Kalbin Sıfatları ve Halleri II

Musa Kazım GÜLÇÜR

28 Ocak/2020

İçindekiler

Sadrın (Kalbin) İnşirah Bulması 1

Kalbin Kur’ân-ı Kerîm ve Zikirle İnşirah Bulması 3

Kalp Körlüğü 5

Kalplerin Kayması ve Çevrilmesi 6

Kalbin Gafil Bırakılması 7

Kalp Kasveti 8

Kalbin Manevî Hastalıkları 11

Bir önceki yazımızda “kalp kelimesinin anlamları, kalbin imanın ve takvanın mahalli olması ile kalb-i selîm” konuları üzerinde durmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise kalbi diğer yönleri ile incelemeye devam edeceğiz.

Sadrın (Kalbin) İnşirah Bulması

İnşirah Suresi

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Efendimiz’e (sas) ve O’nun muallâ ve müberrâ şahsında bütün müminlere şu şekilde hitap buyurur:

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ اَلَّذٖى اَنْقَضَ ظَهْرَكَ وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ

“(Habîbim) senin göğsünü (fâiden) için (açıb da) genişletmedik mi? (Genişlettik). Senden yükünü de (kaldırıb) atdık. (Öyle yükdü ki o) senin sırtına ağır gelmiş, (kemiklerini gıcırdatmıştı). Senin nâmını da yükselttik.” (İnşirah, 94/1-4)

(شرح)Şerh” kelimesi açılma, genişleme ve sevinme manalarına gelmektedir. Efendimiz’in (sas) göğsünün açılıp sevinç, huzur ve güvene kavuşturulmasını anlatan “İnşirah Suresi” Kur’ân-ı Kerîm’de doksan dördüncü sure olarak yer almaktadır. Bu hadise, İslam alimleri tarafından iki şekilde anlaşılmıştır. Birincisi, Efendimiz’in (sas) daha çocukken Cebrail (as) vasıtası ile göğsünün açılması ve kalbinin temizlenmesidir. Bu Efendimize Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin verdiği bir mucizedir. Peygamberlikten önce meydana gelen bu tür mucizelere “irhâsât” adı verilmektedir. İkincisi ise ise, “göğsün genişletilmesi”, Efendimiz’in (sas), iman, itikat, dünyanın önemsizliği ve ahiretin mükemmelliğini en mükemmel hali ile yaşaması demek olup, biraz sonra incelemeye çalışacağımız Enam, 6/125 ayet-i kerimesi bu anlamı taşımaktadır.

(ﺻﺪﺭ) “Sadır” kelimesi; göğüs, sîne, kalp, yürek, bir şeyin başı, baş tarafı, en yüksek yeri, başkan” gibi anlamlara gelmektedir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin “kalp” kelimesi yerine “sadır” kelimesi kullanmasının bir sebebi, sadrın vesvese mahalli olması dolayısıyladır. Kur’ân-ı Kerîm’de “O şeytan, insanların sadırlarına vesvese verir” (Nâs, 114/5) buyurulduğu üzere “sadır” şeytanın nüfuz alanıdır. Binâenaleyh bu vesveselerin Efendimiz’den (sas) bütünüyle giderilmesi, şeytana alan bırakılmaması, sadrın bütünüyle vahye tahsis edilmesi “şerh-i sadır” yani “kalbi açma” ve oradan lümme-i şeytaniyenin yok edilmesi ile gerçekleştirilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “sadır” kelimesi, daha çok anlama, idrak etme, manevî kalp, İslâm’ın ve îmanın mahalli ve makarrı olarak gösterilmiş, akıl, gönül ve nefis gibi anlamlarda kullanılmıştır.

Bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِى السَّمَاءِ كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ

“Allah, kime hidayet etmeyi dilerse, onun sadrını (göğsünü, kalbini) İslam’a açar. Her kimi de sapıklıkta bırakmak isterse, onun sadrını (göğsünü, kalbini) göğe çıkıyormuş gibi daraltır ve sıkıştırır. Allah, iman etmeyenler üzerine, böyle murdarlık (azap, sıkıntı) bırakır.” (Enam, 6/125)

Hidâyet de dalâlet de Allah’tandır. “Şerhu’s-sadr”, kalbin açılıp genişletilmesi, ilim ve hikmet ile doldurulması demektir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bir kimsenin kalbine hidayet dilediği zaman, o kimsenin kalbine dini ve İslâmî hayata ait arzu ve isteği lütfeder. Böylece o kimsenin kalbinde, İslâmî ve imânî bir duyuş ve seziş, kalbî bir istidat hasıl olur. İşte bu durum, kalbin ve ruhun genişlemesi ya da şerhidir. Konuyu Efendimizin (sas) yüksek beyanları içerisinde görmeye çalışırsak karşımıza şu hadîs-i şerîf çıkar:

“Allah her kimin hayrını isterse ona din hususunda büyük bir anlayış verir. Ben (verici değil) yalnız taksim ediciyim. Veren Allah’tır. Bu ümmet Allah’ın (kıyamet) emri zuhur edinceye kadar Allah’ın dini üzerinde hep sebat edip duracak ve kendilerine muhalefet edenler onlara zarar veremeyecektir.”[1]

Efendimiz (sas), dini tebliğ ederken, Allah tarafından her ne bildirilmiş ise herkese eşit surette tebliğ etmektedir. Tebliğ farksız olmakla beraber, insanlar tarafından farklı derecelerde anlaşılabilmektedir. Çünkü anlayışı veren Allah’tır. Anlayışlar da insanlarda farklı derecelerde tezahür etmektedir. Bu hadîs-i şerîf, dinde bilginin üstünlüğünü, hakikatte verenin Allah olduğunu ve bu ümmetten bir kısmının ebediyen hak din üzerinde sabit kalacağını haber vermektedir.

Cenâb-ı Allah, kâfiri ise imandan nefret edip kaçan, imanın ona ağır gelmesi bakımından sanki güç yetiremeyeceği şeye ulaşmaya çalışan, bundan dolayı da göğsü sıkışan kimseye benzetmiştir.

Bu kimsenin tam zıttı konumda bulunan inanmış bir şahsiyetin kalbinin, İslâm’a ve onun yüksek hakikatlerine Allâh’ın izni ile nasıl açılacağını beyan eden diğer bir âyet-i kerîme ise şöyledir:

اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ

“Allah’ın, sadrını (kalbini, göğsünü) İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse (göğsü, kalbi imana kapalı kimse) gibi midir?” (Zümer, 39/22)

Ruhlar, mahiyetleri itibarı ile farklılık gösterirler. Bir kısmı dini hususlarda alabildiğine bir ihlas hali yaşarken, bir kısmı da dine tamamen karşı ve düşmandır. Ayette bahsedilen “inşirah” (göğsü açma) ile kastedilen, dini hayat itibarı ile ruhta yer alan pozitif istidattır. Böyle bir kabiliyete sahip ruhtaki din duygusu, küçücük bir kıvılcım ile tutuşur ve kuvveden fiile çıkar. Ayetteki “nûr” hidayet ve marifet demektir. Önce göğüste bir “inşirah” meydana gelmekte, arkasından da Cenâb-ı Hakk’ın “nûru” manevi kalpte tecelli etmektedir.

Kalbin Kur’ân-ı Kerîm ve Zikirle İnşirah Bulması

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. (Rad, 13/28)

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَدٖيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِىَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلٖينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْدٖى بِهٖ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

“Allah (cc), kelâmın en güzeli olan Kur’an-ı Kerîm’i, (icaz, hikmet ve belagatte) ayetleri birbirine bakar, mükerrer/ikizli (kıssa ve öğütlerle dolu) bir kitap halinde indirdi. Öyle ki, Rablerinden (iç duygusu ile) korkanların derileri, o kıssa ve öğütlerden ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine (dönerek rahmet ayetleriyle) yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın (insanlar için gönderdiği) rehberidir. Allah onunla dilediğine hidayet verir. Allah kimi de saptırırsa, artık ona hidayet edecek yoktur.” (Zümer, 39/23)

Bu âyet-i kerîmede “kalbin Allâh’ı (cc) anma ile yumuşaması” konusundan önce Kur’ân-ı Kerîm’in görebildiğimiz üç temel özelliği şu şekilde sıralanmaktadır:

(اَحْسَنَ الْحَدٖيثِ) “Kelamın en güzeli” cümlesi, Kur’ân-ı Kerîm’in fesahati, veciz olması, üslûbundaki parlaklığıdır. Her selim fıtrat sahibi, Kur’ân-ı Kerîm’de diğer kelamlarda olmayan bir tat ve lezzet bulur. Ayrıca çelişkilerden bütünüyle uzak bir kitaptır. Nitekim Cenâb-ı Hak; “Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” (Nisa, 4/82) buyurmaktadır. Dolayısıyla Kurân-ı Kerîm, kelamların en güzeli olması yönü itibarıyla bir mucizedir. Bu güzelliklerden bir yön, Kur’ân-ı Kerîm’in geçmiş ve gelecekle ilgili pek çok gayb bilgisine sahip olmasıdır. Bu gaybî bilgiler; Allah’a iman, Cenâb-ı Hakk’ın zatı, tenzîhî, selbî ve subutî sıfatları, fiilleri, hükümleri, esmâ-i hüsnası, Cennet, Cehennem, Arş, Kürsî, Levh-i Mahfûz ve Efendimiz’in (sas) Kur’ân-ı Kerîm’le birlikte Allâh’tan getirmiş olduğu “hikmet” gibi hususlardır. Keza meleklerin varlığı, iyilik ve kötülükler, geçmiş peygamberler ve kitaplar, kıyamet, haşir ve ahiret hayatı, yerlerin ve göklerin yaratılışı yine sadece Kur’ân-ı Kerîm’in haber vermesi ile bilinebilen hususlardır. Bütün bu açılar ve daha fazlası itibarı ile Kur’ân-ı Kerîm “ahsenü’l-hadîs” yani sözlerin en güzelidir.

(مُتَشَابِهًا) “Ayetleri birbirine bakar” cümlesi ile de kastedilen; âyet-i kerîmelerin tamamının fesahat itibarı ile birbirine denk, belagat ve parlaklıkta bütününün aynı güç ve kuvvette, izah ve açıklamalarının hepsinin birbirini destekler ve teyid eder bir durumda, bütün ayetlerin maksadının hidayete ve Allâh’ın dinine çağrı yönünde olmasıdır.

(مَثَانِىَ) “Mükerrer/ikizli” cümlesi ise, ayetlerin tıklım büklüm hakikatlerle dolu, emir-nehiy, umum-husus, mücmel-müfesser, gökler-yer, cennet-cehennem, karanlık-aydınlık, Levh-i Mahfuz-Kalem, Melekler-Şeytanlar, Arş-Kürsî, vaad-vaîd ve ümit-korku gibi konularla çiftler halinde beyan edilmesidir. Böyle olmasının bir sebebi, Allâhu a’lem eşyanın zıtları ile bilinebilir olması ve gerçek tekliğin Hak Teâlâ’ya ait olduğunun daha iyi anlaşılması içindir.

(تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلٖينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ) “Rablerinden (iç duygusu ile) korkanların derileri, ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine (dönerek rahmet ayetleriyle) yumuşar” cümlesi de kalbin Allâh’ı (cc) anma ile itminana ereceği beyan edilmektedir. Ruhî ve manevî sıhhati sağlayan ilaçların başı ve en önemlisi Allah’ı (cc) zikirdir. Henüz işin bidayetindeki bir sâlik, Allah’ı (cc) mekân ve cihetten tenzih ederek büyüklüğünü düşünür, celâlî tecellilerini hisseder ve azap ayetlerini dinlerse derisi ürperir. Şayet Cenâb-ı Hakk’ın merhametini, şefkatini, rahmet ayetlerini dinler ve cemâl âleminden bir esinti görürse bu defa da kalbi huzura erer. Bilindiği üzere kelimeler ve söylenen cümleler, dinleyen kimseleri ruhen ve psikolojik olarak etkilemektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de söyleyen ve konuşan ise, Cibril (as)’in Efendimize (sas) tebliğ etmesi yoluyla, Cenâb-ı Hak’tır. Elbette beşer kelamı ile kıyaslanamayacak derecede kuvvetli olacaktır. Ayet-i kerimenin bu kısmında Cenâb-ı Hak “haşyet/korku” kelimesini sadece “derilerin ürpermesi”, “zikrullah” kelimesini ise hem “derilerin” hem de “kalplerin yumuşaması” kelimeleri ile beraber kullanmıştır. Çünkü, ümit makamında hissedilenler, korku makamında hissedilenlerden daha yüksek ve mükemmeldir.

Kalp Körlüğü

Kalp gözünün gerçekleri görememesine “kalp körlüğü” denir. “Kalp körlüğü”, gerçekleri anlayamama, şiddet-i zuhurundan dolayı yetmiş bin hicab arkasına gizlenmiş[2] Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini kasten yalanlama demektir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre bu yalanlayıcılar (mükezzibler) azgınlar ve günahkârlar olup, Kur’ân-ı Kerîm’e “eskilerin masalları” diyen, bundan dolayı kalpleri paslanmış ve kararmış, Rablerini görmekten de mahrum kalacak (mahcûbûn) kimselerdir (Mutaffifîn, 83/10-16). Görünen alemi temaşa edip, onlarda dahi Yüce Yaratıcıya yol bulamayan ve anlam çıkaramayan kimselerin manevi körlükleri Kur’an-ı Kerîm’de şu şekilde tasvir edilir:

اَفَلَمْ يَسٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتٖى فِى الصُّدُورِ

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.” (Hac, 22/46)

Kalp ehli kimseler, kalbi ile düşünür, kalbi ile görür, kalbi ile öğüt ve ibret alırlar. Görünürde herhangi bir caydırıcı olmasa bile, kötü ve çirkin işlerden uzak dururlar. Manevi dereceleri kat edip, züht ve takva üzerinde oldukça imanları güçlenir ve artar. Böylece başkalarının ulaşamayacağı mertebelere yükselir ve Allâh’ın lütfedeceği inceliklere vakıf hale gelirler. Neticede böyle kimselerin müşahede sahası genişler, yeryüzü ve göklerin melekût bilgisi, Allâh’ın (cc) dilediği miktarda onlara bahşedilir. Allâh Teâlâ’nın esmâ, sıfât ve tecellilerini kalp gözü ile keşfedebilen ve binlerce anlam bilgisine biiznillâh ulaşabilen bu ışıktan şahsiyetler, elbette sadece zahirî dünya hayatının çok az bir alanını görmekle iktifa eden dûn himmet kimselerle aynı seviyede olmayacaklardır.

Kalplerin Kayması ve Çevrilmesi

Değişken olması itibarı ile hem müspet hem de menfi şerarelere maruz kalan bir kalbin kaymaması, doğruluktan ve istikametten daha başka bir yöne çevrilmemesi oldukça önemlidir. Çünkü merkez nokta olan kalpteki en küçük bir inhiraf, geniş dairede büyük bir şekilde merkezden uzaklaşma anlamına gelir. İnsanın kalbini kaydıran ve gönlünü malayaniye sevk eden amillerden birisi, hiç şüphesiz doğruluktan ve istikametten uzaklaşmadır. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurur:

فَلَمَّا زَاغُوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ

“Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini (doğru yoldan) saptırdı. Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Saf, 61/5)

Doğru yolda olmaları için gereken bütün şartlar, Cenâb-ı Hak tarafından ortaya konmasına rağmen, şayet bireyler ya da toplumlar sapmayı tercih ediyorlarsa, Cenabı Allah o bireylerin ya da toplulukların sapıklığını artıracak, kalplerini doğru yoldan çevirecek ve onları hidayete elverişsiz bir hale getirecektir. Çünkü bu yanlış yolda olma, yanlış yolu takip etme tercihini onlar yapmakta, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri küfre ve yanlışlığa razı olmadığı halde, irade sahiplerinin iradelerinin gereğini yerine getirmektedir. Bu durum, yanlışlığın sorumluluğunun da bütünü ile yanlışı yapanlara ait olduğunun açık bir delilidir. Yanlış yapanlar, insi ya da şeytani önderlerine endişe ile bakacak ve şöyle davranacaklardır:

وَاِذَا مَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ هَلْ يَرٰیكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ

“Bir sure indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir.” (Tevbe, 9/127)

Bu ayette kastedilen kimseler iki yüzlü münafıklardır. Onlar Peygamberin (sas) huzuruna geldiklerinde, iç dünyalarını açıklayan bir ayet-i kerime indirilecek olsa, beyanın doğruluğunu ifade eder bir anlamda, korku ile birbirlerine bakar ve “konuştuklarımızı Muhammed’e aktaran bir kimse oldu mu” diye soruştururlardı. Onların bu tutumları Hz. Peygamberin peygamberliği konusundaki cehaletlerinden ve yüce Allah’ın, gaybından dilediği hususlara onu muttali kıldığını anlayamadıklarından dolayıdır.

Kalp, insanı hem imana hem de (hafazanallah) küfre götürebilecek bir yapıya sahiptir. Şayet kişinin iradesi kalbinin kayması yönünde olursa, Kur’ân-ı Kerîm’de bu durum, o kişinin kalbindeki kayma, sapma, mühürlenme, damgalanma, paslanma, katılaşma, örtülme vb. sıfatlarla tanımlanır. Eğer kişinin irade ve isteği iman ise, bu defa kalbin doğruya ulaşması, sabitleşmesi, hidayet bulması, rüşdüne ermesi, itminana ermesi, korunması vb. benzeri lafızlar ile ifade edilir.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin kalplerimizdeki kaymayı önlemesi için yapılacak dua Kur’ân-ı Kerîm’de bizler şu şekilde talim buyurulur:

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“(Onlar şöyle yakarırlar): “Ey Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşeden Vehhâbsın.” (Ali İmran, 3/8)

Kalbin Gafil Bırakılması

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذٖينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِىِّ يُرٖيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرٖيدُ زٖينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰیهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا

“Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının zinetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.” (Kehf, 18/28)

Allâh’a (cc) dua dua yalvarma, böylece kalbi O’nun ışığı ile aydınlatma, bunun için sabah akşam daimî zikir halinde olanlarla beraber olmaya çalışma ve bu hususta sabır gösterme önemlidir. Sabır, herhangi bir fiilin tamamlanması ve bitirilmesindeki kararlılıktır. Kalbe gelen düşünceler, hidayet vasıtaları olan ruh ve melek kaynaklı ise, neticesi takva, hidayet ve rüşd olur. Bunlar hayır hazineleridir. Rahmetin anahtarı ise, kulun kalbini güzel bir aydınlığa açar, sağ yanda bulunan koruyucu melekler de bunu görerek o kul için hasenat yazarlar. Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayette Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

“Müferridûn olanlar geçip gitmişlerdir.”

Ashab hazeratı sordu:

“Ey Allah’ın Resulü! Müferridûn kimlerdir?” Şöyle buyurdular:

“Allah’ı zikretmeye, Allah’ı hatırından hiç çıkarmamaya düşkün olan kimselerdir. Allah yaptıkları bu hayırlı işten dolayı onların günahlarını siler de onlar Allah’ın huzuruna çok hafif ve yüklerinden kurtulmuş olarak gelirler.”[3]

Bu hadis-i şerifin Müslim’deki Ebu Hüreyre rivayeti ise şu şekildedir:

“Resülullah (sas) Mekke yolunda yürümekteydi. Derken “Cümdan” denilen bir dağın yanından geçti. Yanındakilere şöyle buyurdu:

“Yürüyün! Bu, Cümdan dağıdır. Müferrid olanlar öne geçip ilerlemişlerdir.”

Sahabiler:

“Ey Allah’ın Resulü! Müferrid olanlar ne demektir?” diye sordular. Resülullah (sas) buyurdular:

“Allah’ı çok zikreden erkekler ile Allah’ı çokça zikreden kadınlardır.” [4]

Hadis-i şerifte, bir kimsenin Allâh’a (cc) yakınlık tesis etmede ve dini açıdan yaşantıları ve halleri ile yüksek derecelere ulaşan, akranlarına ve arkadaşlarına göre daha fazla temayüz eden kimselerden övgü ile bahsedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü bu şekildeki müferrid yani mütemâyiz kimseler, Allâh’ı (cc) anmayan katı kalpli kimselere göre zikrullah ile üstün hale gelmişler, dünya ve mâfîhâyı terk ederek kendilerini Allâh’ı (cc) zikre hasretmiş, böylece tefrîd-i hakikiye ulaşmışlardır.

Kalbe gelen düşünceler, yoldan çıkaran azgın şeytanlar ve nefs kaynaklı heva ve heves ise, bunun neticesi de isyanlar ve karanlığı netice veren günahlar ve şer tortularıdır. Nefis ve şeytan, kulun kalbinde kötü bir niyet ve bu niyetin kalbe siyah bir nokta halinde tesir edişini gördüğü anda, o kişinin kalbi üzerindeki hakimiyetlerini de güçlendirmiş olurlar. Kalbi Allâh’ı (cc) anmaktan gafil, heva ve hevesin aldatması neticesinde geçici dünya nimetleri ile neşe buluyor, fani ve zâil işlerin peşinden gidiyorsa, böyle bir kimsenin kalbi ile imanî ve yakînî gerçekler arasında aşılmaz engeller meydana gelmiş, insanın çok açık düşmanı olan şeytanın kalp üzerindeki hakimiyeti artmış demektir. Şeytan kötü işleri kalbe güzel göstermeye, boş kuruntularla böyle bir kimseyi aldatmaya devam eder. Neticede, (hafazanallah) yakîn ışığı söner ve imanın kalpteki gücü azalır. Heva ve heves baskın hale gelir, cehalet hâkim olur, günahkarlık kökleşir ve böyle bir kalbi Allâh (cc), kendisinin anılmasından (hafazanallah) gafil bir hale getirir.

Kalp Kasveti

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

“Sonra bunun ardından kalpleriniz yine kasvetli hale geldi (katılaştı). Taş gibi hatta daha katı oldu. Çünkü taşlar vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taşlar vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taşlar da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) aşağıya yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.” (Bakara, 2/74)

Taş, her ne kadar katı da olsa, Allah’ın (cc) emrine karşı gelemez. Halbuki bazı insanlar birbiri ardınca gelen mucizeleri görmelerine ve Allah’ın (cc) nimetleri ile boyanmalarına rağmen, Allah’a (cc) inanmaktan imtina etmekte ve kalpleri hakkı tanıma adına bir türlü yumuşamamaktadır. Bu durum ayet-i kerimede (اَشَدُّ قَسْوَةً) “taştan daha şiddetli bir katılık” olarak tarif edilmektedir. Çünkü öyle nehirler vardır ki kayalıkların arasından kaynar. Mesela dünyanın en uzun nehri olan Nil’in (6.650 km) başladığı yer, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadeleri içerisinde, Cebel-i Kamer denilen bir dağın kayalıklarından kaynamakta ve mütemadiyen küçük bir deniz gibi devamlı akmaktadır.

Şayet Rab Teâlâ dağlara tecelli etseydi biz o dağları Allâh korkusundan dolayı un ufak ve darmadağın olmuş bir halde görecektik (Araf, 7/143). Aynı şekilde, şayet elimizde okuduğumuz Kur’ân-ı Kerîm, bir dağa indirilmiş olsaydı, Allâh korkusundan dolayı o dağın saygı ile başını eğdiğini ve paramparça olduğunu görecektik (Haşir, 59/21). Hz. Ali’den (ra) rivayet edildiğine göre hicretten önce henüz Mekke’de bulundukları zamanlarda, taşlar ve ağaçlar Efendimize (sas) selâm vermekte ve “Ya Resulallah, sana selâm olsun”[5] demektedirler. Ayrıca câmid görünen varlıkların tesbihlerinin olduğu Kur’ân-ı Kerîm tarafından bizlere şöyle haber verilmektedir:

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.” (İsra, 17/44)

Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler (boyun eğerler).” (Nahl, 16/49)

Elbette insanın mukayeseye dahi gelemeyecek olan çok büyük iman ve İslam nimetleri karşısındaki olumlu ya da olumsuz tutum ve tavırları, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri tarafından kaydedilmektedir. Kalpleri katılaşan kimselerin yaptıkları tespit edilecek, amellerine gerekirse dünyada, değilse ahirette mutlaka karşılık verilecektir.

Kalp kasvetine sebep olan unsurlardan biri misakı bozmak olurken, bir diğeri de dini rükünlerin sağlamlık ve sıhhatine halel getiren kasıtlı fetva ve yanlış yorumlardır. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

فَبِمَا نَقْضِهِمْ مٖيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهٖ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهٖ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَلٖيلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ

 “Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini kasvetli hale getirdik (katılaştırdık). Kelimeleri asıl anlamlarından kaydırıyorlar. Kendilerine öğütlenen şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever.” (Mâide, 5/13)

Sözleri bozmak”, peygamberi yalanlamak ve Efendimizin (sas) bazı vasıflarını gizlemek ya da değiştirmeye çalışmaktır. “Kalplerini kaskatı yaptık” ifadesi ise, o kalplerin Hakk’ı ve gerçeği kabul etmekten uzaklaştırılması, delilleri gördükleri halde reddetmeleridir. Kalplerinin katılığı, söz konusu kimselerin şefkat ve merhametten uzak karanlık bakışlarında ve insani duygulardan uzak tutum ve davranışlarında tezahür etmektedir. “Kelimeleri asıl anlamlarından kaydırıyorlar” cümlesi de bâtıl ve yanlış yorumlar yaparak, fetvalar vererek insanların zihinlerini bulandırmaya çalışmaları anlamındadır. Mesela böyle birisi çıkar, türlü tevillerle faizin helalliğine kapı aralamaya çalışır. Bir başka birisi de çıkar Efendimiz’in (sas) mucizevî yönü olan “ümmîliği” konusunda lafı eğip bükerek aslında “ümmî” olmadığını izaha yeltenir. Halbuki Efendimiz’in (sas) bu yönü, onun temel mucizelerinden birisidir.

Şayet öğütlere aldırış edilmez ve yanlış yollara girilirse, Allah (cc), işleri daimî bir hainlik olan birey ya da topluluklardan yönetme yetkisini alacak ve onları lanetli bir durumla baş başa bırakacaktır. Ancak yine de ahitlerine vefa gösteren ve sözlerinde hainlik etmeyen kimseler var olacaklardır. Yanlış davranışları olanları affedenler ve müsamaha ile karşılayanlar ise muhsinlerden sayılacaklar ve Allâh tarafından sevileceklerdir.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri çok Halîm’dir. Kullarının isyanını, emirlerine uymayışını görüp bildiği halde onları hemen ve şiddetle cezalandırmaz, yumuşak davranır ve tevbe etmelerini bekler. Fakat kulların bazısı tevbe yoluna girerken, bazıları nefislerinin ve şeytanlarının telkinleri ile küfürde ve isyanda ısrar ederler. Neticede böyle kimselerin kalplerini artık kasvet bağlar. Her olumluyu çirkin, her kötüyü de güzel sanma gibi karanlık bir aymazlığa düşerler. Bu halleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurulur:

فَلَوْلَا اِذْ جَاءَهُمْ بَاْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلٰكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.” (Enâm, 6/43)

Bu tür kimseler, başlarına çeşitli sıkıntılar ve türlü belalar geldiği halde, Allah’a (cc) ve O’nun affına yönelmemekte, aksine küfürlerinde, hata ve yanlışlıklarında ısrar etmektedirler. (تَضَرَّعُوا) “Tedarraû” kelimesi, günah ve hatalarda isyan etmeyi ve diretmeyi bırakma, Allâh’ın (cc) emir ve yasaklarına uymaya çalışma demektir. Ancak bu kimseler böyle yapmamış, Allâh’a yalvarıp yakarmayı terk etmiş, inatları ve kalplerinin katılığı, şeytanın süslediği amellerini beğenmelerinden başka bir netice vermemiştir.

فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ اُولٰئِكَ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ

Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer, 39/22)

Ruhun, kutsî ve ruhanî hallerden uzak olması, bütünüyle maddi hususlara gömülmesi, dini hayatı önemsememesi durumunda, kalpler bulanık hale gelir ve manen karanlık perdelerle sarılır. Böyle bir kalp, meleklerin kapıları kendisine kapatılan, şeytanların kapıları da kendisine açılan, kötülüklerle ve çirkin ahlâk ile kirlenmiş, iyilik düşüncesinden mahrum kalmış bir kalptir. Bu kalpteki karanlığın başlangıç noktası, nefsin süflî isteklerinin zorlaması ile oluşur. Kalp, nefsin maddi ve kesif isteklerini yerine getirmeye ve ona hizmet etmeye alışır. Heva ve heves, böyle bir kalbe durmadan hileli yollar öğretir. Böylece insan ruhunda ve benliğinde karanlık perdeler, hakikate karşı kalınlaşmaya başlar. Şeytanın hakimiyeti o kalpte kuvvet bulur ve kişiyi dilediği gibi yönlendirir. Gurur, kibir ve boş temennilerle onu yanıltır ve aldatır. Allah’ın (cc) emir ve yasaklarına olan itaat zaafa uğrar. Dini hayata ait parlak ışıklar sönmeye yüz tutar. Şeytan ve güdümündeki nefisten yükselen karanlık is ve duman kalbi her taraftan istilâ eder. Böylece kalp, doğruyu ve hakikati görme ve algılama gücünü yitirir. Kişi Allah’ın dostlarından yüz çevirir ve Allah düşmanlarının halkasına katılır.

Kalbin Manevî Hastalıkları

Kalbin manevi hastalıklarının başlıcaları (hafazanallah) küfür, şirk, dalâlet, nifak, isyan, bidatler, yalan, kin ve riya, kibir ve haset, dünya sevgisi ve Allâh’tan (cc) gaflette olma gibi tamamen olumsuz hallerdir.

فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır.” (Bakara, 2/10).

Kalplerinde hastalık vardır” cümlesi ile; insanların sadece dünyayı sevmeleri, ahiretten gafil olup Allâh’tan yüz çevirmeleri, bunun neticesinde de kör ve hastalıklı bir kalbin oluşması anlatılmaktadır. Evet, kalplerinde hastalık vardır ve “Allah onların bu hastalıkla­rını da artırmıştır.” Bu açıdan Allah (cc) artık onları kendi hallerine bırakmıştır. Adeta onların bütün derdi dünya olmuştur. Bu dertlerden vakit bulup da dine gereken önemi vermeyi bir kenara bırakmışlardır.

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayete göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

“Kul bir hata işlerse kalbine siyah bir nokta konulur. Şayet o, (günahtan) vazgeçer, bağışlanma diler, tövbe edip Allah’a dönerse kalbi cilâlanır. Eğer (bunları yapmaz günah ve hataya) geri dönerse (siyah nokta) artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar. İşte Allah’ın ‘Yaptıkları yüzünden kalpleri pas tutmuştur.’ (Mutaffifîn, 83/14) ayetinde anlattığı pas budur.”[6]

Bir kalp, kulun işlediği günahların artması ile, artık hakikati anlamaktan, dini emir ve yasakların hikmetini görebilmekten uzak hale gelir, ahirete ait güzellikler artık onun nazarından silinmiştir. Bunun yerine de dünyevi gaye ve hedefler öncelikli hale gelmiş, dünya hayatı ve fani konular bu kulun kalbinde çok büyük ehemmiyete sahip olmuşlardır. Böyle bir kimse, bütün çabasını dünya ve içindekiler için kullanır. Ahiret, haşir, sorgu ve sual artık onun umurunda değildir. Dolayısıyla da ne tövbeye ne de kusurlarını telâfi etmeye çabalamaz. İşte kalbin günahlarla kararmasının bir anlamı da budur.

اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَبٖيلًا

“Muhakkak o kimseler ki iman ettiler, sonra kâfir oldular, sonra yine iman ettiler, sonra yine kâfir oldular, sonra da küfürlerini arttırdılar. Artık Allah Teâlâ onlar için mağfiret edecek değildir. Onları bir doğru yola sevk edecek de değildir.” (Nisa, 4/137).

Âyet-i kerîme, küfrün artıp eksilebileceğine delalet etmektedir. Bu durumda imanın da aynı şekilde artıp eksilebilmesi gerekir. İman ve küfür birbirinin zıddı olmasından dolayı, birisi farklılığı kabul ettiğine göre, diğerinin de kabul etmesi lüzumu hasıl olmaktadır.

وَاَمَّا الَّذٖينَ فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ

“Fakat o sureler, kalplerinde küfür ve nifak hastalığı bulunanların inkârlarına inkâr kattı ve onlar kâfir olarak öldüler.” (Tevbe, 9/125).

Cenâb-ı Hak, müminler hakkında Tevbe, 9/124’te zikredilen iki şeye mukabil, münafıklar için de iki şeyin meydana geldiğini bildirmektedir:

a) Kalplerinde bir maraz bulunan münafıklara gelince, bu ayet onların küfürlerine küfür katıp artırmıştır.

b) Onların, küfür üzere ölmeleridir. Böylece bu durum, müminler için tahakkuk eden müjdeye zıt bir şey gibi olmuş olur. Bu durum, birinci durumdan daha kötü ve daha çirkindir. Zira birinci durum, onların küfürlerinin artmasından ibarettir. İkinci durum ise, küfürlerinin devamı ve o küfür üzere ölmeleri demektir.

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُ اَنَسْجُدُ لِمَا تَاْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا

“Onlara: Rahman’a secde edin, denildiğinde, bu onların nefretini artırarak, Rahman da nedir? Senin bize emrettiğine secde mi edeceğiz? dediler.” (Furkan, 25/60).

Süfyan es-Sevrî bu âyet-i kerime hakkında şöyle dermiş:

“Ey yüce ilâhım, senin düşmanlarının nefretlerini arttıran husus, benim senin önünde daha bir zilletle boyun eğmemi arttırmıştır.”

İnşâAllâh “Kalbin Sıfatları ve Halleri III” adlı yazı ile devam etmeye çalışacağız.


[1] Buhari, İlim, 13 (71); Müslim, İmare, 53 (1037).

[2] Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, Müessesetü’t-Târîhi’l-Arabî, Beyrut-1994, C. 2, s. 72; C. 5, s. 137.

[3] Tirmizi, Dua, 129 (3596).

[4] Müslim, Zikir, 1 (2676).

[5] Tirmizi, Menakıb, 6 (3626).

[6] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83 (3334); İbn Mâce, Zühd, 29 (4244).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s