Kalbin Sıfatları ve Halleri I

Musa Kazım GÜLÇÜR

21 Ocak/2020

İçindekiler

Giriş 1

Kalp 2

İmanın ve Takvanın Mahalli 3

Kalb-i Selim 11

Giriş

“Kalp” kelimesi vücutta kan dolaşımını sağlayan çok önemli maddi donanımın adı olmakla birlikte, diğer taraftan imanın, sevgi ve nefretin, iyi ve kötü bütün duyguların, anlayış, duyuş, bilgi ve seziş yeteneklerinin kaynağı olarak kabul edilen manevi merkezin adıdır. Bu anlamda kalp, tıpkı akıl gibi gözle görülemeyen, ancak etkisi ile anlaşılabilen, cismani kalp ile de irtibatlı bulunan ruhani bir cevherdir. “Kalbin sıfatları ve halleri” ile insan için manevi anlamda kalbin yerini ve özelliklerini belirten, kalbi farklı yönleriyle niteleyip özelliklerini gösteren, dolayısı ile kalbi bizlere çeşitli açılardan tanıtan Kur’ân-ı Kerîm ayetlerini ve hadîs-i şerîfleri tahlili kastetmekteyiz.

Bilindiği üzere maddenin hallerinden birisi onun katı halidir. Katılarda bulunan parçacıklar (iyonlar, atomlar ya da moleküller) birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar ve hareket imkanları yoktur. Maddenin ikinci hali sıvıdır. Bir sıvı neredeyse sıkıştırılamayacak akışkanlıktadır ve bulunduğu kabın şeklini alır. Maddenin üçüncü hali gaz halidir. Gaz parçacıklarının yüksek kinetik enerjisi vardır. Dıştan verilen enerji, maddenin halini değiştirmesine sebep olur. Örneğin, suya ısı verildiğinde buharlaşır ve gaz haline geçer. Sudaki termal enerjiyi almak ise, onun donmasına yani katı hale geçmesine neden olur. Maddenin dördüncü hali plazmadır. Dünyada çokça bulunan bir hali olmasa da evrendeki en sık rastlanan hali olabilir. Plazmalar kinetik enerjisi oldukça yüksek yüklü parçacıklardan oluşurlar. Maddenin beşinci hali ise Bose–Einstein yoğunlaşmasıdır. Bose–Einstein yoğunlaşmasında madde, bağımsız parçacık gibi davranmayı durdurur ve tek kuantum haline düşer. Fakat bu son durumdaki haller, daha çok olağanüstü durumlarda gerçekleşir. Maddenin daha başka olabilecek diğer halleri ise şu an için sadece teorik olarak bilinebilmektedir. Mesela astrofizikte, elektromanyetik dalgalarla (radyo dalgaları, gözle görülebilen ışık, x-ışınları, vb.) etkileşime girmeyen, varlığı yalnızca diğer maddeler üzerindeki kütle çekim etkisi ile belirlenebilen maddelere de karanlık madde denildiği bilinmektedir.

Maddenin halleri ile ilgili bu izahımızın sebebi, varlık kategorisi içerisinde birinci sırada yer alan eşref-i mahluk insanın, en merkez noktasını teşkil eden maddi kalbine karşılık gelen manevi kalbi ile ilgili hallerdeki değişimi daha iyi anlayabilmek içindir. Evrende görünen ya da görünmeyen varlıklar enerjilerden oluşur ve titreşimlerine göre de çeşitli şekiller ve haller alırlar. Fiziksel bedenimizi ve bu arada kalbimizi de saran ışıktan bir alan bulunmaktadır. Allâh’ı (cc) çokça zikretmekle bu ışıktan hâle, kalbe olumlu bir enerji akışına döner ve insan kendisini maddi ve kesif bağlardan bir ölçüde kurtarır. Dolayısı ile enerji uygulandığında maddenin kendisinde müşahede edilen değişim ve dönüşüm halleri, Allâh’ı (cc) çokça anma ya da (hafazanallah) zikirden uzaklaşma ile insanın manevi kalbinde olumlu ya da olumsuz tahavvül, takallüb ve değişiklikler şeklinde tezahür eder. Bunun sonucunda da kişi kendisini ya mutlu, mutmain, ferah, sakin, ışık saçan ya da halsiz, yorgun, mutsuz, öfkeli ve hasta bir kimse şeklinde hisseder.

Kalp

“Haberiniz olsun ki kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28)

Kalp ve kalbe ait halleri, öncelikle Kur’ân-ı Kerîm ayetlerine kısmen de hadîs-i şerîflere dayanarak görmeye ve anlamaya çalışacağız. Dolayısı ile bu ve devam eden yazılarımızda, insanın manevi ve ruhani çok önemli merkezine ait temel özelliklere, onun aldığı birtakım sıfatlara ve hallere odaklanacak, “fuâd, sadr, lüb ve nühâ” gibi terimleri de “kalp” kelimesinin aldığı haller olarak telakki ettiğimiz için tahlil çerçevesine dahil edeceğiz. Çünkü bu kelimeler Kur’an-ı Kerîm’de ve hadîs-i şeriflerde genellikle “kalp” manasında kullanılmıştır.

“Kalp” kelimesi Arapça olup çoğulu “kulûb”dur. Kalp, dinî açıdan bilgi ve düşüncenin en önemli kaynağıdır. Bu yönüyle kalbe “rabbânî latife” ve “ilâhî cevher” de denilmiştir. Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’de kalbi niteleyen âyet-i kerîmeleri sathi de olsa bazı izahlarla anlamaya çalışacağız.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri “Kâf” suresinde Kur’ân-ı Kerîm’e yemin ile başladıktan sonra; sonsuz ilmine ve gücüne delalet eden varlık delillerini, geçmiş ümmetler ve onlara göndermiş olduğu peygamberlerin hak yolundaki mücadelelerini ve tekzip edilişlerini, insanın öldükten sonra yeniden diriltilişi ile ilgili cennet ve cehenneme ait tabloları beyan buyurduktan sonra sureyi şöyle bir fezleke ile bağlamaktadır:

اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهٖيدٌ

“Şüphesiz bu anlatılanlarda, kalbi olan yahut uyanık bir zihinle kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” (Kâf, 50/37)

Burada “kalp” kelimesinin nekire/belirsiz olarak getirilişi, ifade ettiği anlamın yüksek gücünü göstermektedir. Bu açıdan, aklını az bir miktar çalıştırabilen ya da ilahi gerçeklere az bir şekilde dahi olsa kulak verecek kimselere, ahirete ait gerçekler bütünüyle saklı kalmayacaktır. Böyle kimseler, gerek kalbi sezişleri gerekse de sözlerin en güzeli olan Kur’ân-ı Kerîm’e can-ı gönülden kulak verip dinlemeleri ile melekûte ait hakikatlere vakıf olabileceklerdir.

وَلَقَدْ ذَرَاْنَا لِجَهَنَّمَ كَثٖيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا اُولٰئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ اُولٰئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

“Ant olsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar.  İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’râf, 7/179)

Yukarıdaki âyet-i kerîmede yer alan “onların kalpleri vardır, bunlarla idrak edemezler” ifadesi, bilginin merkezinin kalp olduğuna delildir.  Âyet-i kerîmede, anlayışsızlık ve idraksizlik kalplere izafe edilmekte ve özellikle “dinî hususlarda” kalp ile anlamama, görmeme ve duymama kınanmaktadır. İnsanın (hafazanallah) dine karşı kalbinde kök salabilecek aşırı nefret, dini nasihatleri ve sözleri anlamamasına, dinin güzelliklerini ve faziletlerini görmemesine sebep olacaktır. İnsanlarla hayvanlar arasındaki temel farklardan birisi de özellikle akıl ve fikir kuvvetidir. Bilindiği üzere hayvanlar, kendi faydalarına olan hususlara yönelme, zararlarına olacağını sezdikleri durumlardan da kaçınma refleksi gösterirler. Keza, insan eli ile bile olsa kendilerine gelen faydayı görür ve dostluk gösterisinde bulunurlar. Ancak donanımları itibarı ile hayvanlarla kıyas dahi edilemeyecek insanlar, kendilerini görünen ve görünmeyen her türlü nimetle donatan Rablerine karşı nankör bir vaziyet alır, dini ve ahlâkî faziletleri elde etmeye gücü yettiği halde, fazîletlerden yüz çevirip rezîletlere yönelirlerse ayet-i kerimede beyan buyurulduğu gibi hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşerler.

İmanın ve Takvanın Mahalli

وَاعْلَمُوا اَنَّ فٖيكُمْ رَسُولَ اللّٰهِ لَوْ يُطٖيعُكُمْ فٖى كَثٖيرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْاٖيمَانَ وَزَيَّنَهُ فٖى قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ اُولٰئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ

“Bilin ki, aranızda Allah’ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize güzel göstermiş; inkârı, fıskı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı isyanı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.” (Hucurât, 49/7)

Allah (cc) imana dair delilleri, kişi imanı terk etmeyecek, iman da o kimsenin kalbinden çıkmayacak bir biçimde süslemekte, böylece kişide bir tam bir kanaat ve itminan hali meydana gelmektedir. Şayet iman, bütün rükünleri ile bir kalpte karar bulmuş, inkâr, fısk ve isyan da çirkin görülmüşse gönül rüşdüne ulaşmış, ruh etrafına ışık saçmaya başlamıştır. Din, bütün güzellikleri ve aydınlık gerçekleri ile o kalpte ortaya çıkmıştır. İman ziyadeleşmiş, ibadetler ve dini sorumluluklar böyle bir kimse için en merğub hususlar olmuştur.

Diğer taraftan, kâmil bir imanın zıddı ve mukabili olan küfür, fısk ve isyan böyle müttaki bir kalp için çirkinleştirilmiştir. Bu negatif unsurlar; kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve uzuvlarla amel olan kâmil ve müzeyyen bir imanın tam aksi hususlardır ve imanlı bir kalpte asla yer alamazlar.

قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْاٖيمَانُ فٖى قُلُوبِكُمْ وَاِنْ تُطٖيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْپًا اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

“Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin.  İman henüz kalplerinize girmedi.  Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Hucurât, 49/14)

Bu ayet-i kerimede de imanın mahallinin kalp olduğu çok açık bir şekilde beyan buyrulmaktadır. Dolayısı ile Müslüman olma ile mümin olma arasında belirli bir ayırım olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bir sonraki ayet-i kerîme, kalbine imanı yerleştirmiş gerçek müminlerin sıfatlarını şu şekilde açıklamaktadır:

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ اُولٰئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

“Mümin olanlar ancak, Allah’a ve Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar sadıkların ta kendileridir.” (Hucurât, 49/15)

İman, Allah’ı (cc) ve Resülullah’ı hiçbir şüphe ve kuşku duymadan doğrulamaktır. Sahih ve halis imana sahip kâmil müminler o kimselerdir ki Allah’ı ve onun Resulü Muhammed (sas)’i, kalbiyle tam olarak tasdik edip bunu diliyle ikrar eden, sonra bundan hiçbir şekilde şüphe duymayan, imanı asla sarsılmayan ve tasdik hali üzerinde hep sabit kadem kalanlardır.

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا اٰبَاءَهُمْ اَوْ اَبْنَاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَشٖيرَتَهُمْ اُولٰئِكَ كَتَبَ فٖى قُلُوبِهِمُ الْاٖيمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ اُولٰئِكَ حِزْبُ اللّٰهِ اَلَا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi asıllarından gelen soyları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücâdile, 58/22)

Bu ayet-i kerimeden anlaşılan açık husus, Allah’a (cc) ve Peygamberine iman duygusu ile dine düşman kimselere muhabbet duygusunun, gerçekten inanmış bir kalpte asla bir arada olamayacaklarıdır. Çünkü, bir kalpte birbirine zıt iki sevginin yer alması imkânsızdır. Bu açıdan Allâh’a (cc) ve Peygamberine (sas) iman ile, Allah düşmanlarının sevgisi, gerçek mümin bir kalpte kesinlikle bir araya gelemez. Şayet bir kimse bu önermeyi reddediyor ve kalpte her iki sevginin olabileceğini iddia ediyorsa nifaka kapılarını sonuna kadar açmış demektir. Cenâb-ı Allâh’ın (كَتَبَ) “yazdı” beyanı, gerçek müminlerin kalplerine hakiki iman niteliği ve vasfı ile net bir şekilde hükmettiğini ve levh-i mahfuza da bu şekilde yazdığını haber verme anlamı taşımaktadır. Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in (sas) Muaz b. Cebel (ra) rivayeti ile şöyle söylediği nakledilmektedir:

“Allahım, bana bir günahkâr ve bir fasık eliyle hiçbir nimet nasip etme. Çünkü Senin vahyettiklerinin arasında, “Allah ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin” ayetini bulmaktayım.”[1]

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّ اَرِنٖى كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰى قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبٖى قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْتٖينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ

“Ve o vakti de yâd et ki, İbrahim, “Yarabbi! Ölüleri nasıl ihya edeceğini bana göster” demiş (Cenâb-ı Hak da) “İnanmadın mı?” diye buyurmuştu. O da “Evet. İnandım, fakat kalbim mutmain olsun için” demişti. Allah Teâlâ da “Dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra (kesip, hamur yapıp) her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir” (buyurdu). Bil ki Allah Teâlâ kesinlikle Azîz’dir (“Benzeri bulunmayan, eşşiz kudret sâhibi, mağlûp edilmesi mümkün olmayan” mânâsında esmâ-i hüsnâdan) ve Hakîm’dir (“Son bulması tasavvur edilemeyen dâimî ve ezelî en yüksek ilme sâhip olan, künhünü kendisinden başkasının tam manasıyla bilemeyeceği bir ilimle bilen, gerçek hikmet sahibi” anlamında esmâ-i hüsnâdan).” (Bakara, 2/260)

İlmin merkezi kalptir. Kalbin, ilimden gelen malumata karşı görevi, bir aynanın eşyayı her türlü ayrıntısı ve rengi ile yansıtmasına benzer. Her bilginin kendisine göre bir gerçeği, tabir caizse rengi ve şekli bulunmaktadır. Kalp aynasında bilgiye ait o şekil ve renk hasıl olduğu anda buna ilim/bilgi adı verilir. Şayet kalp aynasında bir arıza, eksiklik, günahlardan kaynaklanan bulanıklıklar ve siyahlıklar artmış, kalp aynası yönelmesi gereken kıblesini şaşırmış, yön bulmasına yarayan pusulası bozuk hale gelmişse, artık onda marifetullah ve muhabbetullah nurları parlamaz, mülk ve melekûta ait ayrıntılar görünmez. Bazen de imanda taklitten tahkike geçememe sebebi ile kişi ve ulvi hakikatler arasında engeller, Rab ile arasında perdeler oluşur. Bu açıdan kulun, tıpkı İbrahim (as) gibi ne istediğini bilmesi, kalbinin hakikatlere ulaşması önündeki engellerin bertaraf edilmesini talep etmesi gerekmektedir. Kişi, fıtratının ve yaratılışının gereği olarak marifetullah ve muhabbetullah ufkunda yükselmeyi öncelemeli, kalp gibi rabbânî ve çok şerefli donanımını yaratılışı istikametinde çalıştırmayı önemsemelidir.

ذٰلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ

“Bu böyle. Her kim de Allah’ın nişanelerini yüceltirse, şüphesiz ki bu kalplerin takvasından (Allah’a karşı gelmekten sakınmasından)dır.” (Hac, 22/32)

Ayet-i kerimede zikredilen “Allâh’ın nişanelerinin yüceltilmesi”, Yüce Allah’ın hakkında emri bulunan yahut da kendisini fark ettirdiği ve bildirdiği her şey demektir. Buna göre (شَعَائِرَ اللّٰهِ) “Allah’ın şeâiri” ilk olarak “dininin alâmetleri” anlamına gelir ve bilhassa hac ibadetleriyle ilgili olan alametler demektir. (مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ) “Kalplerin takvasından” cümlesi ise, takvanın hakikati itibariyle kalpte bulunmasından dolayıdır. Zahirî amellerle takva hâsıl olmaz. Takva ancak kalpte yer alan Allah’ın azameti duygusu, Allah korkusu ve murakabesi ile meydana gelen çok önemli bir özelliktir. Efendimiz (sas) insanların birbirlerine haset etmemeleri, satın alma niyeti olmadığı halde satış meclisine gelip müşteriyi satıcının istediği fiyata teşvik edici tavırlar alınmamasını, öfke ile oturup öfke ile kalkılmamasını, kişilerin yardımsız bırakılmamasını, bir kimsenin pazarlığına girip satış yapılmamasını, kardeş olunmasını, zulmedilmemesini ve kişilerin birbirlerini aşağılamamasını “takvâ” kategorisinde zikretmiş, bu tür yüksek ahlâkî tutum ve davranışların ancak kalpten doğabileceğine dikkatleri çekerek; “Takva buradadır” cümlesini üç defa söylemiş, her defasında da eliyle göğsüne işaret etmiştir.[2]

Ebu Said el-Hudrî’den rivayetle imanın kalplerdeki farklılığını bir benzetme ile bizlere aktaran Efendimiz (sas), şöyle buyurmaktadır:

“Kalpler dört çeşittir:

1. Kalb-i ecrad (kötülüklerden tamamen tecrid/izole edilmiş kalp). Mümin kalbidir. Bu kalp, tıpkı ışık saçan bir lamba gibidir. Onun ışığı nurudur.

2. Kalb-i ağlaf. Kâfir kalbidir. Bu, ağzı kapatılmış bir kap içerisindeymiş gibi olan kalptir.

3. Kalb-i menkûs (ters çevrilmiş, böylece içindekiler dökülmüş ve yok olmuş kalp). Önce inanıp ve bilip, sonradan inkâr eden münafık kalbidir.

4. Kalb-i musfah. Hem imanı hem de nifakı barındıran kalptir. Kalb-i musfah’ın içinde bulunan iman, tatlı ve temiz su ile beslenen sebze gibi iken, bu kalbin içinde yer alan nifak ise, kendisini kan ve irinin beslediği bir çıbana benzer. Hangi yetişme/gelişme tarzı diğerini geçerse (tatlı ve temiz su ile beslenen iman ya da kan ve irinin beslediği nifak), kalp onun durumunu alır.”[3]

Kalp duygu, düşünce ve inanç bakımından çok çeşitli şekiller almaya yatkın bir uzuvdur. Kalp bu yönüyle renkten renge girebilen, duygu, düşünce ve inançların değişmesini de beraberinde getirebilen bir cevher olmaktadır. Kalbe doğan düşünceler ya benlik ve şeytan kaynaklıdır ya da ruh ve melek kaynaklıdır. Benlik ve şeytan kaynaklı kalbe gelen duygular birtakım hevesler ve cahilliklerden ibarettir. Ruh ve melek kaynaklı kalbe gelen düşünceler ise Hakk’ın ve gerçek bilginin eseridirler. İmanın özü ve gerçek bilginin ışığı ise kalpte doğan yakîn mertebelerinin kat edilmesi ile artar.

Ebu Musa el-Eşarî’nin rivayetine göre Efendimiz (sas) kalbin değişkenliğine şu sözleriyle dikkat çekmişlerdir:

“Kalp, tekallübü (değişkenliği) sebebiyle kalp diye isimlendirilmiştir. Kalbin durumu, tıpkı çölde bir ağaç köküne takılmış, rüzgârın altını üstüne getirip durduğu (evirip çevirdiği) bir tüye benzer”[4]

Kur’an-ı Kerim, kalbin hidayetten sapmaması ve ayakların din üzerine sabit olması konusunda bizlere şu güzel duayı öğretmektedir:

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Ey Rabbimiz! Bizlere hidayet buyurduktan sonra kalplerimizi (haktan) saptırma ve kendi cânib-i izzetinden bizlere bir rahmet bağışla. Şüphe yok ki vehhâb olan ancak Sen’sin.” (Âl-i İmrân, 3/8).

Şehr ibnu Havşeb, Ümmü Seleme annemize bir defasında şu soruyu sormuştur:

“Ey müminlerin annesi! Efendimiz (sas) yanınızda iken en çok yaptığı dua ne idi?

 Ümmü Seleme annemiz şu şekilde cevap vermiştir:

“En fazla yaptığı dua;

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ

“Ey kalpleri evirip çeviren! Kalbimi dinin üzerine sabit eyle!” olurdu.

Ben kendisine niçin sıklıkla bu şekilde dua ettiğini sorunca şu cevabı verdi:

 “Ey Ümmü Seleme! Hiçbir insan yoktur ki, kalbi Allah’ın parmaklarından iki parmağı arasında bulunmasın. Dilediği kimsenin kalbini din üzerinde tutar, dilediği kimsenin kalbini de dinden uzaklaştırır.”[5]

Eğer kalbe galip gelen düşünceler rahmani ise, kalp şeytanın aldatmasına kapılmaz, geçici dünya nimetlerini önemsemez ve ahirete müteallik faaliyetleri hafife almaz. Tam aksine Allah’a (cc) yönelir. Taat ve ibadet üzere olur.

Bunun aksi durumda ise günahların vesileleri o kimseye kolaylaştırılır. Kötülüğün arkadaşları ona musallat olur. Kalbinde şeytanın hükmü geçerli hale gelir. Şeytan bu tür kimselere bâtıl vaatlerde bulunur. Aldatıcı temennilerle onları avutur. Neticede hileleriyle helâk eder. Kişinin kendisini şeytanın hilelerine açık hale getirmesi ile hakkı kabul etme kabiliyeti zayıflar.

Bu bakımdan insanların kalbi, Rahman’ın kudret parmakları arasındadır.

Abdullah b. Amr b. Âs, Resülullah’ı (sas) şöyle buyururken dinlemiştir:

“Şüphesiz ki, bütün Âdemoğullarının kalpleri tek bir kalp gibi Rahmanın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu dilediği yere çevirir.”

Bunu söyledikten sonra Resülullah (sas) şöyle dua etmiştir:

“Ey kalpleri çeviren Allahım! Kalplerimizi taatine çevir.”[6]

Kalp hem melekten hem de şeytandan gelen etkilere açıktır. Şayet insan heva ve heveslerin arkasında şeytanın telkinlerinin olduğunu anlayamazsa, kalp şeytanın yuvası ve kaynağı haline gelir. Eğer insan iman ve zikir ile mücahede yapıp meleklerin ahlâkına yönelirse, bu takdirde kalp meleklerin merkezi olur. Hiçbir kalp şehvet, öfke, hırs, tamahkârlık ve kötü emelden, kısacası hevâ-i nefisten dallanıp budaklanan beşerî sıfatlardan hâlî olamadığı için, şeytanın vesvese veremediği bir kalp neredeyse yoktur. Ne zaman dünyevi istekler ve zevkler kalbe hâkim olursa, şeytan o kalbe ulaşmaya bir yol bulur ve vesvese verir. Ancak bunun aksine kalp, Allah’ı anmaya, ibadet u taate yönelse şeytan oradan uzaklaşır, böylece melek için ilham mümkün hale gelir. Kısacası kalbin savaş meydanında, melekler ordusu ile şeytanlar ordusu arasında daimî bir kavga vardır. Kalp ikisinden birine teslim oluncaya kadar bu harp devam eder.

Abdullah b. Mes’ûd (ra)’dan rivayete göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“İnsanoğluna şeytanın vesvese vermesi, meleğin de ilham etmesi vardır. Şeytanın vesvesesi kötülüklere götürmek ve gerçekleri yalanlatmaktır. Meleğin ilhamı ise hayırlara götürmek ve hakkı doğrulatmaktır. Kim hayırlara yönelmeyi ve hakkı doğrulamayı vicdanında bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin. Kim de vicdanında şeytanın vesvesesini bulursa, taşlanmış ve kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın.

Sonra Resülullah (sas) şu ayeti okudu:

“Şeytan sizi fakirlik ihtimaliyle korkutur ve size cimriliği emreder.” (Bakara, 2/268)[7]

Ebu Derda (ra) şöyle diyor:

Abdullah b. Revaha (ra) bana her rastladığında:

Ey Ömercik! Haydi, otur da bir saat kadar birlikte (Allah’ı) zikredelim!” derdi ve onunla oturup zikrederdik. Daha sonra bana derdi ki:

Bu, iman meclisidir. İman, tıpkı senin üzerindeki gömleğe benzer. Gömlek üzerinde iken bir bakarsın ki çıkarmışsındır. Çıkarmışken de bir bakarsın ki giymişsindir. Kalp, kazandakinin fokurdamasından daha hızlı değişen bir şeydir.[8]

Şeytanın vesvesesini yok eden ve artık şeytana hareket imkânı bırakmayacak tek şey, Kur’ân-ı Kerîm’i mutat bir şekilde tilavet etmek ve Allah’ı (cc) anmaktır. Kur’ân tilavetine ve Allah’ı zikretmeye karşı şeytanın bir gücü söz konusu değildir. Şeytanî vesvesenin yok oluşunun yegâne vesilesi Allâh’a (cc) istiazede bulunmak ve Allah’ı anmaktır. Kendinde var olduğunu vehmettiği sanal güçten uzaklaşıp, tamamen Allah’a (cc) iltica etmektir. “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm” cümlesinin bir manası da budur. Böyle bir kimse artık müttakîler kadrosuna dahil olmuştur.

Efendimiz (sas), Kur’ân-ı Kerîmi sıklıkla okumayı ve Allâh’ı (cc) her daim anmamızı tavsiye ettiği bir teşbihinde şöyle buyurmaktadır:

Bir gün Resülullah (sas) Efendimiz;

“Kalpler, demirin paslandığı gibi paslanır.” buyurdular.

Bunun üzerine: “Onun cilâsı nedir ey Allâh’ın Resulü?” diye sorulunca, şu cevabı verdi:

“Kalplerin parlaması Allâh Teâlâ’nın Kitabını çokça okumak ve Allâh Azze ve Celle’yi çokça anmaktır.”[9]

Kalb-i Selim

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلٖيمٍ

“Allah’a arınmış/temiz bir kalp ile gelen başka.” (Şuarâ, 26/89)

اِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلٖيمٍ

“Hani o, Rabbine arınmış/temiz bir kalple gelmişti.” (Sâffât, 37/84)

Bu kalp, takva ile güzelleşmiş, Allâh’ın (cc) emir ve yasaklarına riayet ile tertemiz bir hale gelmiştir. Bunun yanı sıra kötü ahlâk unsurlarından temizlenmiş, mülk ve melekûta ait gaybî hazineler orada temekkün etmiştir. Böyle bir kalp, hayrın ve hüsnün incelikleri ile süslenmiş, ruh aleminin sırlarına muttali olmuş, basiret nurlarıyla iç dünyası pırıl pırıl parlamaya başlamıştır. Kişi, bu halini muhafaza ettiği sürece, melek onun kalbine Allâh’tan (cc) getirdiği ilhamları yağdırmış, ruh cevherinin takva ile temizlenmesine yardım etmiş demektir. Ayrıca akıl, marifet ve muhabbet ışıkları ile mamur hale gelmiş, kalp bir itminan merkezi ve Rahman için bir nüzul konağı olmuştur. İşte bu durumdaki bir kalbe, ışıktan melek orduları yardıma gelir, kalbi Allah’tan havf, ümit, fakr, züht, şükür, muhabbet, rıza, şevk, teveccüh, tefekkür ve benzerleri gibi daha nice iyilik ve güzelliklere sevk ederler.

İnşâAllâh “Kalbin Sıfatları ve Halleri II” adlı yazı ile devam etmeye çalışacağız.


[1] Deylemî, Firdevs, C. 1, s. 493 (2011); Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, C. 2, s. 211 (3810); Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, (Tahkik: Abdulmuhsin et-Türkî), C. 14, s. 331, Kahire-2003.

[2] Müslim, Birr, 10 (2564); Tirmizi, Birr, 18 (1927).

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/17 (11146); Taberanî, er-Ravdu’d-Dânî ile’l-Mu’cemu’s-Sağîr, thk.: Muhammed Şekûr Mahmûd, Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut-1985, 2/228 (1075); Ebu Nuaym, Hilye, 4/385.

[4] Ahmed b. Hanbel, 4/408 (19895); Beyhakî, Şuabü’l-İman, 2/207 (737); Müsnedü İbnu’l-Ca’d, Tahk: Abdulkadir b. Abdulhadi, Mektebetu’l-Fellâh, Kuveyt-1985, C. 1, s. 636 (1499); Ebu Nuaym el-İsbahânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakatu’l-Asfiyâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1988, C. 1, s. 263.

[5] Tirmizî, Deavât, 90 (3522); İbnü Ebî Şeybe, Musannef, 10/208 (29789); 10/209 (29790).

[6] Müslim, Kader, 17 (2654); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/168 (6569); 2/173 (6610).

[7] Tirmizi, Tefsir, 35 (2988); İbnu Hibban, Sahih, C. 3, s. 278 (997); Ebu Ya’lâ, Müsned, C. 8, s. 417 (4999).

[8] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 1/39 (1701).

[9] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 2/241 (3924).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s