Din ve İslâm Kelimelerinin Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîflerdeki Anlamları, İslâm’ın Özellikleri

Musa Kâzım GÜLÇÜR

17 Eylül/2019

İçindekiler

Giriş 2

Kur’an-ı Kerim’de “Din” Kelimesi 3

İslâm 5

Hadis-i Şeriflerde “Din” Kelimesi 8

Hadis-i Şeriflerde “İslâm” Kelimesi 9

Dinin Gerekliliği 12

Dinin Fert ve Cemiyete Sağladığı Faydalar 12

Dinler Kaça Ayrılır? 14

Bâtıl Dinler Nasıl Ortaya Çıkmıştır? 15

İlim ve Din Arasında Herhangi Bir Çatışma Söz Konusu mudur? 15

İslamiyet’in Hayata Bakışı 17

İslâm Dininin Temel Bazı Özellikleri 17

1. İslâmiyet Her Asra ve İnsana Hitap Eder 18

2. İslâmiyet Kolaylık Dinidir 18

3. İslâmiyet’in Bütün Hükümleri Aklîdir 20

4. İslâmiyet Sınıf Farklılıklarını Reddetmiştir 21

Sonuç 22

Giriş

“Hepiniz Allâh’a koşunuz…” (Zâriyat, 51/50)

Istılah olarak “din” kelimesi, “ceza ve mükafat” anlamı bulunmakla birlikte “şeriat” yani Allâh’ın (cc) hükmü ve yönetimini ifade için kullanılmaktadır.[1] Bu anlamıyla “din” kelimesi; inanç, amel ve siyaset konularını kapsamış olmaktadır. Allah’tan geldiği için “Allah’ın dini” şeklinde Allah’a (cc); Peygamber tarafından tebliğ edildiği için “Peygamber’in dini” şeklinde Efendimiz (sas)’e; ona uyup bağlandıkları için de “Müslümanların dini” şeklinde topluma izafe edilebilir.

Lügat ve İslam alimleri, inanç esaslarını da göz önünde bulundurarak “din” kelimesi ile ilgili birbirine yakın tarifler yapmışlardır. Onlardan birkaç tanesini zikredecek olursak;

Mukatil b. Süleyman’a (150/767) göre “din” kelimesi, “tevhid (birleme, Allah’ın tek olduğunu kabul), hesaba çek(il)me, hakimiyet, hükümranlık, Allah’ın kullarını itaat altına aldığı müessese, millet (hak din)” manalarına gelmektedir.[2]

İbn Manzur (711/1312), “din” kelimesine, “karşılık, ceza ve mükafat, itaat, teslimiyet, adet ve durum, boyun eğme, otorite, siyaset, hükümdar, takva, galibiyet” manalarını vermiştir.[3]

Seyyid Şerif el-Cürcânî’ye (816/1413) göre “din”, “akıl sahiplerini, peygamberin bildirdiği gerçekleri benimsemeye çağıran İlahî bir kanundur.”[4]

Tehânevî’ye (1158/1745) göre “din”, “adet, gidişat (siret), hesaba çekme veya çekilme, kahir olma, galibiyet, kaza ve icra, hüküm, hâkim olma, itaat, hal, ceza, karşılık, siyaset ve görüş” anlamlarına gelmektedir. Şeriat itibarı ile ise “din”, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle şimdiki halde (dünyada) salaha, gelecekte (ahirette) felaha sevk eden, Allah tarafından konulmuş bir kanundur.[5]

Din, Allah Teâlâ (cc) tarafından insanlara, peygamberleri (aleyhimüsselam ecmain) aracılığı ile gönderilmiş olup, dünyevî siyaset ve mutluluk yollarını, insanın yaratılışındaki gaye ve hedefleri, Allah’a ne şekilde ibadet edileceğini gösterir. Ayrıca, kendi arzularıyla dini kabul eden akıl sahiplerini hayırlı işlere sevk eder. Peygamberler, bu İlâhî kanunu, vahiy suretiyle Cenâb-ı Hak’tan alarak insanlara tebliğ etmişlerdir. Din, peygamberlerin İlâhî vahye dayanan tebliğleri olup, dinin sahibi Allah Teâlâ’dır. Peygamberler, Allah’ın emri dışında din ve şeriat ortaya koyamazlar. O yüce şahsiyetlerin vazifeleri, sadece dini hükümleri temsil ve tebliğden ibarettir.

Kur’an-ı Kerim’de “Din” Kelimesi

Fâtiha Suresi

“Borç” anlamına gelen ve “din” kelimesi ile aynı harflerden oluşan “deyn” kelimesi ve onun türevleri dışında; “din” kelimesi ve varyasyonları, Kur’ân-ı Kerîm’de doksan iki yerde geçmektedir. “Din” kelimesinin geçtiği ayetlerin yaklaşık yarısı Mekki, yarısı da Medeni’dir. Mekke döneminin ilk zamanlarında inen ayetlerde “din” kelimesi genelde “yevm” kelimesiyle birlikte “yevmüddin” (din günü, hesap, ceza-mükafat günü) şeklinde geçer.

Kısaca bakacak olursak;

Fatiha Suresi’nin dördüncü ayet-i kerimesinde geçen (مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ) “yevmu’d-din” (din günü) terkibindeki “din” kelimesi “muhasebe, ceza ve hesap” manasınadır.

(فٖى دٖينِ اللّٰهِ) “fi dînillâhi”[6] terkibinde ise; “Allah Teâlâ (cc)’nın hudutları ve hükmü” manasına kullanılmıştır.

(فَلَوْلَا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدٖينٖينَ) “eğer siz ceza görmeyecek olsaydınız…”[7] âyetinde “iyi ya da kötü karşılık” anlamında,

(وَلَا يَدٖينُونَ) “kurallara boyun eğmezler”[8] cümlesinde ve “Akıllı kişi nefsine hâkim olandır”[9] şeklindeki kullanımında “itaat, bağlılık, üstünlüğü kabul etmek” anlamlarında,

Başkalarını idare etmek üzere görevlendirilen birisinden söz edilirken de (deyyentuhu’l-kavme), “egemenlik, mülk, hüküm, yönetim, yargı, gidiş, idare” anlamlarında kullanılmaktadır.[10]

Aynı kökten gelen ve yüce Allah’ın sıfatı ya da ismi olarak kullanılan (الدَّيَّان) “ed-Deyyân” kelimesi ise, “yapılan işlerin karşılığını veren, kahreden, istediğine zorlayan, egemen olan, hikmetle yöneten, hesaba çeken, hiçbir ameli karşılıksız bırakmayıp hayra da şerre de karşılık veren, kulun fiiline göre hak ettiği cezâ veya mükâfatı hakkıyla veren”[11] anlamında Allah’ın en güzel isimlerindendir.

Abdullah bin Uneys (ra) rivayet ediyor: “Ben Nebî (sas)’in şöyle buyurduğunu işittim:

Allah Teâlâ, kulları haşr edip, yakında olan kimsenin duyduğu gibi uzakta olanın da duyacağı üzere: “Ben Melik’im, Ben Deyyân’ım” diye nida eder.[12]

“Din” kelimesinin yer aldığı âyet-i kerimeleri, manalarına göre sınıflandırmayı düşündüğümüzde:

1. “Mutlak olarak itaat, boyun eğme, ibadet” manalarında;

Bakara, 2/193; Ali İmran, 3/5, 24, 73, 85; Araf, 7/29; Enfal, 8/39; Tevbe, 9/29, 33; Nahl, 16/52; Ankebut, 29/65; Rum, 30/30; Zümer, 39/2, 3, 11; Mümin, 40/14, 65; Şura, 42/13; Fetih, 48/28; Saf, 61/9; Beyyine, 98/5,

2. “Kıyamet ve ceza (karşılık) günü” manasında;

Fatiha, 1/4; Hicr, 15/35; Nur, 24/25; Şuara, 26/82; Saffat, 37/20; Sad, 38/53, 78; Zariyat, 51/6, 12; Vakıa, 56/56, 86; Mearic, 70/26; Müddessir, 74/46; İnfitar, 82/9, 15, 17, 18; Mutaffifin, 83/11; Tin, 95/7,

3. “Allâh’ın dini, İslâm ve Tevhîd” manasında;

Bakara, 2/132, 193, 217, 259; Ali İmran, 3/5, 19, 83; Nisa, 4/46, 146; Maide, 5/3, 54, 57; Enam, 6/161; Araf, 7/29; Enfal, 8/39, 49, 72; Tevbe, 9/11, 12, 29, 33, 36, 122; Yunus, 10/22, 104, 105; Yusuf, 12/40; Nahl, 16/52; Hac, 22/78; Nur, 24/55; Ankebut, 29/65; Rum, 30/30, 43; Lokman, 31/32; Ahzab, 33/5; Zümer, 39/2, 3, 11, 14; Mümin, 40/14, 65; Şura, 42/13, 21; Fetih, 48/28; Mümtehine, 60/8, 9; Saf, 61/9; Beyyine, 98/5; Maun, 107/1; Kafirun, 109/6; Nasr, 110/2,

4. “Kanun, hüküm ve şeriat” manasında;

Bakara, 2/217; Hac, 22/78; Nur, 24/2; Şura, 42/13; Hucurat, 49/16; Beyyine, 98/5; Maun, 107/1; Kafirun, 109/6

5. Herhangi bir rejim ya da siyasal yönetim manasında;

Yusuf, 12/76; Mümin, 40/26; Şura, 42/21 ayet-i kerimeleri. Bilhassa bu son kısımda yer alan âyet-i kerimelere bakıldığında, çeşitli adlarla anılan siyasal rejimlerin “din” olarak adlandırıldığı görülür.

İslâm

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.” (Ali İmran, 3/19)

“İslam”, “silm” ve “selâmet” köklerinden türetilmiş bir isimdir. Kelime olarak İslam; “teslim olma, bir şeye râm olma ya da inkiyad etme, sâlim bulunma, selâmete çıkarma, selîm ve lekesiz olma” gibi manalara gelir.

“İslâm’ın” en son ve Allah katında yegâne din olduğu, Kur’an-ı Kerim’de şu ayet-i kerimelerde dile getirilir:

(اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى وَرَضٖيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ دٖينًا)

“Bugün sizin dininizi sizin için kemâle erdirdim. Sizin üzerinizdeki nimetimi (lütuflarımı) tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim (yalnız İslâm’dan razı ve ondan hoşnut oldum).”[13]

Efendimizin (sas) bilhassa son zamanlarında, Allah Teâlâ şeriatı tam ve kâmil hale getirmiş ve onun kıyamete kadar devam etmesine hükmetmiştir. Hz. Peygamber (sas) bu ayetin nüzulünden sonra, ancak seksen iki gün yaşamış, İslâm dininin ahkâmında bu ayetten sonra kesinlikle ne bir ziyade ne bir nesih ne de bir değişiklik vaki olmuştur. Böylece bu âyet, Hz. Peygamber (sas)’e, âdeta vefatının yaklaştığını haber vermiş olup Kur’ân’ın ayrı bir mucizesidir. Hz. Peygamber (sas) bu âyeti ashaba okuduğunda, Hz. Ebu Bekir (ra) hariç, herkes son derece sevinmiştir. Hz. Ebu Bekir (ra) ise ağlamış, niçin ağladığı sorulunca, “Bu âyet, Resülullah’ın vefatının yakın olduğuna delâlet etmektedir” demiştir. Binâenaleyh bu âyet-i kerimeyi anlamada, Hz. Ebu Bekir es-Sıddîk (ra)’in diğer sahabelere nazaran fazileti tezahür etmektedir.

(اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ)

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”[14]

Bu ayet-i kerimeden iki önceki âyet-i kerimede Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Melâike-i kirâm ve gerçek ilim sahiplerinin şahitlikleri ile “Allâh’tan başka ilâh olmadığını” hakkalyakîn, aynelyakîn ve ilmelyakîn açık bir hakikat olarak beyan ettikten sonra, Allah (cc) kendi katında kendi ilâhî rızasına uygun ve mutluluk hedefine iletecek olan tek hak dinin İslâm olduğuna yeni bir şahitlik yapmıştır. Allah Teâlâ’nın kendisi için ilke edindiği, peygamber gönderdiği, dostlarını yönlendirdiği din ve sırat-ı müstakim İslâm’dır. Nimet ve mükafatını bununla verir, akıbette selamete de ancak bununla çıkarır.

Din, tabi olan ve tabi olunan arasındaki güçlü irtibatın adıdır. Bu irtibat, hakimiyeti elinde bulunduran tarafından göz önünde tutulduğunda sevap veya cezanın uygulanması demektir. Tabi olan yani kul tarafından ele alındığı zaman da selamet arzusu, korku ile ümit arası bir tutumla itaat ve emre bağlılık anlamı ifade eder. Din, her zaman için bir ilâhî beyana ve zarurî olarak bu beyana itaati ve teslimiyeti gerektirir.

İslâm kelimesi ise, “silm, selm ve selamet” köklerinden gelir. Karşılıklı olarak barış içine girmek manasına gelir. İrade ve akıl sahipleri arasında anlaşmazlıkları ve didişmeleri bir yana bırakıp toplumsal barışı sağlayan bir kanundur. Bununla yalnızca insanlar arasında uyumluluk değil, insanlarla Allah arasında da bir uyum sözleşmesi vardır. Bu sayede insanların birbirleriyle çatışan istek ve iradeleri, bir hedefe yönelerek aralarında bir sâlim medeniyet ve sürekli bir barış meydana gelir. Bu suretle dinin özü, tevhid inancı çerçevesinde, her yönüyle ve gerçek anlamıyla İslâm’dır.

Şu hâlde din kavramı, mutlak anlamıyla ele alındığı zaman bile İslâm kelimesiyle eş anlamlıdır. Selamet bahşeden İslâm “tevhid” inancına dayanır. “Tevhid”, şeriki ve ortağı bulunmak ihtimali bile olmayan, ezel ve ebed bakımından Hayy ve Kayyum Allâh’ı bilmek, tanımak ve birliğine şahitlik etmektir. “Tevhid” konusu sitemizde “Cenâb-ı Hakk’a Ait Âlî Sıfatlar ve Tevhid I” başlıklı yazı serimizde daha ayrıntılı olarak incelenebilir.

Şimdi anlamaya çalışacağımız âyet-i kerîmede de göreceğimiz üzere, bu dinden başka bir din aramak dinsizlik, küfür, isyan ve tefrikadır. Her kim küfreder, inkâr eder, İslâm’dan kaçınırsa Allah hesabı çabuk görendir.

(وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ دٖينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِى الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرٖينَ)

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan seçtiği din kabul edilmeyecektir ve o, ahirette hüsrana (büyük zarara) uğrayanlardan olacaktır.”[15]

İlâhî tevhidin zorunlu bir sonucu olarak, Allah’a iman edilmedikçe İslâm’ın ve tevhidin manası tahakkuk etmez. Hak din olan İslâm’ın esası, tevhidi bir iman ile Allah’a teslim olmaktır. Bu daireden (hafazanallah) çıkmak, irtidat ve küfürdür.

Bu ayet-i kerimeden önce yer alan beyan ile, Allah’ın dışında bulunan her şey, Allah’ın celâline boyun eğmiş ve O’na itaat etmiştir:

(اَفَغَيْرَ دٖينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ)

“Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez Allâh’a boyun eğmişken (İslâm olmuşken) ve Allâh’a döndürülüp götürüleceklerken, bunlar Allah’ın dininden (İslâm’dan) başkasını mı arıyorlar?”[16]

Bu âyet-i kerime, Vâcibu’l-Vücûd’un tek olduğunu, akıl, nefis, ruh, cisim, cevher, araz ne olursa olsun, O’nun dışındaki her şeyin ancak Allah’ın var etmesiyle vücut bulacağını ve O’nun yok etmesiyle de yok olacağını ifade etmektedir.

Salih Müslümanlar, dine taalluk eden meselelerde de tabiatlarına ters düşen hastalık, fakirlik ve benzeri şeyler hususunda da O’na inkıyat ederler. Âyet-i kerimedeki “isteyerek boyun eğme” gökteki meleklere, “istemeyerek boyun eğme” de yerdekilere yani insanlara ait olarak düşünülebilir. Çünkü melekler tam bir şekilde inkıyat ederlerken, insanların bir kısmı “isteyerek”, bir kısmı da “kerhen” inkıyat etmektedirler.

Hadis-i Şeriflerde “Din” Kelimesi

Hadis-i şeriflerde ise “din” ve “İslam” kelimelerinin tanımları yapılmıştır. Mesela “din” kelimesi şu anlamlarda kullanılmıştır:

1. Boyun Eğme, İtaat ve İbadet Etme Anlamında

“Akıllı kişi nefsine boyun eğdiren ve onu (Allah’a) ibadet ettirendir.”[17]

Bu hadis-i şerifte geçen “dâne” kelimesinin “hesaba çeken” manasına geldiği de söylenmiştir. Hz. Peygamber’in (sas):

“Kureyş’ten, söyledikleri takdirde bütün Arapların kendilerine boyun eğecekleri bir tek söz söylemelerini istiyorum.”[18] buyruğu da aynıdır.

2. İnanç ve İbadet Anlamında

“Kureyş ve onlar gibi inanıp ibadet edenler (dâne, dinehum) Müzdelife’de vakfe yaparlardı.”[19]

Bununla, dinlerine uygun hareket eden ve onlar gibi ibadet eden kimseler kastedilmektedir.

3. Karşılık Anlamında

“Nasıl davranırsan, öyle karşılık görürsün.”[20]

4. Mecbur Bırakma Anlamında

Egemen ve hâkim Allah’ın “ed-Deyyan” ismi bu anlamdadır.[21]

Hadis-i Şeriflerde “İslâm” Kelimesi

1. “İslam” kelimesi, Kütüb-ü Sitte’nin hemen hepsinde rivayet edilen Cibril hadisinde, Allah Resulü (sas) tarafından şu şekillerde tarif edilmiştir:

Hz. Ömer (ra) rivayet ediyor:

“Ben Hz. Peygamber’in (sas) yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber’in önüne oturup dizlerini O’nun dizlerine dayadı. Ellerini dizlerinin üstüne hürmetle koydu ve sormaya başladı:

“Ey Muhammed! Bana İslam hakkında bilgi ver!” Hz. Peygamber (sas) açıkladı:

“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucunu tutman, gücün yettiği takdirde de Beytullah’ı haccetmendir.” Yabancı:

“Doğru söyledin” diye tasdik etti. (Bu husus dikkatini çeken Hz. Ömer):

“Biz onun hem soru sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik” (diyor). Sonra tekrar sordu:

“Bana iman hakkında bilgi ver!” Peygamber Efendimiz:

“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmandır” dedi. Yabancı yine:

“Doğru söyledin!” diye tasdik etti. Sonra tekrar:

“Bana ihsan hakkında bilgi ver?” dedi. Hz. Peygamber (sas):

“İhsan, Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor” buyurdu. Adam tekrar sordu:

“Bana kıyamet (ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?” Hz. Peygamber (sas) bu sefer:

“Kendisine soru sorulan, (bu konuda) sorandan daha fazla bir şey bilmiyor.” Karşılığını verdi. Yabancı:

“Öyleyse kıyametin alametlerinden haber ver!” dedi. Hz. Peygamber ise şu açıklamayı yaptı:

“Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir davar çobanlarının, yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.”

Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben bir müddet öylece kalakaldım. Hz. Peygamber (sas) daha sonra bana dönerek:

“Yâ Ömer, gelen kimdi biliyor musun?” diye sordu.

“Allah ve Resulü daha iyi bilir” deyince,

“Bu, Cibril (as)’di. Size dininiz öğretmek için geldi” buyurdular.[22]

Görüldüğü üzere, hadis-i şerîfte üç önemli husus üzerinde duruluyor. Bunlar, İslam’ın beş rüknü, imanın altı erkanı ve ibadetleri şuur uyanıklığı ve iç aydınlığı içinde yapma manasına gelen ihsan şuurudur ki, bütün bunlar her mükellef müminin gücü yettiği nispette üzerinde durup yapması gereken şeylerdir.

2. Allah Resulü (sas), kendisine İslam’ı soran bir bedeviye şöyle tarif etmiştir.

Hz. Talha (ra) rivayet ediyor:

“Hz. Peygamber’e Necid ahalisinden bir adam geldi. Saçları karışıktı. Kulağımıza sesinin mırıltısı geliyordu, ancak ne dediğini anlayamıyorduk. Hz. Peygamber’e iyice yaklaşınca gördük ki, İslam’dan soruyormuş. Hz. Peygamber:

“Gece ve gündüzde beş vakit namaz” demişti ki, adam tekrar sordu:

“Bu beş dışında bir borcum var mı?” Hz. Peygamber:

“Hayır, ancak istersen nafile kılarsın” dedi. Hz. Peygamber: “Ramazan orucu da var” deyince adam:

“Bunun dışında oruç var mı?” diye sordu. Hz. Peygamber:

“Hayır, ancak dilersen nafile tutarsın” buyurdu. Ve ona zekâtı hatırlattı. Adam:

“Zekât dışında borcum var mı?” dedi. Hz. Peygamber:

“Hayır, ama nafile verirsen o başka!” dedi. Adam geri döndü ve giderayak:

“Bunlara ilave yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım” dedi. Hz. Peygamber ise: “Sözünde durursa, kurtuluşa ermiştir (veya sözünde durursa cennetliktir)” buyurdu.”[23]

3. Efendimiz (sas), başka bir hadislerinde ise;

“İman yetmiş küsur -başka bir rivayette altmış küsur- şubedir. Haya imandan bir şubedir.”[24] buyurmuştur. Değişik bir rivayette hadisin ziyadesi şu şekilde devam eder:

“Bu şubelerden en üstünü “La ilahe illallah” sözüdür. En aşağı mertebede olanı da yolda bulunan rahatsız edici bir şeyi kenara atmaktır.”[25]

Allah Resulü (sas) bu ve benzeri hadislerinde namaz kılma, zekât verme, hacca gitme gibi esasları zikrederek İslam’ı icmali olarak tarif etmiştir. Zikredilen bu hadislerle birlikte İslam’ın tarifiyle ilgili Kur’an ayetleri de bir bütün olarak değerlendirilip bakıldığında, inançtan ahlâka bütün yönleriyle İslam’ın tarif edildiği görülür. Zaten kadimden beri yazılan fıkıh kitaplarımız, bu meseleleri ayrı ayrı ele almış ve onları “İtikad”, “İbadât”, “Muamelât” ve “Ukûbat” başlıkları altında toplamışlardır. Bundan dolayı, biz, İslam derken inançtan ahlâka, ondan âdâba kadar topyekûn hayatı kucaklayan bir bütünü görmekte ve bunları bize tebliğ eden Hz. Muhammed’e (sas) inkıyattan başka bir yol düşünmemekteyiz.

Dinin Gerekliliği

Kevser Suresi

Din, toplum düzenini şekillendirmesi bakımından insanlık âlemi için hayati derecede lüzumlu bir müessesedir. Onun lüzumu, dayandığı temellerin yüksekliği ve hikmetlerinin derinliğini kavrayabilme ölçüsünde anlaşılabilir.

İnsanlar arasında sosyal hayatın kurulabilmesi, karşılıklı güven ve sevginin tesis edilebilmesi için, bir düzenleyiciye ihtiyaç vardır. Dini hükümler olmaksızın, insanların hırs ve arzularını önleyebilmek mümkün değildir.

Din olmasaydı, insanlar arasında ahlâkî ve hukuki yapı gelişmezdi. Din, fertleri mukaddes duygu ve değerlerle birleştirerek, toplumların gelişmesini ve yükselmesini sağlayan çok önemli bir müessesedir. Din, insanların maddî ve manevî hayatını şekillendirip, hayatını tanzim eder.

Din, insanı her yerde ve her zaman kontrol altında tutabilen, vicdanlarda kökleşebilen bir güç olduğundan, insanın gizli ve aşikâr yapmaya niyetlendiği her türlü kötülüklerden onu alıkoyabilmekte, her türlü iyiliğe de sevk edebilmektedir.

Allah’ın ilminin gizli ve aşikâr her şeyi kuşattığını bilen insanın, irade kuvveti mükemmel bir hale gelir. Dindar fertlerden meydana gelmiş toplumlarda, düzen ve ahenk önemli bir özellik halini alır. Din, “ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?” suallerinin tatmin edici yegâne cevap kaynağıdır.

Dinsizliğin zaman zaman hâkim olduğu toplumlarda ahlâkî yapının bozulduğu, her türlü kötülüğün yayıldığı, geliştiği görülmüştür. Böyle toplumlarda adaletin varlığı ve hâkimiyeti de yok olmuştur. Dinsizlik, toplumların yıkılmasına, fertler arasında ahlâki dayanışmanın yok olmasına sebep olabilecek tehlikeli bir virüstür.

Antropolojik araştırmalar, dinsiz toplumların yaşayamadığını, hak dinden uzaklaşanların sapık dinlere yöneldiğini ve bozulmuş bir toplum yapısı meydana getirdiklerini göstermektedir.

Dinin Fert ve Cemiyete Sağladığı Faydalar

“Rabbim, beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görülecek günde beni, anne ve babamı ve inananları bağışla.” (İbrâhim, 14/40-41)

1. İnsan, akıl ve şuur sahibi, varlığı üzerinde düşünebilen bir canlıdır. Vicdanıyla baş başa kaldığı zaman, nereden gelip nereye gittiğini, niçin yaratıldığını, hayat yolunun onu nasıl bir sonuca ulaştıracağını kendisine sorar. Bu konuda tatmin olmak, içinde geleceğe ait endişelerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ister. Bu huzuru insan, ancak dine dayanmakla elde edebilir.

2. İnsanlığın kendi dünyasında maddeten ve manen inkişaf etmesi, gerçek insanlık mertebesine ulaşması için din mutlaka gereklidir.

Bu hususu Bediüzzaman şöyle ifâde etmektedir:

“Nev’i beşerin ahvaline dikkatle bakılsa görülür ki, ruhun manen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkin eden, yani aşılayan şeriatlardır. Vücut veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. İlham eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı. Ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olacaktı.”[26]

Aynı konuda Ali Fuad Başgil de şöyle demektedir:

“En âliminden cahiline kadar insan, nerden gelip nereye gittiğini kendi kendisine soracak, fevkalbeşer âlemlerden yüksek bir ideal mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktır. Fakat bu aradıklarına ve sorduklarına dinin dışında ne ilimde ne de felsefede tatmin edici ve iç ferahlatıcı bir cevap bulamayacaktır. Neticede ya dindar olup, dinî hakikatlere gönül bağlayacak ve insani bir hayat yaşayacaktır yahut da hayvanlaşıp, fizikî hisler ve bayağı zevkleriyle yaşama yolunu tutacaktır.”[27]

3. Din, cemiyet hayatını düzenleyici ve disipline edici olarak da insanlık için lüzumlu bir müessesedir. Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrılmayan, onu daima murakabe altında bulunduran manevi bir bekçidir. Din, insan ihtiraslarını frenleyen en kuvvetli bir saiktir. Din her türlü ahlâkî faziletin kaynağıdır. İnsanlık için dinin getirdiği ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Tarih boyunca toplulukların çoğu, ahlâken tefessüh ettikleri için batmış ve tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

4. İnsanoğlu var olduğu günden beri gerçek huzuru ancak din sayesinde elde etmiş ve mutlu olabilmiştir. İnsan, din sayesinde gönül ve his dünyasında mükemmelleşmiş, hayırlara, güzelliklere ve faziletlere din vasıtası ile ulaşabilmiştir.

Din, Allah yolu, dinsizlik ise şeytan yoludur. Bundan dolayıdır ki din ve dinsizlik mücadelesi, Hz. Âdem (as) zamanından günümüze kadar devam etmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.

Gerçek dinin belirgin vasıfları, kendini diğer dinlerden seçkin kılan özel nitelikleri vardır. Gerçek din, insanlara yalnız “bir Allah’ın” varlığını bildirir, yalnız “bir Allah’a” ibadet edilmesini emreder, bütün kâinatın yaratıcısının Allah olduğunu haber verir. Bütün peygamberlere ve bütün semavî kitaplara ayırım yapmaksızın inanılmasını ister. Sonsuz olan âhiret hayatının varlığını haber verir. İnsanları bir düzen içinde birleştirir ve aralarında kardeşlik meydana getirir. İnsanların yaratılışında eşitlik bulunduğunu gösterir. Allah katında üstünlüğün takva ve güzel ahlâkla olduğunu öğütler. Her yönü ile akla ve hikmete uygundur, insanların kurtuluşuna ve mutluluğuna vesiledir.

Dinler Kaça Ayrılır?

Âyet el-Kürsî ve sonrası.

İslâm bilginleri, dinleri başlıca iki kısma ayırır:

1. Hak dinler,

2. Bâtıl dinler.

Tek Allah’a imanı esas alan ve yalnızca O’na kulluk ve ibadeti emreden dinlere “hak dinler” denir. Hak dinler, Allah’ın göndermiş olduğu dinlerdir. Bu sebeple hak dinlere “semavî dinler” de denir. Semavi dinlerin temelini, Allah’ın birliğine iman ve sadece O’na ibadet esası oluşturduğu için, “tevhid dini” adı da verilir. Allah tarafından gönderilmemiş, insanların kendilerinden uydurdukları, tek Allah’a iman esası taşımayan inanç ve fikirlere ise, “bâtıl dinler” denir.

İnsanlığın ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem (as)’e gönderilen ve Allah’ın bir olduğu inancına dayanan “tevhid dinidir”. Sosyolojik araştırmalar da insanlığın ilk dininin “tevhid dini” olduğunu ispatlamaktadır. Nitekim dinler tarihi araştırmacısı ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, bunlarda tek tanrı inancının olduğunu ortaya koymuştur. Schmidt’in bu tespitleri, Durkheim’in, insanlığın ilk dininin totemizm olduğu yolundaki iddialarını çürütmüş, bu konudaki yaygın kanaatleri yıkmıştır.

Bâtıl Dinler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

“Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde hâlinde, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat’ta ve İncil’de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah, kendileri sebebiyle inkârcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar. Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.” (Fetih, 48/29)

Hz. Âdem’den (as) sonra, zamanın ilerlemesiyle bazı insanlar nefislerine ve Şeytan’ın telkinlerine kapılarak tevhid inancından uzaklaşmış, hak dine yabancılaşmış, bir takım yanlış inançlara saplanmışlardır. Böylece bâtıl dinler ortaya çıkmıştır. İnsanlar hak dinden uzaklaşıp bâtıla saplandıkça, Cenâb-ı Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermiş, onları tevhid inancına dâvet etmiştir.

Ancak insanların sadece bir kısmı bu dâvete uymuş, diğer kısmı ise bâtıl inançlarında ısrar etmiştir. Hatta bunlar Hakk’a dönmemekle kalmamış, dönenlere zorla mâni olma, baskı ve işkence yapma yollarına bile başvurmuşlardır. Böylelikle her asırda ve devirde hak dine inananlarla inanmayanlar arasında sürekli bir mücadele olagelmiştir. Günümüzde de çeşitli isimler ve şekiller altında bu mücadele sürmektedir ve kıyamete kadar da sürecektir.

İlim ve Din Arasında Herhangi Bir Çatışma Söz Konusu mudur?

“Nûn. Kaleme ve (erbâb-ı kalemin) yazmakta oldukları şeylere andolsun.” (Kalem, 68/1)

Bu konu, sitemizde “Din ve İlim Çatışır mı?” adlı makalemizde ayrıntılı bir şekilde işlenmeye çalışılmıştır. Ancak konuya kısaca temas etmemiz gerekirse şunları ifade edebiliriz:

İlim, madde âleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl var olduğunu inceler. Bu kâinatta cereyan eden İlâhî kanunları bulup çıkarmaya çalışır. Keşfettiği yeni kanunlar sâyesinde, insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân ve zemin hazırlar. Din ise, kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını, yaratıcısının kim olduğunu ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki müstesna mevkiini, yaratılış gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin ne olduğunu belirtir.

Şu hâlde “ilim” ve “din” için, varlık âleminin gizem kutularını açan iki anahtardır denebilir. Biri, varlıkların yaratılış şeklini ve maddî mahiyetini ortaya koyarken; diğeri de yaratılış sebebini ve gayesini açıklamaktadır. Bu bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum olmayıp bilakis birbirlerini tamamlama söz konusudur.

İlim ilerledikçe, dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar yanılmışlardır. İlmin ileriye doğru attığı her adım, her yeni buluş, düşünen insanlığı dinî akidelere biraz daha yaklaştırmış, Allah’ın büyüklüğünü biraz daha yakından göstermiştir. Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunların keşfi ve bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler, bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah’ın varlığına en kuvvetli şahitlerdir. Yüce Yaratanın varlığını, eşsiz kudretini inkâr, gözle görülen bu muhteşem düzeni inkâr demektir. Nizamın inkârı hâlinde ise, ortada ne ilim ne de ilim adamı kalır.

İlimler, Allah’ın yarattığı varlık âlemini incelediklerinden, yaratılıştaki harikaları, ince hesap ve ölçüleri müşahede etmekte, varlıklar üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları sezebilmektedirler. Bu bakımdan, ilimlerin Allah’ın (cc) güzel isimlerine ve sıfatlarına ayna olduklarını, her bir ilmin Allah’ın bir esmâ-i hüsnâsı ve sıfat-ı ulyâsından bir kombinasyona dayandığını, hakikatini bu kombinasyondaki en önde görünen esmâ ya da sıfattan aldığını söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman şöyle izah etmektedir:

“Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyâtın, her bir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san’at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir.

Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.

Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san’attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.

Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlüh) ismi Hakîm’inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar.

İşte sana üç misal. Sair kemâlât ve fünunu bu üç misale kıyas et.”[28]

Bediüzzaman’ın işaret ettiği gibi, ilim ve fenlerin hakikatinin İlâhî isimlere istinat ettiği görülmez veya görmezlikten gelinirse, bilim adı altındaki faaliyetlerin ya inançsızlığa yol açacağı veya faydasız birer meşguliyete dönüşeceği açıktır.

İslamiyet’in Hayata Bakışı

“Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” (Bakara, 2/201)

Bütün cihana hitap eden İslâmiyet; iman, ahlâk ve sosyal hükümlerinde insan fıtrat ve tabiatına en küçük bir aykırılık arz etmez. Çünkü İslam bir fıtrat dinidir. Efendimiz (sas):

“Her çocuk fıtrat üzerine doğar” buyurdu ve sonra da “Şu ayeti okuyun” dedi: “Allah’ın yaratılışta verdiği fıtrat…” (Rum; 30/30). Dinleyenler:

“Ey Allah’ın Resulü, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber (sas) şu cevabı verdi:

“(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir.” Bir başka rivayette: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın.”[29]

İslam, geçmiş bütün İlâhî dinleri ve kitapları tasdik eder. İslâm’ın inanç ile alâkalı hükümleri akla, tabiat kanunlarına ters düşmediği gibi, temelde aklı ve delili öne alan konuları oldukça geniş bir şekilde ve rahatlıkla ele alır. Bugüne kadar ispatı yapılmış pozitif ilimler hiçbir zaman İslamiyet’e şüphe getiremediği gibi devamlı olarak İslamiyet’in gerçekliğini gözler önüne sermiştir.

İslâm’da akıl, ilim ve hikmetin mevkii çok yüksektir. Hürriyet ve hukukta eşitliği sağlam bir şekilde tespit etmiştir. Uydurma hikayelere, mitolojiye, aslı esası olmayan şeylere, zanlara, şüphelere inanmayı yasaklamıştır. Hayata intizam, fikre yükseklik vermiştir. Bütün hükümleri kolaylık üzerine kurulmuştur. İslâm’ın en büyük düşmanı cehalet, hurafeler, keyfi idare, zulüm ve haksızlıktır. İslâm, daima adaleti, ilim, irfan ve hüner sahibi olmayı emreder.

İslâm dininin gayesi, ferdin aklî düşüncelerini, işini ve kalbini ıslah ederek, onları temizleyip yükselterek dünyada ve ahirette saadete kavuşturmaktır. Toplumdaki her bir ferdin ayrı ayrı mutluluk ve huzurunun temin edilmesi, huzurlu ve mutlu bir toplumu ortaya çıkarır.

İslâm Dininin Temel Bazı Özellikleri

İslâm dinini, sâir dinlerden ayıran bazı özellikleri şu şekilde düşünebiliriz:

1. İslâmiyet Her Asra ve İnsana Hitap Eder

İslâmiyet’in getirdiği esaslar insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap verir. İslâm’ın bu evrensel özelliğine Kur’an’da şu şekilde işaret olunur:

(وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا)

“(Ey Muhammed!) Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”[30]

(قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعًا)

“Ey Muhammed! De ki: ‘Ey insanlar, ben Allah’ın hepiniz için gönderdiği Peygamberiyim’.”[31]

2. İslâmiyet Kolaylık Dinidir

İslâm’da insanlara yapamayacakları veya yaparken zorluk çekecekleri işler yüklenmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de İslâm’ın kolaylık prensipleri şu ayet-i kerimelerde açıkça ifade edilir:

(لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا لَهَا)

“Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.”[32]

(رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖ)

“Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.”[33]

(يُرٖيدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرٖيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ)

“Allah, sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.”[34]

Kur’an-ı Kerim’de İslâm’ın kolaylıklar dini olduğu bu şekilde açıklanırken, Peygamberimiz de (sas), bu hususta hadîs-i şeriflerinde şu prensipleri vazetmişlerdir:

“Ben ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim. Azap için, zorluk vermek için gönderilmedim.”[35]

“Allah Teâlâ, beni sıkıntı ve zahmet verici ve bunu arzu edici olarak göndermedi. Fakat Allah beni, muallim (öğretici, bildirici) ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.”[36]

“Dininizin en hayırlısı, en kolay olanıdır. Muhakkak ki din bir kolaylıktır.”[37]

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz.”[38]

Hz. Âişe Validemiz, Resülullah Efendimizin bu hususla ilgili tatbikatını şu şekilde beyan etmişlerdir:

“Resülullah (sas) iki şey arasında dilediğini tercihte serbest bırakıldı mı, günah olmadığı müddetçe muhakkak onlardan en kolayını alırdı. Eğer iş günahsa ondan halkın en uzak bulunanı Resülullah olurdu.”[39]

Bütün bu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerifler, İslâm dininin ne derece uygulanması kolay hükümler ihtiva ettiğini göstermektedir.

Dinimizin Kolaylık Hükümlerine Dair Bazı Örnekler

Dinimizde namaz kılmak için su ile abdest almak mecburiyeti vardır. Ancak su bulunamadığı veya su çok soğuk olup hastalanma ihtimali olduğu hallerde, toprakla teyemmüm yapılır. Toprak su yerine geçer.

Dinimiz yolculara, hikmetlere binaen dört rekatlı farz namazları iki rekât olarak kılmak kolaylığını getirmiştir.

Namazda ayakta durmak (kıyam) farzdır. Ancak ayakta duracak gücü olmayanlar, oturarak namaz kılarlar.

Hac yolunda hastalık, harp, vs. gibi bir sebeple emniyetsizlik varsa, hacca gitmesi mecburî olan Müslümanlar, yoldaki tehlike kalkana kadar haclarını tehir ederler.

3. İslâmiyet’in Bütün Hükümleri Aklîdir

Sübhânallâh ve Bihamdih Sübhânallâh el-Azîm

Sitemizde “Kur’ân-ı Kerîm’de Akıl” başlıklı makalemizde bu konuyu ayrıntılandırmaya çalışmıştık. Daha geniş bilgi için bu yazıya müracaat edilebilir.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği aklıdır. İnsan onun vasıtasıyla gördükleri üzerinde düşünür, iyiyi kötüden ayırır, doğru ile yanlış arasında bir seçim yapar. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de “akıl” kelimesi 49 ayette geçmekte, “tefekkür, tefakkuh, ulu’l-elbab, va’y, sem’, basar-basiret, vb. akıl edebilme yetisine yardımcı unsurların zikredildiği ayet-i kerimelerle bu yekun 700’ü aşmaktadır.

Dinimizde mükellefiyet için akıl esas olduğundan, aklı olmayanlar yaptıklarından da sorumlu tutulmamışlardır. Bu açıdan İslâm’ın, akla ve mantığa aykırı hiçbir meselesi bulunmamaktadır. Allah Teâlâ insanları, yerlere ve göklere ibretle bakıp düşünmeye çağırmıştır. Kur’ân-ı Kerîm bu hususta şöyle buyurmaktadır:

اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖى تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّياَحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”[40]

Akılla ilgili bir hadîs-i şerîf de şöyledir:

Resülullah (sas)’a soruldu:

“Müminlerden hangisi efdal (en faziletli)dir?”

“Ahlakça en güzelleridir!” cevabını verdi. Tekrar soruldu:

“Pekiyi, müminlerden hangisi en akıllıdır?”

“Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır.”[41]

4. İslâmiyet Sınıf Farklılıklarını Reddetmiştir

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzâb, 33/40)

İslâmiyet, insanlar arasında her devirde görülen sınıf farklarını, eşitsizlikleri, imtiyazları kaldırmış, asıl ve kök bakımından aralarında hiçbir ayrıcalık olmadığı esasını getirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ خَبٖيرٌ

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”[42]

İslâmiyet, hiç kimsenin doğuştan üstünlük iddiasında bulunamayacağını ortaya koymuştur. İslâmiyet, insanları bir tarağın dişleri gibi hukuk önünde birbirine eşit kabul etmiştir. Soy, renk ve dil farkına hiç önem vermemiş, insana kıymet kazandıran ve diğer insanlardan üstün kılan hususun, yalnızca kalplerdeki Allah korkusu ve iman derecesi olduğunu belirtmiştir. Böylece dinimiz, herkesi hukukta eşit saymış, insanlar arasındaki dünyevî üstünlüklere, gelip geçici etiketlere önem vermemiş, dış görünüşten ziyade insanın iç görünüşüne bakmıştır.

Sonuç

İslâmiyet, ruh ile beden, dünya ile ahiret arasında tam bir denge kurmuş ne bedene ne de ruha ıstırap çektirmeyi esas almıştır. İkisine de aynı ölçüde değer vermiş, her birinin ihtiyaçlarını ayrı ayrı karşılamayı kabul etmiştir.

(وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا اٰتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ)

“Kimi de “Ey Rabbimiz bize dünyada da iyi hal ver, âhiretde de iyi hal ver ve bizi o ateş (cehennem) azabından koru” der.”[43]

Kur’ân-ı Kerîm’deki bu âyet, İslâm’daki dünya ve ahiret dengesini en iyi şekilde belirtmektedir. İslâm, ne dünyaya fazla değer vererek ahiretin, ne de ahirete ağırlık vererek dünyanın terk edilmesine izin verir.

Herkes dinini, gücü nispetinde öğrenmek zorundadır. İbadetleri ifa için, kul ile Yaratıcı arasında aracılık yapacak, günahları affettirecek imtiyazlı ve seçkin bir sınıf yoktur.

İslâm, bütün manasıyla ahlâk ve fazilet dini olduğu gibi, en yüksek mertebede ilim ve hakikatin de temsilcisidir.

İslam dini, (وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى) “Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez”[44] buyurarak “bireysel sorumluluğa” işaret eder.


[1] Râgıp el-Isfâhânî, el-Müfredat fî Garîbi’l-Kur’an, Kahire-1381/1961, 1/74; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn, Kalkutta-1862’den İstanbul-1404/1984 tıpkı basım, I/503.

[2] Mukatil b. Süleyman, el-Vücûh ve’n-Nezâir, (nşr: Ali Özek), İstanbul-1993, s. 44 vd.

[3] İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerram el-Mısri, Lisânu’l-Arab, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-1419/1999, IV/459 vd.

[4] Muhammed eş-Şerîf el-Cürcanî, Kitâbu’t-Tarîfât, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1985, s. 111.

[5] Muhammed Ali et-Tehânevi, Muhammed b. Ali, Keşşâfu Istılâhâti’l-Funûn, Mektebetu Lübnan, Beyrut-1996, I/814.

[6] Nur, 24/2.

[7] Vâkıa, 56/86.

[8] Tevbe, 9/29.

[9] Tirmizî, Kıyame, 26 (2461)

[10] Fîrûzâbâdî, Kâmûsü’l-Muhît, Beyrut-1407/1987, s. 1546; Ebu’l-Hasen İbn Sîde, el-Muhassas, Beyrut (t.y.), XVII, s. 155-156; Ebu’l-Beka, Külliyyât, Âmira-1287, s. 327; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihâl, Beyrut-1395/1975, I, s. 38; Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî, Kur’an’a Göre Dört Terim, “Din” Bahsi; Aynı Müellif, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi, Çev: Dr. N. Ahmed Asrar, Ankara-1983, (t.y.), s. 300 vd.

[11] İbn Sîde, age., XIII/155; Fîrûzâbâdî, a.y.; Mecdü’d-Dîn İbnu’l-Esîr, en-Nihâye fi Garîbi’l-Hadis, Beyrut-1399/1979, II/148.

[12] Buhari, Tevhid, 32.

[13] Mâide, 5/3.

[14] Âl-i İmrân, 3/19.

[15] Âl-i İmrân, 3/85.

[16] Âl-i İmrân, 3/83.

[17] Tirmizî, Kıyame, 26 (2461); İbn Mâce, Zühd, 31.

[18] Tirmizî, Tefsir, Sure, 38, Bab 1; Ahmed b. Hanbel, I/237.

[19] Buhârî, Tefsir, Sure 3, Bab 35; Müslim, Hac, 151.

[20] Buhârî, Tefsir, Sure 1, Bab 1.

[21] Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, Garîbu’l-Hadis, Beyrut-1396/1976; Haydarabad-1385/1966’dan tıpkı basım, III/134-136; Mecdu’d-Din İbnu’l-Esîr, en-Nihâye -fi Garîbi’l Hadîs, Beyrut-1399/1979, II/148-149.

[22] Müslim, İman, 1; Buhari, İman, 37; Nesei, İman, 6; Ebu Davud, Sünnet, 17; Tirmizi, İman, 4.

[23] Buhari, İman, 334; Müslim, İman, 8.

[24] Buhari, İman, 3; Müslim, İman, 57.

[25] Müslim, İman, 58; Ebu Davud, Sünnet, 14; Tirmizi, İman, 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9.

[26] Said Nursi, İşârâtü’l-İ’câz, Bakara Sûresi, Âyet: 26,27, s. 1251.

[27] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, s. 82, İst.-1991.

[28] Said Nursi, Sözler, Yirminci Söz, s.106.

[29] Buhari, Cenaiz, 80, 93; Müslim, Kader, 22, (2658); Muvatta, Cenaiz, 52, (1, 241); Tirmizi, Kader, 5, (2139); Ebu Davud, Sünnet, 18, (4714).

[30] Sebe, 34/28.

[31] A’raf, 7/158.

[32] Bakara, 2/286.

[33] Bakara, 2/286.

[34] Bakara, 2/185.

[35] Ebu Davud, Sünnet, 11, (4659).

[36] Buhari, Vudu, 58; Müslim, Talak, 29, (1478); Ebu Davud, Taharet, 138, (380); Tirmizi, Taharet, 112, (147); Nesai, Taharet, 45, (1, 48, 49).

[37] Buhari, İman, 16-29, Ezan, 81, Rikak, 18; Müslim, Salat, 283, (782); Muvatta, Salatu’l-Leyl, 4, (1, 118); Nesai, Kıyamu’l-Leyl, 1, (3, 218); Ebu Davud, Salat, 317, (1368)

[38] Buhari, İlm, 12, Edeb, 80; Müslim, Cihad, 6, 7, (1732-1733).

[39] Buhari, Menakıb, 234, Edeb, 80, Hudud 10, 42; Müslim, Fezail, 77, (2327); Muvatta, Husnü’l-Hulk, 2, (2, 903); Ebu Davud, Edeb, 5, (4785).

[40] Bakara, 2/164.

[41] İbnu Mace, Zühd, 31 (4269).

[42] Hucurat, 49/13.

[43] Bakara, 2/201.

[44] Enam, 6/164; İsra, 17/15; Fatır, 35/18; Zümer, 39/7