Münâfıkların Özellikleri

Musa Kâzım GÜLÇÜR

19 Şubat/2019

Kur’ân-ı Kerîm’in onlarca değişik ayetinde münafıklardan bahsedilmektedir. Ancak biz bu yazımızda sadece, Medine’de hicrî beşinci yılda inen ve münafıkların temel özelliklerinden bahseden Münâfıkûn Suresi’nin 1 ila 8. âyetleri üzerinde duracağız. 11 ayetten oluşan surenin, muhtemelen münâfıklarla ilgili ayrıntılı bilgiler içerdiğinden dolayı “Münâfıkûn Suresi” ismini aldığı müfessirlerin ortak kanaatidir denilebilir.

Münâfık kelimesinin mastarı olan “nifak” kelimesi sözlükte; “ikiyüzlülük, dedikoduculuk, geçimsizlik, yalan, aldatma, hile, riya, içindekinin tersini söylemek veya söylediği şeyin zıddını gizlemek” gibi anlamlarda kullanılır. “Münafık” kelimesi de “nifak hareketini yapan, nifak sokan, ikiyüzlü, mütereddit, aldatıcı, kalbi hasta, özü-sözü bir olmayan kimse” demektir[1].

Nifak, “dine bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkmak, kalbinde küfrünü gizlediği halde diliyle imanını izhar etmek, kâfirin küfrünü gizleyip, zahiren mümin ve Müslüman görünmesi, için dışa muhalefeti” gibi anlamlara gelmektedir[2].

Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

“Dört özellik vardır ki kimde bunların hepsi bulunursa o kimse tam münafıktır. Kimde de biri bulunursa, onu terk edinceye kadar kendinde nifaktan bir özellik taşıyor demektir:

1. Emanet edilince hıyanet eder,

2. Konuşunca yalan söyler,

3. Söz verince sözünde durmaz,

4. Düşmanlık ettiğinde sınır tanımaz.[3]

Diğer bir rivayet ise şu şekilde sona ermektedir:

“Orucunu tutsa, namazını kılsa, Müslüman olduğunu düşünse de…”[4]

Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı âyet-i kerîmeler, yukarıda yer alan hadîs-i şerif ve benzerlerinden hareketle, münafıklığın bazen tam ve itikâden, bazen de kısmen ve amelen olduğu kabul edilmiştir. Bu açıdan olsa gerek, başta ashab hazeratının büyükleri olmak üzere bütün İslâm âlimleri, itikâdî/tam nifakın küfür olduğunu, kişinin imanı ile uyuşmayan davranışlar anlamına gelen amelî/kısmî nifakınsa her zaman için itikâdî/tam nifaka götürme tehlikesinin bulunduğunu hassasiyetle ifade etmişler ve kısmî/amelî nifaktan da hep endişe etmişlerdir[5].

Kur’ân-ı Kerîm Efendimiz (sas)’e ve onun muallâ şahsında bütün müminlere tam/halis/itikâdî münafıklarla mücadele etmeyi ve onlara karşı sert davranmayı emrederken, (Tevbe, 9/73), kısmî/amelî nifak içerisinde olan kimselere karşı ise şu tavsiyeyi yapmaktadır:

اُولٰئِكَ الَّذٖينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا فٖى قُلُوبِهِمْ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ فٖى اَنْفُسِهِمْ قَوْلًا بَلٖيغًا

“Onlar, Allah’ın kalplerindekini (tam olarak) bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.” (Nisa, 4/63)

Şimdi, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin inayetiyle, tam/itikâdî açıdan münafık kimselerin özelliklerini ayrıntılı bir şekilde verdiğini düşündüğümüz, Münâfıkûn suresi 1 ila 8. âyet-i kerimelerini çok dar bir zaviyeden de olsa maddeler halinde kısaca görmeye çalışacağız.

1. Aşırı Yalancıdırlar

Münâfikûn suresinin 1. ve 2. âyet-i kerimeleri şu şekilde başlamaktadır:

اِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّ الْمُنَافِقٖينَ لَكَاذِبُونَاِتَّخَذُوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ اِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Münafıklar sana geldiklerinde, “Senin, elbette Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz” derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yaptılar da insanları Allah’ın yolundan çevirdiler. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!” (Münâfıkûn, 63/1-2)

Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak, münafıkların yalancılıklarına şahitlik etmektedir. Âyette münafıkların “şahitlik ederiz” kelimesi “yemin ederiz” anlamında olup, “yemin olsun ki” ya da “şehadet olsun ki” lafızları, görülmeyen ve bilinmeyen bir hususun sabitliğini ve doğruluğunu belirtmek için ifade edilmektedir. Cenâb-ı Hakk, imanlarını dil ile ifade etmiş olmalarına rağmen münafıkların yalancılıklarına şahitlik etmekle, onların kalben imansız olduklarını beyan buyurmaktadır. Çünkü asıl iman, sabit ve doğru sözü, yani kelime-i tevhidi ve şehadeti dil ile söylemenin yanında kalben de tasdik etmektir. Bu açıdan her kim bir şey söylemekte, ama kalben onun aksine inanmaktaysa, o kimse tam bir yalancıdır[6].

Kur’ân-ı Kerîm’de, yalan söylemeleri ve ikiyüzlü hareket etmelerinden dolayı münafıklara elem verici bir azap olduğu (Tevbe, 9/68, 74) beyan buyurulmaktadır. Münafık ve kâfirlerin hepsinin Cehennemde toplanacağı (Nisa, 4/140), münafıkların Cehennemin en aşağı tabakasında yer alacakları (Nisa, 4/145), kâfirlere bir azap iken, münafıklara iki azap verileceği (Tevbe, 9/101), müminlerin münafıklara ve kâfirlere karşı güçlü durmaları gerektiği (Tevbe, 9/73) Kur’an’da açıkça zikredilmektedir:

يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فٖى قُلُوبِهِمْ قُلِ اسْتَهْزِٶُا اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَوَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِهٖ وَرَسُولِهٖ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِٶُنَلَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ اٖيمَانِكُمْ اِنْ نَعْفُ عَنْ طَائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمٖينَ

“Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir surenin indirilmesinden çekinirler. De ki: “Siz alay ede durun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır. Şayet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz? Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz.” (Tevbe, 9/64-66)

Bu âyet-i kerimede, bir kısım insanların inanır görünmekle birlikte aslında inkâr ve istihza yolunu seçtikleri, bu inkâr ve istihzalarını gizledikleri, inananlarla karşılaştıklarında inanır gibi görünüp, asıl durumları kendilerine sorulduğunda da mazeretler öne sürdükleri anlaşılmaktadır. “İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile…” (Tevbe, 9/66) beyanından, tenkit ve alay etme hususunda ileri gitmeyip diğerlerine uymadığı için küfrü hafifleyen, dini hükümleri önce alaya almakla birlikte bu yanlış tutumunu düzeltme gayretine giren, bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın tövbesini kabul ettiği, iman etmeye ve küfürden çıkmaya muvaffak kıldığı kimseler anlaşılmıştır[7].

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, münafıkların Allah adını vererek yeminlerini bir kalkan haline getirmeleri ve yalan yere yemin etmelerini şu âyet-i kerimelerde de beyan etmektedir:

يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُوا وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُوا وَمَا نَقَمُوا اِلَّا اَنْ اَغْنَٰیهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِهٖ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَابًا اَلٖيمًا فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمَا لَهُمْ فِى الْاَرْضِ مِنْ وَلِىٍّ وَلَا نَصٖيرٍ

“Onlar Allah’a yemin ederek, olumsuz bir şey söylemediklerini ileri sürerler. Hâlbuki küfür sözünü söylediler. İslâm’a girdikten sonra inkâr ettiler. Başaramadıkları, netice alamadıkları birtakım cinayetlere (peygamberi öldürmeye teşebbüs dâhil) yeltendiler. Bu münafıkların Peygamber’e ve müminlere kin beslemelerinin tek sebebi, Allah ve Resulünün Kendi lütfu ile müminlere maddi yardımda bulunmasıdır. Münafıklar tövbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok, yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada da ahirette de acı bir azaba uğratacaktır. Onlara ne bir hâmi, ne de bir yardımcı olmayacaktır.” (Tevbe, 9/74) Cenâb-ı Hak, döneklikleri ve yalancılıkları sebebiyle, onları kalplerinde kıyamet gününe kadar sürecek bir münafıklıkla cezalandırmıştır.” (Tevbe, 9/77)

2. İnkârcıdırlar

Münâfikûn suresinin üçüncü âyet-i kerimesi şöyledir:

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ

“Bu (kötü amelleri şundandır): Onlar (zahiren) iman ettiler. (Fakat) sonra (kalpleriyle) kâfir oldular. Bu yüzden kalplerinin üstüne (küfür) mührü basıldı. Onun için onlar (imanın hakikatini) anlamazlar.” (Münâfıkûn, 63/3)

Bu âyet-i kerimede Müslümanların yanına geldiklerinde münafıkların imanlarını ikrar ettikleri, ancak kendi aralarında ya da reislerinin yanında iken de inanmadıklarını söyledikleri beyan edilmektedir. Münafıklar, Müslümanlarla birlikte olduklarında mümin olduklarını söyleyen, şeytanlarıyla baş başa kalınca da: “Emin olun biz sizinle beraberiz, Biz (Müslümanlarla) alay edicileriz” (Bakara, 2/14) diyen, “kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyen” (Ali İmran, 3/167) kişiliksiz, ikiyüzlü, küfürde bocalayan kimselerdir. İman edip arkasından kâfir olan, sonra tekrar iman edip yine kâfir olan, daha sonra da küfrünü artıranları Allah kesinlikle bağışlamayacaktır ve onlara asla bir yol da göstermeyecektir (Nisa, 4/137). Bu tür kimselerin iman mahalli olması gereken kalpleri Allah tarafından mühürlenmiş, neticede de azaba mahkûm olmuşlardır.

3. Kofturlar

Surenin dördüncü âyet-i kerimesinin ilk pasajında münafıkların dış görünüşlerine, konuşma tarzlarına, ilk anda insan üzerinde bıraktıkları aldatıcı etkiye şu şekilde temas edilir:

وَاِذَا رَاَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ اَجْسَامُهُمْ وَاِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَاَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ

“Onları gördüğün zaman gövdeleri (kalıpları, kıyafetleri) hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerini dinlersin. Hâlbuki onlar (duvara) dayandırılmış keresteler gibidirler.” (Münâfıkûn, 63/4)

Allah (cc) münafıkları işitmeyen, akıl etmeyen, ruhsuz bedenler, akılsız cisimler gibi duvara dayandırılmış kerestelere benzetmekte, dolayısıyla onların korkaklık ve zayıflıklarını açığa çıkarmaktadır[8]. Bu ayeti yorumlarken, Zeyd ibnu Erkam (ra)’ın, kendi dönemindeki münafıkları yakışıklı kimseler olarak tasvir ettiği görülmektedir[9].

“Dayanmış kütükler gibidirler” beyanında, kâfirlerin akıbetlerini haber veren “Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz Cehennem odunusunuz. Sizler oraya varacaksınız” (Enbiya, 21/68) âyet-i kerimesine (Allâhu a’lem) bir telmih olduğu düşünülebilir.

Münafıkların çoğu zaman etkileyici ve ikna edici konuşma ustaları olduklarına ve bu duruma aldanmama gereğine şu şekilde dikkat çekilmektedir:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا فٖى قَلْبِهٖ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (Sözünün özüne uyduğuna) Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o (din) düşmanlığı güdenlerin en azılısıdır.” (Bakara, 2/204)

Ömer İbnu’l-Hattab (ra)’tan yapılan bir rivayete göre de Efendimiz (sas) şöyle buyurur:

“Ümmetim için en çok korktuğum retorik / hitabet ustaları münafıklardır.[10]

Kur’ân-ı Kerîm, münafıkların debdebeli ve şaşalı görünümlerine müminlerin aldanmamaları gereğini şöyle ikaz eder:

فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَا اَوْلَادُهُمْ اِنَّمَا يُرٖيدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ

“Artık onların ne malları ne evlatları sizleri imrendirmesin. Allah, bunlar sebebiyle onları ancak dünya hayatında azaba çarptırmayı ve canlarının kâfir olarak çıkmasını irade etmektedir.” (Tevbe, 9/55)

4. Korkaktırlar

Surenin dördüncü âyetinin ikinci pasajında, ilkel korkaklık duygusu ile azmanlaşmış ve zalimleşmiş, hasım gördüklerine düşmanlık hisleri ile köpüren bir münafık psikolojisi ortaya konur:

يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ

“İçleri boş, ödlek olduklarından çıkan her sesten pirelenir, her yeni haberi kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır. Onlardan sakın! Allah onların belasını versin! Nasıl da hakikatten dönüyorlar.” (Münâfıkûn, 63/4)

Allah Teâlâ’nın, kendileri ile ilgili sır perdelerini açacağı, saklamak istedikleri hususları ortaya koyacağı korkusu münafıkların temel özelliklerinden birisidir. Bu büyük endişe ve korku onları daimî bir tedirginlik içerisinde tutmakta, psikolojilerini bozmaktadır.

“Allah onları kahretsin” cümlesi, İbni Abbas (ra)’a göre münafıklar için açık bir lanet ve bedduadır. Allah’ın (cc) onlara bu şekilde lanet etmesi ve rezil olmalarını dilemesi, İslam âlimlerinin genel kanaatine göre, müminlerin aynı veya benzer şekillerde beddua etmelerini talim eden ve öğreten bir ifadedir[11].

5. Kibirlidirler

Münafıklardaki bariz özelliklerden birisi de onlarda tehlikeli bir şekilde baş gösteren narsistik kişilik bozukluğudur . Bu bozukluk, bir insanın aşırı şekilde kişisel yeterlilik, güç, saygınlık ve kendini üstün görme ile zihnen meşgul olup, bu durumun kendisine ve başkalarına verdiği yıkıcı hasarı görememesini netice veren bir şahsiyet kaymasıdır. Tahminlere göre toplumun %1 gibi bir kesiminde görülmektedir. İlk kez 1968 yılında formüle edilen bu rahatsızlık megalomani olarak da adlandırılır. Egosantrizmin oldukça sert bir formudur.

İşte surenin beş ve altıncı âyet-i kerimelerinde münafıkların hem sapık itikatları, hem narsistik kişilik bozuklukları hem de megalomanik sanrıları şu şekilde nazara verilir:

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللّٰهِ لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ وَرَاَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ اَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ اَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ

“O münafıklara; ‘Gelin, Allah’ın Resulü sizin için bağışlama dilesin…’ denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün. Onlar için bağışlanma dilesen de dilemesen de birdir. Allah, onları bağışlamayacaktır. Allah fasıklar topluluğuna yol göstermez.” (Münâfıkûn, 63/5-6)

Münafıklar, müminleri küçük düşürmek için karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirme yoluna giderler. Kritik anlarda Müslümanları zayıf düşürmeye matuf davranışlar içerisinde olurlar. Bu karaktersizlikleri Ahzab, 33/12-20 arasında açık bir şekilde belirtilmektedir.

Münafıklar kibirleri sebebiyle kendilerini hiç de hak etmedikleri makam ve mevkilerde gördükleri için, böyle kimselere;

وَاِذَا قٖيلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ

“Allah’tan kork” denildiği zaman cahilane kibri kendisini (daha ziyade) günah işlemeye götürür. İşte böylelerine Cehennem yaraşır. O, hakikatte ne kötü bir yataktır!” (Bakara, 2/206).

Dolayısı ile bu türden insanların af ve merhamete müstahak olmadıkları gayet açıktır.

6. Hayır Faaliyetlerine Engeldirler

Surenin yedinci âyet-i kerimesinde ise münafıkların hayır faaliyetlerini nasıl engellemeye çalıştıkları, müminlerin sadaka, zekât, vb. maddi yardım faaliyetlerinden ne derecede rahatsızlık duydukları şu şekilde ortaya konur:

هُمُ الَّذٖينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلٰى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ حَتّٰى يَنْفَضُّوا وَلِلّٰهِ خَزَائِنُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقٖينَ لَا يَفْقَهُونَ

“Onlar öyle kimselerdir ki ‘Allah’ın peygamberi nezdinde bulunan kimseleri yardımlarınızla beslemeyin ki dağılıp gitsinler’ derler. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat o münafıklar kesinlikle anlamazlar.” (Münâfıkûn, 63/7)

Münafık önderler, İslâm’a ve Müslümanlara karşı açıktan yapamayacakları kötülükleri, cahil ve dar görüşlü topluluklar eli ile yaptırma konusunda oldukça mahirdirler. Bu türden fesat ocakları, fikir ve tavırlarını temel İslâmî naslardan oluşturduklarını iddia etseler de İslâm’ın asıl barışçı özüne ve ruhuna aykırı bir şekilde Müslümanlar arasında uzun sürebilecek kanlı savaşların fitilini ateşlerler. Haricîlik vb. alışılmamış akım ve kavramların Müslümanlar arasında yayılmasına, cahil, katı, sert ve inatçı insan tiplerinin ortaya çıkmasına sebebiyet verirler. Münafıklar, kendi düşüncelerine meşruiyet kazandırmak amacıyla âyet-i kerîmeler, hadis-i şerîfler ve dinî açıdan kutsal kabul edilen her şeyi istismar ederler.

Bu şer şebekelerinin, hayır faaliyetlerine karşı ne derece düşmanca tutum alabilecekleri, “İş başına geçince yeryüzünde fesat çıkarmaya, eğitim/okul/tedris/kültür faaliyetlerini[13] bozmaya, (yetiştirilen yeni) nesli yok etmeye çalışan kimseler vardır. Allah bozgunculuğu sevmez” (Bakara, 2/205) âyet-i kerimesinde bir kez daha nazarlara verilir. Onların “biz de Allah yolunda hayır-hasenatta bulunacağız” iddialarının asılsızlığı şu şekilde beyan edilir:

وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰینَا مِنْ فَضْلِهٖ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحٖينَفَلَمَّا اٰتٰیهُمْ مِنْ فَضْلِهٖ بَخِلُوا بِهٖ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ

“Onlardan kimi de Allah’a şöyle kesin söz vermişlerdi: ‘Eğer Allah bize lütfundan verirse, biz de mutlaka zekât ve teberruda bulunacak ve elbette iyi insanlardan olacağız.’ Fakat Allah lütfundan onlara servet/güç verince cimrilik edip mallarının hakkını vermediler. Zaten onlar dönek kimselerdir.” (Tevbe, 9/75-76)

Onların bu döneklikleri Mâûn suresi 1 ila 7. âyetlerde görebildiğimiz en az beş olumsuz sıfatla şu şekilde açığa çıkarılır:

Dini yalanlamaları, yetimi itip-kakmaları, fakir ve yoksulları görüp-gözetmeyi önemsememeleri, namaz kılar görünmelerine karşın aslında tam riyakâr olmaları, kamu hakkına/yardıma/zekâta/iyiliğe engel olmaları.

7. Kendilerini Şerefli ve Asil Görürler

Sekizinci âyet-i kerimede, münafıkların şehirde yerleşik Müslümanların varlığından ne derecede rahatsızlık duydukları, şayet ellerinden gelecek olsa Müslümanlara kent hayatını nasıl dar etmeyi düşündükleri, ancak âdet-i ilâhî olarak zalim münafıkların nasıl bir devrilişle devrilecekleri ortaya konulur:

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا اِلَى الْمَدٖينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهٖ وَلِلْمُؤْمِنٖينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقٖينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Onlar ‘Eğer Medine’ye dönersek, ant olsun, en izzetli olanımız en hakir (ve zayıf) olanı oradan (şehirden/kentten) muhakkak çıkaracaktır’ diyorlardı. Hâlbuki izzet (şeref, kuvvet ve galibiyet) Allah’ındır, peygamberinindir, müminlerindir. Fakat münafıklar bunu kesinlikle bilemezler.” (Münâfıkûn, 63/8)

Bu âyet-i kerimede geçen ve münafıklara atfen “izzet” kelimesi üzerinde kısa bir tahlil yapmamız gerekmektedir.

İzzet (şeref), kibirden (büyüklenme) daha farklı bir duygu durumudur. Müminin, kendi kendisini zelil (şerefsiz) hale düşürmesi helal olmadığına göre “izzet (şeref), insanın kendisini iyi tanıması, dünyevi birtakım maksatlar için şahsiyetini ayaklar altına almaktan korumasıdır” denilebilir.

“Kibir” ise, insanın kendi sınırını bilmemesi, tanımaması ve kendini hak etmediği makamlarda görmesidir. O halde “izzet”, dışardan “kibre” benzer, ama hakikati ve özü itibarı ile kibirden farklıdır. Bu tıpkı, “tevazuun” “zillet” ile karıştırılması gibidir. “Tevazu” övgüye değer, “zillet” yani alçaklık ve şahsiyetsizlik ise kötü bir sıfattır. Haklılığı durumunda “izzet” (şeref-şahsiyet) kınanmayan, tam aksine övülen bir sıfat olduğu için Hak Teâlâ, “İşte bu (azap) yeryüzünde haksız yere kibirlenmenizden dolayıdır” (Ahkâf, 46/20) buyurarak, izzetin kendisinde kibre benzer bir durumun varlığına işaret etmiş olmaktadır.

Burada “izzet” sıfatının “hak ve haklı olmak” ile kazanılacağına gizli ve ince bir işaret vardır. Alçaklığa, alçalmaya meyletmeksizin tam bir tevazu çizgisinde durmak, bu tevazuu korumak, büyük bir ateş üstünde kurulmuş izzet köprüsü üzerinde durmak demektir[14].

Cenâb-ı Hak, yedinci ayetin sonunda “münafıklar kesinlikle anlamazlar” buyururken, sekizinci ayette “münafıklar kesinlikle bilemezler” buyurmuş, (Allâhu a’lem) önceki ayetle onların, ‘akıl, anlayış ve zekâlarının azlığı’ sonraki ayetle de onların ‘ahmaklık ve cehaletlerinin çokluğu’ anlatılmak istenmiştir.

Sonuç

Münafıklar, gerçekte inanmadıkları halde, birtakım nedenlerle inanmış görünen, bu şekilde kendilerini gizlemeye çalışan kimselerdir. Dıştan Müslüman görünen bu kimseler, Müslümanların birliğini bozmaya ve onları zayıflatmaya çalışmaktadır.

Münafıklık, düşünce/inanç ile davranışlar arasındaki zıtlığı ifade etmektedir. Münafıklar, genellikle, içinde bulundukları ortamın rengini alırlar. Bu, onların ikiyüzlü olmalarından kaynaklanmaktadır.

Münafıkların gerçeği kabul etmemelerinin en önemli sebebi, gururları ve sahip oldukları konumlarını kaybetme korkularıdır. Münafıklar dış görünüşlerini önemser, kendilerini vazgeçilmez kimseler olarak görürler. Esas gayeleri, geçici dünyalık menfaatleri temin etmektir.

Münafıklar için istiğfarda bulunulur mu? Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعٖينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ

“Onlar için ister bağışlanma dile ister dileme (fark etmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resulünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah, fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.” (Tevbe, 9/80)

Müminler, imanlarının zayıf kaldığı anlarda amelî nifaka yakın olabilecekleri ihtimalini nazardan uzak tutmamalıdırlar. Bu konudaki rivayetler oldukça doyurucu ve yeterli sayıdadır. Biz burada sadece ikisini nakletmek istiyoruz:

Tâbiînin muhaddis ve fakihlerinden İbrahim et-Teymî; “Sözümü amelimle karşılaştırdığımda yalancı durumuna düşmekten korkuyorum” endişesini dile getirmektedir.

Tâbiînin muhaddislerinden İbnu Ebî Müleyke de “Resülullahın ashabından otuz kişiyle görüştüm. Hepsi de münafıklık konusunda nefsinden endişe ediyor, hiç birisi imanının Cebrail (as) ve Mikail (as)’in imanı gibi olduğunu söylemiyordu”[15] demektedir.

İmanın kalplerdeki farklılığını muhteşem bir benzetme ile bizlere aktaran Efendimiz (sas), Ebu Said el-Hudrî’den rivayete göre şöyle buyurmaktadır:

“Kalpler dört çeşittir:

1. Kalb-i ecrad. Bu kalp, bir ışık kaynağı gibidir.

2. Kalb-i ağlaf. Bu, bir kap içerisindeymiş gibi kapalı bir kalptir.

3. Kalb-i menkûs.

4. Kalb-i musfah.

(Birincisi) Kalb-i ecrad, müminin kalbidir. Onun ışığı nurudur.

(İkincisi) Kalb-i ağlaf, kâfirin kalbidir.

(Üçüncüsü) Kalb-i menkûs (ters çevrilmiş, böylece içindekiler dökülmüş ve yok olmuş), önce inanıp ve bilip, sonradan inkâr eden münafığın kalbidir.

(Dördüncüsü) Kalb-i musfah, hem imanı hem de nifakı barındıran kalptir. Kalb-i musfah’ın içinde bulunan iman, tatlı ve temiz su ile beslenen sebze gibi iken, bu kalbin içinde yer alan nifak ise, kendisini kan ve irinin beslediği bir çıbana benzer. Hangi yetişme/gelişme tarzı diğerini geçerse (tatlı ve temiz su ile beslenen iman ya da kan ve irinin beslediği nifak), kalp onun durumunu alır.” [16]

Ey kalbleri evirip çeviren, halden hale koyan Allâhım! Sonsuz rahmetinden kalplerimizi ışık saçan ecrad kalb haline getirmeni, dininde sabitleyip perçinlemeni[17], ibadet ü tâatine yönlendirmeni[18] diler, kalplerimizin ağlaf hale gelmesinden, menkûs şekle dönmesinden, musfah olmasından, düşmanlıkla dolmasından, nifaktan ve her türlü kötü ahlaktan sana sığınırız[19].


[1] Kurt, Hasan, “Kelamcılara Göre Münafık”, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 13/2006, s. 132-133.

[2] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, Cürcânî, et-Ta‘rîfât, Fîrûzâbâdî, Kamus Tercümesi, Tehânevî, Keşşâf, “nifak” ve “münafık” md.; Alper, Hülya, “Nifak ya da İmanda Çatışma (Kur’ân-ı Kerîm Bağlamında Nifak Psikolojisi Üzerine Bir İnceleme)”, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi 22 (2002/1), s. 6.

[3] Buhari, iman 24; Müslim, iman 106; Ebu Davud, sünnet 16.

[4] Müslim, iman 109-110.

[5] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, Dâru Tayyibe, Riyad-2005, 1/202,

[6] Kurtubî, el-Câmiu liAhkâmi’l-Kur’ân, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad-2003, 18/122-123.

[7] Razi, Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru’l-Fikr-1981, 16/128.

[8] Ebû Hayyan, Bahru’l-Muhît, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1993, 8/268.

[9] Buhari, tefsir Münafikûn 1, 2; Müslim, sıfâtu’l-münafikun 1; Tirmizî, tefsir Münafikûn, 3.

[10] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/22, 44; Cafer b. Muhammed el-Firyâbî, Sıfatu’n-Nifâk ve Zemmü’l-Münâfıkîn, Dâru ibn Zeydûn, Beyrut-1990, s. 39, 40.

[11] Râzî, age, 30/15; Ebû Hayyan, age, 8/269.

[13] Bu âyet-i kerimede geçen “hars” kelimesini “eğitim/okul/tedris/kültür” şeklinde anlamlandırma ile ilgili olarak bkz.: İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, Birinci Baskı, Matbaa-i Kübrâ, Bulak- (h.) 1300, 2/441.

[14] Râzî, age, 30/17-18.

[15] Buhari, iman 36.

[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/17; Taberanî, Mu’cemu’s-Sağîr, Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut-1985, 2/228; Ebu Nuaym, Hilye, Dâru’l-Fikr, Kahire-1996, 4/385.

[17] Tirmizî, daavât 89.

[18] Müslim, kader 17.

[19] Ebu Davud, salât 367; Nesai, istiaze 21.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s