Marifetullah & Muhabbetullah

Musa Kâzım GÜLÇÜR

14 Ekim/2019

Giriş 1

Allah’ı Tanımadaki Lezzet 4

Marifetullah Meyveleri 7

Kötü Söz 11

Sonuç 12

Giriş

Kelimelerin bir gücü olduğu sanırız herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Çünkü, kelimelere ait anlamlar, inançlarımızı şekillendirmekte, davranışlarımızı yönlendirmekte ve nihayetinde fikir dünyamızı oluşturan algıları kristalize etmektedir. Kelimelerdeki iyi ya da kötü güç, onları okuduğumuz, konuştuğumuz veya duyduğumuzda verdiğimiz duygusal tepkilerimizde tezahür etmektedir.

Kelimeler, kişisel enerjimizi yükseltmek, ruh ve fikir dünyamızı güzelleştirmek için kullanabileceğimiz önemli araçlardır. Ancak çoğu zaman konuştuğumuz, okuduğumuz ve duygularımızı kendisi ile açığa vurduğumuz kelimelerin gücünün farkında olmayız. Evet, sadece kendi sözlerimiz değil, başkalarının sözleri bile kişisel atmosferimizi kolayca etkileyebilir. Her türlü olumsuz terimi kullanan kronik bir şikayetçi ile biraz zaman geçirin, kişisel enerjinizin azaldığını rahatlıkla görebilirsiniz. Kelimelerdeki bu iyi ya da kötü yönde olabilecek güç sebebi ile, kelimeleri akıllıca seçmemiz gereği gayet açıktır.

Kur’ân-ı Ker’im, “güzel söz”ün doğruya kılavuzluk ettiğini, delile dayalı olduğunu, insanlara sürekli şekilde yarar sağladığını, önemli ve büyük ürünler meydana getirdiğini bizlere şu hoş benzetmeyle anlatmaktadır:

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِى السَّمَاءِ تُؤْتٖى اُكُلَهَا كُلَّ حٖينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ وَمَثلُ كَلِمَةٍ خَبٖيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبٖيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاٰخِرَةِ وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِمٖينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ

“Görmez misin Allah nasıl bir benzetme yapmaktadır? Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir. O ağaç Rabbinin izniyle meyvesini devamlı verir. Allah, düşünüp ders çıkarsınlar diye insanlara böyle örnekler getirir.

Kötü sözün misali ise, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer. Allah iman edenleri hem dünyada hem âhirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar. Zalimleri ise şaşırtır. Allah elbette dilediğini yapar.” (İbrahim, 14/24–27)

Söz anlamına gelen ve yukarıdaki âyet-i kerimede zikredilen “kavl” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de doksan üç yerde geçmekte ve daha çok “söz, konuşma, ifade, beyan, Kur’an, vahiy, vaad, azap, yargı, hüküm, inanç, kanaat, fikir ve görüş” manalarına gelmektedir. Yukarıdaki âyet-i kerimede de zikredilen “kelime” maddesi ise yirmi yerde geçmekte ve “tevhid, inanç, dava, takdir, beyan, ifade, boş lakırdı, tayin edilmiş müddet, hüküm, kesin söz-karar ve mesaj” gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Âyet-i kerimede yer alan “kavl-i sabit”, hadîs-i şerifin de delaleti ile kelime-i tevhidi ifade etmektedir. (Buhari, Tefsir (İbrahim), 2) Kavl kelimesi ile tamlamalı halde gelen “kavl-i sedîd” ise Kur’ân-ı Ker’im’de iki yerde geçmekte, bunlardan birinde “sağlam, dosdoğru söz” anlamında kullanılmaktadır. (Nisa, 4/9) Diğerinde, “sıdk, reşad, adl, sevab ve istikamet” kelimeleri ile eş; “yalan” ile zıt anlamda kullanılmaktadır. (Ahzab 33/70) “Kavl-i sedîd”, gerçeği ortaya koyan, insanı hakka ve doğruya götüren, yalanı ve haksızlığı bulunmayan, yerinde söylenmiş isabetli, sağlam ve doğru sözdür.

Kur’ân-ı Kerîm, asılsız, yaldızlı sözleri “zuhrufe’l-kavl” (En’ am 6/112), insanlara yararı olmayıp, onları oyalayan ve zamanlarını öldüren lafları ve söz oyunlarını da “lehve’l-hadîs” (Lokman 31/6) olarak nitelendirmektedir.

Cenab-ı Hak;

(وَقُلْ لِعِبَادٖى يَقُولُوا الَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ)

“Söyle o kullarıma, hep en güzel sözleri söylesinler” (İsra, 17/53)

buyurmakta, güzel sözlerle süslenmiş kimseler için de şu müjdeyi vermektedir:

اَلَّذٖينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ اُولٰئِكَ الَّذٖينَ هَدٰیهُمُ اللّٰهُ وَاُولٰئِكَ هُمْ اُولُوا الْاَلْبَابِ

(O kullarım ki) onlar söze (dikkatle) kulak verirler, hemen arkasından de sözün en güzeline uyarlar. İşte bunlar Allah’ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. İşte bunlar temiz akıl sahipleri olanların ta kendileridir.” (Zümer, 39/18)

Bir başka âyet-i kerimede, sözün en güzelinin başta Kur’ân-ı Kerîm olduğunu ihtar ile, “güzel söz-marifetullah-muhabbetullah” ilişkisi bir kez daha nazarlara verilmektedir:

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَدٖيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِىَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلٖينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْدٖى بِهٖ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

“Allah, kelâmın en güzelini — (âyetleri birbiriyle) âhenkdâr, katmerli (tıklım büklüm hakikatleri dolu) bir kitap halinde — indirmiştir ki Rablerine derin saygı göstermekte olanların ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri hem kalpleri Allah’ın zikrine (yatışıp) yumuşar, işte bu (kitap) Allah’ın (gönderdiği) bir rehberdir ki O, kimi dilerse ona bununla hidayet verir. Allah kimi de saptırırsa artık onun yolunu doğrultucu yoktur.” (Zümer, 39/23)

İbn Kayyim el-Cevzî hazretleri (h. 375) âyet-i kerîme ile ilgili olarak şu açıklamaları yapmaktadır:

Bilindiği üzere bir ağaçta damarlar, ana ve yan dallar, yapraklar ve meyveler bulunur. İşte ilim, marifet ve yakîn, İman ve İslam ağacının damarları, ihlas ana dalı, ameller yan dalları, mahmûd ve memdûh fiiller, salih örneklik, güzel ahlâk ve rıza dairesinde hareketin sonuçları da bu ağacın meyveleridir. Bu ağacın ekildiği yer de insanın kalbidir.

Sahih ilim Allâh’ın (cc) kitabında indirdiği maluma mutabık kalınca, itikat Kur’ân’ın ve resullerin haber verdikleri ile uygunluk gösterince, ihlas kalbe, ameller de emirlere muvafık düşünce, İman ve İslam ağacının kalpte aslının sabit, dallarının da göklere yükselmiş olduğu anlaşılır. Bu ağaç, sahibi tarafından, her vakit faydalı ilimle, salih amelle, tezekkürden tefekküre ve tefekkürden de tezekküre dönüş yapılarak sulanmaz ve bakımı yapılmaz ise, İman ve İslam ağacının (Allâh muhafaza) kurumasından korkulur.[1]

Zemahşerî (h. 538) hazretleri de âyet-i kerimedeki “kelime-i tayyibe”nin “lâ ilâhe illallah” cümlesi olduğunu, bazılarının da burada kastedilenin “sübhânallah, elhamdülillah, estağfirullah” gibi tevbe ve dua kelimeleri olduğunu söylediklerini belirtmiştir.Allah’ın (cc), iman edenleri dünyada o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutması ise, dini hayatları ile ilgili bir fitne ya da musibete maruz kaldıklarında sarsılmamalarıdır. Ashab-ı Uhdûd, Cercîs, Şemsûn ve daha nicelerinin fitneler karşısında sarsılmamaları gibi.[2]

Allâh’ı (cc) Tanımadaki Lezzet

Marifetullah ve muhabbetullahın oluşmasında “güzel söz” temel bir unsur olarak görünmektedir. Marifet, tanıma ve bilme demektir. Marifetullah ise, Allah’ı (cc) Kur’an-ı Kerîm’in ve hadîs-i şerîflerin bildirdiği gibi tanıma, Allâh’ın (cc) âlî sıfatlarının, güzel isimlerinin, Rabbani tecellilerinin, İlâhî isim ve sıfatlarının sonsuz kemalde olduklarını bilme, yüksek İlâhî hakikatlere biiznillâh vakıf olma şeklinde özetlenebilir.

Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi yaratılışımızın hedefi ve fıtratımızın gayesidir. Hakikatleri araştırma ve tahsil sonucu lütfü ilâhî ile meydana gelen kalbî inkişaf ve basîret de marifetullahı netice verebilir. Bununla birlikte marifetullahın, Allâh’ı (cc) tam olarak bilme manasına gelmediğini de belirtmeliyiz. Cenâb-ı Hakk’ı, hakkıyla bilmek imkânsızdır. Çünkü;

(لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ)

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” (Şûrâ, 42/11)

(لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ)

“Gözler O’nu idrâk edemez, asıl O gözleri idrâk eder, öyle Lâtif öyle Habîr O..” (Enam, 6/103)

Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz (sas) bir hadîs-i şerifinde:

“Tefekküre denk ibadet yoktur. Öyle ise gelin Cenâb-ı Hakk’ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî’yi tefekküre kalkışmayın.”[3]

buyurarak, marifetullahın, ancak Allâh’ın (cc) eserlerini anlamaya çalışmakla meydana gelebilecek bir iman ışığı, ledünnî bir bilgi olduğunu bizlere ihtar etmiş olmaktadır.

Muhabbet, herkesçe de bilindiği üzere, sevgi, sevme, sohbet, ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi demek olup, zıddı buğz etme ve düşmanlıktır. Muhabbetullah ise, en kısa tanımıyla, Allâh’a (cc) içten ve en yüksek seviyede duyulup hissedilen sevgidir. Bu açıdan Allahu Zülcelal’e duyulan şiddetli sevgi, kulluğun da zirve mertebesidir.

(وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِ)

“İman edenlerin Allah’a olan sevgileri, çok daha yüksek/kuvvetlidir” (Bakara, 2/165)

âyet-i kerimesi, inançlı bir insanın Allâh’a (cc) duyacağı sevginin bir manada tasavvurlar ötesi olması gerektiğini işaretlemektedir. Ayrıca,

(يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ)

“O, onları sever, onlar da O’nu severler” (Maide, 5/54)

âyet-i kerimesi de kâmil bir müminin Allâh’ı (cc), kesinlikle ve kemal hali ile sevdiğinin Allah (cc) tarafından tanıklık edilmesidir.

Bir hadîs-i şerifte Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

“Allah bir kulu sevdi mi Hz. Cebrail (as)’e: “Allah falanı seviyor, onu sen de sev!” diye seslenir. Bunun üzerine o kimseyi Cebrail (as) de sever. Sonra Cebrail (as) sema ehline: “Allah falanı seviyor, onu siz de sevin!” diye nida eder. Derken, bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra o kul için arz (halkı arasına hüsn-ü kabul) konulur.”[4]

Bu husus, şu ayet-i kerîme ile de teyid edilmektedir:

(اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدًّا)

“İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara, çok merhametli Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem 19/96).

Yukarıdaki hadîs-i şerîfin Müslim’deki rivayetinde ise şu ziyade vardır:

“Allah (cc), bir kula da buğz etti mi Cebrail (as)’e: “Ben falancaya buğz ettim sen de buğz et!” diye nida eder. O kula Cebrail (as) de buğz etmeye başlar. Ardından Cibril (as) sema ehline nida eder ve: “Allah (cc) falan kimseye buğz etti, siz de buğz edin” der. Bunun üzerine yeryüzünde o kimse için buğz yerleştirilir.”[5]

İmandan kaynaklanan lezzetin temelinde muhabbetullahın, onun da temelinde rasûle itaatin bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Cenâb-Hak şöyle buyurmaktadır:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

“De ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı affetmekle örtsün. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/31)

Şurası bir gerçektir ki Allâh’ı (cc) tanıyan ve seven herkesin Allâh’ın (cc) Peygamberi olan Hz. Muhammed’i (sas) de tanıması, sevmesi ve onun yolundan ayrılmaması gerekir. Allâh’a (cc) ve peygamberine bağlılık ve sevgi ile de alakalı olarak Nebiyy-i Mükerrem (sas) şöyle buyurur:

“Kimde üç şey bulunursa halâvet-i îmânı tatmış olur:

1. Allâh ile Resülullah kendisine başka her şeyden daha sevgili olmak,

2. Bir kimseyi yalnız Allâh için sevmek,

3. (Allâh, onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışçasına hoşlanmamak.” (Buhari, İman, 9, 14)

Allâh’a (cc) duyulan sevginin oluşması ve artması ile ilgili olarak Resülullah (sas) ayrıca şu hususa dikkat çekmektedirler:

“Hz. Davud (as)’ın duaları arasında şu vardır:

“Allah’ım! Senden sevgini, seni sevenlerin sevgisini, senin sevgine ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allâh’ım! Senin sevgini bana, nefsimden, ailemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl.”[6]

İmam Kurtubî (h. 671), Sehl b. Abdullah’dan şöyle güzel bir söz aktarıyor:

“Allah’ı sevmenin alâmeti Kur’ân’ı sevmektir. Kur’ân’ı sevmenin alâmeti Peygamber (sas)’i sevmektir. Peygamber (sas)’i sevmenin alâmeti sünneti sevmektir. Allah’ı, Kur’ân’ı, Peygamber’i ve Sünne­ti sevmenin alâmeti ise âhireti sevmektir. Âhireti sevmenin alâmeti ise ahiretin bizzat ken­disini sevmektir. Ahiretin bizzat kendisini sevmenin alâmeti ise dünyaya buğz etmektir. Dünyaya buğz etmenin alâmeti, ondan ancak yeteri kadar azık ve kendisini hayatta bırakacak kadarını almasıdır.”[7]

Allâh (cc) ve Resulünün (sas) inanan bir kimseye en sevgili hale gelebilmesi, diğer bir tabirle muhabbetullahın oluşabilmesi için de elbette ve öncelikle bir tanıma ve bilme safhası yani marifetullah bilgisi gerekmektedir. Bu açıdan marifetullah, muhabbetullahı netice veren bir aşamadır. Kişi marifetullah basamaklarında yükseldikçe muhabbetullahı da artacaktır. Evet, gerçek mutluluk, sevinç ve lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, sonsuz mutluluğa, nimete, ışığa ve ilâhî sırlara ya potansiyel olarak ya da fiilen mazhardır.

Marifetullah Meyveleri

İmam Razi (h. 606) hazretleri, “güzel söz”ün “güzel ağaca” teşbihinden hareketle, insan ruhu ve kalbinde yeşerecek manevi ağacın marifetullah ve muhabbetullah meyvelerini vereceği ile ilgili olarak şu değerli bilgileri vermektedir:

Birinci sıfat, ağacın “güzel” olmasıydı. Gerçekte ise asıl güzel ve leziz olan, marifetullah, yani Allah’ı bilmektir. Çünkü belli bir meyveyi elde etmekle ya da yemekle insanda geçici bir lezzet meydana gelir. Bilindiği üzere meyve, insanın biyolojik yapısını ve canlılığını devam ettirebilmesi için uygun ve önemli bir unsurdur. İşte bu uygunluk ve önemden dolayı bir lezzet meydana gelmektedir. Ancak diğer taraftan da insanın benliğine ve kudsi ruh cevherine uygun düşen ve önemli olan husus, ancak marifetullah, muhabbetullah ve bunlardan hâsıl olan huzuru ve lezzeti hissedebilmektir. Çünkü insan esas huzur ve itminanı, ancak marifetullah ve muhabbetullah sayesinde duyar.

Aslında meyveyi yemekten dolayı alınan lezzet, nefs cevherinin ve ruhun, marifetullah ile aydınlanmasından elde ettiği lezzetten kesinlikle daha değersizdir. Çünkü maddi olarak his ve idrak edilen lezzetler, ancak hissedilen şeyin yüzeyi ile teması neticesinde oluşur. Fakat diğer taraftan hissedilenin cevheri, hissedenin cevherine nüfuz ederse, bir başka deyimle marifetullah ve muhabbetullah ışığı, nefis cevherinde ve ruhta gelişip yerleşir ve ona nüfuz ederse, nefis bu aydınlanma neticesinde daha önceki halinden bütünü ile başka bir hale bürünür.

Yenen meyveden duyulan lezzet, sadece bir tatma hissidir. Hissedilen, idrak edilen şey, sınırlı ve belli bir tattır. Ancak marifetullah ve muhabbetullahı idrak eden ve hisseden ise, mutmain nefis cevheridir. Marifetullah ve Muhabbetullah ile nefis ve ruhta idrak edilen ve hissedilen ise, Allah Teâlâ’nın Zâtı, onun Celâl, Cemâl ve İkram sıfatlarıdır.

Güzel bir meyveyi yemekten doğan lezzet, meydana geldikten çok kısa bir süre sonra yok olur. Çünkü lezzetin özelliği, onun çabucak kaybolması ve süratle değişmesidir. Cenâb-ı Hakkın Cemâl ve Celali ise asla değişikliğe uğramaz. Nefis cevherinin bu mutluluğu kabul etme kabiliyetinin değişmesi de imkânsızdır. Binaenaleyh bu açıdan da, iki durum arasında büyük bir fark vardır.

İkinci sıfat, ağacın “kökünün sabit” olmasıydı. Bu “sabitlik” sıfatı, insan nefsinde oluşan marifetullahta daha kuvvetli ve daha mükemmeldir. Çünkü marifetullah ışığı, kutsî nefis cevherini bütünü ile aydınlatır. Böylece “mutmain nefis” cevheri, Allâh’ın izni ile bozulma, değişme ve yok olmadan uzak olur. Bu aydınlanma, Cenâb-ı Hakk’ın Celâlî ve Cemâlî tecellileri ile meydana gelmektedir. Allah Teâlâ’nın Zâtı ve Nuru ile meydana gelen bu tecelliler, nurların nuru ve zuhurun mebdeidir.

Üçüncü sıfat, ağacın “dallarının semaya ser çekmiş” olmasıydı. Marifetullah ağacının, ilahî ve cismani âlemin göklerinde yükselen dalları vardır.

Ruhlar âlemi ve maddî âlemdeki delilleri tefekkür etmek, muhabbetullah, ibadetullah ve zikrullaha devam, bütünüyle Allah’a itimat ve tevekkül, masivallah dışındaki her şeyden kesilmek marifetullah ağacının dalları gibidir.

Rahmet, re’fet, müsamaha, günahlardan geri durma, insanlara iyilik yapma, kötülüğü uzaklaştırma ve kötülüğe iyilikle mukabele etme, ise marifetullah ağacının sabit olan dallarıdır. Çünkü insan, marifetullahta ne kadar çok yükselirse, sıraladığımız yüksek ahlaka ait unsurlar da o nispette daha mükemmel, daha güçlü ve daha üstün olur.

Dördüncü sıfat, “Rabbin izniyle bu ağacın her zaman meyvesini vermesi”ydi. Marifetullah ağacı bu sıfata, maddi ağaçlardan daha layık ve müstahaktır. Marifetullah ağacının, kalp toprağında kök salmasının tezahürü, kalbin, eşya ve hadiselere nazar-ı ibretle bakabilir hale gelmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak;

(فَاعْتَبِرُوا يَا اُولِى الْاَبْصَارِ)

“Ey akıl ve basiret sahipleri, ibret alın” (Haşr, 59/2) buyurmaktadır.

Diğer bir tezahür, Allah Teâlâ’nın, “O kullarım ki sözü dinlerler de onun en güzeline uyarlar” (Zümer, 39/18) şeklinde beyan ettiği gibi, işitmesinin hikmetle olmasıdır. Böyle bir kişinin konuşması ise, “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (Nisa, 4/135) buyruğunda da belirtildiği gibi, bütünüyle doğruluk ve sıdk üzeredir.

Marifetullah ağacının, insanın kalp toprağında kök salması ne kadar kuvvetli ve mükemmel olursa, kişide bu tesirlerin zuhuru da o nispette fazla olur. Çoğu zaman, insan bir tefekküre dalar da her şeyde Hak Teâlâ’yı görecek bir hale gelir. Bazen terakkisi o hale gelir ki varlıkta önce Allah’ı görür. Böylece nefis her an, her lahza ve her saniye, güzel söz, salih amel, huzû, huşu ve tevazu meyveleri verir.

Ayetteki “Rabbinin izniyle” kaydında dikkate şayan bir incelik bulunmaktadır. Çünkü bu yüce hallerin ve yüksek derecelerin meydana gelmesine insan bazen sevinir. Ancak bunlar mutlaka Allah’tan bilinmelidir. İşte o zaman sevinci, bu hallerden dolayı değil de Mevlâ için olmuş olur.[8]

Ebu Hayyan el-Endülüsî (h. 745), el-Bahru’l-Muhit adlı eserinde âyet-i kerimede geçen güzel ağaç ile ilgili İbni Ömer’in yaptığı şu rivayeti aktarıyor:

“Efendimizin yanında otururken hurma ağacının özü içi (cummar) getirildi. Efendimiz (sas) şöyle bir soru sordu.

“Bir ağaç vardır aynen Müslümana benzer, yaprağı düşmez. Söyler misiniz bana hangi ağaçtır o?”

Orada bulunanlar çöl ağaçlarını söylemeye başladılar. Benim aklıma hurma ağacı olduğu geldi. Söylemeye niyetlendim ama baktım ki ben orada olanların en küçüğüyüm, utandığım için sustum. Oradakiler dediler ki:

“Ya Resulallah hangi ağaç olduğunu sen bize söyle.” Efendimiz buyurdular ki:

“O ağaç hurmadır.”[9]

Endülüsî, bu rivayeti aktardıktan sonra devamla şunları ifade etmektedir:

Cenâb-ı Hak âyet-i kerimedeki ağacı dört vasıfla tavsif etmiştir:

Birinci sıfat, bu ağacın “güzel” olmasıdır.

İkinci sıfat, ayetteki “kökü sabit” ifadesidir. Bu, kökü sağlamlaşmış, sökülmekten, kesilmekten, yıkılmaktan ve yok olmaktan uzak demektir.

Üçüncü sıfat, ayetteki “dalları göktedir” ifadesidir. Bu sıfat, o ağacın yeryüzündeki çöp ve atıklardan uzak olmasını sağlar.

Dördüncü sıfat, ayetteki “Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir” ifadesidir. Âyet-i kerimedeki benzetmenin amacı, akıl ile idrak edilebilen anlamların görünebilir ve anlaşılabilir hale gelmesi içindir. Benzetilen, ne zaman hissedilebilenlerle yapılırsa his, hayal ve vehm güçleri anlaşmazlığa düşmez. Akılla idrak edilen husus, hissedilebilenlerle uyum sağlar. Anlayış ortaya çıkar ve istenilene ulaşılmış olur.[10]

Bahru’l-Ulûm sahibi Semerkandî (h. 860) hazretleri, “güzel söz”ün “güzel ağaca” benzetilmesinden hareketle, mümin ruhu ve kalbinde ihlasın kökleşeceğini, ihlasla konuşan müminin sözlerinin göklere yükseleceğini, güzel ağacın uzunluk, renk, koku ve güzellikte diğer ağaçlara nasıl bir fazileti oluyorsa, ihlası bir sözün de diğer sözlere nispetle o derecede bir üstünlüğünün söz konusu olacağını ifade etmektedir.

Ayrıca ârif bir müminin kalbinde marifetullah bilgisi, köklü ağaçtan daha sağlam bir şekilde yetişecektir. Çünkü bir ağaç ne kadar sağlam da olsa kesilebilir. Ancak müminin kalbindeki marifet, o marifeti yerleştiren dilemedikçe yok edilemez.[11]

Kötü Söz

Allah Teâlâ, “Kötü bir kelimenin misali de toprağın üstünden koparılmış kötü bir ağaç gibidir ki, onun hiçbir sebatı yoktur” buyurmuştur.

“Kötü ağaç” Allah’ı bilmemektir. Çünkü Allah’ı tanımama afetlerin ilki, korkuların başı, bedbahtlıkların da en başta gelenidir. Allah Teâlâ, bu durumu şu üç sıfatla muttasıf olan bir ağaca benzetmiştir:

Birinci sıfat, onun kötü bir ağaç olmasıdır.

İkinci sıfat: Ayetteki “kökünden koparılmış” tabiridir. Bu sıfat, “şecere-i tayyibe”nin, “kökü sabit” şeklindeki sıfatı karşılığındadır. Allah’a şirk koşmanın ne bir delili ne bir sebatı ne de bir kuvveti vardır.

Üçüncü sıfat: “Onun hiçbir sebatı yoktur” ifadesidir. Bu sıfat, “kökünden koparılmış” tabirinin tamamlayıcısı gibidir ve “bir istikrarı yok” demektir. Bir delil ile desteklenmemiş söz, buna benzetilmiştir. O da sabit ve dayanıklı değildir, yıkılıp gider.[12]

“Allah, iman edenleri hem dünyada hem âhirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar” buyurmaktadır.

Semerkandî, âyetteki “âhiret” kelimesinin kabir hayatı olduğunu ifade etmekte ve Kütübü Sitte sahiplerinin Berâ b. Âzib’ten naklettikleri şu rivayeti aktarmaktadır:

“Bu âyet-i kerîme kabir azabı ile ilgili olarak indi. Kişiye kabirde “Rabbin kim? Nebin kim? Dinin ne?” soruları sorulur. Bu sorulara kabirde hesap anında doğru cevapların verilmesi, Allâh’ın (cc) o kişiyi güzel söz üzerinde sabit kılmasıdır.”

Semerkandî, âyet-i kerimenin kabir hesabı ile ilgili olduğunu Dahhak, İbn Tâvus, Katade ve Rebî’ b. Enes’ten gelen benzer rivayetlerle de desteklemiştir.[13]

“Güzel kelime”nin “kökünün sabit”, “kötü kelime”nin de köksüz ve istikrarsız olduğu açıktır. Dolayısı ile marifetullah ve tâatullahtaki devamlılık neticesinde, Allah’ın mükâfat ve ikramının da devam edeceği açıkça anlaşılmaktadır.

“Allah, zalimleri ise saptırır.” “Kötü kelime”nin sabit bir kökü ve yükselmiş dalları olamayacağı için, “kötü kelime” sahibi zalim kimseler, Allah’ın (cc) ikramından uzak kalır, sevaba nail olamazlar.[14]

Sonuç

“İman edenlerin Allah’a olan sevgileri, çok daha yüksek/kuvvetlidir” (Bakara, 2/165)

Yaratılışın temel hedefi Allâh’a iman, insanlığın en önemli derecesi de marifetullahtır. En büyük mutluluk ve en tatlı nimet de o marifetullah içerisindeki muhabbetullahtır. Bir sözün, kelimenin, ifadenin, “marifetullah”, “muhabbetullah” ya da “ibadetullah” ile ilgili ulvi ve yüksek dereceleri doğurabilmesi için, telaffuz edilen kelimelerin, karınca kararınca bile olsa, bu yüksek maksatlara hizmet etmesi gerekir. Dolayısıyla, âlî maksatlar için zihinde resmedilen ve akıl gözü ile görülebilen kelimeler, mutlaka birbirlerine yardımcı bir vaziyet almış olmalıdırlar. Çünkü sadece “güzel sözler Allâh’a yükselir.” (Fatır 35/10)

Efendimiz (sas), Allah Teâlâ hazretlerinin, çirkin ve değersiz söz sahiplerine buğz ettiğini ifade buyurmaktadır.[15] Cenab-ı Hak, bu gibi insanlara bir değer ve kıymet de atfetmeyecektir. (Kehf, 18/105)

Anlam gerektiriyorsa lafız/kelimenin süslü olmasında elbette bir mahzur yoktur. Ayrıca maksada uygun ise, parlak bir üslup da tercih edilebilir. Gerçeğin hırpalanmaması ve zedelenmemesi şartı ile teşbihe, mecaza ve hayale elbette yer verilebilir. Fakat şurası çok açıktır ki hitabın süsü, elbisesi ya da güzelliği, söylenilen lafızların kendi kalıpları ile tezahür etmektedir. “Gül” ve “gül kokusundan” bahseden kimsenin “gülistanı” hayal ettirmesi, hurma çekirdeğinin de hurma ağacına hamile olması gayet normaldir.

“Diken” yavelerini telaffuz eden kimsenin “dikenliği” hissettirmesi, “savaş” kelimesinin insan zihninde harp meydanına bir pencere açması ve canlandırması, kötü kelimelerin insan zihni ve iradesini nâmeşruya ve dalalete götürme ihtimalinin büyüklüğü de açıktır. Acı dülek bitkisinin tohumu acı dülek ürettiği gibi, kötü sözden kaynaklanan küfür ve dalalet tohumu da tazib edici bir Cehennemi netice verecek, güzel sözden kaynaklanan iman ve hidayet ise Marifetullah ve muhabbetullahı intaç edecektir.

Daha kısa bir şekilde söylemek istersek; iyi ya da kötü yöndeki düşünceler, kelimeleri oluşturur. Kelimeler neticede eyleme dönüşür. Eylemler alışkanlığa, alışkanlıklar karaktere, karakter de kadere inkılap eder.

İradelerimizin ibadetullaha, zihinlerimizin mârifetullaha, hislerimizin muhabbetullaha, lâtifelerimizin müşahedetullaha yükselebilmesi, takvâ nam ibadet-i kâmileye muvaffak olunabilmesi, sır ufkunun aşılıp, hafâ ve ahfâ şahikalarının müşahede ve temaşa edilebilmesi dileklerimizle…


[1] İbn Kayyim el-Cevzî, Ed-Dav’ul-Münîr ale’t-Tefsîr, 3/596, Müessesetü’n-Nûr ve Mektebetü Daru’s-Selâm, Riyad, trsz.

[2] Ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/379, Mektebetü’l-Abîkân, Riyad-1998.

[3] Beyhakî, Şuabü’l-İman, 1/136, H. No: 120.

[4] Buhari, Tevhid, 33, Edeb, 41.

[5] Müslim, Birr, 157.

[6] Tirmizi, Deavat, 74, H. No: 3485.

[7] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 5/92, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-2006.

[8] Râzi, Mefatihu’l-Ğayb, 19/120-123, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1981.

[9] Buhari, İlim, 14, 50; Müslim, Sıfatü’l-Kıyamet, 63; Tirmizi, Emsal, 79.

[10] Ebu Hayyan el-Endülüsî, Tefsîru Bahri’l-Muhît, 5/410, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan-1993.

[11] Semerkandî, Bahru’l-Ulûm, 2/205, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan-1993.

[12] Râzi, age., 19/123-124.

[13] Semerkandî, age., 2/206.

[14] Râzi, age., 19/124.

[15] Tirmizi, Birr, 62, H. No: 2002.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s