Güzel Ahlâk I

Musa Kâzım GÜLÇÜR

17 Aralık/2019

İçindekiler

Giriş 1

Efendimiz’in (sas) Beyanları İçerisinde Güzel Ahlâk 3

Dindarlık ve Güzel Ahlâk 8

Giriş

Güzel ahlâk düşünce ve pratiği, günümüzde artan sosyal problemlere çözüm olma adına oldukça önemli bir tatlı su pınarıdır. Güzel ahlâk umdelerinin canlı tutulması adına çalışmalar devam etmekte ve bu vesile ile, kötü ahlâk seylapları önlenmeye çalışılmaktadır. Son çeyrek asırda bilhassa internet ve sosyal medyanın menfi yönde kullanılması sebebi ile yaygınlaşma eğilimi gösteren ruhsal ve zihinsel tıkanıklıklar, güçlü bir ahlâkî beslenmeyi zaruri hale getirmiştir.

Güzel ahlâkı”, en geniş manasıyla “müspet bireysel tutum ve davranışlar, olumlu davranış değişikliklerinin nümâyan olduğu ve tezahür ettiği atmosfer” şeklinde tanımlarsak, bireylerde ve kişiler arasında oluşacak fonksiyonel fıtri ve yüksek davranışlar ve güzel ahlâk düşüncesinin, muharrik güç olarak ferde önemli katkı veren bir unsur olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.

Bilgiye her an kolaylıkla ulaşılabilen bu modern iletişim çağında, istikameti muhafaza etme, sağa sola savrulmadan iffetli ve nezih bir çizgide yürüme ayrı bir çaba gerektirmektedir. Güzel ahlâk nosyonu alamayan fertlerin, sosyal problemlerin devasa ağırlıklarını kaldıramamaları ve bu ağır yük altında manen ezilmeleri ihtimal dahilinde bulunmaktadır.

Ülkelerin hukuk sistemleri ferde bir noktaya kadar yardım edebilir. Fakat kişinin nefis ve vicdan kontrol mekanizmalarını, insan, tabiat ve çevre ile ilişkilerini sağlıklı bir şekilde düzenleyebilmesi için güçlü bir dayanak noktasına yani güzel ahlâk tasavvuruna ihtiyaç vardır. Güzel ahlâk düşünce ve pratiği, yasalara ve hukuka destekleyici bir rolü rahatlıkla ifa edebilir ve bireylere daha olumlu güçlü bir vizyon kazandırabilir.

Özellikle ülkemiz gibi gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda, modern pedagojik ve didaktik metotlar uygulanmasına rağmen, ahlâkî zaaf ve istikametsizlik maalesef en büyük problemlerden biridir. Bilhassa yeni yetişen nesillerin psikolojilerinin sarsılmaması, kötü davranışların taklit yolu ile gençlerimizde bir huy ya da karakter haline gelmemesi için, güzel ahlâk düşüncesi, tasavvuru ve pratikleri ile istikamette kalabilmelerine yardımcı olunmalı, bu yüksek potansiyel güzel ahlâka yönlendirilebilmelidir. Çünkü güçlü bir ruh ve karakter iktisabı, ancak güzel ahlâkın sağlam ve huzur dolu zemininde mümkündür. Dolayısıyla güzel ahlâk düşünce ve tasavvuru, günümüz modern eğitim sürecini de müspet yönde destekleyebilecek ve etkileyebilecek dinamiğe sahiptir.

Küreselleşen dünyada, gençlerin sosyal, zihinsel, psikolojik ve ahlâkî problemlerinin müşterek çözümleri daha kolay ve etkili bir şekilde sunulabilir. Önemli olan bu güçlü motivasyonun gençlere hitap edebilir şekilde sunulmasıdır ki, bu aynı zamanda çok yönlü eğitimin temel felsefesidir.

Bu açıdan, Efendimiz’in (sas) güzel ahlâkı dolaysız bir şekilde tanımlayan beyanları, yeni yetişen neslimiz açısından önem taşımaktadır. Elbette herkes tarafından takdir edilecektir ki güzel ahlâkı bizlere en güzel şekilde tarif edecek büyük şahsiyet, mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhar Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin bizzat kendisidir. Hatemu’l-enbiya ve server-i asfiya Efendimizin (sas) güzel ahlâk ile ilgili tarifleri, takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır.

İşte Efendimiz (sas), en başta Kur’ân-ı Kerîm’in;

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ

“Muhakkak ki Sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem suresi, 68/4)

ayet-i kerimesinin şahitliği, sonra da ahlak-ı hasenenin en yüksek derecelerine ulaşmış ehl-i tahkikin ittifakları ile güzel ahlâkın en büyük temsilcisidir.

Dolayısı ile şimdi “güzel ahlâk nedir” sorusuna, bizzat fem-i Nebevîden sadır olmuş tariflerle cevap bulmaya ve anlamaya çalışacağız.

Efendimiz’in (sas) Beyanları İçerisinde Güzel Ahlâk

“Şübhesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle de selâm verin.”
(Ahzab, 33/56)

Günümüzde insanların, toplumların ve devletlerin güçleri, ürettikleri kültür, medeniyet ve tutundukları emanete riayet, doğruluk, yalan söylememe, çirkin davranışlardan uzak olma, karşılıklı saygı ve hoşgörü gibi güzel ahlâk umdeleri ile ölçülmektedir. İlk insan Âdem (as) peygamberden son Nebi Muhammed’e (sas) kadar bütün peygamberler ilme, hikmete, irfana ve en önemlisi de güzel ahlâk unsurlarının önemine dikkatleri çekmişler, bu büyük ve kıymetli konsepte sahip çıkmayı çok önemli bir sorumluluk olarak görmüşlerdir. İnsanlık semasının manevi güneşleri olan bu yüksek şahsiyetler, diğer taraftan da cahillik, dejenerasyon, düşük ve çirkin davranışlara karşı da var güçleri ile mücadele etmişlerdir.

Güzel ahlâkın görünürlüğünün ve bilinirliğinin artması, öneminin ve kıymetinin kavranması, hemen her eşyada olduğu gibi zıttını da tanımayı gerektirmektedir. Böylece birey, güzel olanı bilir ve ona yönelir, kötü ve çirkin olanı tanır ondan da uzaklaşır. Bu açıdan Cenab-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin sevdiği ahlâki tutum ve davranışlar ile, sevmediği ve nefretini müncer tutum ve davranışları bilme, iyi olana değer verme, kötü olandan da uzaklaşma mümkün hale gelecektir.

Hz. Ebu’d-Derdâ’nın (ra) rivayeti ile Resülullah (sas) şöyle buyurmaktadırlar:

“Kıyâmet günü, müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâlâ hazretlerinin buğz ettiği kimseler, düşük ve çirkin söz/davranış sahipleridir.”[1]

Bilhassa İslam açısından baktığımızda; üzüntülerden kurtulma, elemden uzaklaşma, iffet, şecaat, cömertlik, mutluluk, adalet, eşitlik, sevgi, dostluk ve ruh sağlığının korunması gibi güzel ahlâka ulaşma, kötülük, ciddiyetsizlik, öfke, iffetsizlik, açgözlülük, bayağılık, saldırganlık, cimrilik ve zulüm gibi kötü ahlâktan ve çirkin davranışlardan da uzak durma çok temel bir önem arz etmektedir.

Yine Ebu’d-Derdâ’dan (ra) gelen bir rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurur:

“İslam’ın, çirkin durumlar ve çirkin davranışlar ile asla bir yakınlığı yoktur. İnsanların İslâmiyetçe en güzel olanı da ahlâkı en güzel olan kimsedir.”[2]

Yetkin insan, yüce gayeli bir kimsedir. Böyle bir kimse sadece oruç ve namaz gibi amelî fazîletlerle yetinmez, kendisine, çevresine ve Rabbine karşı tutum ve davranışlarında ancak güzel ahlâktan haz alır bir hale gelir ve tüm rezîletlerden de arınır.

Hz. Âişe annemizden (r. anhâ) rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

“Güzel ahlâk sahibi, çokça namaz kılan ve oruç tutanların derecesine ulaşır.”[3]

Günümüzdeki problemlerden birisi de bilhassa sosyal medya aracılığı ile yapılan çal çenelik, lâfebeliği, boşboğazlık, rasgele yapılan konuşmalar ve yerli yersiz akla geleni anlatmalardır. Bir başka problem ise sır saklayamama, her şeyi söyleme, ağzında bakla ıslanmama durumudur. Bir diğer problem yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş gibi söyleme, kendisini olduğundan büyük gösterip böbürlenmedir. İşte bu menfi durumlar iyi ve güzel ahlâk önündeki tehlikeli engeller ve manialardır.

Câbir (ra)’den rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

“Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.”

Cemaatte bulunan bazıları: “Ey Allah’ın Resulü! Yüksekten atanlar kimlerdir?” diye sordular. Efendimiz (sas):

“Onlar büyüklük taslayan kimselerdir!” cevabını verdi.”[4]

Her türlü iyi tutum ve davranışı iyilik kategorisinde görebiliriz. Herhangi bir şekilde gerek şahsımıza gerekse de çevremize güzellik, yetkinlik, itidal, güçlü bir dayanışma ruhu ve mutluluk gibi nitelikler kazandıran hallerin tamamı iyiliktir. İlahi emir ve yasaklara aykırı, dini, ahlaki ve vicdanî açıdan sorumluluk gerektiren her türlü fiil ve davranış neticesinde ortaya çıkan ve doğru yoldan ayrılmaya, ahitleri ihlal etmeye, ailevi ve içtimai bağları parçalamaya, dolayısıyla da manen kirlenmeye sebep olan her türlü tutum ve davranışa da günah denir. Kişileri günaha sevk eden faktörler, insanın yapısında bulunan olumsuz meyil ve arzularla onu dışarıdan etkileyen negatif amillerdir. Günah, iradenin doğru olan düşünce ve ideallere göre hareket etmemesidir.

Nevvâs İbnu Sem’an (ra) anlatıyor:

“Resülullah (sas)’a iyilik ve günah hakkında sordum. Bana şu cevabı verdi:

“İyilik, güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve insanların haberi olmasından korktuğun şeydir.”[5]

Dildeki doğruluk, temeli itibarı ile insanın aynı zamanda aza ve cevherlerinin de doğruluğuna menşe olması açısından büyük ehemmiyete haizdir. Çünkü insanın malayani ya da diğer bir tabirle kendisini hiç de ilgilendirmeyen konularda konuşmaları o kişiyi günaha sevk edebilir.

Diğer taraftan haset, kalpte bulunan, insanı kötülüklere sürükleyebilen en önemli gayr-i ahlâkî özelliklerden ve psikolojik rahatsızlıklardan birisidir. Haset, insanın kendi hayatı ile ilgili yüksek perspektifler geliştirmesine ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirmesine mâni olur. Haset eden, anlaşılmaz bir şekilde kendisinde bulunmayan nimetlerin yokluğundan dolayı rahatsızlık duymaktadır.

Mala, gösterişe, lükse, dünyevi lezzetlere ve maddi kazançlara karşı fazla ilgili olmama, bilakis ahiret endeksli yaşama, insanî kemâlâtı hedefleyerek Rabbin rızasına ulaşma çaba ve gayreti de önemli bir fazilettir. Burada soru, bütün bu faziletlere ve bilhassa son zikrettiğimiz mertebeye ne ile ulaşılacağıdır.

İbni Ömer (ra)’den rivayet edildiğine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurur:

“Müminlerin en faziletlileri, kalbi mahmûm olan, dili de doğru konuşandır.”

Bunun üzerine sahabe hazeratı sorar:

“Kalbi mahmûm olmak ne demek Ey Allah’ın Resulü?” Efendimiz (sas) cevap verir:

“Kalbin, günahsız, taşkınlık yapmayan, hiç kimseye hasedi olmayan, tertemiz ve takvalı oluşudur.”

Ashab yine sorar:

“Peki, daha sonra en faziletliler kimlerdir?” Efendimiz (sas) de:

“Dünyayı unutup ahireti sevenler.” buyurur.

Ashab hazeratı yine sorar:

“Peki, bunlardan daha faziletli olarak kimler gelir Ey Allah’ın Resulü?” Efendimiz (sas) şöyle tamamlar:

“Bütün bunlardan daha faziletli kişi, güzel ahlâk üzere olan mümindir.”[6]

“Utanma, çekinme, tövbe, vazgeçiş” vb. anlamlara gelen “hayâ” kelimesi, “nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk etmesi, kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terkedilmesinden dolayı insanın duyduğu sıkıntı anlamlarına gelmektedir. Arapçada kınama, yergi, onur kırıcı tutum ve davranış manalarına gelen “ar” kelimesi de Türkçe’mizde genellikle hayânın eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır.

Zeyd İbnu Talha İbnu Rükâne (ra) anlatıyor: Resülullah (sas) buyurdular ki:

“Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı hayâdır.”[7]

Benliği olumsuz arzulardan alıkoymak, bütün hazlarda aşırılıktan kaçmak, hayatını devam ettirecek kadarına kanaat etmek, bayağılıktan, çirkin söz söyleyenlerin arkadaşlığından, onların meclislerinde bulunmaktan uzak durmak ve ağırbaşlı bir şekilde utanma duygusunu muhafaza etme güzel ahlâkın ana umdelerindendir.

Hz. Enes (ra) anlatıyor: Resülullah (sas) buyurdular ki:

“Edepsizlik ve çirkin söz girdiği yeri çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği yeri güzelleştirir.”[8]

Yüceltilmekten ve fazlaca itibar edilmekten hoşlanmama, başkalarına üstünlük taslamama, insanların kusurlarını aramaktan, kurnazlık ve hilekarlıktan kaçınma, savurganlık ve israfa düşmeden cömert olma, korkutucu durumlarda şecaatini kaybetmeme, başkalarında gördüğü faziletlere benzemeye çalışma, kıymetli işlerde himmetini âlî tutma gibi güzel ahlâk unsurları insanî kemâlâta giden yollardır. Diğer taraftan iffetsizlikten, açgözlülükten, saldırganlıktan, ciddiyetsizlikten, vefasızlıktan, hıyanetten, kibirden ve yalancılıktan fersah fersah uzak durmaya çalışma da rezîletlere geçit vermemedir ki güzel ahlâkın bir diğer yüzünü oluştururlar.

İşte Ebû Saîd’den gelen bir rivayetle Efendimiz (sas) bütün bu unsurları cami bir şekilde şöyle buyurmaktadır:

“İslâm, güzel ahlâktır.”[9]

İnsanlara karşı iyi ahlâklı davranmanın bir yolu insandaki üç temel gücün kuvve-i akliyye, ğadabiyye ve şeheviyyenin dengede olmasıdır. Bunun için ilim ve fazilet sahibi kimselerle oturup-kalkmayı, hasetçi, kinci ve kötü niyetli kimselerden de uzak durmayı, güzel huyları ve övgüye değer alışkanlıkları geliştirmeyi, benliğe ait kusurlar konusunda dikkatli olmayı ve töhmet alanlarından kaçınmayı ahlâkî ilkeler olarak benimseme neticesinde, kişide insanlara karşı iyi ahlâklı davranma tutumu güzel bir huy ve tabiat haline gelir.

Hz. Muâz İbnu Cebel (ra) anlatıyor: Resülullah’ın (sas) bana en son yaptığı tavsiyelerden birisi şu şekildedir:

“Ey Muâz, insanlara karşı iyi ahlâklı ol!”[10]

Dindarlık ve Güzel Ahlâk

“Dindar”, Arapça ve Farsça iki kelimenin yan yana gelmesi ile oluşan “dine sahip olma” anlamında bir kelimedir. Burada “dindar kimdir?” sorusuna cevap bulmamız gerekmektedir. Mesela, bir dinin gereğini kabul eden ve bir dine mensup olan herkes sadece bu kabulle dahi dindar mıdır? Güzel ahlâk ve Allah’ın rızası amaçlanmadan dindarlık söz konusu mudur? Güzel ahlâkın dindarlıkla ilişkisi nedir? Dindarlık, bir kişinin günlük hayatında sadece dinin önemini ifade eden, dine inanma ve bağlanma derecesini gösteren bir kavram mıdır? İşte bütün bu sorulara cevap niteliğindeki hadîs-i şerîfi burada aktarmak istiyoruz.

Hz. Muâz İbnu Cebel (ra) anlatıyor:

Resülullah (sas) beni Yemen’e göndereceği zaman:

“Yâ Resulallah, bana bir tavsiyede bulunur musunuz?” diye sorduğumda:

“Sana güzel ahlâklı olmanı tavsiye ederim. Çünkü insanların ahlâkça en güzel olanı, dinen de en güzel olandır” buyurdu.[11]

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette “infak, isar, i’ta, it’am, ihsan, ikram, bezl” gibi mastarlarla beyan edilen ve insanın malını Allâh rızasını umarak ve gönül hoşluğu ile vermesi fiiline “cömertlik” namı verilmiş ve bu yüksek erdemin önemi üzerinde hassasiyetle durulmuştur. “Rahmân, Rahîm, Vehhâb, Latîf, Tevvâb, Ğaffâr, Afüv, Raûf, Hâdî” gibi esmâ-i hüsnâ, Allah’ın (cc) cömertliğini değişik yönleriyle ifade eden kavramlardır.

Efendimiz (sas) insanların en cömerdi idi.[12] Ayrıca Resülullah (sas) kendisine ihtiyacını bildiren hiçbir kimseyi geri çevirmemişti.[13] Cömertlik mukabilinde herhangi bir hizmet, mükafat, övgü ve teşekkür beklememe (İnsan, 76/ 8-10), gösterişten ve yardım edilen kimseyi rencide edecek tutumlardan kaçınma (Bakara, 2/261-265), yardım olarak verilen malın gözden çıkarılan bir şey olmayıp, sahibi nezdinde bir değer taşıyor olması cömertliğin şartlarından kabul edilmektedir. (Bakara, 2/267; Al-i İmran, 3/92).

İmran b. Husayn’dan rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allâh (cc) bu dini kendi Zât-ı Bârî’si için seçmiştir. Bu açıdan dininiz için cömertlik ve güzel ahlâk çok önemli birer maslahattırlar. Öyleyse dininizi bu iki özellik ile süsleyiniz.”[14]

Aile, sosyal hayatın esası ve toplum hayatının temelidir. Aile kurumuyla toplum, ahlâken yükselir. Fertler toplumsal kokuşmadan, bozuntudan kurtulup güvene kavuşur. Bu şekildeki toplumlar adap, terbiye ve güzel ahlakın zirvesine ulaşırlar. Böylece görevlerini yerine getirmeye layık, sorumluluk alanlarını Allah’ın murat ettiği şekilde düzenlemeye müsait hale gelmiş olurlar. İşte böyle bir yuvada huzur ve emniyetin birinci şartı, eşler arasında duygu, düşünce, ahlâk ve inançta birbirlerini desteklemek ve yekdiğerine karşı hayırlı davranışlar sergilemektir. Eşlerin birbirine hayrının olmadığı bir yuvada huzur da bereket de olmayacaktır.

Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: Resülullah (sas) buyurdular ki:

“Müminler arasında imanca en kâmil olan, ahlâkça en güzel olandır. En hayırlınız da ailesine ahlâkça en hayırlı davranandır.”[15]

İman” kelimesi; “emn-ü emân, emniyet ve güven” manasında olup, bir habere veya hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, bir şahsın sözünü doğru kabulle mutlak manada tasdik etmek demektir. Istılahi anlamda ise, tafsîlî delillerle Allah’ın (cc), meleklerin, kitapların, peygamberlerin, ahiret gününün, hayır ve şer yönü ile kaderin varlığını kalp ile tasdik, dil ile ikrar, azay-ı cevârihle amel etmedir. Efendimiz’in (sas) yüksek beyanları içerisinde;

“İman, kalben biliş, dil ile tasdik ediş ve beden azaları ile ameldir.”[16]

İmana ait bu temel rükünler ile, müminin kalbinde marifetullah ve muhabbetullaha aydınlık bir yol açılır. İmanda devam, sebat ve ziyadeleşme, taklit yoluyla ve mücmel istidlallerle oluşmuş imanın, istidlal ve tahkik yolları ile geliştirilmesi, güzel ahlâk, ibadetler ve salih amellerle zenginleştirilmesi oldukça ehemmiyetlidir. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini bu yolla tefrik edebilenler, güzel ahlâk ve davranış yönünden de yüksek bir şahsiyet kazanmış olurlar.

Mutarrif b. Abdullah b. Şüheyr’den şöyle rivayet edilmektedir: Adamın birisi gelerek Efendimiz (sas)’e şu soruyu sordu:

“Yâ Resulallah, hangi iman daha faziletlidir?” Efendimiz (sas):

“Güzel ahlâk”

diyerek cevap verdi. Adam aynı soruyu ikinci defa sordu. Efendimiz (sas) yine:

“Güzel ahlâk”

şeklinde cevap verdi. Adam üçüncü ya da dördüncü defa aynı soruyu sordu. Efendimiz (sas) yine aynı şekilde cevap verdi. Adam cevabını alıp oturduktan sonra Efendimiz (sas) şu şekilde devam buyurdular:

“Kardeşine tebessümle muamele etmendir.”

Resülullah (sas) güzel ahlâkı anlatmaya daha da devam etti. Arkasından şöyle buyurdular:

“Güzel ahlâk Allâh’tandır. Kötü ahlâkı ise çirkin kılmıştır. Kötü ahlâk şeytandandır. Gözlerin kızarmasına, avurtların şişmesine bakmaz mısınız?”[17]

Ebu Hüreyre’den yapılan bir rivayette Efendimiz (sas) şöyle buyurur:

“İmanın kemâli, ancak güzel ahlâk iledir.”[18]

Nefsin yıkıcı sıfatlarından olan öfke, kalbin intikam hissi ile harekete geçmesidir. Bazı insanlar olur olmaz her şeye hiddetlenir, kızar. Haşin, sert ve acımasızdırlar. Bazıları da hemen öfkelenmekle birlikte çabucak da öfkelerinden kurtulurlar. Öfke, kalpte kin ve haset meydana getirir ve çeşitli kötülüklere bir kaynak haline gelir. Öfkenin dildeki etkisi; aklı başında bir kimsenin söylemekten hayâ edeceği, öfkesi geçince pişman olacağı kötü, kaba ve çirkin sözlerin söylenmesidir. Davranışlardaki etkisi, kaba kuvvet ve cezai sonuçlar doğuran olaylardır. Öfke hislerinin kendisini kapladığı bir insan sıhhatli kararlar veremez.

İşte bütün bu olumsuzluklardan bir çırpıda kurtulmanın bir çaresi, Enes (ra)’den yapılan şu rivayette yer almaktadır:

“Kul, ahlâkını güzelleştirmedikçe imanda mükemmelliğe ulaşamaz. Kendisi için arzu ettiği şeyleri diğer insanlar için de istemedikçe nefsindeki öfkeden kurtulamaz. Hiçbir ameli olmadığı halde, sırf insanlara yapmış olduğu güzel nasihatleri sebebi ile pek çok insan Cennetlik olmuştur.”[19]

“Cimrilik ve tamahkârlık” kötü ahlâkın birer çekirdeğidir. Cenâb-ı Hakk;

“Onlar ki, harcadıkları vakit ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar, ikisi arasında ortalama hareket ederler” (Furkan, 25/67)

ayet-i kerimesi ile Rahman’ın has kullarının itidal üzere olduklarını beyan buyurmuş, peygamberine de aynı tutumu şu şekilde emretmiştir:

“Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.” (İsra, 17/29)

İsraf, Allah’a isyanın söz konusu olduğu hususlarda harcamada bulunmaktır. Kısmak ise, Allah’ın hakkını menetmektir.

Ebu Said el-Hudrî’nin rivayetine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuşlardır:

“İki haslet vardır ki bir müminde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlak.”[20]

Kişinin kendisini kemâle ve necata götürecek bir kasıt ve azim içerisinde olması, bir işe isteyerek, iradî ve şuurlu şekilde yönelmesi, onu ruh ve vicdanın derinliklerinde kökleştirme niyeti ve amacı taşıması önemlidir. Niyet kelimesini, bir eyleme geçmenin başlangıcında değişmeyen karar şeklinde tanımlayabiliriz. Değişmeyen bu karar, eylemle birlikte olduğu zaman o eylemle var olan bir şuurdur, ifa edilen davranışta aklın hazır bulunuşu ve uyanık oluşudur. Bu açıdan güzel ahlâkı gaye ve amaç edinebilmek için iradeyi harekete geçirecek bir niyete, saike ve motivasyona ihtiyaç bulunmaktadır. Böyle bir niyet ve saik en azından şu iki unsuru muhtevi olmalıdır: 1. Yapılacak şeyi tasarlamak, 2. Onu yapmayı istemek. Çünkü ahlâk bakımından ameller, ancak niyetlerle vardırlar. Niyet kalbî bir ameldir, güzel ahlâkın sıhhatli ve kâmil bir şekilde iktisabı için ön şarttır. Rivayetler, Efendimiz’in (sas) namaz için tekbir aldıktan sonra güzel ahlâka hidayet edilme, kötü ahlâktan da uzak tutulma hususunda şuur ve uyanıklıkla Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine önemli bir yakarışta bulunduğunu göstermektedir. Bu dua ve talebinin aynı zamanda bizler için talim, terbiye ve motive amacı taşıdığı şüphesizdir. Çünkü O (sas) zaten ahlâkın en yücesi üzerindeydi.

Ali b. Ebî Tâlib’in (ra) anlattığına göre Resülullah (sas) namaza başlarken tekbir getirir ve sonra (bazen) şu duayı okurdu:

وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ اللَّهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ ‏.‏ أَنْتَ رَبِّي وَأَنَا عَبْدُكَ ظَلَمْتُ نَفْسِي وَاعْتَرَفْتُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي ذُنُوبِي جَمِيعًا إِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ وَاهْدِنِي لأَحْسَنِ الأَخْلاَقِ لاَ يَهْدِي لأَحْسَنِهَا إِلاَّ أَنْتَ وَاصْرِفْ عَنِّي سَيِّئَهَا لاَ يَصْرِفُ عَنِّي سَيِّئَهَا إِلاَّ أَنْتَ

“Yüzümü hanîf bir şekilde yeri ve gökleri Yaratan’a döndüm, ben asla müşriklerden değilim. Muhakkak ki namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin şeriksiz Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum. Ben bu emre teslim olanların ilkiyim. Allâhım! Yegâne Melik Sensin. Senden başka ilah yoktur. Sen benim Rabbimsin, ben ise Senin kulunum. Nefsime zulmettim. Günahımı itiraf ettim. Bütün günahlarımı bağışla. Çünkü günahları sadece Sen bağışlayabilirsin. Beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevk et. Ahlâkın en iyisine senden başka sevk edebilecek yoktur. Beni kötü ahlâktan koru. Kötü ahlâktan ancak sen koruyabilirsin.”[21]

İnşâAllâh “Güzel Ahlâk II” yazısı ile devam etmeye çalışacağız.


[1] Tirmizî, Birr, 62 (2002); Ebu Dâvud, Edeb, 8 (4799).

[2] Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 5/89 (21120); 99 (21250).

[3] Ebu Davud, Edeb, 8 (4798); Tirmizî, Birr, 62 (2003).

[4] Tirmizî, Birr, 71 (2018).

[5] Müslim, Birr, 5 (2553); Tirmizî, Zühd, 52 (2389).

[6] Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/157 (783), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1985.

[7] İbnu Mâce, Zühd 17 (4182); Taberani, Evsat, C. 2, s. 210-211 (1758), Dâru’l-Harameyn, Kahire-1995.

[8] Tirmizî, Birr, 47 (1974); İbnu Mâce, Zühd, 17 (4185).

[9] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/17 (5225).

[10] Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 1 (3349).

[11] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 20/144 (295), Mektebetu İbni Teymiyye, Kahire, trsz.

[12] Buhari, Bedü’l vahy, 5 (6), Savm, 7 (1902); Müslim, Fezail, 11 (2307), 12 (2308).

[13] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/130 (25499); Müslim, Fezail, 13 (2312).

[14] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 18/159 (347); Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/18 (5235).

[15] Tirmizî, Radâ, 11 (1162); Ebu Dâvud, Sünnet, 16 (4682); Buharî, Edeb, 39 (6035).

[16] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, 6/226 (6254), 8/262 (8580); İbn Mâce, Mukaddime, 9 (65); Beyhakî, Şuabü’l-İman, 1/47 (16), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî-2000.

[17] Ali Süleyman b. Ebubekir el-Heysemî, Buğyetü’l-Bâhis an Zevâid-i Müsnedi’l-Hâris, 2/817 (851), Câmiatu’l-İslâmî, Medine-1992.

[18] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/18 (5236).

[19] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/19 (5244).

[20] Tirmizî, Birr, 41 (1962).

[21] Ebû Dâvud, Salât, 121 (760); Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn, 26 (771); Tirmizî, Deâvât, 32 (3421).