Cibril’i (as) asli, meleki bir surette göndermemiştir. Çünkü bu durumda Meryem korkup kaçabilir ve onunla görüşmeye tahammül edemezdi.[17] Dolayısı ile, Kur’ân-ı Kerîm bir şâhid-i adldir. Hz. Meryem’i yalancıların yalanlarından tenzih etmektedir. Evet, Cibrîl (as) Meryem’e bir hüsn-ü faik ve cemal-i râik ile temessül etmiştir. Hz. Peygamber (sas)’e de “Dıhye” suretinde temessül ettiği gibi. Bununla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’in şehadeti ile Meryem “ben senden Rahman’a sığınırım” diyerek bütün verası ve iffeti ile nezâhetini en yüksek seviyede göstermiş olmaktadır.[18]

Cenâb-ı Hak, oldukça önemli bir vazifeyi ne kadar yakışıklı ya da alımlı olursa olsun –ki rivâyette bu ayrıntı da yoktur– facir bir gencin temsil etmesinden müstağnidir. Ancak, Meryem’e temessül eden meleğin, bu büyük vazifeye uygun olarak mutlaka iffeti ve nezaheti ile bilinen bir gencin suretinde gelmiş olması da düşünülebilecek ihtimallerden bir tanesidir. Ya da bu büyük mucize Hz. Meryem’in dehşete ve korkuya düşmeyeceği ama başkalarınca tanınmayan, aynı zamanda gördüğü anda Hz. Meryem’e bir güven ve itimad bahşeden, o ana kadar kimsenin görmediği ve tanımadığı bir surette olan birisi de olabilir. Mesela, Cebrail aleyhisselamın, sahabelerin iman, İslâm ve ihsanı öğrenmesi için Hz. Peygamber (sas)’e –Hz. Ömer (ra)’ın ifadesi ile “o ana kadar görmediğimiz biri idi” ifadesinde olduğu üzere– gelmesi gibi.

1.3. Ruh’un Allah’tan Çocuk Hediyesi

قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا

Ruh:Ben, dedi, Rabbinden sana gelen bir elçiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk hediye edeyim diye geldim.[19]

Ayetteki “زَكِيًّا” kelimesinin, “günahlardan arındırılmış nebi,hayırda daima artış gösteren” gibi manalara geldiği söylenmiştir.[20] Bazı İslam bilginlerince de bu kelimeye “yüce, yüksek” anlamı verilmiştir.[21]

Bu âyet-i kerîmede meleğin, Hz. Meryem ile konuşmasının daha derin ayrıntılarına girilmemekle birlikte, Kur’ân-ı Kerîm’in Âl-i İmran sûresi, 3/45-46. âyetlerinde bu konuşma biraz daha detaylı olarak verilmektedir.

1.3.1. Çocuğun Özelliklerinin Belirtilmesi

إِذْ قَالَتْ الْمَلَائِكَةُ يَامَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمِنْ الْمُقَرَّبِينَ

1.Gün geldi melekler ona:Meryem! Allah kendisi tarafından bir kelime vereceğini sana müjdeliyor. Adı İsa, lakabı Mesih, sıfatı Meryem oğludur. Dünyada da ahirette de itibarlı, Allah’a en yakın kullardan olacaktırdediler.[22]

Taberî, bu ayet-i kerimenin izahı ile ilgili olarak şunları belirtmektedir:

“Ayetteki “بِكَلِمَةٍ مِنْهُ” kısmı “Allah’tan bir haber ve peygamberlik” anlamına gelmektedir. Böylece âyetin anlamı: “Melekler şöyle dediler:Ey Meryem! Allah, seni kendi katından bir müjde ile sevindirmektedir. Müjde, senin oğlundur. Adı da Meryem oğlu Mesih İsa’dır” olmaktadır. Bazıları, âyetteki “kelime”nin Cenâb-ı Hakk’ın “كُنْ” “ol” emri olduğunu kabul etmişlerdir. Katâde’ye dayandırılan bir rivâyet böyledir. Bir kısım da “kelime”nin İsa (as)’ın bir başka ismi olabileceğini düşünmüşlerdir. Bu görüş İbn Abbas’a dayandırılmaktadır.”[23]

Taberî, bu tevcihlerin en doğrusunun birincisi olduğunu belirtiyor. Çünkü “kelime” ile İsa (as) kastedilmiş olsaydı âyette “اسْمُهُ” “o erkek kişinin ismi” şeklinde müzekker değil, “اسْمُهَا” “o bayanın ismi” şeklinde müennes olarak gelmesi gerekecekti. Böylece “kelime”den kasdın İsa (as) değil de, Meryem’e verilen “müjde” ve bu müjdenin de “İsa” (as) şeklinde yorumlanması daha uygun görünmektedir. Ancak yine de Basra ve Kufe nahivcilerinden bir kısmı, “kelime” ile İsa (as)’ın kastedilmesinin normal bir gramatik yapı olduğunu, sıfat, kalıp ve isimlerin müsemmayı tarif etmiş olmayabileceğini “اَلدَّابَّةُ، اَلْخَلِيفَةُ” gibi kelimeleri örnek vererek açıklamaya çalışmışlardır.

اَلْمَسِيحُ” kelimesi “مَفْعُولْ” kalıbından “فَعِيلْ” kalıbına alınmıştır. Bu kelime aslında “مَمْسُوحْ” iken “مَسِيحْ” haline gelmiştir. Allah (cc) onu günahlardan temizleyerek meshetmiştir. İbrahim, bu meshin bereket ile mesh olduğunu söylerken Saîd de ona katılmaktadır. Ayet-i kerîmede “Meryem oğlu” denilmesi ile Hıristiyan ve Yahudilerin İsa (as) hakkındaki yanlış telakkilerinin önüne geçilmiştir.[24]

Ayet-i kerimedeki “وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمِنْ الْمُقَرَّبِينَ” “Dünyada da ahirette de itibarlı, Allah’a en yakın kuldur o” kısmı, “Allah’ın, İsa (as)’a bir şeriat vermesi, ona kitap indirmesi ve vermiş olduğu diğer nimetler sebebi ile Allah yanında yüksek bir mekâna ve şerefe sahip kılması” anlamına gelmektedir. “Ahiretteki şeref ve izzet”, Allah’ın izin verdiği kişiler için İsa (as)’ın şefaat etmesi ve ulu’l-azm peygamber kardeşleri ile birlikte kıyamete kadar bütün insanlara örnek bir peygamber olmasıdır.[25]

وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنْ الصَّالِحِينَ

2.Beşiğinde de yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.[26]

Nasb makamında olduğu için “مُكَلِّمُ النَّاسَ” şeklinde olacakken amillerden bağımsız bir şekilde “وَيُكَلِّمُ” şeklinde gelmiştir.[27] Fâilin, nasb makamındaki fiile merfu olarak atfı, her ikisinin anlam beraberliği taşımasından dolayı geçerli bir uygulamadır. Bunun Arap şiirinde de örnekleri bulunmaktadır.[28]

Taberî, bu âyetle ilgili açıklamalarında şunları söylemektedir: İsa (as)’ın “beşikte (bebekken) konuşması”, iftiracıların onun annesi aleyhine olan uydurmalarından uzak olduğuna açık bir delildir. “Yetişkinliğindeki konuşması” ise onun peygamberliğine olan bir delildir. Cafer b. Zübeyr, bu âyet-i kerime ile Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İsa’yı, diğer insanlar gibi yetişip büyüyen birisi olarak tarif ettiğini, ancak kullarına kudretini gösterip küçüklüğünde de onu konuşturduğunu, böylece O’nun nübüvvetinin doğruluğuna da bir delil olduğunu belirtmektedir. Katâde ise, “الْمَهْدِ” ve “وَكَهْلًا” tabirlerini “küçüklük, yetişkinlik” olarak anlamıştır. Mücahid ise, “kehl”i “hilim” anlamında kabul etmiştir. Diğer müfessirler, “وَكَهْلًا” “yetişkinlikteki konuşma”sı ile, ahirete yakın yeniden ortaya çıktığındaki konuşmasının kastedildiğini kabul etmişlerdir. İbn Vehb de bu görüşü kabul edenlerdendir. Ona göre İsa (as), Deccal’i öldürdüğü zamanki konuşmasında “وَكَهْلًاyetişkin” durumundadır.[29]

İbn Abbas’a göre (ra), Hz. İsa’nın beşikte konuşması, Kur’ân-ı Kerîm’de bize aktarıldığı kadar, belli bir an için olmuştur. Sonra ise, konuşma çağına gelene kadar yine konuşmamıştır.[30]

1.3.2. Meryem’in İtirazı ve Ruh’un Cevabı

قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُنْ بَغِيًّا

Meryem:Nasıl oğlum olabilir ki? Bana eli değen bir tek erkek bile olmamıştır. İffetsiz bir kadın da değilim![31]

Meryem, meleğin bu haberi Allah’tan getirdiğini, bunun mucizevi bir keyfiyet olduğunu, meydana gelecek bebeğin ismi, lakabı, bebekliği ve yetişkinliğinde meydana çıkacak özeliklerini dahi öğrenmiş olmasına rağmen durumu kabullenmekte güçlük çekmiş görünmektedir.

قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَقْضِيًّا

Ruh:Öyledir, ama Rabbin:Bu bana pek kolaydır. Çünkü biz onu insanlara kudretimizin bir alameti ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız ve artık bu, hükme bağlanmış olup bitmiş bir iştirdedi.[32]

Ruh’un, Meryem’in sözlerini tasdik etmesi ve “öyledir” demesi oldukça önemlidir. Sadece bu kelime bile, Kur’an-ı Kerim’de geçiyor olması itibarı ile, Hz. Meryem’in nezahet ve iffetini tasdik için yetmektedir. Bu âyet-i kerîme ile Cenâb-ı Hak, İsa (as)’ın niçin babasız bir şekilde var edildiğine dair: 1.“Kudretinin bir alameti” ve 2. “Allah tarafından bir rahmet” olması gibi oldukça şumullü anlamlara kapı açan iki temel sebep göstermektedir. Her şeyi yaratan Allah (cc) İsa (as)’ı da babasız olarak yaratmakla, insanlığa Âdem (as) ile birlikte iki büyük yaratılış gerçeğini bir mevize olarak sunmuş olmaktadır.

قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللَّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Meryem:Ya Rabbi, bana hiçbir erkek eli değmediği halde nasıl olur da çocuğum olabilir?deyince, Allah şöyle buyurdu:Öyle de olsa Allah, dilediğini yaratır. Zira o bir şeyin var olmasına hüküm verince sadece ol der, o da derhal oluverir.[33]

Yukarıdaki âyet-i kerîmeye verilen Türkçe anlam, İbn Kesir vb. müfessirlerin yorumu doğrultusunda daha isabetli görünmektedir ki o da şudur: Meryem, şöyle söylemiş ya da düşünmüş olabilir: “Bu çocuk benden nasıl dünyaya gelir? Benim bir kocam yok! Evlenmeye de azmetmedim! Ben (haşa) bir azgın da değilim!”[34]

Ancak bu âyet Tusî ve benzerlerinin yorumu ile ele alınırsa anlamının daha farklı düşünülmesi gerektiği ortaya çıkar ki, o da şudur: “Meryem, çocuğun doğma keyfiyetinin Allah’ın kudretinde her şekilde mümkün olduğunu biliyorsa, bu suali neden tevcih etmiş olabilir?

1. Bu işin babasız olup olmayacağını anlamak istemiştir. Yani acaba bu müjde, çocuğun bir baba vasıtası ile geleceğini mi söylemektedir? Hemen her dilde olduğu gibi Arapça’da da meselâ şöyle bir söz söylendiğinde sadece taaccüb anlaşılır: “Falan kişi ile, bir binitin olmadan nasıl da yolculuğa çıkıyorsun?!” Buradaki mânâ: Falanca kişi ya yanında yolculuğa aldığı kişiye de bir binit sağlamakta veya ona imkân sunmaktadır.

2. Alışılagelmişin dışına çıkıldığında insanda taaccüb meydana gelir. Meselâ, Allah’ın (cc) yüce kudretini gören kişi “Allah ne büyüktür” der. Ya da en kıymetli bir eşyasını birisine hediye eden kişi için: “Nasıl hediye ediyorsun, o senin en kıymetli eşyan?!” diyen kişi hibenin varlığını inkâr etmiyor, sadece hibenin büyüklüğüne şaşırıyor. Bunun gibi, Meryem’in sözü inkâr değil, bir taaccübtür denilebilir.[35]

Bir önceki âyette “أَمْرًا مَقْضِيًّا” “olmuş-bitmiş bir ” ya da “gerçekleşmiş bir ” ifadesi, bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk’ın “كُنْ” “ol” emri ile irtibatlandırılmıştır.

1.4. Meryem’in Hamileliği

فَحَمَلَتْهُ فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا

Sonra çocuğuna hamile kaldı ve bu haliyle uzakça bir yere çekildi.[36]

Vehb b. Münebbih, Süddi ve İbn Cüreyc’e göre, Cebrâil (as) Meryem (as)’ın elbisesinin cebine üflemiş, bu nefha sonunda da Hz. Meryem hamile kalmıştır. “قَصِيًّا” kelimesi ise İbn Abbas, Mücahid ve Süddi’ye göre “uzak yer” anlamındadır.[37]

Bu âyet-i kerîmedeki “uzakça bir yere çekildi” ibaresi ile yine Meryem sûresi, 19/16. âyetteki “ayrılıp doğu tarafında bir yere çekildi” ibaresi arasında anlam paralelliği var gibi görünüyorsa da bu âyetteki “çekilme” ifadesinin, daha çok hamileliliğin sebep olduğu bir davranış olduğu anlaşılmaktadır. Şâyet bu “hamilelik” dönemi Cenâb-ı Hakk’ın diğer kadınlarda geçerli kıldığı şartlara tabi olmuşsa, bilindiği gibi ortalama 9 ay 10 günlük bir dönemdir ve 4. aydan itibaren diğer insanlar tarafından da fark edilmeye başlanır. Tabii şartlar içinde cereyan ettiği düşünüldüğünde Hz. Meryem’in, hamileliğini diğer insanlardan en azından gizlemek istemiş olabileceği ve bu sürenin de en az 5 ay kadar olduğu varsayılabilir. “Tabi şartlar” tabirini kullanmış olduk, çünkü az da olsa bazı müfessirin-i izam, özellikle İbn Abbas’a dayandırdıkları bir rivâyette Hz. Meryem’in hamilelik döneminin 1-2 hafta kadar kısa sürdüğünü kaydetmişlerdir. Hz. İsa (as)’ın babasız olarak mucizevî bir şekilde dünyaya gelişi, onun anne karnında geçirdiği sürenin de kısalığını gerektirir mi? Kanaatimizce âyet-i kerîmenin geliş şekli, ifadedeki ayrıntılar bu hamileliğin normal şartlar altında cereyan ettiği fikrini destekler mahiyettedir.

فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَالَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا

Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı.Ay! dedi, n’olaydım, keşke bu başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olsaydım.[38]

فَأَجَاءَهَا” kelimesi “أَلْجَأَهَا” “zorladı” şeklinde anlaşılmıştır. Mücahid, İbn Abbas, Süddî ve Katâde bu görüştedirler. Hz. Meryem’i doğum sancısı hurma ağacına dayanmaya zorlamıştır. Hz. Meryem’in yalnız bir şekilde çekildiği uzak mekânın neresi olduğu konusunda ise değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirin-i izam, burasının Mısır’ın en uzak yukarı bölgelerinden, Şam’ın da uzak-aşağı bölgesine denk gelen bir yer olduğunu belirtmektedirler. Süddî, mekânın Beytullahim olduğunu söylemektedir.[39]

Bu âyet-i kerîme, hamilelikle birlikte doğumun da normal şartlar altında cereyan ettiğini göstermektedir. Çünkü Hz. Meryem “keşke bu başıma gelmeden…” demektedir. Şâyet, haml keyfiyeti normalden daha farklı olsaydı, Hz. Meryem’in de bu normal tepkisi yerine daha farklı bir yaklaşım ve ifadesinin olması gerekirdi. Yine, hâdise normal şartların dışında gerçekleşmiş olsaydı Hz. Meryem’in kavmine en azından durumu anlatabileceği, bu hâdisenin nasıl mucizevî şartlarda gerçekleştiğini kendisinin de görüp yaşadığını ifade edebilme imkân ve fırsatını bulabileceği açıktır. Zaten İsa (as)’ın doğumundan sonraki konuşmaları –ki ileride gelecektir– mucizevî bir keyfiyet olduğundan, Kur’ân-ı Kerîm Hz. İsa’nın ve Hz. Meryem’in konuşmalarından bir kısmını bize aktarmıştır. Şâyet hamilelik esnasında hamileliğin kısa sürmesi gibi bir durum söz konusu olsa idi, herhalde Hz. Meryem bu durumu kavmine aktarır, Kur’ân-ı Kerîm de bizlere bu konuda bilgi verirdi.

1.5. İsa’nın (as) Doğumu

فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا

Derken, Ruh, ona alt taraftan şöyle seslendi.Sakın üzülme dedi. Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi.[40]

Ayetteki “ruh” kelimesi, İbn Abbas, Amr b. Meymun ve Dahhak tarafından “Cebrâil” olarak anlaşılmıştır. Çoğunluk kurra, âyeti “min” harfinin kesrasıyla “مِنْ تَحْتِهَا” şeklinde okumuş, bazıları ise bu kısmı “mim” harfinin fethasıyla “men” şeklinde okuyarak “مَنْ” kelimesinin “İsa” peygamber anlamına geldiğini kabul etmişlerdir. Mücahid, Hasan, Vehb b. Münebbih, Said b. Cübeyr, İbnu Zeyd ve Übey b. Ka’b bu görüştedirler. Taberî, bu iki görüşten evla olanın “İsa” şeklinde yapılan değerlendirme olduğunu, kelimeyi İsa (as)’a tevcihin, meleke tevcihten daha kolay ve uygun olduğunu belirtiyor. Buna diğer bir delil de diyor Taberî, âyetteki “فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ” cümlesidir. Hz. Meryem, çocuğa işaret ederken “inşaallah size konuşacak” gibi bir müphemlikle değil, çocuğun konuşacağını kesinlikle bildiğini göstererek işaret ediyor. Öyle anlaşılıyor ki çocuk, Hz. Meryem daha diğerlerine işaret etmeden önce de konuşmuştu. Dolayısı ile Hz. Meryem, onun konuşmasına daha önceden de şahit olmuştu. Hal böyle olunca hem “mim” harfinin kesrasıyla, hem de fethasıyla okumakta bir beis yoktur.

سَرِيًّا” kelimesini Hasan ve İbn Zeyd gibi müfessirler “Hz. İsa” şeklinde anlamak istemişlerse de Bera b. Azib, Ebu İshak, İbn Abbas, Amr b. Meymun, Mücahid, İbn Cüreye, Said b. Cübeyr, Sabit b. Aclan, İbrahim, Dahhâk, Katâde, Ma’mer ve Süddî bu kelimenin Süryanice’de “nehir, küçük nehir, su içilen nehir, cedvel, kanal, su arkı” gibi anlamlara geldiğini belirtmişlerdir.[41] İbnu’l-Enbârî Hasan’ın daha sonraları ikinci görüşe döndüğünü söylemektedir.[42]

Âyet-i kerîme ve yorumlarından da anlaşılacağı üzere melekler, özellikle Cebrâil (as), Hz. Meryem’in kolay bir doğum yapabilmesi için bazı telkinler ve bilemediğimiz tarzdaki daha başka katkılar ile yardımcı olmuşlardır. Âyetten açıkça anlaşıldığına göre Cebrâil (as) Hz. Meryem’i küçük bir su kanalına doğru sevk etmiştir. Günümüz tıp dünyasında, kadının su dolu bir küvette doğumunun oldukça kolay gerçekleştiği yönündeki açıklama ve uygulamalar ile bu hâdise arasında oldukça önemli paralellikler sezilmektedir. Hz. Meryem, belki de gördüğü su kanalında banyo yapmak istemiş, bu esnada oldukça ağrısız ve sızısız kolay bir doğum gerçekleştirmiş olabilir ve bunun akıl-mantıkla çelişen hiçbir tarafı da yoktur. Doğum sonrası bir kadının ihtiyaç duyduğu en önemli gıda maddesi olan glikoz ise, bir sonraki âyette de görüldüğü üzere “taze hurma” ile sağlanmıştır.

وَهُزّٖى اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا فَكُلٖى وَاشْرَبٖى وَقَرّٖى عَيْنًا فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَدًا فَقُولٖى اِنّٖى نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْمًا فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِيًّا

Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, gözün aydın olsun, eğer herhangi bir insana rastlarsan:Ben Rahmana oruç adamıştım, de, o sebeple bugün hiç kimse ile konuşmayacağım.[43]

Ayetteki “تُسَاقِطْ” “dökülsün” kelimesi Medine, Basra ve Kufe kârileri tarafından “تَسَاقَطْ” şeklinde, bazı Kufe kârilerince “sin” harfinin şeddesiyle “تَسَّاقَطْ” şeklinde, Bera b. Azib’den bir rivâyete göre de “يُسَاقِطْ” şeklinde okunmuştur. Taberî, bana göre diyor, bu üç kıraat da mânâ açısından birbirinin hemen hemen aynısı olduğu için, Kur’ân’a vakıf ilim ehli kârilerin her biri okudukları kıraatlerde doğrudurlar.[44]

26. ayetteki “savm” kelimesinin “suskunluk orucu” anlamına geldiği Enes b. Malik, İbn Abas, Katâde ve Dahhâk tarafından ifade edilmiştir. Yine Dahhâk’ın ifadesine göre o dönemde İsrailoğullarında zikrullah hariç olmak kaydı ile “yemek yememe orucu” olduğu gibi “konuşmama orucu”da vardı.[45]

Harise’den yapılan bir rivâyete göre, bir gün İbn Mesud’un yanında otururken iki insan gelmiş bunlardan biri selâm verdiği halde diğeri selâm vermeden oturmuştur. İbn Mesud “Ne oldu?” diye sorunca arkadaşı: “Bugün insanlarla konuşmamak için yemin etti” deyince Abdullah İbn Mesud (ra): “İnsanlarla konuş ve onlara selâm ver. Meryem, kocasız bir şekilde hamile kaldığına kimseyi inandıramayacağını bildiği için konuşmamış, çocuğun konuşmasını istemiştir, bu nedenle susmuştur” demiştir.[46] Dolayısı ile İslâm bilginlerinin hemen tamamı “suskunluk orucunu” hadîs-i şeriflerin de delaleti ile “mekruh” saymışlardır.

1.5.1. Çocuğu Akrabalarına Göstermesi

فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَامَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا (27) يَاأُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا (28)

Onu kucağına alıp akrabalarına getirdi.Kız Meryem! dediler, sen ne tuhaf bir şey yapmışsın öyle! Ey Harun’un kardeşi! Baban kötü bir insan değildi. Annen de iffetsiz bir kadın değildi![47]

فَرِيًّا” “acaip, tuhaf” kelimesi Mücahid, Katâde ve Suddî’ye göre “عَظِيمًا” “büyük”; Vehb b. Münebbih’e göre de “fâhiş” anlamındadır.[48]

28. âyette Hz. Meryem’e “Harun’un kızkardeşi” denilmesi, Musa (as)’ın kardeşi Harun’a nisbet edildiği için değildir. O dönemde salih insanlara “Harun” deniliyordu. Katâde, Muhammed b. Sirin ve İbn Zeyd bu görüştedirler. Bu konuda Muğire b. Şube’den yapılan rivâyet de şöyledir: “Rasulullah (sas) beni Necran bölgesine gönderdi. Necranlı Hıristiyanlar bana:

“Siz “يَا أُخْتَ هَارُونَ” âyetini okuyorsunuz değil mi?” diye sordular. Ben:

“Evet” deyince bu defa da:

“Peki Musa ve İsa arasındaki zaman dilimine ne diyorsunuz?” diye sordular.

Ben, daha sonra döndüğümde durumu Rasulullah (sas)’e anlatınca bana;

“Sen onlara, o dönemdeki insanların kendilerinden önceki peygamber ve salih insanların isimleriyle isimlendirme yaptıklarını söylemedin mi?!” buyurdu.

Süddî ise Meryem’in Hz. Musa soyundan geldiğini öne sürerek bu nedenle “Harun’un kız kardeşi” denilmiştir” demektedir.[49]

Burada kanaatimizce Süddî’nin görüşü ile hadîs-i şerif arasında bir tenakuz söz konusu olmayabilir. Şöyle ki: Hz. Meryem ailesi tarafından hem salih insanların isimleri ile isimlendirme geleneğine uygun olarak isimlendirilmiş hem de Hz. Musa (as) soyundan gelmiş olabilir. Çünkü âyet-i kerîmede Hz. Meryem’in pâk bir nesle sahip olduğu vurgusu yapılmaktadır. Bu da onun soyunun temiz ve asil olduğunu gösterir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de en büyük ikinci surenin Meryem ailesinin ismi olan Alu İmran ile isimlendirilmiş olması da bu hususu desteklemektedir denilebilir.

فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا

Meryem, (bana değil, çocuğa sorun derecesine) çocuğu gösterdi:Nasıl olur da dediler, beşikteki bebekle konuşuruz?[50]

Hz. Meryem daha önceden çocuğun konuştuğunu bildiği ve bu mucizevî keyfiyetin bizzat çocuğun ağzından duyulmasını istediği için Hz. İsa’yı işaret ederek onunla konuşmalarını, varsa bir şüpheleri ondan sorup cevap almalarını istemiştir. Zaten böyle bir durumda Hz. Meryem’i adeta sorgulayan insanların onun saliha olduğuna inanmaları ancak bir mucize ile gerçekleşebilirdi. Ayet-i kerimede de görüldüğü üzere daha beşikteki bir bebek hem doğumu ile ilgili şüpheleri gidermiş, hem de peygamberliğini insanlara müjdelemiştir. Nitekim biraz sonra gelen âyetlerde bu durum şöyle anlatılmaktadır:

1.5.2. Çocuğun Konuşması

قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِي الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا (30) وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ ‎وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا (31)

Derken bebek:Ben Allah’ın kuluyum, dedi. O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi. Nerede olursam olayım beni kutlu, mübarek kıldı, yaşadığım müddetçe bana namazı ve zekâtı farz kıldı.[51]

Bana kitap verdi” cümlesi İkrime’ye göre “benim yaratılışımla ilgili hususları kaza ettiğinde bana kitap vermeyi de kaza etmiş, karara bağlamıştır” anlamındadır. “Beni mübarek kıldı” cümlesi ise Mücahid’e göre “beni faydalı kıldı, Muhammed b. Yezid b. Huneys el-Mahzumî’ye göre: “Her nerede olursam beni emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkerle bereketli kıldı, Süfyan ve Mücahid’den ayrı bir rivâyette de: “Beni hayır muallimi” yaptı anlamındadır. Âyetteki “namaz” ve “zekât” farz kılınmış, rükünleri ile eda edilen hususlardır. “Zekât” ile hem malların zekâtı hem de insanın günahları terki ve masiyetten uzak durması kastedilmiş olabilir.[52] Ya da Alusî’nin tâbiri ile “âyette vech-i mahsus bir şekilde mal ve beden için hükümler konulmuştur.”[53] Alusî ayrıca, “yaşadığım müddetçe” tâbirinin sadece bu dünya hayatını kapsadığını, Hz. İsa’nın semâda bulunduğu dönemi içine almadığını da belirtmektedir.[54] İsa (as)’ın daha beşikte iken bu şekilde konuşmasına şahit olanlar herhalde onun ilk inananlarından olmalıdırlar. Zaten bu konuşma biraz sonraki âyetlerde de görüleceği üzere bir müddet daha devam etmiştir.

وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا (32) وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا (33)

Anneme saygılı, hayırlı evlat kılıp, asla zorba, bedbaht ve hayırsız biri eylemedi. Doğduğum gün, öleceğim gün de kabirden kalkıp dirileceğim gün de selâm üzerîme olsun.[55]

Katâde, bu ayet-i kerime ile ilgili olarak şunları belirtmektedir: “Bize rivâyet olunduğuna göre, İsa (as) şöyle diyordu: “Benden isteyiniz. Çünkü kalbim leyyindir. Allah (cc)’ın bana verdiği tevazudan dolayı kendi nefsimde mütevazıyım.”[56]

Ayette “selâm” kelimesinin harf-i tarif ile gelmesi, Hz. Meryem’i töhmette bırakmak isteyen ve ona düşmanlık duyan insanlara “selâm”ın zıddı olan “lanet” kelimesi ile tarizde bulunmak içindir. “وَالسَّلَامُ عَلَى مَنْ اتَّبَعَ الْهُدَى” “kurtuluş hastır bu doğru yolu tutanlara[57] âyetinin “muhakkak ki azab yalanlayan ve yüz çevirenedir” şeklindeki zıt anlamı ihtiva etmesi gibi. Çünkü bu âyet makam-ı münâkere ve inaddır.[58]

Bu âyet-i kerîmede, anneye saygılı, hayırlı olup, zorba ve hayırsız olmama unsurları ruhî terbiye açısından oldukça hassas bir şekilde vurgulanmaktadır denilebilir. Kanaatimizce, iyi bir dini terbiyeyi içlerine sindirememiş olanlar, bir o ölçüde de anne-babalarına hayırsız ve onlara karşı çoğu zaman farkına varsın ya da varmasınlar zorba bir vaziyettedirler. Geçmişte olduğu gibi, günümüz insanlarının da anne-baba hakkına riâyeti, onlara Kur’ânî tarzda sevgi ve şefkat gösterebilmeleri oldukça önem arz etmektedir. Yani âyette “وَلَمْ يَجْعَلْنِي” tâbirinin kullanılması, anne-baba hukukuna riâyette Allah’ın, kesinlikle kulun durumuna göre –tabir caizse- ekstra bir yardımının olduğunu hissettirmektedir. “وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا” âyet-i kerîmesi de sanki Allah’ın rızası ile anne-baba rızası arasında nisbî bir paralellik kurmuş gibidir.

2. Allah Yanında İsa’nın (as) Durumu

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِنْدَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Allah yanında İsa’nın durumu aynen Adem’in durumu gibidir. Allah, Adem’i topraktan yaratıpoldedi, o da derhal oluverdi.[59]

Sanki Cenâb-ı Hak bu âyetle şunu söylemektedir: “İsa (as)’yı babasız olarak bir anneden dünyaya getirmem, annesiz-babasız bir şekilde Âdem (as)’i dünyaya getirmemden daha ilginç değildir.

Amir, İbn Abbas, Katâde, Süddî, İkrime, İbn Cüreyc ve Cafer b. Zübeyr’e göre bu âyet-i kerîme, Hz. Peygamber (sas)’e Hz. İsa (as) hakkında soru sormak isteyen bir grup Necran’lı Hristiyan sebebi ile inmiştir. Onlar Hz. Peygamber (sas)’e: “Sen İsa’nın meselini biliyor musun?” ya da: “sen babasız dünyaya gelen mucizeyi, Rab İsa’yı kul olarak mı görüyorsun?” vb. sualleri sordukları zaman Cibrîl (as) Cenâb-ı Hak’tan bu âyet-i kerîmeleri Hz. peygamber (sas)’e inzal buyurdu.[60]

Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak Elmalılı şöyle diyor:

“İsa (as)’ın doğumu Cenâb-ı Hakk’ın koymuş olduğu bazı kurallara uymuyor diye –bir kısım Yahudilerin yaptığı gibi– bu mucizevî keyfiyeti reddetmek doğru değildir. Zira böyle bir inkâr insanın kendi aslının topraktan olduğunu unutmak anlamına gelir. İsa (as)’ın durumu Adem olayının bir tekrarı gibidir. Cenâb-ı Hak bu hususu zaten âyet-i kerîmede çok açık bir şekilde belirtiyor. Yahudilerin Hz. İsa’yı inkârı, ilmî ve fennî değildir. Çünkü bu durumda sanki insanlığı inkâr etmeleri gerekmiş gibi olmaktadır.” Elmalılı burada Âdem (as) ve İsa (as) için “halk” ve “ıstıfa” kelimelerine dikkat çekmekte, bunun arkasından da “İsa” kelimesi ile ilgili şu üç önemli hususa işaret etmektedir. Şöyle ki:

a) Hz. İsa (as)’ın zatı. Beşikten çocukluğuna, oradan da yetişkinliğine kadar İsrail oğulları bu zatı müşahede etmiş, kimi sevmiş kimi de sevmemiştir. Ama hepsi ittifak ile, bu insani şahıs vardır demişlerdir. Dolayısı ile Hz. İsa (as) kendi döneminde hem şahid hem de meşhuddur.

b) İsa (as) Meryem’den dünyaya gelmiştir. Gerçi bu müşahede bir önceki gibi olmasa da bilinen bir durumdur. Meryem’in kendisinin ve beraberindekilerinin müşahedesine dayanmaktadır. İsa (as)’in Meryem’in oğlu olması durumu da müşahedeye dayanan, inkâr edilemez muhkem bir olaydır.

c) Meryem’e beşerle ilgili bir temasın vaki olmaması ve İsa (as)’ın Meryem’in rahminde bir baba aracılığı olmaksızın yaratılması durumudur ki, bu da aslında imkânsız olmayan, fakat örnekleri görülmüş olmadığından dolayı kural dışı ve tek olan bir olaydır. Bu durum, yukarıdaki iki duruma nazaran sadece Meryem’in ve onun özel durumlarını bilenlerin şahitlikleri ile tespit edilmiştir.[61]

Burada Elmalılı merhumun bildiğini düşünerek, dördüncü hususu da şu şekilde kaydetmek isteriz: Hz. İsa (as)’ın doğum keyfiyetinin şahitlerinden birisi ve en önemlisi de Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bizleri bu konuda o parlak beyanları ile aydınlatmış, bu mucizeye şahitlik etmiştir. En doğru söz Cenâb-ı Hakk’a ait olduğuna göre, inananlar açısından bu delil en ikna edici ve doyurucu olanıdır.

3. İsa’nın (as) Nübüvveti ve Mucizelerle Desteklenmesi

وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَى وَعِيسَى وَإِلْيَاسَ كُلٌّ مِنْ الصَّالِحِينَ

Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’ı nübüvvete erdirdik. Onların hepsi de salihlerdendi.[62]

İbnu Ebî Hatim’in Ebu’l-Esved’den yaptığı bir rivâyet şöyledir: “Haccac, Yahya b. Ya’mer’e bir elçi göndererek: “Senin, Hasan ve Hüseyin’in Nebi (sas)’in neslinden olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’den ispat ettiğin haberleri geliyor. Ben Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona okudum böyle bir âyet görmedim” dedi. O da En’âm suresindeki;

وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَى وَهَارُونَ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf ’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.[63]

diye başlayarak yukarıdaki âyetin sonuna kadar okudu ve: “Sen bu âyeti okumadın mı? Bu ayette, İsa (as) babasız olduğu halde İbrahim (as)’ın neslinden sayılmamış mıdır?” diye sordurunca Haccac: “Doğru söylüyor” dedi.[64] Muhammed b. Ka’b da: “Hala ve amca vâlid hükmündedirler. Allah (cc) Hz. İsa’yı (as) halasına nispet etmiştir” demektedir.[65]

Melekler, Hz. Meryem ile konuşurlarken Hz. İsa (as)’ın şu sıfatlarını da ilave ettiler:

وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنجِيلَ (48) وَرَسُولًا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنْ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِ الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللَّهِ وَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنينَ (49)

Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecektir. Onu İsrailoğullarına rasul olarak gönderecek, o da onlara şöyle diyecektir:

Size Rabbiniz tarafından bir mucize ile gönderildim: Ben size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar içine üfler, o da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir.

Keza ben abraşı iyileştirir,

Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.

Evlerinizde ne yediğinizi ve

Biriktirip sakladıklarınızı da bilirim.

Eğer inanmaya niyetiniz var ise, elbette bunlarda sizin için alacak dersler vardır.[66]

وَيُعَلِّمُهُ” kelimesi daha sonraları “نُعَلِّمُهُ” “öğreteceğiz” şeklinde de okunmuştur. Basra ve Kufe’li kurrâlar “نُوحِيهِ إِلَيْكَ” “işte biz bunları sana vahyediyoruz[67] âyetine atfen ve Cenâb-ı Hakk’ı tazim için “نُعَلِّمُهُ” “öğreteceğiz” şeklinde okumuşlardır. Taberî: “bize göre, diyor, bu manayı bozmayacak bir kıraattir. Her iki durumda da kâri, sevabını alır. “اَلْكِتَابَ” kelimesinden kasıt “yazma”dır. “Hikmet” ise “yazma”nın yanı sıra ona vahyedilen “sünnettir”. “Tevrat”, Musa (as)’a inen kitaptır. “İncil” de İsa (as)’ a verilen kitaptır. İbn Cüreyc, Katâde, Cafer b. Zübeyr bu görüştedirler.[68]

Arapça’daki gramer yapısı açısından “رَسُولاً” “rasul” kelimesinden önce gelmesi gerekli gibi görünen “نَجْعَلُهُ” kelimesinin bırakılması, gelmeyişi, ayet-i kerimedeki siyak-sibak delaletinin, bu kelimeye ihtiyaç bırakmayışından dolayıdır.[69]

Taberî’nin İbn İshak’dan rivâyetine göre İsa (as) bir gün okuldaki arkadaşları ile oturuyorken yerden biraz çamur almış ve: “Bu çamurdan size bir kuş yapayım mı?” diye sormuş onlar da: “Bunu yapabilir misin?” demişlerdir. İsa (as): “Evet, Rabbimin izni ile” demiş ve çamuru bir kuş haline getirmiştir. Daha sonra yaptığı bu şeyi üflemiş ve: “Allah’ın izni ile kuş ol” demiştir. O da canlanmış, iki eli arasından uçup gitmiştir. Durumu müşahede eden çocuklar, olayı öğretmenlerine anlatmış, daha sonra da bu haber insanlar arasında yayılmıştır. Bunu duyan Yahudiler Hz. İsa’yı aramaya başlayınca, annesi de korkudan onu kaçırıp saklamıştır.[70]

Tusi diyor ki; ayetteki “أَنْفُخُ” “üflerim” kelimesinde kastedilen, Hz. İsa (as)’ın üflediği, hava gibi ince bir madde olan “ruh”tur. “Hayat” ise “ruh”tan ayrı bir şeydir. Çünkü madde, Allah’ın onda hayatı var etmesi ile hayatlanır. Bu sebeple Hz. İsa (as) cümlesini: “Allah’ın izni ile” diyerek kayıtlamıştır. Bu cümlesi ile kuştaki hayatın kendi fiili olmadığını belirtmiş olmaktadır.[71]

وَأُبْرِئُŞifa veririm, iyileştiririm” manasınadır. Ancak, “اَلْأَكْمَهَ” kelimesinin mânâsında ihtilaf edilmiştir. Mücahid ve Ebu Huzeyfe’ye göre bu kelime “gündüz görebilen ama gece göremeyen” kimse için kullanılır. Katâde, İbn Abbas’a göre “anadan doğma kör” anlamındadır. Sûddî, İbn Abbas, Katâde ve Hasan’a göre “sonradan kör olan” anlamındadır. A’meş’e göre de “görmesi zayıf olan” anlamındadır. Taberî, bu vecihlerden “ne gece ne de gündüz göremeyen” anlamını daha beliğ ve uygun buluyor.[72]

Hz. İsa (as)’ın “ölüleri Cenâb-ı Hakk’ın izni ile diriltmesi” hususunda özellikle Suyutî’de geniş rivâyetler yer almıştır. Bunlar arasından, Nusaybin’de cereyan ettiği rivâyet edilen olayı aktarmak istiyoruz:

“Hz. İsa (as)’ın Yakub, Tusar ve Şemun isimli üç havarisi tebliğde bulunmak üzere harekete geçerler. Ancak İsa (as) Yakub’a: “Sen benden ilk ayrılacak olansın” der. Gerçekten de Yakub, tebliğe başladığı sıralarda karşılaştığı zorluklardan yılarak, kendisini sorgulayanlara İsevî olmadığını söyler. Tusar ise, kendisine yapılan eziyetlere rağmen dininde sebat eder ve ölüme mahkûm edilir. İnfazdan hemen önce Şemun, dönemin idarecisine giderek, Tusar’a bazı sorular sormak istediğini belirterek, Tusar’la konuşmak için izin alır. Bu arada halk da infazı seyretmek için toplanmıştır. Şemun Tusar’a:

“İsa (as)’ın peygamber oluşunun delili nedir? diye sorar. Tusar:

“Amayı ve alaca hastalığı olanı iyileştirir” der. Şemun:

“Bunu doktorlar da yapıyor” deyince Tusar:

“Evlerinizde yediğinizi de sakladıklarınızı da bilir”. Şemun:

“Bunu kâhinlerde yapabilir. Söyleyebileceğin başka ne var?” diye sorar. Tusar:

“Çamurdan kuş yapar, o da Allah’ın izni ile kuş olur” der. Şemun:

“Bunu sihirbazlar da yapar” deyince Tusar:

“O, ölüleri diriltir” diye cevap vermiş, Şemun da oranın idarecisine dönerek:

“Ey kıral! Bu söylenilen öyle büyük bir olaydır ki bunun Allah’ın izni dışında gerçekleşebileceğini sanmıyorum” der.[73]

Taberî de: “Şâyet, bazı astrolog ve kahinlerin verdikleri haberlerin bazen doğru çıktığını görüyoruz!” denilirse diyor, bu astrolog ve kâhinlerin istihrac ve istinbat hususunda gerekli hesap ve aletlere muhtaç olduğunu görürüz. Ancak Hz. İsa (as) böyle değildi. O hiçbir istinbat ya da hesap tekniği kullanmadan Allah’ın kendisine bildirmesi ile biliyordu. Zaten bu durum esas olarak, gayb ile ilgili haberlerde peygamberleri yalancı kâhin ve astrologlardan ayırmaktadır. Daha da önemlisi, İsa (as) bu mucizeleri henüz okul çağındayken göstermektedir ve 9-10 yaşları civarındadır.[74] Süddî’ye dayandırılan bir rivâyette de okul arkadaşlarına evlerinde yenilmekte olan ve depolanan şeyleri haber veren İsa (as)’ı bu çocuklar anne-babalarına anlatınca, ebeveynler çocuklarına İsa (as) ile oynamamaları için baskı yapmaya, onları eve kapatmaya başlamışlardır. Durumu öğrenen Yahudilerin kötülük yapmasından korkan annesi de onu alıp Şam’a göç etmiştir.[75] Bu hicret, Taberî’nin Vehb b. Münebbih’e dayandırdığı rivâyete göre Hz. İsa (as) 12 yaşında iken gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere annesi onun doğumundan sonra Mısır’a yerleşmişti. Şam’da ise 30 yaşına kadar kalmış, 30 yaşında peygamberlik gelmiş ve peygamberliği de üç yıl devam etmiştir.[76]

İsa (as)’ya verilen mucizeleri sıralayan diğer âyet-i kerîme ise şöyledir:

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَتٖى عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِى الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰیةَ وَالْاِنْجٖيلَ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّٖينِ كَهَيْپَةِ الطَّيْرِ بِاِذْنٖى فَتَنْفُخُ فٖيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْنٖى وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْنٖى وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْنٖى وَاِذْ كَفَفْتُ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَا اِلَّا سِحْرٌ مُبٖينٌ

“Allah o gün buyuracak ki:

Ey İsa! Hem senin hem annenin üzerindeki nimetimi iyi düşün!

Sen beşikte iken de yetişkin iken de insanlarla konuşmuştun.

Ben sana kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim.

Sen benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor, ona üflüyordun; o da benim iznimle kuş oluveriyordu.

Düşün ki; sen benim iznimle anadan doğma âmanın gözünü açıyor, abraşı da iyileştiriyordun.

Düşün ki; sen benim iznimle ölüleri kabirden diri olarak çıkarıyordun.

Hani ben İsrail oğullarının şerlerini (öldürme kasıtlarını) de senden defetmiştim.

Kendilerine apaçık deliller, mucizeler getirdiğin zaman da onların kâfirleri:Bu besbelli bir büyüden başka bir şey değildemişlerdi. [77]

Elmalılı Hamdi Yazır hazretleri, bu âyet-i kerîme münasebeti ile “ruhu’l-kudüs” kavramına şu şekilde açıklık getiriyor:

“Nasara iki vecih ile ruhu’l-kudüs itikad ederler: Birisi İsa’nın Meryem’den tevellüd ve tecessüdüne mebde olan ruhu’l-kudüs ki buna yalnız “ruhu’l-kudüs” derler. Akide-i İslâm’da bu “Cebraîl” aleyhisselâmdır. Biri de âhir zamanda çıkacak olan “ruhu’l-kudüs”tür ki Nasara buna “ruhulhak olan ruhu’l-kudüs” derler. Bu bir Hatemülenbiya akidesidir. Fakat Nasara bunun hakikati Muhammediye olduğunu kabul etmemektedir. Doğrusu, “ruhu’l-kudüs” zatı itibarı ile birdir ki ulü’l-azm rusül-i kirama nazil olan “Cebraîl” aleyhisselâmdır. Münzeli ve müteallakı itibariyle de müteaddit isimlerle yad edilir. Meselâ daha ziyade hayat-ı tecerrud ve ruhaniyyet yaşayan Hz. İsa’ya nüzul ve tecellisi itibariyle “ruhu’l-kudüs”, hayat-ı hakikat yaşayan Hz. Muhammed’e nüzul ve tecellisi itibarı ile de “ruhulhak, ruhulemin, nuru Muhammedî” ve sureti umumiyede “ruhullah” dahi tâbir olunur. Binaenaleyh Hz. İsa (as)’a “وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ” “onu ruhulkudüsle desteklemiştik” hitabı öncelikle ve bizzat “Cibrîl” ile teyidi ifade etmekle beraber, arkasından yine “Cibrîl’in nuzulü ve biseti Muhammediye ile teyidine” dahi bir işareti ihtiva etmektedir.[78]

3.1. Mâide (Sofra) Mucizesi

إِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَاعِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنْ السَّمَاءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ إِنْ كُنتُمْ مُؤْمِنِينَ

Bir vakit de havariler:Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? dediler. O da:Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun ve edebi aşmayın.dedi.[79]

هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ” “Rabbinin gücü yeter mi?” cümlesinin kıraatı hususunda sahabe ve tabiînden bir grup şöyle demiştir:

“Bu cümle aslında şu şekildedir: “هَلْ تَسْتَطِيعُ رَبَّكَ” Bu durumda ayetin anlamı: “Sen Rabbine bizim için gökten sofra indirmesi konusunda dua edebilir misin?” demek olur. Çünkü havariler Allah’ın (cc), kendilerine gökten bir sofra indirmeye kâdir olduğunu bilmekteydiler.”

İbn Ebî Müleyke’nin Hz. Âişe (r.anh)’den rivâyet ettiği ve şimdi aktaracağımız bir hadîsle de bu görüşlerinin doğru olduğunu öne sürmektedirler:

Aişe (r. anha)’dan: “Havariler, Allah’ın kendilerine gökten bir sofra indirebilmeye kâdir olduğunu biliyorlardı. Bu sözü, Hz. İsa için ‘dua edebilir misin’ anlamında söylediler.”

Said b. Cübeyr de bu görüşe kaildir.

Taberî ise bu görüşlere katılmıyor ve “هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ” “Rabbinin gücü yeter mi?” kıraatının doğru olduğunu belirtiyor. Çünkü Cenâb-ı Hak Havarilerin bu isteğini isti’zam etmiş, tuhaf görmüş, onları tövbeye ve yeniden imana davet etmiştir. Zaten bu âyet-i kerîme “وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ” “Havarilere vahyettiğimde…[80] ayetinin sılasıdır. Havariler, gökten sofra indirilmesini istedikleri için Cenâb-ı Hak onları 111. âyette ifade edilen “yeniden iman”a davet etmiştir. Ayrıca, bu ayet-i kerime ile ilgili olarak yukarıda geçen ilk tevcih doğru olsaydı Havarilerin: “Ey İsa, Sen Rabbine bizim için gökten sofra indirmesi konusunda dua edebilir misin?” sorusunun bu derece bir isti’zama sebep olmaması gerekirdi. Şâyet, bir kimse bu isti’zamın havarilerden birinden gelmiş olabileceğini düşünürse ona da verilecek cevap şudur:

Peygamberler, kendilerini inkâr edenlere karşı bir mucize ile desteklenmeyi talep ederler. Mucize gerçekleşir ve böylece yalanlayanların gözünde o peygamberin doğruluğu sübut eder. Nitekim Kureyşliler Hz. Peygamber’den (sas) çok çeşitli mucizeler talep etmişlerdir. Diğer peygamberlerden de mucizeler göstermesi istenmiştir. Ama buradaki ayet-i kerimede ise bir talep söz konusudur. Zaten âyetin devamındaki ifadelerde aslında Havarilerin, Hz. İsa (as)’ın doğru söylediği konusunda henüz kuşkuları olduğu, kalplerinin tam bir şekilde mutmain olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bu topluluğun, o an için kalplerine iman ile alakalı bir hastalık karıştığını en açık şekilde acaba başka hangi ifade belirtir?

İbn Abbas’tan yapılan bir rivâyete göre, Hz. İsa (as) İsrail oğullarına: “Allah için 30 gün oruç tutar mısınız? Oruçtan sonra da Allah’tan isteklerinizi talep edersiniz!” demiş, onlar da bu orucu tutmuşlardır. İsa (as) onlara ayrıca:

“Çalışanın ücreti, onu çalıştıranadır” demiştir. Oruçtan sonra İsrail oğulları:

“Ya İsa, Sen bize “çalışanın ücreti onu çalıştıranadır” demiştin. Bize 30 gün oruç tutmamızı söyledin, tuttuk. Bizim kendisi için 30 gün çalıştığımız herkes, iş bitince hiç olmazsa yemek yedirir. Rabbin de bize gökten bir sofra indirebilir mi?” dediler. Hz. İsa (as) da onlara:

“Ey kavmim Allah’tan korkun. Bu sözünüzden dolayı başınıza bir musibet gelmesinden çekinin, şâyet bana inanıyor, Allah’ın sorgulamasından çekiniyorsanız” demiştir.[81]

Mevcut İncillerde “sofra” kıssası biraz farklı anlatılmaktadır. Meselâ Matta İncili’nin onbeşinci babının son kısımlarında şöyle zikredilmektedir:

“Ve İsa şakirtlerini yanına çağırıp dedi:

‘Halka acıyorum. Çünkü şimdi üç gündür benimle beraber bulunuyorlar. Ve yiyecek bir şeyleri yok. Yolda bayılmasınlar, ben onları aç salıvermek istemem.’ Ve şakirtler ona dediler:

‘Issız yerde bu kadar büyük kalabalığı doyuracak kadar ekmeği nereden bulalım?’ İsa da onlara:

‘Kaç ekmeğimiz var?’ dedi. Ve onlar:

‘Yedi ekmek ve birkaç küçük balığımız var’ dediler. İsa:

‘Yere otursunlar’ diye halka emretti. Ve yedi ekmeği ve balıkları aldı. Ve şükrederek kırıp şakirtlere verdi. Şakirtler de halka verdiler. Hepsi de yediler ve doydular. Ve parçalardan artanı yedi sepet dolusu olarak kaldırdılar. Yiyenler de kadınlardan ve çocuklardan başka dört bin erkek idiler. Ve İsa halkı salıverip kayığa binerek Magaran sınırlarına kadar geldi.[1]

قَالُوا نُرِيدُ أَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ أَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنْ الشَّاهِدِينَ

Bizdediler,istiyoruz ki ondan yiyelim, gönlümüz rahatlasın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlik edenlerden olalım.[82]

Öyle anlaşılıyor ki Havarilerin bu mucizeyi talep etmelerinde birkaç sebep bulunmaktadır:

  1. Yiyecek kıtlığı: O dönem sıkıntılı bir dönemdi. Devrin idarecileri Hz. İsa ve tabilerine karşı soğukluk duyuyor, belki de onları yok etmek istiyorlardı. İşte böyle bir dönemde ekonomik sıkıntı çekilmiş, hatta yiyecek dahi bulunamaz bir hale gelinmiş olabilir. Biraz önce aktardığımız rivâyet bu noktayı destekler mahiyettedir.
  2. Kalp itminanı: Bu çok garipsenecek bir tavır değildir. Hatta bir ard niyet söz konusu değilse, hoşgörü ile karşılanabilecek bir keyfiyettir. Çünkü kısmen buna benzeyen bir kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de yer almaktadır. Bilindiği gibi İbrahim (as) Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmek isteyince Cenâb-ı Hak: “bana inanmıyor musun?” diye sormuş, o da: “inanıyorum, ancak kalbimin mutmain olmasını istiyorum” demiştir. İbrahim (as) gibi ulu’l-azm bir nebî derecesinde olmasa bile herhalde havarilerin de kalplerinin mutmain olmasını istemelerinde Allahu a’lem bir yanlışlık yoktur. Dolayısıyla, bu mucize gerçekleştiği anda havariler de bileceklerdir ki, Hz. İsa Allah tarafından teyid edilmektedir. Ancak böyle bir talebin bir kısım riskler taşıdığı da Cenâb-ı Hakk’ın 5 Maide 115. âyet-i kerîmedeki vaîdi ile görülmektedir denilebilir.
  3. Şahit olma isteği: Herhalde insan fıtratı hep mucizevî bir kuşakta yaşamaktan hoşlanıyor. Bunun günlük hayatta toplum geneli üzerindeki tezahürleri de gözden kaçmamaktadır. İnsanlar, gerçeklerle yaşasa da hayal dünyaları, onları sonu gelmeyen labirentlerde gezdirebilmektedir. Ve İsa (as) havarilerini kırmayarak şöyle dua ediyor:

قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ تَكُونُ لَنَا عٖيدًا لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِقٖينَ

Meryem’in oğlu İsa: ‘Ey büyük Rabbimiz! Ey yüce Allah! Bize gökten bir sofra indir ki bizim hem evvelimiz hem ahirimiz (yani ümmetimizin tamamı) için o gün bir bayram olsun ve senden bir mucize olsun, bizi rızıklandır, zira rızık verenlerin en hayırlısı Sensin’ dedi.[83]

Süddî, Katâde ve İbn Cüreyc “تَكُونُ لَنَا عِيدًا” cümlesinin “sofranın indiği o günü biz ve bizden sonrakiler yüceltelim ve o günü bayram yapalım” anlamında olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Abbas’tan yapılan bir rivâyette de bunun mânâsının “öncekilerin ve sonrakilerin beraberce yediği yemek” şeklinde olduğu ifade edilmiştir. Taberî ilk görüşü daha doğru bulmaktadır.

مَائِدَةً مِنْ السَّمَاءِ” cümlesindeki bu “gök sofrasının” gerçekten inip inmediği, indiyse içinde neler olduğu konusunda değişik görüşler vardır. Şöyle ki:

  1. Ebu Abdurrahman es-Sülemî’ye göre sofra inmiş içinde de ekmek ve balık bulunmuştur.
  2. Atıyye’ye göre de içinde her çeşit yiyecek bulunmuştur.
  3. Mücahid de bu sofranın Hz. İsa ve havariler nereye giderlerse oraya inen bir sofra olduğunu belirtiyor.
  4. Ammar b. Yasir’in Hz. Peygamber (sav)’den yaptığı bir rivâyette ise: “Sofraya ekmek ve et indirildi. Bunu depolamamaları, ertesi güne saklamamaları istendi. İhanet edip ertesi güne sakladı ya da depoladılar. Allah da onları aşağılık maymun (tabiatı) haline getirdi.” denilmektedir.
  5. Yine Ammar ve Katâde’den yapılan başka bir rivâyette ise bu sofrada Cennet taamı bulunmaktadır.
  6. Mücahid’e göre de bu âyet bir darb-ı mesel hükmünde olup, havarilerin bu tür bir istekte bulunması baştan nehyedilmiştir. Dolayısı ile inen bir sofra yoktur.
  7. Hasan ve Mücahid’e göre ise maide taleplerinin ardından “فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ” âyeti inince Havariler taleplerinden vazgeçmiş, böylece gökten de bir sofra inmemiştir.

Taberî, bütün bu tevcihlerden en doğrusunun, maidenin indirildiği yönündeki görüşler olduğunu, maidenin inmiş olduğunu söyleyenlerin delillerinin daha açık olduğunu söylüyor. Bu deliller:

  1. İlk olarak, “إِنِّي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ” “Ben onu yukarıdan size indiririm[84] âyet-i kerîmesidir.  Cenâb-ı Hakk hulfu’l-va’dden uzaktır. Dolayısı ile bu sofrayı kesinlikle indirmiştir.
  2. İkincisi, Hz. Peygamberden (sas) gök sofrasının indirildiği yönünde rivâyetler bulunmaktadır.
  3. Üçüncüsü de ehl-i ilmin bu hadisenin vukuuna kanaat getirmesidir. Sofranın üzerindeki yiyecekler ise, et-balık da olabilir, cennet yemişleri de. İmam Taberî, Bunu bilmenin ya da bilmemenin çok önemli olmadığını kabul ediyor.[85]

قَالَ اللَّهُ إِنِّي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنْ الْعَالَمِينَ

Allah buyurdu ki:Ben onu yukarıdan size indiririm, fakat bundan sonra her kim nankörlük edip kâfir olursa, onu dünyada hiç kimseye yapmayacağım derecede, cezalandırırım.[86]

Katâde’den yapılan bir rivâyette, gök sofrası indikten sonra küfran içerisinde olanları Cenâb-ı Hak (Allahü a’lem tabiatları itibarı ile) aşağılık maymunlar haline dönüştürmüştür. Abdullah b. Amr’dan yapılan bir rivâyette de en şiddetli azaba müstehak insanlar üç sınıf olarak belirtilmişlerdir:

  1. Münafıklar,
  2. Ashab-ı Mâideden küfranda bulunanlar,
  3. Firavun hanedanı.[87]

Bu vaid, Allahu a’lem maide mucizesine muttali olanlar için özelikle belirtilmiş olmalıdır. Yoksa netice itibarı ile her küfran-ı nimette bulunan bu yaptığının cezasını ahirette görecektir. Şimdi de Hz. İsa (as)’ın ruhu’l-kudüs ile teyidi konusuna geçmek istiyoruz.

3.2. Ruhulkudüs

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ أَفَكُلَّمَا جَاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوَى أَنفُسُكُمْ اسْتَكْبَرْتُمْ فَفَرِيقًا كَذَّبْتُمْ وَفَرِيقًا تَقْتُلُونَ

Biz Musa’ya kitap verdik. Ondan sonra peş peşe peygamberler gönderdik. Meryem’in oğlu İsa’ya da mucizeler, açık deliler verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Demek size her ne zaman bir peygamber gelip de nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getiririrse kafa tutacak, onların kimine yalancı deyip kimini öldüreceksiniz ha![88]

Taberî, bu âyet-i kerîmede yer alan “الْبَيِّنَاتِ” “açık deliler” kelimesini, İbn Abbas’a dayandırdığı bir rivâyetle, Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi, çamurdan kuş yapıp onu canlı hale getirmesi, hastaları iyileştirmesi, evlerde depolanan şeyleri haber vermesi ve halka İncil’i vaaz etmesi” gibi, Cenâb-ı Hakk’ın izni ile gerçekleşen mucizeler olarak yorumlamaktadır. “وَأَيَّدْنَاهُ” “onu destekledik” kelimesini de “güçlendirdik, kuvvetlendirdik, yardım ettik” mânâlarına almaktadır.

Taberî, “بِرُوحِ الْقُدُسِ” “Ruhu’l-Kudüs” tâbirini Katâde, Süddî, Dahhâk, Rebî ve Şehr b. Havşeb el-Eş’arî’ye dayandırdığı rivayetler itibarı ile “Cebrail” (as) olarak yorumlarken, sonraki müfessirlerin bu tabiri “وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا” âyetindeki “رُوحًا” kelimesi ile mânâ yakınlığı açısından “İncil” olarak anladıklarını belirtir. Yine İbn Abbas’a dayandırdığı bir rivayet itibarı ile bu tabiri, Hz. İsa (as)’ın, Cenâb-ı Hakk’ın izni ile ölüleri diriltirken kullandığı ism-i azam olduğunu kaydettikten sonra, bu vecihlerden en uygununun “Cebrail” (as) olması gerektiğini belirtir. Çünkü Taberî’ye göre diğer tevcihler, âyette gereksiz bir uzatma anlamına gelmekte olup, Cenâb-ı Hakk kullarına fayda vermeyecek bir söz fazlalığından yücedir ve yüksektir.[89]

et-Tusî, âyet-i kerîmede “بِرُوحِ” kelimesinin “الْقُدُسِ” kelimesine izafesinin, Cebrail (as)’ı ifade ettiğini, onun Allah tarafından takdis ve tathir edilmesinden dolayı bu kendisine bu izafenin yapıldığını belirtmektedir. Süddî’ye atfettiği başka bir rivâyet itibariyle de “الْقُدُسِ” kelimesinin “bereket” anlamına gelebileceğini ifade ediyor.[90]

Zemahşerî, “ruhu’l-kudüs” tamlamasının bir tahsis ve takrib olduğunu, bununla da Cibril (as)’ın yüceltildiğini belirtmektedir.[91]

Razî ise; “yardımı Cebrail’e (as) isnad etmek hakiki, İncil ya da ism-i a’zam’a isnad etmek ise mecazi bir anlam ifade eder. Bu açıdan, “ruh” kelimesi ile Cebrail (as)’ın kastedildiğini anlamak daha uygundur” demektedir.[92]

Şevkânî de; “ruhu’l-kudüs” tabirlerinin aslında “er-Ruhu’l-Mukaddese” şeklinde mevsufun sıfata izafesi olduğunu belirtir. Bu durumda ise anlam “tertemiz ruh” olur demektedir.[93]

Bu ayet-i kerîmede, bir peygamberin Cenab-ı Hak’tan, “nefislerin hoşlanmayacağı türden emir veya yasaklar getirdiğinde, o toplumdan bir kısmının “itiraz” edebileceği, bir kısmının peygamberi “yalanlayabileceği”, bir kısmının işi daha da ileri götürüp peygamberleri “öldürebileceği” gerçeklerine temas edilmektedir. Bu üç kabih fiilin tek sebebi olarak da “nefsin hoşlanmaması” unsuruna dikkat çekilmektedir. Demek ki “nefis”, Hz. Peygamber (sav)’in de ifadesi ile insanın aslında baş düşmanlarından biridir. Nefsin ya da diğer ifadesi ile “ruh”un terbiyesi, ilahi mesajların gönül rızası ile kabulü ve anlaşılmaları açısından bir zorunluluktur denilebilir.

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللَّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمْ الْبَيِّنَاتُ وَلَكِنْ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلَكِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ

İşte şimdiye kadar zikrettiğimiz resullerden kimini kimine üstün kıldık. Allah onlardan bazısına hitap buyurdu, bazısını birçok derecelerle yükseltti.

Meryem’in oğlu İsa’ya da o açık belgeleri, mucizeleri verdik ve onu Ruhulkudüs ile destekledik.

Eğer Allah dileseydi, kendilerine açık delillerin gelmesine rağmen, onların peşlerinden gelenler birbirleriyle savaşmazlardı.

Lakin ittilafa düştüler de onlardan bir kısmı iman, bir kısmı ise inkâr etti.

Şâyet Allah dileseydi onlar birbirleri ile savaşmazlardı, lakin şu var ki Allah dilediği her şeyi yapar.[94]

“İskenderiye Patriği Theomitois diyorki: Bize göre ruhulkudüs, Allah’ın ruhundan başka birşey değildir. Allah’ın ruhu da kendi hayatından ayrı bir şey değildir. Şâyet Ruhulkudüs mahlûktur dersek, Allah’ın ruhu mahlûktur demiş oluruz. Allah’ın ruhu mahlûktur sözü ise, Allah’ın hayatı da mahlûktur neticesine götürürür. O’nun hayatının mahlûk olduğunu söylemek ise, O’nun diri olmadığını iddia etmektir. O’nun diri olmadığını iddia ettiğimizde, O’na küfretmiş oluruz. O’na küfredene de lanet vacip olur.”

İskenderiye Patriğinin bu sözleri, Hristiyan dünyasının teolojik inhirafındaki asıl amilleri açıkça göz önüne seriyor. Patrik “ruhulkudüs”ün ne olduğunu kendince izah ediyor. Ama, sadece izahla kalsa iyi. Maalesef düz bir mantık kullanarak hiç olmayacak bir sonuca da ulaşıyor. Çünkü 1. önerme ile 2. önermenin yanlış bir şekilde birbirleri ile mukayesesi sonucu yanlış bir netice çıkıyor. Basit olmayacaksa şu örnek ne demek istediğimizi anlatacaktır. “Kuşlar uçar”. “Uçaklar uçar”. “Öyleyse kuşlar uçaktır” gibi. Ya da “Kör at çok nadirdir”. “Nadir bulunan şeyler kıymetlidir”. “Öyleyse kör at kıymetlidir” gibi. Cenâb-ı Hak yanlış şeyler söylemekten bizi muhafaza buyursun. İşte Patrik de “Ruhulkudüs Allah’ın ruhudur” diyerek daha 1. önermeyi kendi içinde dahi yanlış hale getirmiştir. Daha sonra da “Şâyet ruhulkudüs mahluktur dersek Allah’ın ruhu mahluktur demiş oluruz” diyerek, yanlışı 2. önermeye bina etmiş ve yanlış bir neticeye ulaşmıştır. Ancak bu yanlış neticeler sadece kendileri ile sınırlı kalmamış, koskoca bir Hıristiyanlık dünyası bu ve buna benzer din adamlarının yanlış tevil ve yorumları ile asli çizgisinden uzaklaştırılmıştır.

4. Söz Alınması

وَإِذْ أَخَذْنَا مِنْ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا

Bir vakit biz peygamberlerden kuvvetli bir söz almıştık. Senden, Nuh’dan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem’in oğlu İsa’dan.[95]

Cenab-ı Hak, Peygamberlerin her birinden birbirlerini tasdik etmeleri konusunda söz aldığını açık bir şekilde belirtmektedir. Katâde, “bize anlatıldığına göre, diyor, Nebî sallalahu aleyhi vesellem şöyle demiştir: Yaratılış itibarı ile peygamberlerin ilki, ba’sediliş itibarı ile de peygamberlerin sonuncusuyum.”[96] Görüldüğü üzere hadîs-i şerif bu hali ile munkatıdır. Ancak, Taberî’deki yine benzer rivâyetler bu rivayetin sıhhatini artırmaktadır. Âyette, “kuvvetli bir söz alınması” yukarıda da işaret edildiği veçhile “peygamberlerin birbirini tasdiki” hususudur. Gerçekten de Hz. peygamber (sas) de dâhil hiçbir nebi birbirini (haşa) yalanlar duruma düşmemişlerdir. Tam tersine Cenâb-ı Hakk’ın kendilerinden aldığı o “kuvvetli söz” neticesinde hepsi birbirini teyid etmiş, kendi peygamberliklerinin ve önceki peygamberlerin adil birer şahidi olmuşlardır. Sadece bununla da kalmamış, sonraki din müntesiplerinin yer yer meydana getirmiş oldukları tahrif ya da inhirafları düzeltmişlerdir. Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun. Bundan sonra inceleyeceğimiz âyet-i kerîme alınan bu “kuvvetli söz” konusunu Allahü a’lem daha bir açıklar niteliktedir. Şöyle ki:

وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنْ الشَّاهِدِينَ

Hem Allah, vaktiyle peygamberlerden:Size kitap ve hikmet vermemden sonra, sizin yanınızda bulunan kitabı tasdik edici bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanıp yardımcı olacaksınızdiye söz almıştır.

Allah:Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza aldınız mı?dediğinde onlar:Kabul ettikdiye kesin söz verince Allah Teala:Siz de şahit olun, zaten Ben de sizinle beraber şahitlik edeceğimbuyurdu. [97]

Kendisinden söz alınanlar konusunda farklı tevcihler yapılmıştır. İbn Abbas, Tavus, İbnu Tavus, Ali b. Ebî Talib, Katâde, Süddî ve Hasan’a göre kendilerinden söz-misak alınanlar ümmetlerinden daha ziyade peygamberlerdir. Yine İbn Abbas, Said b. Cübeyr, İkrime ve Zeyd b. Sabit’e göre de kendisinden söz alınanlar hem peygammerler hem de onların ümmetleridir. Peygamberlerin zikredilmesi onların ümmetlerinin de yeniden zikredilmelerine ihtiyaç bırakmamıştır. Bu görüşlerden en uygunu, diyor Taberî, Allah (cc) peygamberlerin birbirlerini tasdik etmeleri, ümmetlerinin de onların getirmiş olduğu ilahi vahyi tasdik etmeleri anlamında olanıdır. Aynı zamanda ümmetler, kendilerine gelen peygamberlere yardım etmekle de mükellef olmuşlardır. Çünkü bu peygamberlerin Hakkı tebliğde onların yardımına ihtiyaçları vardır. Tavus, Katâde “ona inanıp yardımcı olacaksınız” âyetinin ehli kitaba hitap ettiğini, Hz. Muhamed (sas) peygamberlikle geldiğinde ehli kitabın ona inanıp yardımcı olmalarının kastedildiğini belirtmektedirler.

Süddî, bu âyetin Yahudilere hitaben; “kitabınızda zikri geçen peygambere yani Hz. Muhammed’e (sas) inanacaksınız ve ona yardım edeceksiniz diye söz almıştık” şeklinde bir anlamı olduğunu belirtiyor. Ancak Taberî buna itiraz ediyor ve şöyle söylüyor: “Âyette “بِمَا آتَيْتُكُمْ” olsaydı Süddî’nin tevcihinden başkası zaten doğru olmazdı. Ama âyette bu “بِمَا” değil de “لَمَا” var. Arap dilinde “لَمَا آتَيْتُكُمْ” “size verdiğim” cümlesi “بِمَا آتَيْتُكُمْ” “size gönderdiğim” anlamına gelmez.[98] Konu ile ilgili diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyurulmaktadır:

5. Doğrulayıcı Peygamber

وَقَفَّيْنَا عَلٰى اٰثَارِهِمْ بِعٖيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْجٖيلَ فٖيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖينَ

O peygamberlerin izlerince Meryem oğlu İsa’yı kendinden önceki Tevrat’ı tasdik edici olarak gönderdik. Ona; kendisinden önceki Tevrat’ın tasdikçisi ve müttakilere bir hidâyet ve öğüt olmak üzere içinde hidâyet ve aydınlık bulunan İncil’i verdik.[99]

Hz. Peygamber ve Kurân-ı Kerîm’in de kendisinden önceki peygamberleri ve kitapları tasdik eden birer musaddık oldukları açıktır. Ancak bu tasdik, nasıl İncil’in getirdiği hükümlerin bir kısmı Hz. İsa (as) vasıtası ile Yahudi şeriatındaki bazı helalleri haram bazı haramları da mübah kılmışsa Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem için de aynı husus geçerli olmuştur. Yani musaddık olmak, değiştirilmesi gereken ve toplumun ihtiyaçlarını artık karşılamaktan uzak kalmış bazı hükümlerin ilahi emir gereği değiştirilmesi ile zıtlık arz etmemektedir. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerîme ile biraz sonra gelecek 2 Bakara 136. âyetin açıklamalarında bu konuya yer verilmektedir.

وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَیَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَلِاُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذى حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطيعُونِ

Keza ben, benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek ve size Musa şeriatinde haram kılınan bazı şeyleri mübah kılmak için geldim. Doğrusu ben size Rabbiniz tarafından bir mucize getirdim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.[100]

إِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ

Şüphe yok ki Allah hem sizin hem de benim Rabbimdir, öyleyse yalnız O’na ibadet edin. İşte doğru yol budur.[101]

İsa (salavatullahı aleyh), Tevrat’a inanır ve tasdik ederdi. Onun Allah katından olduğunu bilirdi. Bütün peygamberler böyledir. Kendilerinden önceki rasullere ve ilahî kitaplara inanmış, kendilerine verilen şeriat daha öncekilerle yer yer farklılaşsa da hepsi birbirini tasdik etmiştir. İsa (as) da Tevrat ile amel etmiş, ancak Allah’ın (cc), İncil ile hafiflettiği hükümlerde Tevrat’ a uymamıştır. Vehb b. Münebbih’ten rivâyet edildiğine göre Cumartesi yasağına riâyet eder, ibadetlerinde de Beytü’l-Makdis’e yönelirdi.[102]

Rebi’den yapılan rivâyete göre, İsa (as), Cenâb-ı Hakk’ın vahyi ile, İsrail oğullarına önceden haram kılınan bazı hususlarda kolaylık getirmiştir. Daha önce iç yağı İsrail oğullarına haram kılınmışken İsa (as) dili ile helâl edilmiştir. Buna bazı balık türleri ve kuş türleri de dâhil edilmiştir.[103]

Âyetteki “بَعْض” “bazı” kelimesi konusunda Katâde, “kül=çoğunluk” irade edildiğini, dolayısı ile önceden İsrail oğullarına haram kılınan bütün unsurların İsa (as) dili ile helâl hale getirildiğini belirtmektedir.[104]

Taberî’ye göre, İsa (as)’ın Rabbinden getirmiş olduğu “âyet” ise, onun helal-haram adına yapmış olduğu bütün açıklamalardır.[105]

51. âyette Cenâb-ı Hakk’ın, kulu ve rasulü Muhammed (sas) için Necran Hristiyanlarına karşı vermiş olduğu haber tam bir hüccet hükmündedir. Bu âyetle Necran Hristiyanlarının İsa (as.)’ı ilah gibi göstermelerine bir red vardır. O da diğer rasuller gibi bir rasül ve Allah’ın kuludur. Cenâb-ı Hakk’ın izni ile gösterdiği mucizeler onun nübüvvetini tasdik içindir.[106] Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyurulmaktadır:

6. Müjdeci Peygamber

وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَابَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ

Bir vakit Meryem’in oğlu İsa da:Ey İsrail oğullarıdedi.Ben size Allah’ın rasulüyüm. Benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek, benden sonra gelip ismi Ahmed olacak bir rasulü müjdelemek üzere gönderildim. Ne zaman ki o resul, açık açık delillerle kendilerine geldi:Bu kesin bir büyüden ibarettirdediler. [107]

Arbad b. Sariye’den rivâyet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Âdem henüz toprağında yerde yaratılmamış bir vaziyette dururken, ben Cenâb-ı Hakk’ın katında “hatemunnebiyyin” olarak yazılmıştım. Peygamberliğimin başlangıcı babam İbrahim’in duası, İsa’nın beni müjdelemesi ve annemin gördüğü rüyadır. Bütün peygamber anneleri böyle bir rüya görmüşlerdir. Annem de benim doğumumda kendisinden bir nurun çıkıp Şam saraylarını aydınlattığını görmüştür.”[108] Bu hadîs-i şerif yukarıdaki âyet-i kerîmede “ismi Ahmed olacak bir rasulü müjdelemek üzere gönderildim” ibaresine işaret etmek için alınmıştır. Bu müjde ve açık uyarılara rağmen hem bir kısım Hıristiyanlar hem de Yahudiler, Hz. Peygamberin (sas) peygamberliğini kabul etmemede, onun eli ile getirilen prensiplere sırt çevirmede inat etmişlerdir. Hâlbuki Peygamberler (aleyhimusselâm ecmain) çağrıları bir olan yüce insanlar topluluğu olduğu herkes tarafından müsellem olan bir hakikattir. Konu ile alâkalı olarak Elmalılı’nın yorumlarını özetleyerek aşağıya almak istiyoruz:

Günümüz İncillerinde âyet-i kerîmede beyan buyurulan “müjde” konusuna rastlamak mümkündür. Şöyle ki: Yuhanna İncili’nin onbeşinci bölümünde Yesu Mesih demiştir ki: “Beni seven sözlerîmi ezberler, Pederîm de onu sever ve ona varır, katında yer tutar. Ben bunu size söyledim. Çünkü ben sizin yanınızda ikamet etmiyorum. Pederin göndereceği Ruhulkudüs Faraklit, size her şeyi öğretecek ve benim söylediğim sözleri hatırlatacaktır.” Yine aynı bölümde: “Benim pedere gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü ben gitmesem Faraklit size gelmez. Ama gittiğimde onu size gönderirim… O Hakk’ın Ruhu geldiği zaman sizi Hakk’a irşad edecektir. Çünkü o kendiliğinden söylemez, ne işitirse onu söyler.” Bu cümlenin, “O hevasından konuşmaz, O kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir[109] âyetini hatırlattığı açıktır. Aynı İncil’in ondördüncü babında da: “Eğer siz beni seviyorsanız benim tavsiyelerîmi ezberleyiniz ve ben pederden, ebediyyen beraberinizde sabit kalacak diğer bir Faraklit vermesini dileyeyim.” Gerçeğe aşina gözler, “hamd” anlamı taşıyan Faraklit kelimesi ile “Ahmed” (sas)’in kasdedildiğini görmekte ve anlamaktadırlar. Bir kısım Hristiyan müfessirler “Faraklit” kelimesini “hammad”, bir kısmı “hamid” bir kısmı da “muhallıs” diye tefsir etmişlerdir. Elmalılı, eski İncil tercemelerinde bu kelimenin “Faraklit” ya da bazen “Paraklit” şeklinde aynen muhafaza edildiğini söylemektedir. Ancak daha sonraki tercümelerde de yer alması gereken bu “Faraklit” ya da “Paraklit” kelimesi kaldırılıp, “teselli edici” şeklinde değiştirilmiştir.[110]

7. Vahyedilen Peygamber

إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِنْ بَعْدِهِ وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا

Nuh’a ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik[111]

Rebi b. Haysem’den yapılan rivâyete göre, Cenâb-ı Hakk Hz. Peygamber (sas)’e Nisa suresinin 153. âyetinden 156. âyetine kadar Yahudilerin çirkin işlerini haber verdiği zaman şöyle dediler: “Allah, Musa’dan sonra ne bir kitap indirdi ne de rasul gönderdi!” Cenâb-ı Hakk bunun üzerine bu âyeti inzâl buyurdu.[112]

Az önce Yahudi-Hristiyan toplumlar ile İslâm toplumu arasında indirilen kitaplar ile peygamberlere iman konusunda yaptığımız mukayesede, İslâm toplumunun diğer din saliklerine nisbetle peygamberler ve kitaplar arasında asla bir ayırım yapmadıklarına, ancak Hıristiyan ya da Yahudilerden buna benzer bir davranış-tutumun sadır olmadığına işaret etmiştik. İşte bu toplumların, kendilerinden sonra gelen peygamber ve kitaplara inanmamaları karşısında, Cenâb-ı Hakk din ve peygamberlik müesseselerinin neticede “vahiy” temelli olduğunu beyan buyurarak, “Nuh” (as)’a vahyedildiğini, ama ondan sonra daha nice peygamberlere de vahiy gönderildiğini gâyet mukni bir şekilde belirtiyor. Şöyle ki: Peygamber ve yeni bir şeriat gönderme Cenâb-ı Hakk’a ait olduğuna göre, o altın peygamberlik silsilesinin nihâyetini belirtmek de Cenâb-ı Hakk’a ait bir iştir. Şâyet sonradan gelmiş olma inanmamaya sebep olsa idi, Nuh’dan sonra gelen, ya da aynı mantıkla ilk peygamberden sonra gelen bütün peygamberlerin de (haşa) inkâr edilmesi gerekmez miydi? Ya da “ben İbrahim dini üzereyim” diyen birisi bu durumda Musa ve İsa (aleyhimusselâm) ile aralarındaki diğer peygamberlere inanmamalı mıydı? Bu mantığın yanlışlığı açıktır ve mesnedi de yoktur.

Konumuzla alâkalı diğer bir âyet-i kerîmede de dinî hükümlerin anlaşılması, tefrikaya düşülmemesi için şöyle buyurulmaktadır:

شَرَعَ لَكُمْ مِنْ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ

O, dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın diye ve tefrikaya düşmemeniz için, din esasları olarak Nuh’a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.” [113]

Şurası malumdur ki, bütün peygamberlerin çağrısı tek bir çağrıdır. O da hak/doğru olan dinî prensiplerin kabulü ve bu kabulde de bir tefrika yaşanmamasıdır.[114] Gerçekten de bütün dinler esasları itibarı ile, yani gerek imanî rükünler gerekse de İslâmî rükünler itibarı ile aynıdır. Bu açıdan bakıldığında özellikle büyük dinler arasında bir ayrılık olmaması gerekirdi denilebilir.

Buradan itibaren de Allah tarafından teyid görmüş bir peygamberin, insanlara neleri söyleyebileceği hususunu Âl-i İmran sûresi, 3/79-80. âyetlerini inceleyerek görmeye çalışalım:

8. Bütün Peygamberlere İman ve Ayırım Yapmama

قُولُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Deyiniz ki:Biz Allah’a, bize indirilen Kur’ân’a, keza İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Ya’kub’a ve onun torunlarına indirilene ve yine Musa’ya, İsa’ya, hülasa bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onlar arasında asla bir ayırım yapmayız. Biz yalnız O’na teslim olan Müslümanlarız.[115]

Taberî, bu âyet-i kerîme ile mü’minlere, “hristiyan ya da yahudi olun ki hidâyete erersiniz” diyenlere karşı nasıl cevap verileceği talim edilmiştir, demektedir. Âyetteki “آمَنَّا”dan maksat “inandık, tasdik ettik” demektir. Taberî, İkrime’ye dayandırdığı bir hadîste ise şunu aktarıyor: Rasulullah (sas)’e, aralarında Ebu Yasir b. Ahtab, Rafi b. Ebi Rafi, Azer, Halid, Zeyd, İzar ve Eşya’ isimli Yahudilerden bir gurup gelerek: “hangi peygamberlere inanıyorsun?” diye sordular. Hz. peygamber (sas) de:

Allah’a ve bize indirdiğine, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve onun torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene, bütün peygamberlere Rableri tarafından verilene iman ettik. Onlar arasında bir ayırım yapmayız” demiştir.

Yahudiler, Hz. Peygamber’in Hz. İsa (as)’ı anmasını kabul etmemiş ve: “biz İsa’ya inanmıyoruz” demişlerdir. Âyetteki “وَالْأَسْبَاطِ” tabiri Yakub (as)’ın on iki oğlu ile bu oğullardan meydana gelen soya verilen isimdir.[116] Tusî de yukarıdaki aynı rivâyete tefsirinde biraz muhtasar olarak yer veriyor.[117]

Âyetteki: “onlar arasında asla bir ayırım yapmayız” cümlesini Razî şöyle izah ediyor: “Peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeyiz. Çünkü biz o peygamberlerin dinin esası olan itikadda birbirinden farklı olduklarını kabul etmiyor, aksine hepsinin, neticesi İslâm olan temeller üzerinde ittifak ettiklerini söylüyoruz.”[118] İbn Kesir de, Cenâb-ı Hakk’ın şu âyet-i kerîme ile mü’minleri uyararak:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلًا

Ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını iddia edip, rasullerini tanımayarak, Allah ile rasullerini birbirinden ayırmak isteyerek:Rasullerin bazısına iman ederiz, bazısını reddederizderler böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isterler[119]

âyetinde anlatılan kişilerin durumuna düşülmemesini istediğini belirtmektedir.[120]

Suyutî ise, bu âyet-i kerîme ile ilgili şu nakillerde bulunmaktadır:

Ma’kil b. Yesar’dan rivâyet edildiğine göre rasulullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Tevrat, Zebur ve İncil’e iman ediniz. Kur’an-ı Kerîm size (bu açıdan zaten) kifâyet edecektir.”

Yine İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre –ki bu hadis Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud, Nesâî ve Beyhakî tarafından da tahric edilmiştir– Rasulullah (sas) sabah namazının birinci rekatında bu âyetin tamamını okur, ikinci rekâtta da: “şahid ol bizler müslümanlarız” âyetini okurdu. Hâkim de sahih gördüğü diğer bir rivâyette birinci rekatta bu âyeti, ikinci de de: “Allah’ a, bize indirilene, İbrahim’e… inandık deyiniz” âyetini okuduğunu İbn Abbas’a dayanarak haber vermektedir. Veki’in Dahhâk’tan aktardığına göre Dahhak şöyle demiştir: “Ailenize, çocuk ve hizmetçilerinize peygamber isimlerini öğretiniz. Çünkü Cenâb-ı Hakk bunu emretmiştir.”[121]

Şevkânî bu âyetteki emrin zayıf bir görüşte “inanmayanlara” yönelik olduğunu belirtmekle birlikte, hitabın umumi olmasının daha doğru göründüğünü söylemektedir.[122]

Netice olarak gerçekten de İslâm toplumu Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin ve Hz. peygamberin (sas) bu husustaki örnek tutumlarının delaleti ile, 1400 küsur yıldan beri bu konuda en küçük bir inhiraf göstermemiştir. Bütün peygamberlerin peygamberlikleri, onlara inen kitaplar ve uyguladıkları şeriatler –yanlışları hariç kaydı ile– Müslüman toplum tarafından da tamamen kabul ve tasdik görmüş, en önemlisi de bu tutum bir “inanç” konusu haline gelmiştir. Bugüne kadar peygamberlerden bir kısmını reddeden müslüman topluluk duyulmamıştır. Ama bu durum maalesef ne Yahudiler ne de Hristiyanlar için geçerlidir. Bu konudaki diğer bir âyet-i kerîme de şudur:

قُلْ آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

De ki: Biz Allah’a iman ettik. Bize indirilen vahye, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilen, keza Musa’ya, İsa’ya, hasılı bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen vahiylere de iman ettik. Onlar arasında hiçbir ayırım yapmayız ve biz yalnız Allah’a teslim oluruz.[123]

Cenâb-ı Hakk, biraz sonra göreceğimiz üzere 4 Nisa 163’te peygamberlerden bir kısmının isimlerini zikrederek bütün peygamberlerin “vahye” bağlı olduğu hususunu oldukça bâriz bir şekilde belirterek şöyle buyurmaktadır:

9. Peygamberi ve Melekleri Rab Edinmek mi?

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللَّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنتُمْ تَدْرُسُونَ (79) وَلَا يَأْمُرَكُمْ أَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلَائِكَةَ وَالنَّبِيِّينَ أَرْبَابًا أَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Allah’ın kendisine kitap, hüküm, nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka:Allah’ın yanısıra bana da kul olundeme yetkisi yoktur. Lakin o insanlara:Öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde rabbanî olunder. Ve size:Melekleri ve peygamberleri Rab edinindiye bir emir de vermez. Siz Allah’a boyun eğen Müslüman olduktan sonra, hiç kalkıp sizin küfre sapmanızı emreder mi?[124]

Mukatil ve Dahhâk 79. âyet-i kerîmedeki “مَا كَانَ لِبَشَرٍ” “hiçbir insan” kelimesi ile İsa (as)’ın kastedildiğini belirtmektedirler. Bu büyük İslam bilginlerinin aktardıklarına göre, Necran Hıristiyanları İsa (as)’ın kendilerine “beni Rab edinin” dediğini iddia etmekteydiler.[125] Beyhakî’nin Delâil’inde İbn Abbas’tan yaptığı tahrice göre de bu kelime ile, yine Necran Hıristiyanlarının Hz. Peygambere (sas) sordukları bir soru sonucunda aldıkları cevap kastedilmektedir. Şöyle ki: Yahudi ve Nasranî Necran’lı din adamları Hz. Peygamber (sas)’ in ziyaretine geldiklerinde, Peygamber (sas) onları İslâm’a davet etmişti. Onlar: Ya Muhammed! Nasranîlerin Hz. İsa’ya ibadet ettikleri gibi sen de bizim sana ibadet etmemizi istiyor musun? Diye sorduklarında ise Rasulullah (sas): “Allah’tan başkasına ibadet etmekten ya da bunu emretmekten Allah’a sığınırım… Beni bununla göndermedi ve bana bunu emretmedi” buyurmuştur.[1]

Rabbânî olun” cümlesi konusunda müfessirlerin görüşleri şu şekildedir: Ebu Razîn, Hasan, Mücahid, Katâde, Süddî, İbn Abbas, Yahya b. Akil ve Dahhâk’a göre bu cümle ile “fukaha ve ulema olun” denilmiştir. Said b. Cübeyr’e göre ise anlamı “dindar hükema olun” demektir. İbnu Zeyd’e göre ise “önderler olun” anlamındadır. Taberî: “Bana göre bu görüşlerden en doğrusu, diyor, “rabbânî” kelimesinin, “insanları terbiye eden, onların işlerini düzelten” anlamında olmasıdır. Bu durumda kelime kök olarak “رَبَى- يَرْبُو” kalıbındadır.[126] 80.âyette de Cenâb-ı Hakk, Peygamber efendimizin (sav) zaten böyle bir şey söyleyemeyeceğini ve ebediyyen ondan (sas) böyle bir söz çıkmayacağını; “siz Allah’a boyun eğen Müslüman olduktan sonra, hiç kalkıp sizin küfre sapmanızı emreder mi?” şeklinde belirtmiş bulunmaktadır.[127]

Bu âyet-i kerîme Hıristiyanlara çok açık bir çağrı hükmündedir. Öyle ya, Cenâb-ı Hak bir insana kitap, hüküm, peygamberlik verecek, o insan da “Allah’ın yanı sıra bana da kul olun!” diyecek!… Tam aksine yine âyette tasrih edildiği gibi, bu peygamber insanlara; “rabbanî olun, Allah’a kul olun, O’na hiçbir şekilde şirk koşmayın, O bundan münezzehtir…” diyecektir.

Hıristiyanlık dünyası özellikle bu açıdan İslâm’a, Allah’a ve onun son peygamberine aslında bu büyük yanlışı düzelttiği, düzeltilmesi için büyük çabalar göstermiş olmasından dolayı takdir hisleri ile dolu olmaları gerekir. Günümüz Hıristiyanlığı ise, çeşitli vesilelerle İslâm dünyasından özür dileme erdemini göstermekte, bu da geleceğin inanç dünyası adına yeni ümitlerin filizlenmesine sebep olmaktadır denilebilir.

Yine İsa (as)’ın niçin geldiği, insanları neye davet ettiği konusunu 43 Zuhruf 63-64. âyetlere bakarak anlamaya çalışalım:

10. İsa Peygamberin (as) Getirdiği Hikmet ve Beyyine

وَلَمَّا جَاءَ عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِي (63) إِنَّ اللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ (64)

İsa, açık açık delillerle onlara gelince:Ben size hikmet getirdim, bir de hakkında ayrılığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklamak için geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Allah, benim de Rabbim, sizin de rabbinizdir. Yalnız O’na ibadet edin. Doğru yol budur.dedi. [128]

Âyetteki “بِالْبَيِّنَاتِ” kelimesi Katâde’ye göre “İncil” anlamındadır. Süddî’ye göre ise “nübüvvet” mânâsınadır “وَلِأُبَيِّنَ لَكُمْ” cümlesi ise Mücahid’e göre, Tevrat’ta değiştirilen hükümlere ilişkin olarak söylenmiştir. Bazıları da bu cümleyi, “zikr-i cüz irade-i kül” cinsinden kabul ederek, Hz. İsa (as)’ın hem din hem de dünya işleri konusunda Hıristiyanlara önderlik ettiğini öne sürmüşlerdir. Ancak Taberî bu görüşü zayıf ve mânâsız bulmakta, Hz. İsa’nın sadece dinî hususlarda, ihtilaf edilen konuları açıklamak için geldiğini kabul etmektedir.[129] Alusî de, peygamberin açıklamalarının muhakkak dinî konulara ilişkin olduğunu kabul etmektedir. Yoksa peygamberler ne astronomi bilgileri ne de yeryüzündeki ziraatle ilgili konuları açıklığa kavuşturmak için gelmişlerdir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin hurma ağaçlarının aşılanması meselesinde söylemiş olduğu; “siz dünyanızın işlerini en iyi bilensiniz” sözü bu duruma işaret etmektedir.[130]

Âyet-i kerîme, İsa (as)’nın Allah’a ibadete çağırdığını Allah’ın hem kendisinin hem de bütün insanların Rabbi olduğu hususunu gâyet vazıh bir şekilde belirtmektedir. Doğru yol da zaten budur.

57 Hadîd 27. âyette İsa (as)’ya uyanların özellikleri ve daha sonraki durumları ise şöyle tasvir edilmektedir.

11. Şefkat, Merhamet ve Ruhbanlık

ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْجيلَ وَجَعَلْنَا فى قُلُوبِ الَّذينَ اتَّبَعُوهُ رَاْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاٰتَيْنَا الَّذينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

Sonra bunların izinden peşpeşe peygamberlerîmizi gönderdik Özellikle Meryem’in oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik, kendisine İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerine bir şefkat, bir merhamet yerleştirdik. Uydurdukları rabbaniyeti ise biz kendilerine farz kılmadık, lakin Allah’ın rızasına nail olmak için kendileri icad ettiler, kaldı ki ona gereği gibi riâyet de etmediler. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik, onların çoğu ise büsbütün yoldan çıkmışlardır.[131]

Bir kısım müfessirin-i izam, “rabbaniyet”e riâyet etmeyenlerin, bunu ortaya çıkarıp gereğini yerine getirmeyen ve Allah’ın İsa (as) aracılığı ile göndermiş olduğu dini bozup ona muhalefet edenler olduğunu belirtmişlerdir. Katâde de âyette ifade edilen “re’fet” ve “rahmet”in Cenâb-ı Hakk’tan olduğunu, “rabbaniyeti”in ise kendileri tarafından ortaya çıkarıldığını belirtmektedir. İbnu Zeyd’de, Hıristiyanların, “rabbaniyeti” Allah’ın rızasını umarak bir tatavvu şeklinde kabul ettiklerini ama ona hakkını veremediklerini belirtmiştir. İbn Abbas, “rabbaniyeti” ortaya çıkaranlarla “ona hakkıyla riâyet etmeyenlerin” ayrı ayrı guruplar olduğunu kabul etmektedir. Dahhâk’tan bir rivâyette ise, şu hususlara yer verilmektedir: Hz. Peygamber (sas)’in bi’ setinden önce Hıristiyanlar dinlerinden dolayı yurtlarından sürgün edilmiş, çok az ehl-i iman yurtlarında kalabilmişti. Peygamberler de artık gönderilmiyordu. Yurtlarından çıkarılan Hıristiyanlar, insanlardan korkuları sebebi ile uzaklaştı ve mağaralarda yaşamaya başladılar. Bu şekilde devam ederlerken onlardan bir grup Allah’ın dinini, emir ve nehiylerini değiştirdiler. Bir takım bid’ atler ihdas ettiler. Yukarıdaki âyette anlatılmak istenen budur. Onlardan az bir kısmı ise, Hz. Muhammed (sas) peygamber olarak gönderilene kadar aslî dinleri üzerine kalabildi.[132]

Cenâb-ı Hak çok açık bir şekilde Hz. İsa’ya tabi olanların kalplerine “şefkat” ve “merhamet” “yerleştirildiğini” belirtiyor. Bu “şefkat” ve “merhamet”in “yerleştirilmesi” konusu ile alakalı olarak şu mülahazaların yürütülebileceğini (Cenâb-ı Hakk’ın izni ile) düşünmekteyiz:

  1. “Şefkat” ve “merhamet”in kalplere yerleşmesi doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın ilhamı ile olmuş olabilir. Çünkü kalpler Hz. Peygamber (sas)’in o güzel ifadesi ile “Rahman’ın iki parmağı arasındadır. Onları dilediği gibi değiştirebilir.” Yani ister çok merhamet ve şefkat sahibi ve hidâyet üzere yapar. İsterse de katı, sert ve dalâlet üzere… O sebeple bizlerin “Allah’ım kalbimi dinin ve sana itaatin üzere sabit kıl” diye dua etmesi adeta vaciptir.
  2. Hz. İsa (as)’ın getirmiş olduğu va’zu nasihat ve evradu ezkâra riâyetle, bu hal Hz. İsa tabilerinde bir “merhamet” ve “şefkat”in doğmasına yol açmış olabilir. Aslında o dönemdeki tarihi şartların nasıl olduğu tam olarak bilinememekle birlikte, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İsa’yı ba’s etmesi, İncil’i inzal buyurması ve özellikle İncil’deki bir kısım öğretilerin yumuşaklığı, hilmi tavsiye etmesi, o zamanın idare ve yönetimlerinin sertlik, otorite ve belki de zulumle dolu olduğunu hissettirir gibidir. Bu durumun ta’dili Allahu a’lem, herhalde ona zıt bir tavır ve davranışla ortaya çıkabilirdi. Şâyet bu bakış açısı doğru ise o dönemdeki Hıristiyanların oldukça eza ve cefa çektiği düşünülebilir.

Yukarıda, Dahhâk’e ait rivâyette “mağaralarda yaşamaya başladılar” ayrıntısı dikkat çekicidir. Gerçekten de Türkiye’de, özellikle İç Anadolu bölgesinde bulunan Ihlara vadisi, Ürgüp, Göreme ve Avanos’taki, yeraltına ve dağlara oyulmuş Hristiyan yerleşimcilere ait mağaralar, on binlerce insanı barındırabilecek kadar geniştir. Bu mağara evlerde, kiliselere kadar hemen her birim düşünülmüştür. Yine Dahhâk’ın rivâyetinde yer alan, “onlar bu hal üzere iken bir grup Allah’ın dinini, emir ve nehiylerini değiştirmeye, bidatler ihdas etmeye başladılar” cümlesi de dikkat çekicidir. Çünkü günümüz Dinler Tarihi araştırmaları Hz. İsa ve havarilerinin İkon (tahta üzerine oyma şeklinde yapılan resim) ve tasvirlerinin bu mağara döneminde başladığını, sır cemaatlerinin prensiplerine paralel bir şekilde, halka açık olmayan gizli yeraltı kata-komplarında (mabed) Hz. İsa öğretisine yeni birtakım unsurlar ilave edildiğini ortaya koymaktadır. Bu mabedlerdeki İkonlara tapma hususu da ilk defa buralardan yayılmıştır.

Konumuzun akışına uygunluk arz etmesi açısından şimdi de Hz. İsa’nın Hıristiyanlarca tanrılaştırılması hususuna yer veren âyet-i kerîmelerin tahliline girmek istiyoruz.

12. (Hâşâ) “Oğul” İddiası

وَقَالَتْ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِئُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمْ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ (30) اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ (31)

Yahudiler:Üzeyr Allah’ın oğludurdediler. Hristiyanlar da:Mesih, Allah’ın oğludurdediler. Bu onların ağızlarında geveledikleri sözlerden ibarettir. Onlar, sözlerini daha önce geçmiş kâfirlerin sözlerine benzetiyorlar. Hay Allah kahredesiler! Nasıl da haktan batıla döndürülüyorlar.

Yahudiler hahamlarını, hristiyanlar rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i Allah’tan başka Rab edindiler. Halbuki onlara bir tek ilaha ibadet etmeleri emrolunmuştu. Ondan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şirkten münezzehtir.[133]

Râzî, Hristiyanların Hz. İsa (as)’ı tanrılaştırmaları hususunda şöyle diyor: “Biz Hz. İsa (as) ve ashabının, insanları, “Baba-Oğul” inancına davet etmekten uzak olmaları gerektiğine kesinlikle inanıyoruz. Peygamberlerin büyüklerinden biri olan Hz. İsa’ya (as) bu zaten yakışmaz. Durum böyle olunca Hz. İsa (as)’ı sevenlerin hemen hemen tamamının, bu büyük yanlışlık üzerinde mutabakat sağlamış olmaları cidden düşündürücüdür. Bu yanlış inancı kim icad etmiş ve bu inanç nasıl olmuş da Hz. İsa (as)’a mal edilebilmiştir? Bana göre doğruya en yakın olan şudur: “Belki tıpkı “halil” kelimesinin Hz. İbrahim (as) için bir şeref payesi olarak kullanılıyor olması gibi, “İbn” kelimesi de Hz. İsa (as) hakkında bu şekil ve anlamda yer aldı. Sonra da Hıristiyanlar, Yahudilere olan düşmanlıklarından ve iki tarafın birbirleri hakkındaki aşırı taşkınlık ve aleyhtarlıklarından dolayı bu “İbn” kelimesini zahiri olarak “gerçek oğul” mânâsında tefsir ettiler. Cahiller de buna inandı ve bu yanlış inanç, Hz. İsa (as)’ın dinine tabi olanlar arasında yayıldı.[134]

31. âyette bahsedilen “rab edinme”den Yahudi ve Hıristiyanların, Allah’ın hükmüne ters olan hususlarda, din alimlerine ve ruhbanlarına itaat etmiş olmaları mânâsı kastedilmiş olabileceği gibi, onların inkâr sayılabilecek çeşitli davranışları kabul etmeleri ve bu sebeple Allah’ı inkâr etmiş olmaları mânâsı da kastedilmiş olabilir. Böylece bu, onların Allah’ı bırakarak, din âlimlerini ve ruhbanlarını âdetâ “rab edinmeleri” gibi olur. Bu ifade ile Yahudi ve Hıristiyanların ruhban ve ahbarları hakkında Allah’ın onlara hülul ettiğine ve onlarla ittihad vaki olduğuna inanmaları mânâsının kastedilmiş olması da mümkündür.[135]

Taberî’nin Dahhâk, Adiy b. Hatim, Habib b. Ebi Sabît, Ebu Huzeyfe, Ebu’l-Buhterî, Hasan, İbn Abbas, Süddî, Ebu’l-Âliye’den yapmış olduğu rivâyetlerde birinci görüş, yani yahudi ve hristiyanların Allah’ın hükmüne aykırı hususlarda din alimlerine ve ruhbanlarına uydukları, Allah onlara helâl kıldığı halde, ruhbanların emriyle helâli haram, haramı da helâl hale getirdikleri, Allah’a ma’siyet olan hususları, bu ruhbanların süslü hale getirip insanları dalalete saptırdıklarına yer verilmektedir.[136]

Ancak şunu da belirtmemiz gerekir ki, günümüz Hıristiyanlığının rahiplere bakış açısı, geçmişteki duruma nazaran daha müspet hale gelmiştir. Çünkü bugünün rahiplerine, tapınılacak insan nazarı ile bakan Hıristiyan hemen hemen yok gibidir. Bu öze dönme gayretlerinin, özellikle son zamanlarda “diyalog platformları” ile daha bir canlılık yaşıyor olması da zikrettiğimiz değişim ile paralellik arz etmektedir. İslâm dünyasının, “dinler arası diyalog” platformunu geliştirme ve genişletmede, Hıristiyanlarla müşterek çalışmalar açısından daha bir önde olması gerektiğini düşünmekteyiz.

Esas konumuz ile ilgili diğer âyet-i kerîmelerde ise şöyle buyurulmaktadır:

يَاأَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا فِي دِينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْحَقَّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللَّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَلَا تَقُولُوا ثَلَاثَةٌ انتَهُوا خَيْرًا لَكُمْ إِنَّمَا اللَّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا (171) لَنْ يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَنْ يَكُونَ عَبْدًا لِلَّهِ وَلَا الْمَلَائِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ وَمَنْ يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيْهِ جَمِيعًا (172)

Ehl-i kitab! Dininizde haddi aşmayın, taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri iddia etmeyin. Meryem’in oğlu Mesih İsa sadece Allah’ın rasulü, Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir. Allah tarafından gelen bir ruhtur. Gelin Allah’a ve elçilerine iman getirin,Tanrı üçtürdemeyin. Kendi iyiliğiniz için bundan vazgeçin. Allah, ancak tek bir ilahtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Koruyan ve yöneten olarak Allah yeter.

Ne Mesih ne de Allah’a en yakın büyük melekler Allah’a kul olmaktan kaçınmazlar. Kim O’na kulluktan kaçınır ve kibirlenirse bilsin ki Allah, yarın hepsini huzuruna toplayıp hesaba çekecektir. [137]

Bilindiği üzere, daha önceki bölümlerde “Mesih” kelimesinin mânâsı üzerinde durulmuştu. “أَلْقَاهَا” kelimesi ise “ihbar” ve “i’lam” anlamına gelmektedir. Bu durumda “Meryem’e haber verdiği rasul” anlamında olur. “وَرُوحٌ مِنْهُ” “Allah tarafından gelen bir ruh” kelimesinin mânâsı hakkında serdedilen görüşler ise şu şekildedir:

Ondan bir nefha” mânâsınadır. Çünkü Cibrîl (as)’ın Meryem’e, Allah’ın emri ile üflemesinden meydana gelmiştir. “مِنْهُ” “ondan” kelimesi “مِنَ اللهِ” “Allah tarafından” şeklinde anlaşılmıştır. Çünkü emir Allah’tandır. Bir başka görüşe göre de “وَرَحْمَةٌ مِنْهُ” “Allah’tan bir rahmet” anlamındadır. “وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ” “Kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir[138] âyetindeki “رُوحْ” “rahmet” anlamındadır. Öyleyse buradaki “رُوحْ” kelimesi de “rahmet” anlamına alınabilir. Çünkü, Hz. İsa (as), ona inanan ve onu tasdik edenler için bir rahmettir.

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ

“Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.”[139]

âyetinin anlamından hareketle bazıları da şöyle demektedirler:

Cenâb-ı Hak ruhları yarattı, sonra onları tasvir edip şekle koydu, sonra da konuşturdu. İsa (as)’ın ruhu da bu kendisinden misak alınan ruhlardan birisiydi. Cenâb-ı Hak bu ruhu Meryem’e gönderdi, o da hamile oldu.

Bazıları da “كَلِمَةٌ مِنْهُ” “Ondan bir kelime” cümlesini “كَلِمَةٌ مِنَ اللهِAllah’tan bir kelime;رُوحٌ مِنْهُ” “Ondan bir ruh” cümlesini de “رُوحٌ مِنْ جِبْرِيلَ” “Cebrail’ den bir ruh” şeklinde anlamışlardır. Bütün bu görüşler bir tevcihtir ve hemen hepsi de Allahu a’lem doğru olabilir.[140]

Cenâb-ı Hak “وَلَا تَقُولُوا ثَلَاثَةٌ” “Tanrı üçün üçüncüsüdür demeyin” diyerek “Baba, oğul, Ruhu’l-Kudüs” diyen Hıristiyanları uyarmaktadır.[141]

Ayet-i kerimedeki; “وَلَا الْمَلَائِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ” “Ne de Allah’a en yakın büyük melekler” cümlesi, “Allah’ı tanıma, itaat, ubudiyet ve izan gibi hususlarda, Allah’ın derecelerini yükseltmiş olduğu mukarreb elçileri de Allah’a ibadetten geri durmaz, kaçınmazlar” anlamındadır. Dahhâk’a “mukarrabûn” nedir diye sorulduğunda “ikinci göğe en yakın olanlardır” demiştir.[142] Bağavî de bu meleklerin “hameletu’l-arş” melekleri olduğunu söylemektedir.[143]

Bu âyette, Mesih (as) ile birlikte meleklerin zikredilmesinin sebebi ise şudur:

Hıristiyanlar, Mesih’i ilah edindikleri gibi, bazı büyük melekleri de kendilerine ilah edinmişlerdi. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîme ile onların da abd ve mahluk olduğunu belirtmiştir. Kadir-i Mutlak “kendi iyiliğiniz için” diyerek, Hıristiyanların dinde haddi aşmamalarını ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri iddia etmemelerini istiyor. Yoksa hiçbir toplumun şirki Allah’ a zarar, ibadetleri de fayda veremez. Âyet-i kerîme, insana Allah’ın sonsuz azamet ve kudretini hissettirmekte, yegâne koruyucu ve yönetenin Allah olduğunu belirtmektedir. Evet, ahirete inanan din salikleri, yaptıkları ve işledikleri bütün fiillerden hesaba çekileceklerini de bilmelidirler. İsa (as)’ı tanrılaştırmanın vereceği neticeyi biraz sonraki âyet-i kerîme daha değişik bir televvünle sunmaktadır:

13. Hristiyanların Hz. İsa (as) Hakkındaki İhtilafları

لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنْ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Meryem oğlu Mesih Allah’dır diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır. De ki: Eğer Allah, Meryem’in oğlu Mesih’i annesini ve dünyada bulunanların hepsini imha etmek istese, O’na karşı kimin elinden bir şey gelir? Kim onu engelleyebilir? Doğrusu göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan bütün varlıkların hakimiyeti Allah’a aittir. O dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir. [144]

Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak büyük allâme Elmalılı, oldukça ayrıntılı ve doyurucu bilgilere yer vermektedir. Biz de onun bu oldukça güzel yorumlarını buraya özetleyerek almak istiyoruz. Elmalılı şöyle diyor:

“Âyet-i kerîmede bu sözü kimin söylediği tasrih edilmemekle birlikte, Hıristiyanların bir kolunun bunu söylediği açıktır. Bir kolu diyoruz, çünkü Hıristiyanların büyük bir kısmı en azından şu anda bu sözü söylemekten uzak durmaktadırlar. Müfessirin-i izâm hazeratının yorumlarına göre bu âyet-i kerîmede Hıristiyanların “Yakubiyye” mezhebi, biraz sonra gelecek Maide 72-73. âyetlerinde de “Keldaniyye” mezhebi kastedilmektedir. İslâm müfessirleri Hıristiyan mezheplerinden başlıca Melkâiyye, Nesturiyye ve Yakubiyye mezheplerini söz konusu etmişlerdir. Öyleyse bu mezheplere, bugüne kadar ortaya çıkan çeşitli Hıristiyan mezheplerinin temel prensiplerini taşıyan mezhepler nazarıyla bakılabilir. Hıristiyanların Hz. Mesih hakkındaki genel akidesi, “Allah’ın (haşa) tamamen Mesih” olduğu şeklindedir. Bu inanca göre Mesih’in cesedinde görünen “O” ve hatta “هُوَ هُوَ” O, O’dur” şeklinde ifade edilmektedir. Bazıları da “Mesih iki tabiattan bir tabiattır” deyimini kullanmışlardır. Her çeşit birleşme, katılım, hulûl (başkasına girme) veya ittihad (birleşme) Cenâb-ı Hak tarafından nefyedilmiştir. Çünkü “İlah olmak” başka “İlahî olmak” yine başkadır. Mesih’in öldürüldüğünü ve asıldığını iddia eden Hıristiyanlar, onun helakinin ve fani oluşunun mümkün olduğunu ikrar ve itiraf etmekte olduklarından, hem bu iddialarını reddetmek, hem de bu ikrarlarından dolayı susmaya mecbur etmek için, âyet-i kerîmede yalnızca, “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’ i helak etmek istese” cümlesi yeterli gibi görünürken bununla iktifa edilmemiş ve ilzamî (susturucu) ve burhanî (delilli) bir tarzda “annesini ve yeryüzündekilerin hepsini” cümlesi de âyetin devamında yer almıştır. Bu durum oldukça dikkate şayandır. Bu şekilde azdan çoğa doğru giden bir bakış açısı öğretilmiştir. Yani Allah, Mesih’ in ne aynı ne cüz’ü, ne cüzîsi ne de ferdidir. Diğer deyimle Mesih Allah’tan ayrı yaratılmış bir peygamber ve kuldur. Özetle Mesih ilah olamaz. Çünkü ilah gerçekte zevalden uzak ve azade olmalıdır. Yaratılmışların hepsi ise fanidir.[145]

14. Hz. İsa (as) Sadece İnsan ve Allâh’ın Elçisidir

لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسٖيحُ يَا بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّٖى وَرَبَّكُمْ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَاْوٰیهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمٖينَ مِنْ اَنْصَارٍ (73) لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ (74) اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ (75) مَا الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ وَاُمُّهُ صِدّٖيقَةٌ كَانَا يَاْكُلَانِ الطَّعَامَ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ

Allah Meryem’in oğlu İsa’dırdiyenler hiç şüphesiz kâfir olmuşlardır. Halbuki İsa vaktiyle şöyle demişti:Ey İsrail oğulları! Benim de sizin de Rabbiniz olan tek Allah’a ibadet ediniz. Kim Allah’a ortak koşarsa şu kesindir ki, Allah ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer ateştir. Zalimlere yardımcı olan da çıkmaz.

Allah üç uknumdan biridirdiyenler de kâfir olurlar. Halbuki bir tek ilahtan başka ilah yoktur. Eğer bu batıl iddialarından vazgeçmezlerse içlerinden kâfir kalanlara mutlaka can yakıcı bir azap dokunacaktır.

Hala Allah’a dönüp af dilemeyecekler mi? Allah Ğafurdur, Rahimdir. Affı ve merhameti boldur.

Meryem oğlu Mesih sadece bir rasüldür. Nitekim ondan önce de birçok elçi gelip geçmiştir. Onun annesi de çok dürüst, son derece iffetli bir hanımdı. Her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi. Dikkat et: Biz onlara delilleri nasıl açıklıyoruz. Sonra bak nasıl oluyor da akılları çelinip bu hakikatlerden vazgeçiyorlar.[146]

Yukarıda meallerini vermiş olduğumuz Maide suresi 72-75. âyetler yine büyük allame Elmalılı tarafından oldukça ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Bu hususta sözü ona bırakmanın uygun olduğunu düşünüyoruz. Elmalılı Hamdi Yazır (rahimehullah) âyet-i kerîmeler ile ilgili yorumlarını muhteşem tefsirinde özetle şöyle aktarıyor:

ثَالِثُ ثَلَاثَةٍ” cümlesinin Nahiv kitaplarında “üçün biri anlamında” olduğu belirtilmektedir. Dolayısı ile, “Allah Meryem oğlu İsa’dır” (Maide 72) diyen Hıristiyanlar ile, “Allah, üç uknumdan biridir” (Maide 73) diyen Hıristiyanların farklı mezhepler olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple müfessirîn-i izam, önceki âyetin Ya’kubiyye, sonraki âyetin de Melkânî ve Nesturiyye mezheplerine işaret ettiğini kabul etmişlerdir. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, biz “salisü selâse” cümlesinin Nahiv kitaplarındaki gibi “üçün biri” anlamında olduğu görüşüne katılamıyoruz. Çünkü “sâlisü selâse”, “üçün içinde üçüncü derecede bulunan” mânâsınadır. Bu nedenle “sâlisü selâse” diyen yalnızca “üçün biri” dememiş, ama aynı zamanda “üçün üçüncüsü” demiş olmaktadır. Zaten âyet-i kerîmede “ehadu selâse” değil de “sâlisü selâse” denilmiş olması herhalde dikkat çekicidir. Bu bize gösteriyor ki, Hıristiyanlar teslis (üçleme) ile “Allah üçtür” değil de “ilah üçtür” demiş oluyor ve Allah’ı da bu “üçün üçüncüsü” sayıyor. Nitekim ilk İznik Konsili’nin inancında Yesu Mesih hakkında: “babasının cevherinden, hak ilahtan, bir hak ilah olan tek oğul” (haşa) denilmiş olması tabiî bir tertibi de ihsas etmektedir. Çünkü yine bu konsil aldığı bir kararla: “Bir zaman vardı ki Allah’ın oğlu yoktu” diyenleri kâfir kabul etmişti. Çünkü kanaatlerine göre oğuldan önce ilah varsa bile henüz Allah (haşa) yok idi. Demek ki Hıristiyanlığın teslisi “Allah üçtür” demek olmadığı gibi, mutlak olarak “üçün biri” demek de değildir. “İlahlar üçtür, Allah ise bunların içinde üçün üçüncüsüdür” demiş olmaktadırlar. Bu da “Allah Mesih’tir” demek anlamındadır. Bunun içindir ki Hıristiyanlar “İlah üçtür” dedikleri halde “Allah’tan başka ilah yoktur” da derler ve bunu “Mesih’den başka ilah yoktur” demeye eşit tutarlar. Hıristiyanların “Allah” kelimesi yerine, Meryem’in oğlu İsa’nın lakabı olan “Mesih” vasfını “ehad-i ekmel” (eksiksiz tek) olarak kabul etmeleri de üçlü esasın birinci ya da ikincisi ile değil de üçüncüsü yani “Mesih” ile en mükemmel halini aldığını kabul ettiklerini göstermektedir. Üçünün oluşturduğu tek ve en mükemmel ilah, sadece baba ya da Ruhu’l-Kudüs değil, hepsi olan Yesu Mesih’tir, yani “üçün üçüncüsü”dür.

5 Maide 75. âyetin mantıkî anlatımının özeti şu şekillerde düşünülebilir:

1. “Mesih ve annesi ortakları ve benzerleri olan kimselerdir” (Küçük önerme)

“Ortakları ve benzerleri bulunanlar ilah olamazlar” (Büyük önerme).

“Şu hâlde ne Mesih ne de annesi ilah olamazlar” (Sonuç).

2. “Mesih ve annesi, benzerleri delaleti ile gelip, geçicidirler.”

“Gelip-geçici olması mümkün olanlar ilah olamazlar.”

“Şu hâlde ne Mesih ne de annesi ilah olamazlar.”

3. “Mesih ve annesi yemek yiyen muhtaçlardır.”

“Belli ki ihtiyaç sahipleri ilah olamazlar.”

“Şu hâlde ne Mesih ne de annesi ilah olamazlar.”

Bu yönleri itibarı ile âyet-i kerîme kuruntu ve muğalataların kökünü kesmek için meselenin acizlik-kudret, menfaat-zarar meselesi olduğunu ve Allah’ın kemâlini Mesih’e, Mesih’in aczini de Allah’a isnat edip Mesih’e ibadet etmenin büyük bir yanlışlık olduğunu ifade etmiş bulunmaktadır.[147]

إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ (59) وَلَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلَائِكَةً فِي الْأَرْضِ يَخْلُفُونَ

Hayır, o bir tanrı değil, nimetimize mazhar ettiğimiz ve İsrail oğulları için bir örnek yaptığımız has bir kulumuzdu. Şâyet dileseydik sizin yerinize geçmek üzere melekler yaratırdık. [148]

Cenâb-ı Hak bu âyette adeta şöyle demektedir: “Ey Ademoğulları topluluğu! Şâyet dileseydik hepinizi helak eder ve yeryüzünde sizlerin yerinize halef olan ve bana ibadet eden melekleri yaratırdık.” Âyetteki “يَخْلُفُونَ” kelimesini İbn Abbas, Mücahid, Katâde ve Süddî “bir kısmı bir kısmını takip eden, insanların yerine yeryüzünde hayat süren” anlamında kabul etmişlerdir.[149]

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İsa (as) ile ilgili hususlara yer verildiğini duyan Hz. Peygamber dönemindeki müşrikler yanlış bir kıyasla bu hususu kendilerince zayıflatmak istemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm bu duruma işaret ederek şöyle buyuruyor:

15. Mekke’lilerin Hz. İsa’yı (as) Münakaşa Konusu Yapmaları

وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ (57) وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ

Vakta ki Meryem’in oğlu İsa misal verildi, derhal halkın keyiflenerek haykıra haykıra gülmeye koyuldu ve:Bizim tanrılarımız üstün, dediler, yoksa o mu?Bunu sırf bir münakaşa olsun diye sana misal verdiler. Zaten onlar kavgacı bir toplumdur.[150]

Cenâb-ı Hak İsa (as)’ı babasız bir şekilde var edişini Hz. Adem’i var edişine benzetince Kureyş’ten bazıları: “Muhammed, kendisini ilah edinmemizi ve ona tapınmamızı istiyor. Tıpkı nasaranın Hz. İsa’ya tapındığı gibi” dediler. Mücahid ve Katâde’ye göre âyet-i kerîme bu nedenle indi.

İbni Abbas’a göre,

إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ

Hem siz hem de Allah’tan başka taptığınız tanrılar, hepiniz cehennem odunusunuz[151]

âyet-i kerîmesinin nüzul sebebi yukarıdaki ayet-i kerime ile bağlantılı olarak şöyledir: Bu ayet-i kerime nazil olduğunda Kureyş’ten bazıları: “İlahlarımızın İsa, Üzeyr ve meleklerle birlikte olmasına razıyız. Çünkü bu saydıklarımızın hepsi de Allah dışında tapınılan kişilerdir” demişler, bununla da Hıristiyanların Hz. İsa’yı tanrı yerine koyduklarını, Kur’an-ı Kerim’in de hem tapanları hem de tapınılanları cehennnemle tehdit ederek Hz. İsa’nın da cehennemde yanacağını dolaylı bir şekilde ifade etmiş olduğunu söylemek istemişler, bunu da sırf bir münakaşa olsun diye yapmışlardı. Bunun üzerine ise yukarıdaki âyetler nazil olmuştur.

“Sad” harfinin kesrası ile okunan “يَصِدُّونَ” kelimesini bazı Kûfe, Basra ve Medine kârileri “sad” harfinin zammesi ile “يَصُدُّونَ” şeklinde okumuşlardır. “Sad” harfinin zammesi ya da kesrası ile okunduğunda Arap dilcileri ikisinin arasında anlam farkı bulunduğunu belirtmişlerdir. Bazı Basra nahivcileri ile Kûfe nahivcileri bu iki okunuşun “يَشِدُّيَشُدُّ” kelimelerinde olduğu gibi aynı anlama geldiğini kabul etmiş, bir kısmı da “Sad” harfinin kesrası ile olduğunda mecâzi bir anlam olarak “يَضِجُّونَ” “gürültü etmek, feryadı basmak” anlamına geldiğini, zamme ile okunduğunda mecazen “يَعْدِلُونَ” “sapmak” anlamına geldiğini kabul etmişlerdir.

Taberî, “Bu konuda bize göre doğru olan, diyor, bu kelime konusundaki her iki kıraatin de aynı anlama gelen maruf ve meşhur kıraatler olmasıdır. Müfessirlerin bu kelimeyi iki farklı şekilde okuduğunu biliyoruz ama bunlara farklı anlam yükleyeni bulamadık. Her iki okunuşta da ehl-i te’vil bu kelimeyi “يَضِجُّونَ” “bağırıp çağırarak gürültü etmek, feryad etmek” anlamında tefsir etmişlerdir. Dolayısı ile kâri hangi şekilde okursa okusun musîbdir. İbn-i Abbas, Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve Süddî’ye göre de kelime bu anlamdadır.[152]

“أآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ” “Bizim tanrılarımız üstün, yoksa o mu?” âyetindeki “هُوَ” “o” zamiri Übey b. Ka’bin kıraatinde “هَذَا” şeklindedir ve Kureyş’liler bu kelime ile Hz. Muhammed (sas)’i kasdetmişlerdir. Ancak Süddî ve İbn Zeyd’e göre bu zamirle kastedilen Hz. İsa (as)’dır.

Ebu Ümâme’den rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) bir gün insanların yanına çıkmış ve onların Kur’ân-ı Kerîm hakkında münazaa ettiklerini görmüştür. Bunun üzerine mübarek yanakları al al olacak derecede öfkelenmiş sonra da şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın kitabını, bir kısmını bir kısmı ile karşı karşıya getirerek çatıştırmayın. Çünkü haktan sapan hiçbir topluluk yoktur ki onlara cedel verilmemiş olsun.”

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bu sözlerinin arkasından da “مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا” “Bunu sırf bir münakaşa olsun diye sana misal verdiler” âyet-i kerîmesini okumuştur.[153]

بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ” “Zaten onlar kavgacı bir toplumdur” denilmek sureti ile de Kureyşlilerin mücadelelerindeki butlanı icmalî ve iktifâi bir şekilde belirtilmiştir. Çünkü daha önce:

إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ (101) لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ

Ama kendileri hakkında Bizden mutlu netice takdir edilmiş olanlar, cehennemden uzak tutulacaklardır. Onlar cehennemin hışıltısını bile işitmeyeceklerdir. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.[154]

âyet-i kerîmeleri ile zaten tafsil yapılmış idi.[155]

Şimdi de Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İsa (as)’yı adeta sorguladığı bir bölüme geçmek istiyoruz.

16. “Tanrı Edinin mi Dedin?” Sorgusu

وَإِذْ قَالَ اللَّهُ يَاعِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّي إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِنْ كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ (116)

Hem Allah teala:Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlaraBeni ve annemi Allah’tan gayrı iki tanrı edinindiye sorguladığı vakit o şöyle dedi:Haşa! Sen şerikden ve her noksandan münezzehsin Ya Rabbi! Hakkım olmayan bir şeyi söylemem doğru olmaz, bana yakışmaz. Hem söylediysem malumundur elbet. Benim varlığımda olan her şeyi sen bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilemem. Bütün gaybleri hakkıyla bilen ancak Sensin.[156]

Süddî’ye göre Hz. İsa ile Cenâb-ı Hak arasındaki bu konuşma, Cenâb-ı Hakkın onu göğe ref ettiği zamanda olmuştur. İbn Cüreyc ve Katâde’ye göre ise bu konuşma kıyamet günü gerçekleşecektir. Katâde bu görüşüne “هَذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ” “Bu gün o gündür ki, doğruların doğruluğu kendilerine fayda verir[157] âyet-i kerîmesini delil olarak göstermektedir. Katâde’nin bu görüşünü kabul edenler 116. ayetteki “وَإِذْ” edatının –ki geçmiş zaman kipidir– gelecek zaman edatı olan “وَإِذَا” mânâsına olduğunu kabul etme durumundadırlar.

Taberî, bu hususta Süddî’nin görüşünü daha sahih buluyor ve şu sebepten dolayı âyet-i kerîmenin mazî anlamda olması gerektiğini söylüyor. “إِذْ” edatı Arap dilinde genelde mazî için kullanılır. Bu edatın mazî dışındaki zaman dilimleri için kullanıldığı varitse de yaygın ve fasih değildir.

Cenâb-ı Hakkın Hz. İsa’ya bu suali tevcih etmesinin sebebi ise şu olabilir: Cenâb-ı Hakk, Hıristiyan toplumun Hz. İsa’dan sonra tevhid akidesini nasıl bozacaklarını ve onun ardından nasıl şirke düşeceklerini Hz. İsa’ya bildirmek istemiştir.[158]

Nasarâ tarafından, mezheplerinde Hz. Meryem’in teslise idhal edilmediği ve binaenaleyh ona, oğlu İsa gibi “ilah” denmediği dermeyan edilerek bu âyete itiraz olunmak istenmiştir. Ancak İbn Hazm’in Fisal’inde zikrettiği veçhile Hıristiyanlardan “Berberaniye” fırkası vardı ki bunlar İsa’ya da annesine de “ilah” diyorlardı. Bu mezhep bilahare munkarız olup kalmamıştır. Diğer taraftan “biz Meryem’e ilah demiyoruz” iddiası, bir ittihadı ifade etmese bile “hulûl” akidesinden uzak kalamamaktadır. Çünkü, İsa’dan bir tabiatı lahut veya İsa’nın bir cüzünü lahut farz ederek onu bir “ilahı ekmel” ittihaz edenler, Meryem’in de esnayı hamilde o cüzü lahutu hâmil ve binaenaleyh bir ilah olduğu akidesinden bizzarure halî değildirler. Hem sonra kiliselerinde ve hanelerinde Hz. İsa gibi Hz. Meryem’in dahi tasvirlerine karşı vaziyetleri taabbudî bir durumdan başka bir şey değildir. Bu itibarla âyetin mazmunu yalnız “Berberanî” mezhebine değil diğerlerine de şamildir.[159]

Elmalılı’nın bu tesbiti gâyet yerindedir. Çünkü daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi Hıristiyan dünyasının Hz. İsa ile beraber, Hz. Meryem, Azizler ve Havarileri kiliselerinde tersim etmeleri, ikonlara bu şahsiyetlerin kazınması ve bu resim ve ikonlara olan taabbudî vaziyet maalesef bugün de devam etmektedir.

مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنْ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ

(İsa):Sen ne emrettinse, ben onlara bundan başka bir şey söylemedim. Dediğim hep şu idi:Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.

Ya Rabbi! Ben aralarında olduğum müddetçe onları kolladım. Fakat vakta ki Sen beni aralarından tutup aldın, onları görüp denetleyen yalnız Sen kaldın. Sen gerçekten her zaman, her şeye hakkıyla şahidsin.[160]

Bir önceki âyet-i kerîmenin başlangıcında Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. İsa (as)’ı ref ettikten sonra kavminin durumunu İsa (as)’a açıkladığı görülmüştü. Süddî ve İbn Cüreyc bu âyetteki “الرَّقِيبَ” “görüp denetleyen” kelimesinin “اَلْحَفِيظُ” “muhafaza eden” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bir kısım müfessirîni izâm, Hz. İsa (as) ‘ın, Cenâb-ı Hakk’ın onu cevaba muvaffak kılmasıyla cevap verebildiğini belirtmişlerdir.[161] Hıristiyanların söz konusu edildiği âyetlerde hemen hemen ortak bir husus gibi görünen, “Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin” ibaresi bu âyet-i kerîmede de yer almaktadır. Hz. İsa (as), gerçekten de aralarında olduğu müddetçe onları kollamış, yanlışlık ve sapkınlığa düşmelerinin önünde yegane engel olmuştu. Ama her an kaymaya ve tökezlemeye de meyli olan insanoğlu, Hz. İsa’nın refinden sonra dinin asıllarında ihtilafa düşmüş, merkezdeki küçük inhiraflar dış dairede alabildiğince büyük olmuştur.

إنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

(İsa):Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Onları affedersen, Aziz-u Hakîm: Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi ancak Sensin.[162]

Süddî “وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ” “Eğer onları affedersen” cümlesinin “onları nasrânilikten alır İslâm’a hidayet edersen” anlamında olduğunu söylemiştir. Beyhakî’nin Sünen’inde Ebu Zer’den yapılan bir rivayet şöyledir:

“Hz. Peygamber (sas) bir gece öyle bir âyet okudu ki o âyetle ruku o âyetle secde eder oldu. Okuduğu âyet “إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ” “Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Senin kullarındır.” âyeti idi. Sabah olunca: “Ya Rasulallah! Bu âyetle sabahladınız?! diye istifsar ettim. O da (sas): “Rabbimden ümmetim için şefaat istedim. O da kabul buyurdu. İnşaallah bu şefaatim ümmetimden Allah’a şirk koşmayanlar için olacaktır.” Yine Ebu Zer’den ancak son kısmı biraz farklı başka bir hadîste ise: Hz. Peygamber (sas) “Ümmetim için dua ettim” deyince Ebu Zer: “Nasıl bir cevap aldınız?” sorusunu sormuş Hz. Peygamber de (sas): “Öyle bir cevap aldım ki o cevaba muttali olsalar insanların çoğu namazı bırakır.” Ebu Zer: “İnsanlara bu müjdeyi vereyim mi?” diye sormuş, Hz. Ömer ise şöyle demiştir: “Ya Rasulallah, bunu insanlara böyle bildirmesi için gönderirsen ibadette gevşeklik gösterirler.” Bunun üzerine Hz. Peygamber Ebu Zer’i geri çağırtmış ve bu âyeti okumuştur.[163]

Bu âyet-i kerîme vesilesi ile, diyor Elmalılı,[164] “madem ki Allah teâla herkese karşı böyle tazib ve mağfirete alelıtlak kadirdir. Ve bundan onu men edecek hiçbir kuvvet, hiçbir hüküm de mutasavver değildir. O halde kâfirlere mağfireti, mü’minlere de tazibi mümkün demektir” diye bir tevehhüm hatıra gelebilir. Ancak bu tevehhümü def ve izâle için, ihbarı tenfiz suretinde bir vaad ya da vaadi tenfiz suretinde bir inşa olmak üzere şu hükmü ilahî tebliğ olunmuştur:

قَالَ اللَّهُ هَذَا يَوْمُ يَنفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

Allah buyurur ki bu, işte sadıklara sadakatlerinin faide vereceği gündür. Onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu büyük başarıdır.” [165]

Buradan da “Havarîler” konusuna geçmek istiyoruz.

17. Havâriyyûn

وَإِذْ أَوْحَيْتُ إِلَى الْحَوَارِيِّينَ أَنْ آمِنُوا بِي وَبِرَسُولِي قَالُوا آمَنَّا وَاشْهَدْ بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ

Ve hani havarilere:Bana ve Rasulüme iman edindiye ilham etmiştim. Onlar da:İman ettik. Hakk’a teslim olduğumuza şahid oldemişlerdi. [166]

Süddî, âyette geçen “أَوْحَيْتُ” “vahyetmiştim” kelimesinin “قَذَفْتُ فِي قُلُوبِهِمْ” “onların kalplerine hissettirmiş/duyurmuştum” anlamında olduğunu söylemiştir. Diğerleri ise bunun bir “ilham” olduğunu kabul etmektedirler.[167] Maide 110. âyette Hz. İsa aleyhisselâmın, kendilerine delil ve mucizeler getirdiği halde inanmayıp “bu besbelli bir büyüden başka bir şey değil” diyenlerine mukabil, inanan insanlar da Allah’ın emrini bir İman-ı İslâm ile karşılamış ve ihlaslı olduklarına şahid olması talebi ile Hz. İsa aleyhisselâmın yanında yer almışlardır.

Havarîlerle ilgili olarak Âl-i İmran sûresi, 3/52-53. âyetlerde ise şöyle buyurulmaktadır:

فَلَمَّا اَحَسَّ عٖيسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَارٖى اِلَى اللّٰهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ رَبَّنَا اٰمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ

Ne zamanki İsa, onların inkârında ısrar ettiklerini hissetti,Allah’a giden yolda bana yardım edecek kim var?dedi. Havarîler,Allah yolunda yardımcılar biziz. Biz Allah’ a iman ettik. Ey İsa, bizim müslüman olup, Allah’a itaat ettiğimize sen de şahid ol!” “Ya Rabbena indirdiğin kitaba iman edip elçinin yolunu tuttuk. Sen de bizi, birliğini ve nebilerini tanıyan şahidlerle birlikte yazdediler. [168]

İsa (as), “Allah’a giden yolda bana yardım edecek kim var?” cümlesini, İsrail oğullarının inkârda direttiklerini ve kendisini öldürmek istediklerini anlayınca, açık daveti esnasında bu inançsızlardan korunmak için söylemiş olabilir. Ya da muvafıkın muhalifden ayrılmasını temenni etmiş de olabilir.[169] Bu hususta tefsirlerin bir kısmında, İsa (as)’ın bir Yahudi ile yapmış olduğu yolculuk ve bu yolculuk esnasında Yahudinin nasıl yalanlar söylediği uzun bir şekilde anlatılır. Gerçekten de Yahudi topluluk belki de en güvenilmez topluluklardan biridir. İsa (as) ya hayatında ne kadar az kişinin inandığı, hatta bu inanmış 12 kişiden dahi neticede birisinin ihaneti ile bu toplumun ne kadar güvenilmez olduğunu görmektedir. Kendilerine gelen hemen hemen bütün peygamberleri öldüren bu topluluktan korunmak gerçekten büyük bir problemdi ve Hz. İsa (as) bu problemi belki de en üst düzeyde yaşadı. Dolayısı ile onun bu yardım çağrısının, aslında “muvafıkın muhalifden ayrılmasını temenni etmesi” anlamına gelmesi sanki daha uygun gibi görünmektedir.

Havarîlerin vermiş oldukları cevapta “بِأَنَّنَا مُسْلِمُونَ” “Bizim Müslüman olduğumuza…” tabirinin geçmesi; Allah azze ve cellenin İsa (as) ve ondan önceki peygamberlere göndermiş olduğu dinin aslen İslâm olduğunu göstermektedir. Bu aynı zamanda İsa (sa)’ı Hıristiyanlığın değişmiş ve tahrif edilmiş halinden de tebriedir. İbrahim (as)’da Kur’ân’da böyle tebrie edilmiştir.[170]

Havarî” denilmesinin sebebi Said b. Cübeyr’e göre beyaz elbise giydikleri içindir. Ebu Tare’ye göre bunlar çamaşırcılık yapar, elbiseleri beyazlatırlardı. Bu sebeple böyle denmiştir. Taberî ilk tevcihi uygun görmektedir. Dahhâk ise bu kelimenin peygamberlerin asfiyaları anlamına geldiğini belirtmektedir.[171]

Havarîler konusu ile ilgili diğer bir âyet-i kerîme ise şudur:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ

Ey iman edenler! Siz Allah’ın tarafında olunuz. Onun dinine yardım ediniz. Nasıl ki Meryem’in oğlu İsa vaktiyle havarîlere:Allah’ın yolunda giderken kim bana yardımcı olmak ister?diye sorunca havariler:Allah’ın dinine biz yardımcı oluruzdiye cevap vermişlerdi.

Neticede İsrail oğullarından bir kısmı İsa’nın peygamberliğine iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de onlar ötekilere üstün geldiler.[172]

Havarî” konusu biraz sonra daha teferruatlı ele alınacaktır. Ancak konu ile alakalı aşağıdaki rivayetleri daha önce vermek istiyoruz. Said’in Katâde’den rivayetine göre o şöyle demiştir:

“Allah’a yemin olsun ki bu ümmetin de Allah’ın kitabı ve Allah’ın hakkı için cihad eden ensarı olmuştur. Bize anlatıldığına göre Hz. peygamber sallallahu aleyhi ve selleme Akabe gecesi Ensar’dan 72 kişi biat etmiştir. Yine bize anlatıldığına göre bazıları:

“Bu insana ne için biat ettiğinizi biliyor musunuz? Siz bütün Araplarla savaşa ya da onlara teslim olmaya biat etmiş oluyorsunuz.” demiştir. Yine bize anlatıldığına göre içlerinden birisi kalkmış ve: “Ey Allah’ın peygamberi! Rabbin ve nefsin adına ne dilersen onu şart koş!” Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de:

“Rabbim için ona ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi ona ortak etmemenizi şart koşuyorum. Nefsim için de nefislerinizi ve evlatlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızı istiyorum.”

“Bunu yaparsak bize ne var ey Allah’ın peygamberi?” diye sorunca da,

“Dünyada yardım, ahirette de cennet var” demiştir. Onlar sözlerini yerine getirdi, Allah da sözünü yerine getirdi.[173]

Katâde ise, Ma’mer’in bir rivayetinde şöyle demektedir: “Havarîlerin hepsi Kureyş’tendir: Ebubekir, Ömer, Ali, Hamza, Cafer, Ebu Ubeyde, Osman b. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. el-Avvam gibi”[174] Allâme Elmalılı “Havarî” konusuyla alakalı olarak şu güzel tebsitlerde bulunuyor:

Havariyyûn, Hz. İsa’nın ilk iman eden seçkin öğrencilerinden on iki kişiye denir. Eldeki İncillerde bunlara on ikiler de denmektedir. “Havâriyyûn” kelimesi “Havârî” ism-i mensubunun çoğuludur. “Havar” ve “haver” lûgatte “beyaz” ve “beyazlık” mânâsına isimdir. Kamus sahibi Fîruzabadî “Besâir” adlı eserinde bu kelime konusundaki görüşleri şu şekilde özetlemiştir:

“Bazı âlimler havarîlerin bir kısmının kassâr (çırpıcı) bir kısmının da avcı olmaları sebebi ile bu ismi aldıklarını söylerken, bir kısmı da beyaz elbise giydikleri ya da devamlı ilim ve dinî eğitimle insanları temizlemiş olduklarından dolayı onlara bu ismin verildiğini söylemişlerdir. Bazıları ise onların inançlarındaki saflık, ilgi ve niyetlerindeki temizlik sebebi ile havarî dendiğini belirtmişlerdir. Elmalılı, bu son görüşü daha münasib bulduğunu beyan ediyor.[175]

Havarî” kelimesi ile “ensar” kelimesinin eş anlamlı kelimeler olarak görüldüğünü de burada belirtmiş olalım. Matta İncili on ve on birinci bablarında havarîlerle ilgili kıssalara yer verilmiştir.

18. Hz. İsa’nın (as) Ref’i

إِذْ قَالَ اللَّهُ يَاعِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنْ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

O zaman Allah şöyle buyurmuştu:İsa! Seni öldürecek olan onlar değil, benim. Seni kendi nezdime yükseltecek, seni inkârcıların içinden kurtarıp temize çıkaracak ve sana tâbi olanları da kıyamete kadar kâfirlere üstün kılacak olan da benim. Sonra hepinizin dönüşü bana olacak. Ben de aranızda ihtilaf ettiğiniz konularda hükmümü vereceğim.[176]

Bu âyet-i kerîme, kendisinden bir önceki âyetin sılası hükmündedir. Bu durumda anlam şöyle olur: “Onlar (Yahudiler) İsa (as)’ı karanlık, gizli, hissedilemeyecek bir komplo ile öldürmek istediler. Allah da onların bu tuzaklarına hayırlı bir mekr ile karşılık verdi.” Yani İsa (as)’ı kendine yükseltti.

Bu âyetteki “vefat” kelimesi üzerinde çeşitli görüşler vadır. Rebî ve Hasan’a göre buradaki “vefat” kelimesi “uyku” anlamına gelmektedir. Verrâk, Hasan, İbn Cüreye, Ka’bu’l-Ahbar, Cafer b. Zübeyr ve İbnu Vehb ise buradaki anlamın normal bir ölüm olmayıp, Cenâb-ı Hakk’ ın onu yeryüzünden “alması-kabzetmesi” olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Abbas ve Vehb b. Münebbih’e göre de İsa (as) normal ölümle ölmüştür.

Ebu Cafer de bütün bunlar arasında kendilerine en sıhhatli gelen görüşün, Resulullah (sas)’dan gelen ve Hz. İsa (as)’ın yeniden dünyaya geleceğini haber veren mütevatir hadîsler sebebi ile, onun Cenâb-ı Hakk tarafından yeryüzünden alınıp kendisine yükseltmiş olduğunu kabul eden görüşler olduğunu söylüyor. Çünkü bu rivayetlerde Hz. İsa’nın dünyaya yeniden geleceği açıklıkla belirtilmektedir. Gelip tekrar vefat edeceği düşünülürse, ref anında öldüğünü kabul edenler açısından bu durumda İsa (as) için iki ölüm meydana gelmiş olması gerekir ki nasslar çerçevesinde iki ölümlü insan olmadığı açıktır.[177] Vehbe Zuhaylî de ekser ulemanın bu görüşü benimsediğini belirtiyor ve:

وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُسَمًّى ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.[178]

âyet-i kerîmesindeki “vefat” kelimesinin “ölüm” anlamında kullanılmadığına işaret ediyor.[179] Katâde, Rebî, İbn Cüreye, Süddî ve Hasan’a göre, “üstün kılınacak” olanlar Hz. İsa’ya ve onun yoluna gerçek anlamda sahip çıkan Müslümanlardır. Ne Hıristiyanlar ne de Rumlar değil.[180]

Elmalılı da muvafık bir şekilde konu ile alakalı olarak şunları kaydetmektedir. Aslına dokunmadan aktarmak istiyoruz:

“Buradaki “اَلَّذِينَ كَفَرُوا” “o küfredenler”den murat, Hz. İsa’ya küfürlerini ihsas edip mekr eden ve onların sîretine giden Yahudilerdir. Fakat Yahudî olmak sıfatı ile değil küfür sıfatı iledir.

“الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ” “O sana tâbi olanlar”dan murat;

1. Havariyyun ve onlar gibi Müslim, muvahhid olarak cidden din-i İsa’ya tabi olanlar mıdır?

2. Yoksa böyle olmasa bile şahsına muhabbet ve onun namına hareket ile velev surî olsun tabiiyyetini haiz olanlar da dâhil midir?

Yani ittiba-ı mutlak kemaline mi masruftur? Yoksa ıtlakı üzerine mi câridir?

Evvelki takdirde bu vaad, alelumum Nasâraya değil, cidden ehl-i tevhid ve İslâm olan ve bütün Peygamberleri musaddık ve İslâm ve tevhidde Havâriyyûn ile müttehid ve müttefik olanlara mahsustur ve bu tefevvuk hakikî ve küllîdir.

İkinci takdirde ise bunlarla beraber alelumum Nasâraya dahi şâmildir. Tefevvuk ise izafî ve nisbîdir. Bu babda iki rivayet varsa da maba’dindeki ihtilaf ve hüküm fıkrası umumî olan ikinci manayı ve tefevvuk-u izafîyi iş’âr etmektedir. Filvaki o zamandan beri ya hüccet veya hükümetçe veya her ikisi ile tefevvuk-u hakikî ittiba-ı hakikî erbabına mahsus olmakla beraber suret-i umumiyede Müslim veya gayr-ı müslim Nasâra cemaatleri Yahudîlerin fevkinde ve onlara hâkim ve galip olagelmişlerdir. Fakat bu tefevvukun ve vaadin mânâsı ne İsa’nın uluhiyyete iştiraki ve ne etba-ı -İsa’nın hakimiyyet-i ilahiyeden hurucu, ne de fî mabad âlemin içinde Nasarâya faik hiçbir ümmet gelmeyecek ve artık etba-ı İsa hiçbir zaman mahkûm ve mesul olmayacak demek olmayıp, ancak İsa’ya mekr-u küfr eden Yahudîlerin bu küfürde devam ettikleri müddetçe hiçbir zaman etba-ı İsa’nın fevkına çıkamayacaklarını, bu da İsa’nın zatında değil, bir rasul olan İsa’ya küfür, Allah’a küfr olmasından naşi olduğunu ve binaenaleyh İsa’ya iman edeceğiz diye Allah’a şirk koşanlar Yahudîlere mahkûm olmamakla beraber dünya ve ahirette ceza-i şirkten azâde kalamayacaklarını anlatmak üzere “sonra hepinizin dönüşü bana olacak, ben de aranızda ihtilaf ettiğiniz konularda hükmümü vereceğim” buyurularak Allah’ın masivallaha hakimiyet ve galabesi vurgulanıyor.”[181]

Hz İsa (as)’ın düşmanları tarafından öldürülemediğine, ama onlara bir benzeri gösterildiğine dair olan diğer âyet-i kerîme ise şudur:

وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا (156) وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللَّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا (157) بَلْ رَفَعَهُ اللَّهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا (158) وَإِنْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا (159)

İnkârları ve Meryem aleyhinde müthiş bir iftira atmaları vebiz Allah’ın rasulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı katlettikdemeleri yüzünden onların başlarına belâlar vererek cezalandırdık, kalplerini mühürledik. Oysa onlar İsa’yı öldüremediler, asamadılar da öldürülen başkası idi, lâkin kendilerine ona benzer gösterildi. İsa hakkında ihtilafa düşenler de (Hristiyanlar) bu hususta şüphe içindedirler. Bu konuda kesin bilgileri yoktur. Zanna tâbi olmaktan başka bir şeye dayanmazlar. Onu kesinlikle öldüremediler. Doğrusu Allah onu kendi katına yükseltti. Allah aziz ve hakimdir; mutlak galibtir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Ehli kitaptan hiç kimse yoktur ki ölmeden ona inanacak olmasın. Kıyamet günü gelince de o, onların aleyhinde şahitlik edecektir. [182]

Vehb b. Münebbih’ten nakledildiğine göre Yahudîler Hz. İsa (as) ve arkadaşlarını sarıp kuşattıklarında, İsa (as)’ı tam olarak teşhis edemediler. Çünkü havarilerin hepsi İsa (as) suretinde idi. İsa (as)’yı öldürmek isteyenler şaşırmışlardı. İsa (as) aslında onlar arasında da değildi. Evden çıkan gruptan bir kişiyi İsa zannı ile öldürdüler. O gece İsa (as):

“Aranızdan bir kişi sabah horoz üç defa ötmeden önce bana ihanet edecek” demiş, gerçekten de on üç kişiden biri Hz. İsa’nın peygamberliğini o sabaha doğru inkâr etmişti. Horozun o anda öttüğünü duyunca da yaptığı işten vicdanen pişman olduğu rivayet edilir. Hz. İsa (as): “Bu kişi aynı zamanda ucuz bir miktara ihanet edecek” demişti. İhanet eden bu kişinin Yahudilerden otuz dirhem kadar bir para aldığı söylenir. Ancak bu kişi daha sonra yüksek bir yerden atlayarak intihar etmiştir.

Katâde, Süddî, Kasım b. Ebî Bezze, İbn İshak, İbn Cüreyc ve Mücahid’e göre de hepsi değil, ancak içlerinden bir tanesi Hz. İsa (as) suretine büründü, Cenâb-ı Hak İsa (as)’ı ref etti, Yahudiler de Hz. İsa (as) şekline bürünen havariyi astılar.

Taberî’ye göre, Yahudilerin havarileri tutukladıklarında Hz. İsa’nın aralarında olmadığı görüşü daha sahihtir. Çünkü, Hz. İsa (as) benzerleri ile birlikte hala havarilerin arasında olsaydı, kesinlikle yapılan muayene sonucu teşhis edilirdi. Bunun uzun bir süre böyle olamayacağı açıktır. Dolayısı ile daha havariler yakalanmadan önce ref edilmiştir. Yahudileri şaşırtan, daha doğrusu onları şüpheye sevkeden sebeplerden birisi de muhbir, havarilerin İsa (as) ile birlikte on üç kişi olduğunu söylemiş, ancak Yahudîler içeride on iki kişiyi bulabilmişlerdi. Dolayısı ile tam bir yakîn elde edemediler.[183]

Hz. İsa (as), Deccal’i öldürmeye geldiğinde bütün Hıristiyanlar, Yahudiler onun kul ve rasul olduğunu tasdik edecek ve inanan insanların hepsi İbrahim (as)’ın hanîf İslâm dini üzerinde birleşecek ve tek millet (din) olacaklardır. Bu görüş İbn Abbas, Ebu Malik, Hasan, Katâde’ye dayandırılmaktadır.

Yine İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Dahhâk, Hasan, Muhammed b. Sîrin ve Süddî’ye göre, ister Yahudî isterse Hıristiyan ve hangi şekilde ölürlerse ölsünler, ehl-i kitab, tam ölümlerinden önce Hz. İsa (as)’ın Allah’ın kulu ve Rasulü olduğunu görecek ve inanacaklardır.

İkrime’ye dayandırılan başka bir görüşte ise bütün ehl-i kitap, ölmelerinden az önce Hz. Peygamber Muhammed Mustafa (sas)’e iman edeceklerdir. Ancak, Taberî bu görüşü zayıf buluyor. Hz. İsa (as)’ın ahir zamanda dönüşünü ve yeryüzünde emniyetin tesis edileceği dönemi haber veren hadîs-i şerifler doğrultusunda, ehl-i kitabın Hz. İsa’ya gerçek anlamda imanlarının o zaman vuku bulacağını belirten görüşü daha sağlam buluyor.[184]

Hz. İsa (as) kıyamet günü de Allah’tan risaletini tebliğ ettiği konusunda, Hıristiyanlar aleyhinde şahit olacaktır.

Hz. İsa (as) kıyametin yaklaştığını gösteren bir işaret midir? Onun yeniden yeryüzüne dönüşü Hıristiyanlık dünyasında da “Tanrısal krallığın kuruluşu” olarak adlandırılır. Şimdi göreceğimiz âyet-i kerîme, Hz. İsa’nın yeryüzüne dönüşünü ve bu durumun kıyamet alametlerinden birisi olduğu hususunu vurgulamaktadır.

19. Hz. İsa’nın (as) Nüzulü Kıyamet Alameti mi?

وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ

Gerçekten o, kıyamet için bir beyandır. Artık siz o saatin geleceğinden hiç şüphe etmeyin de bana tâbi olun. Doğru yol budur.[185]

Âyet-i kerîmedeki “وَإِنَّهُ” “Gerçekten o” kelimesindeki “هُوَ” “o” zamiri, İbn Abbas, Hasan, Mücahid, Katâde, Süddî, Dahhâk ve İbn Zeyd’e göre, kıyamet saatinden önce Meryem oğlu İsa (as)’ın yeryüzündeki zuhurudur. Câbir’den bir rivayette de şöyle denilmektedir:

“İbn Abbas: ‘Bilmiyorum, acaba insanlar bu âyetin tefsirini biliyorlar mı yoksa mânâsına nüfuz edemiyorlar mı? Bu âyet Meryem oğlu İsa’nın nuzülüdür.”

Hasan’dan bir rivayette ise bu kelimedeki zamir “Kur’ân-ı Kerîm”e yönelik görülmüştür.

لَعِلْمٌ” “Bir beyandır” kelimesi, İbn Abbas, Katâde ve Dahhâk’tan gelen rivayetlerde “ع” harfinin fethası ile okunmuşsa da kıraat de doğru olan kesre ile okunmasıdır. Çünkü bu konuda kurrânın icması bulunmaktadır.[186]

O” zamiri, rivayetlerde Hz. İsa olarak açıklandığına göre, âyetin açık anlamı Hz. İsa’nın dönüşünün kıyametin yaklaştığına dair bir alamet olduğu açıkça ifade etmektir denilebilir.

20. Mübahale

فَمَنْ حَاجَّكَ فِيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنْ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَأَنْفُسَنَا وَأَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَةَ اللَّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ

Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ke:Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırırp, sonra gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim. [187]

Bu âyete mübahale-lânet âyeti de denir. Hangi taraf yalancı ise bütün kalbi ile Allah’ın ona lânet etmesini isteyen âyet olduğu için böyle denmiştir. İbn Abbas’tan yapılan rivayete göre Necran’lı 8 kadar Hıristiyan Arap, Hz. Peygamberi (sas) ziyaret etmişler ve Hz. İsa (as) konusunda Hz. Peygamberle (sas) münazarada bulunmuşlardı. Delilden anlamamaları karşısında Hz. Peygamber (sas) onlara Cibrîl (as)’ın getirdiği bu âyetle mübahaleyi teklif etmiş, onlar da düşünmek için üç gün kadar müddet istemişlerdi. Bu heyet, Benu Kurayza, Nadîr ve Benu Kaynuka’ya giderek istişarelerde bulundular. Onlar da sulh istemelerini, mülaane yapmamaları tavsiyesinde bulundular ve:

“O, bizim Tevrat’ta vasfını bulduğumuz Peygamberdir” dediler. Mülaaneyi kendileri için tehlikeli bulup kabul etmediklerini bildirmek üzere Hz. Peygamberin (sas) yanına geldiklerinde baktılar ki O (sas), Hüseyin efendimizi kucağına almış, Hz. Hasan’ın elinden tutmuş, Hz. Fatıma ile Hz. Ali arkasında ve onlara:

“Ben dua ettiğimde siz de âmin diyeceksiniz” diyor. Heyet başkanı Akıb, Safer ve Recep aylarında belli miktarda cizye ödeme garantisi ile sulh istedi ve Hz. Peygamberden sulh karşılığında emanname aldılar.[188]

Müfessirler Hz. Peygamberin, âyetteki “oğul, hanım, nefis” kelimelerine karşılık olsun diye kızı ve torunları ile geldiğini, Hz. Ali’nin de amcaoğlu olarak “nefis” mesabesinde görüldüğünü, Araplarda bunun maruf olduğunu belirtmektedirler.[189]

Âyet-i kerîmenin öncelikle Hz. Peygamber (sas)’i muhatap aldığı açıktır. Bununla birlikte, Kur’ân-ı Kerîm’in kıyamete kadar gelecek bütün ins ve cinne hitap ediyor olduğu gerçeğinden hareketle, bu âyet-i kerîmenin günümüzde ve gelecekteki Müslümanlara hitap ediyor olduğu konusu herhalde düşünülmeye değer. Kanaati âcizemizce, bu âyet-i kerîmenin Hz. Peygamber (sas)’e “has” olması, “umuma hitabı”na mâni olmasa gerektir.

Bu durumda acaba Müslüman dünyanın dinî-fikrî liderleri, bu âyet-i kerîmenin kendilerine vereceği güçle, Hıristiyan dünyasının önde gelenlerine şimdi ve gelecekte yine bu mübahaleyi önerebilirler mi? Bu suale her ne kadar vicdanımız “evet” cevabını veriyorsa da bu konuyu elbette Rabbimizin hususî lütuflarda bulunduğu İslâm toplumu “önderleri”ne havale etmeyi aklın yolunun gereği ve vicdanî bir yükümlülük addediyoruz. Her şeyin en doğrusunu Allah (cc) bilir.

ذٰلِكَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذٖى فٖيهِ يَمْتَرُونَ

İşte, hakkında şüphe ve tartışmalara girdikleri Meryem oğlu İsa konusunda gerçeğin kendisi olan Allah’ın sözü budur.

Meryem sûresi, 19/34


[1] Âl-i İmran sûresi, 3/33-34.

[2] Âl-i İmran sûresi, 3/35.

[3] Âl-i İmran sûresi, 3/37.

[4] Âl-i İmran sûresi, 3/42.

[5] Meryem sûresi, 19/16.

[6] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/59.

[7] Bkz. Âl-i İmran sûresi, 3/35-45.

[8] Meryem sûresi, 19/17.

[9] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/60.

[10] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 5/216.

[11] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/60.

[12] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/75.

[13] Meryem sûresi, 19/18.

[14] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 5/496.

[15] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 5/217.

[16] Meryem sûresi, 19/17.

[17] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/75.

[18] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/75.

[19] Meryem sûresi, 19/19.

[20] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/77.

[21] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/61.

[22] Âl-i İmran sûresi, 3/45.

[23] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/269.

[24] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/269.

[25] İbn Kesîr, Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer (V: 774), Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim, I-III, 1/283.

[26] Âl-i İmran sûresi, 3/46.

[27] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/270.

[28] Tusî, Ebu Cafer Muhammed b. Hasan, (V. 460), et-Tibyan fi Tefsiri’l-Kur’an, I-X, Daru İhyai’t-Türasi’ l-Arabi, Beyrut-trsz., 2/462.

[29] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/272.

[30] Zuhayli, Vehbe, et-Tefsiru’l-Münir fi’l-Akideti ve’ş-Şeriati ve’l-Menhec, I-XXVII, Daru’l-Fikri’l-Muasır, Beyrut, trsz., 3/230.

[31] Meryem sûresi, 19/20.

[32] Meryem sûresi, 19/21.

[33] Âl-i İmran sûresi, 3/47.

[34] İbn Kesîr, 1/283.

[35] Tusî, 2/464.

[36] Meryem sûresi, 19/22.

[37] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/62-63.

[38] Meryem sûresi, 19/23.

[39] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/63-64.

[40] Meryem sûresi, 19/24.

[41] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/67-71.

[42] Bağdadî, 5/222.

[43] Meryem, 19/25-26.

[44] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/73.

[45] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/74.

[46] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/75.

[47] Meryem sûresi, 19/27-28.

[48] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/77.

[49] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/77-78.

[50] Meryem sûresi, 19/29.

[51] Meryem sûresi, 19/30-31.

[52] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/80-81.

[53] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/89.

[54] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/90.

[55] Meryem sûresi, 19/32-33.

[56] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 16/82.

[57] Tâhâ sûresi, 20/47.

[58] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/90.

[59] Âl-i İmran sûresi, 3/59.

[60] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/296.

[61] Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, (V. 1942), Hak Dini Kur’an Dili, I-X, Eser Yayınevi, İst., trsz., 2/378-381.

[62] En‘âm sûresi, 6/85.

[63] En‘âm sûresi, 6/84.

[64] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 3/311.

[65] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 3/311.

[66] Âl-i İmran sûresi, 3/48-49.

[67] Âl-i İmran sûresi, 3/44.

[68] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/274.

[69] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/275.

[70] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/275.

[71] Tusî, 2/468.

[72] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/277.

[73] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 2/217.

[74] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/278-279.

[75] Bağavî, 2/40.

[76] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/278.

[77] Mâide sûresi, 5/110.

[78] Elmalılı, 3/1841.

[79] Mâide sûresi, 5/112.

[80] Mâide sûresi, 5/111.

[81] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 7/130.

[82] Mâide sûresi, 5/113.

[83] Mâide sûresi, 5/114.

[84] Mâide sûresi, 5/115.

[85] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 7/132-135.

[86] Mâide sûresi, 5/115.

[87] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 7/136.

[88] Bakara sûresi, 2/87.

[89] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 1/403-405.

[90] et-Tusî, 1/341.

[91] Zemahşerî, 1/294.

[92] Razî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer el-Hüseyin b. El-Hasan b. Ali, (V. 606/1209), Mefatihu’l-Ğayb (et-Tefsiru’l-Kebir), I-XXV, Üçüncü baskı, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, trsz., 3/ 206.

[93] eş-Şevkânî, el-Fethu’l-kadîr, 1/110.

[94] Bakara sûresi, 2/253.

[95] Ahzâb sûresi, 33/7.

[96] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 21/125.

[97] Âl-i İmran sûresi, 3/81.

[98] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/230-234.

[99] Mâide sûresi, 5/46.

[100] Âl-i İmran sûresi, 3/50.

[101] Âl-i İmran sûresi, 3/51.

[102] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/281.

[103] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 2/222.

[104] Bağavî, 2/41.

[105] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/282.

[106] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/283.

[107] Saf sûresi, 61/6.

[108] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 28/87.

[109] Necm sûresi, 53/3-4.

[110] Elmalılı, 8/14-16.

[111] Nisâ sûresi, 4/163.

[112] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 6/28.

[113] Şûrâ sûresi, 42/13.

[114] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 25/14.

[115] Bakara sûresi, 2/136.

[116] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 1/568.

[117] Tusî, 1/482.

[118] Razî, 3/505.

[119] Nisâ sûresi, 4/150.

[120] İbn Kesîr, 1/132.

[121] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 1/338.

[122] eş-Şevkânî, el-Fethu’l-kadîr, 1/147.

[123] Âl-i İmran sûresi, 3/84.

[124] Âl-i İmran sûresi, 3/79-80.

[125] Bağavî, 2/59.

[126] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/327.

[127] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/327.

[128] Zuhruf sûresi, 43/63-64.

[129] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 25/92.

[130] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 16/96.

[131] Hadîd sûresi, 57/27.

[132] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 27/238-241.

[133] Tevbe sûresi, 9/30-31.

[134] Razî, 11/481.

[135] Razî, 11/487.

[136] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 10/114-115.

[137] Nisâ sûresi, 4/171-172.

[138] Mücadele sûresi, 58/22.

[139] A‘râf sûresi, 7/172.

[140] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 6/35-36.

[141] Bağavî, 2/315.

[142] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 6/38.

[143] Bağavî, 2/315.

[144] Mâide sûresi, 5/17.

[145] Elmalılı, 3/190-201.

[146] Mâide sûresi, 5/72-75.

[147] Elmalılı, 3/310-318.

[148] Zuhruf sûresi, 43/59-60.

[149] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 25/89.

[150] Zuhruf sûresi, 43/57-58.

[151] Enbiyâ sûresi, 21/98.

[152] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 25/84-87.

[153] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 25/88.

[154] Enbiyâ sûresi, 21/101-102.

[155] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 16/93.

[156] Mâide sûresi, 5/116.

[157] Mâide sûresi, 5/119.

[158] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 7/138.

[159] Elmalılı, 3/1851.

[160] Mâide sûresi, 5/117.

[161] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 7/140.

[162] Mâide sûresi, 5/118.

[163] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 3/240-241.

[164] Elmalılı, 3/1854.

[165] Mâide sûresi, 5/119.

[166] Mâide sûresi, 5/111.

[167] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 7/128.

[168] Âl-i İmran sûresi, 3/52-53.

[169] Tusî, 2/473.

[170] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/288.

[171] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/287.

[172] Saf sûresi, 61/14.

[173] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 28/91.

[174] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 28/91.

[175] Elmalılı, 8/ 22-26.

[176] Âl-i İmran sûresi, 3/55.

[177] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 3/290-292.

[178] En‘âm sûresi, 6/60.

[179] Zuhaylî, 3/241.

[180] Zuhaylî, 3/241.

[181] Elmalılı, 2/ 1115-1116.

[182] Nisâ sûresi, 4/156-159.

[183] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 6/12-16.

[184] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 6/21-22.

[185] Zuhruf sûresi, 43/61.

[186] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, 25/90-91.

[187] Âl-i İmran sûresi, 3/61.

[188] es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, 2/232.

[189] Tusî, 2/485.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s