Felsefe ve Hikmet İlişkisi Üzerine

Musa Kâzım GÜLÇÜR

18 / 02 / 2022

İçindekiler

Giriş 2

Felsefe 3

Hikmet 9

Nursî’nin Felsefe ve Hikmet Yorumu 19

Sonuç 22

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ اللَّهُمَّ صَلِّ وسلـم عَلَى الْأَوَّلِ فِي الْإِيجَـادِ وَالْـجُـودِ وَالْوُجُودِ، اَلْفَاتِـحِ لِكُلِّ شَــاهِدٍ وَمَشْـهُودٍ، حَضْرَةِ الْمُشَـاهَـدَةِ وَالشُّهُودِ، اَلـسِّــرِّ الْبَـاطِـنِ وَالنُّـورِ الظَّاهِرِ الَّذِي هُـوَ عَيْنُ الْمَقْصُودِ، مُمَيِّزِ قَصَبِ السَّـبْقِ فِي عَالَمِ الْخَلْقِ الْمَخْصُوصِ بِالْعُبُودِيَّةِ، اَلرُّوحِ الْأَقْدَسِ الْعَلِيِّ وَالنُّـورِ الْأَكْمَلِ الْبَهِيِّ، اَلْقَائِمِ بِكَمَالِ الْعُبُودِيَّةِ فِي حَضْرَةِ الْمَعْبُودِ، اَلَّـذِي أُفِيضَ عَلَى رُوحِي مِـنْ حَضْرَةِ رُوحَانِيَّتِهِ، وَاتَّصَلَتْ بِمِشْكَاةِ قَلْبِي أَشِـــعَّةُ نُـورَانِيَّتِهِ، فَهُوَ الرَّسُـــولُ الْأَعْظَمُ وَالنَّبِيُّ الْأَكْـرَمُ وَالْوَلِيُّ الْمُقَرَّبُ الْمَسْـعُودُ، وَعَلَى أٰلِـهِ وَأَصْحَابِهِ خَزَائِنِ أَسْـرَارِهِ، وَمَعَارِفِ أَنْوَارِهِ، وَمَطَالِـعِ أَقْمَارِهِ، كُنُوزِ الْحَقَائِقِ، وَهُدَاةِ الْخَلَائِقِ، نُجُومِ الْهُدَى لِمَنِ اقْتَدَى، وَسَلَّمَ تَسْلِيماً كَثِيراً كَثِيراً

(8/85 ، سُورَةُ القَصَصِ )(إنَّ الذي فَرَضَ عَلَيْكَ القُرآنَ لَرادُّكَ إلَى مَعَادٍ)

(18/10 ، سُورَةُ الْكَهْفِ) (رَبَّنا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً)

(7/105 ، سُورَةُ الأعراف) (ۚحَقِيقٌ عَلَىٰٓ أَن لَّآ أَقُولَ عَلَى ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْحَقَّ)

رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ، وَبِهِ الْعَوْنُ

(20/25-28 ، سُورَةُ طه) رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

Bütün hamdler, âlemlerin Rabbi Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine mahsustur. Allahım! Yaratılışta, ihsanda ve varlıkta en Evvel’e, her şahid ve meşhudun Fâtih’ine, müşahede ve şuhûdun Efendisine, maksadın bizzat kendisi Bâtınî Sır ve Zahirî Nûr’a, ubudiyete mahsus varlık aleminde herkesi geçen en Seçkin’e, en yüce Kutsal Ruh’a ve en mükemmel Parlak Işığa, Yüce Allâh’ın huzurunda kemâl-i ubûdiyetle Kâim Kişiye, ruhuma ruhaniyetini ifâza edene, kalp mişkâtımı nûraniyeti ile Aydınlatan’a, en büyük Resule, en keremli Nebî’ye, saadetli en yakın Dost’a, ailesine, sırlarının hazinesi, öğretilerinin aydınlığı, tulû etmiş ayları, hakikatlerinin hazinesi, insanların hidayetçileri, onlara uyanlar için yıldızlar konumundaki ashab hazeratına, sonsuz salâtlar ve selamlar olsun.

Kur’ân’ı (okumayı, tebliğ etmeyi, muhtevasıyla amel etmeyi ve insanlara iletmeyi) sana farz kılan, seni elbet bir sonuca (yani dünyada senin hükmedeceğin özgür bir vatana Mekke’ye, Ahirette de hiçbir beşere nasip olmayan muazzam, mükemmel ve nihaî bir mutluluk yurduna) vardıracaktır!” (Kasas, 28/85)

Ey Rabbimiz, bizlere katından bir rahmet (mağfiret, rızık ve düşmandan emin olma gibi) ihsan eyle ve içinde bulunduğumuz şu durumdan bize bir çıkış yolu göster.” (Kehf, 18/10)

Benim üzerimdeki sorumluluk, Allâh hakkında gerçekten başka bir şey söylemememdir.” (Araf, 7/105)

“Felsefe ve Hikmet İlişkisi Üzerine” Giriş

Yüce Allâh’ın (cc) izni ve inayeti ile bu yazımda, “felsefe ve hikmet” kavramlarını ayrı ayrı ele almaya çalışacak, varsa aralarındaki farklara ve müşterek kullanımlara işaret edeceğim.

İslam düşüncesinde, bilginin hem öznesi hem de nesnesi hiyerarşiktir. En evvel, mutlak gerçeklik Allâh Celle Celalüh vardır. Daha sonra melekler hiyerarşisi, insanlık alemi ve neticede tabi alem bulunur. Varlıklar hiyerarşisinin tamamı, İlahi Arştan Süreyya’ya oradan da aşağıdaki toprağa kadar yer alır. İslami bakış açısında, Tanrı ile ilgili bilginin (marifetullah), insan benliği bilgisi (marifetü’n-nefs) ile ya da mineraller bilgisi (ilmü’l-meâdin) ile aynı seviyede olmadığı açıktır. Mesela, Ayet el-Kürsî, Kur’an-ı Kerîm ayetlerinin en büyüğüdür. Bunun sebebi, Ayet el-Kürsî’nin İlahî Öz sıfatları ve fiilleri konu edinmesi ve bu çok yüksek önemi haiz hususlardan başka bir konuyu içermemesidir. Aynı zamanda Efendimiz sallAllâhu aleyhi ve sellem, ism-i a’zamın Ayet el-Kürsî’de yer aldığını, İhlas suresinin, Kur’an-ı Kerîm’in üçte birine eşit olduğunu açıklamıştır. Bu surelerin Kur’an-ı Kerîm’de en üstün mevkii kazanması, Yüce İlahî gerçeklik bilgisini muhtevi olmaları sebebiyledir. Kur’an-ı Kerîm ayetlerinin diğer kısımları sırayla, ahlâk ve şeriat ile ilgilidir ve bunların her ikisi de kendi hakikatlerini yansıtırlar. Allâh’a giden yol ahlâk ile, yine Allâh’a giden ancak genel yol ilâhî hukuk, şeriatın dikey ve niteliksel uzantılarıdır.

Kur’an-ı Kerîm’de, entelektüel ve manevi derecelerin gerçekliği şu şekilde beyan buyurulur: “Allâh, içinizden iman etmiş olanlarla kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini artırır.” (Mücadele, 58/11) Bu anlamda bütün peygamberlerde (ase) (Bakara, 2/253), insanlar arasında (Ali İmran, 3/163; Enam, 6/165; Zuhruf, 43/32) ve ahirette mevkiler (İsra, 17/21; TâHê, 20/75) itibarı ile bir derecelendirme bulunduğu gerçeği beyan edilmektedir.

İlahi Tevhide dair şahitlik ise şu şekilde derecelendirilmiştir: “Allâh adaleti ayakta tutarak şu şahitlikte bulunmuştur ki kendisinden başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bu tevhide) şahitlik etmişlerdir.” (Ali İmran, 3/18)

Ayrıca Kur’anî terminolojide, Allâh’a (cc) en yakın olanlar (mukarrebûn), sağdakiler (ashab-ı meymene) ve soldakiler (ashab-ı meşeme) bulunur. (Vâkıa, 56/7-10)

Çok detaya girmemiş olsak bile, aktardığımız naslar hiyerarşinin varlığı konusunda yeterlidir. Çünkü hiyerarşik yapı, insan aklı ve idrak alanı dahil, kozmik tezahürün bütün alanlarına uzanır. Bu hiyerarşik alanda -ki onlardan biri de ilimler hiyerarşisidir-, yer aldığını düşündüğümüz temel kavramlardan ikisi “felsefe ve hikmet”tir.

Şimdi bu her iki kavram ile ilgili ilim adamlarımızın açıklamalarına yer verecek, her iki temel kavramın müşterek ve ayrı göründükleri noktaları belirleyeceğim.

Felsefe Nedir?

Yunanca “sevgi” anlamına gelen “fila” ile, “hikmet” anlamına gelen “sofia”dan oluşan ve “hikmet sevgisi” demek olan “filasofia” kelimesi, dilimize “filozof” ve “felsefe” şeklinde geçmiştir.

Felsefeyi, en başta Et-Tâm, El-Hak ve diğer esmâ-i hüsnâsı ile kendisini bizlere tanıttıran, Vâcibu’l-Vücûd Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, belirli bir hiyerarşi ile var ettiği insan, melek, ruhaniler ve varlık hakikatinin, aklî şekilde temellendirilme bilgisi” şeklinde tanımlamaktayım.

Bu bölümde, verdiğim tanıma uygun olacak şekilde, İslâm’ın yetiştirmiş olduğu nadide hükemâmızdan Ya‘kūb b. İshak el-Kindî (v. 252/866), ünlü hekim ve filozofumuz Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî (v. 313/925), “Muallim-i Sânî” lakabı ile de tanınan ünlü Türk filozofumuz Ebû Nasr Muhammed b. Uzluğ el-Fârâbî (v. 339/950), İslâm medeniyetinin altın çağı olarak kabul edilen onuncu yüzyılda yaşayan Meşşâî filozoflarımızdan Ebu Süleyman es-Sicistânî (v. 391/1001) ve İşrâkī felsefe ekolünün önde gelen filozof ve yorumcusu, felsefe tarihçisi Şemsüddîn Muhammed b. Mahmûd eş-Şehrezûrî’den (v. 687/1288) alıntılar ile mevzuya derinlik kazandırmaya çalışacağım.

İlk İslâm filozofu ve Meşşâî okulunun kurucusu Ya‘kūb b. İshak el-Kindî (v. 252/866), Tarifler Üzerine adlı risalesinde, felsefe ile ilgili tarifleri şu şekilde vermektedir:

“Eskiler felsefeyi birkaç şekilde tarif etmişlerdir:

1. Adından türetilmiş tarife göre felsefe, “hikmet sevgisidir.” Çünkü filozof, “seven” anlamındaki “filos” ile “hikmet” anlamına gelen “sofia” kelimesinden oluşturulmuş bileşik bir kelimedir.

2. Felsefeyi (pratikteki) etkisi açısından tarif ederek, “felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde Yüce Allâh’ın fiillerine benzemesidir” demişlerdir.

3. Yine etkisi açısından tarif ile, mecâzî anlamda “felsefe, ölümü tercih etmedir” demişlerdir. Onlara göre iki çeşit ölüm vardır. Biri, ruhun bedeni kullanmayı terk etmesidir. Diğeri ise, arzuları öldürmedir. Onların “ölüm” ile kast ettikleri, arzuları öldürmedir. Çünkü, fazilete giden yol, arzuları yok etmekten geçer. Bundan ötürü, eskilerin önde gelenleri, lezzetin kötü olduğunu söylemişlerdir. Zorunlu olarak nefsin biri duyu, diğeri de akıl olmak üzere iki kullanım alanı olduğuna göre, insanların lezzet dedikleri, duyu algısına hitap eden şeylerdir. Dolayısı ile duyu lezzetleri ile meşgul olma, aklı kullanmama anlamına gelecektir.

4. Diğer ilimlerin sebebi olması açısından tarif ile, “felsefe, sanatların sanatı ve hikmetlerin hikmetidir” demişlerdir.

5. “Felsefe, insanın kendisini bilmesidir” diye de tarif etmişlerdir. Bu, derin ve son derece değerli bir ifadedir. Sözgelimi ben, “varlık, ya cisimdir ya da değildir” diyebilirim. Cisim olmayan bir şey, ya arazdır ya da cevherdir. İnsan ise, cisim, nefis ve arazlardan ibarettir. Nefis, cisim olmayıp cevher olduğuna göre, insan kendi varlığını tanıdığında, cismi de arazları ile birlikte tanımış olur. Ayrıca, ilk arazı ve cisim olmayan cevheri de bilmiş olur. O halde, “bunları bilen, hepsini bilmiş olur” demektir. Bundan ötürü bilge kişiler, insana “küçük âlem” demişlerdir.

6. Konusu itibarı ile felsefe, “insanın gücü ölçüsünde, ebedî ve küllînin hakikatini, mahiyetini ve sebeplerini bilmesidir.” Bu âlemde, Şanı Yüce Yaratıcı ile akıl âlemi hakkında soru sorma (felsefenin temel görevidir). Bu (aklî) alan ile ilgili bir soru varsa, bunun cevabı nedir? O (akıl), bedendeki nefis gibi bir şey midir? Nefis olmadan bedeni yönetmek mümkün olmadığı gibi, beden üzerindeki etkisi görülmeden de nefsi bilmek mümkün değildir. Görünmeyen bir âlem (akıl) olmadan, görünen âlemi (bedeni) yönetmek de mümkün değildir. Görünmeyen âlemi bilmek ise, ancak bu âlemde onun varlığını gösteren idare ve eserler ile mümkündür.”[1]

Yukarıdaki iki, üç ve altı numaralı tarifler Eflatun’a, dördüncüsü Aristo’ya, beşincisi de Sokrat’a aittir. Ancak iki numaralı tarifte yer alan, “felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde Yüce Allâh’ın fiillerine benzemesidir” cümlesini, hekim ve filozof Ebubekir er-Râzî (v. 313/925), Filozofça Yaşama adlı risalesinde, “dengeli olmanın önemi”ni tafsilatlı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle açıklamaktadır:

“Aklı veren, üzüntü ve tasamızı gideren Allâh’tan, kendisinin hoşnut olacağı ve bizi kendisine yakın kılacak yola iletmesini niyaz ederiz. Özet olarak demek istiyorum ki, madem ki şanı yüce Yaratıcı, asla bilgisizliğe düşmeyen Âlim, asla zulmetmeyen Âdil’dir. O’nun ilmi, adaleti ve rahmeti mutlaktır. Madem ki O bizim yaratanımız ve sahibimiz, biz de O’nun kullarıyız. En çok sevilen köle, efendisinin izinden gidendir. Öyleyse, şanı Yüce Allâh’a en yakın olan kul, en bilgin, en âdil, en merhametli ve en şefkatli olandır. İşte bütün filozofların, “felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde Allâh’a benzemesidir” sözüyle anlatmak istedikleri budur.”[2]

İslâm felsefesini, metot, terminoloji ve problemler açısından temellendiren, felsefe dünyasında “Muallim-i Sânî” lakabı ile tanınan, ünlü Türk filozofu Ebû Nasr Muhammed b. Uzluğ el-Fârâbî de (v. 339/950) Felsefe Öğreniminden Önce Bilinmesi Gereken Konular adlı risalesinde, “felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde Allâh’a benzemesidir” cümlesini şu şekilde anlamlandırır:

“Felsefe öğrenmekten amacın ne olduğu hususuna gelince; amaç, Yüce Yaratıcı’yı bilmek, O’nun hareket etmeyen (değişikliğe uğramayan) Bir olduğunu, her şeyin etken sebebinin O olduğunu; O’nun, kendi cömertliği, hikmet ve adaleti ile bu âleme düzen verdiğini bilmektir. Filozofun yapması gereken şey de, insanın gücü ölçüsünde Yaratıcı’ya benzemesidir.[3]

Kindî, Felsefe-i Ûlâ adlı risalesinde, “insan sanatlarının değer ve mertebe bakımından en üstünü felsefedir” dedikten sonra, “felsefe tarifi”ni şu şekilde vermektedir:

“İnsan sanatlarının, değer ve mertebe bakımından en üstünü felsefedir. Felsefe, insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir (ilmü’l-eşyâ bi-hakâikihâ). Filozofun bilgiden amacı, gerçeğin bilgisini yakalamak, davranışının amacı ise sürekli fiil değil, gerçeğe göre davranmaktır. Çünkü, biz gerçeğe ulaşınca (o yöndeki fiilimiz) sona erer. Biz, sebeplilik bağıntısı olmadan, gerçeğin bilgisini elde edemeyiz. Her şeyin varlığının ve sürekliliğinin sebebi, gerçekliktir. Zira varlığı olan her şeyin bir de gerçekliği vardır.

Şu halde gerçek, zorunlu olarak vardır ve dolayısı ile var olanlar varlığa sahiptirler. Felsefenin en değerlisi ve mertebe bakımından en yücesi ‘ilk felsefe’dir. Bununla, her hakkın sebebi olan El-Hakku’l-Evvel (İlk Gerçek Allâh) hakkındaki bilgiyi kast ediyorum. Bunun içindir ki, tam ve değerli bir filozofun, bu kıymetli bilgiye ulaşması gerekir. Çünkü, sebebin bilgisi, sebeplinin bilgisinden daha değerlidir. Biz, bilgilerimizin her birinin sebebini bilirsek, onları ancak o zaman tam olarak bilmiş oluruz.”[4]

Kindî’nin, “varlığın hakikatini bilme (ilmü’l-eşyâ bi-hakâikihâ)” konusunu “felsefe” olarak kabul etmesi, “din ile felsefe” arasında ilişki kurması açısından oldukça önemlidir. Kindî, din ile felsefe arasında kurduğu ilişkiye şu şekilde açıklık getirir:

“(Din ile felsefe beraberdir) Çünkü, Ulûhiyet, Vahdâniyet ve ahlâk bilgisi, hatta yararlı tüm şeylerin, yararlıyı elde etmeye vesile olan her şeyin bilgisi ile, tüm zararlılardan korunmaya ve sakınmaya ait bilgiler, “varlığın hakikatini bilme / felsefe (ilmü’l-eşyâ bi-hakâikihâ)” içine girer. İşte peygamberlerin, Şanı Yüce Allâh’tan getirdikleri de tümüyle bu tür bilgilerdir. Zira peygamberler -Allâh’ın salâtı üzerlerine olsun- Allâh’ın birliği, O’nun hoşnut olduğu ahlâkî faziletlerin gerekliliği ve faziletlere aykırı olan reziletlerin tümüyle terk edilmesi fikrini getirmişlerdir. O halde, daha önce de söylediğimiz gibi şimdi de söylüyoruz ki, gerçeğe sahip olanlar katında çok değerli olan bu ganimete (felsefe) biz de sahip olmalıyız ve onu elde etmek için olanca gücümüzle çalışmalıyız.”[5]

Ünlü hekim ve filozof Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî (v. 313/925), Felsefe Risaleleri adlı eserinin Birinci Bölüm’ünde, felsefe ile ilişkilendirerek, “Aklın Değeri ve Ona Övgü” bahsini açmakta ve şunları söylemektedir:

“Şanı yüce Yaratıcının, bize aklı vermesi ve onu sevdirmesinin sebebi, dünya ve ahirette yararlı olan şeyleri, bizim elde etmemizi sağlamamız içindir. Zaten yararlı olana ulaşıp onu elde etmek, bizim gibilerin doğasında (cevher) vardır. Şüphesiz ki akıl, Allâh’ın bize olan en büyük, en faydalı ve en değerli nimetidir.

Akıl sayesinde bizler, aklı olmayan canlılardan üstün kılındık. Onlara sahip olarak hem bizim hem de kendilerinin yararına olacak şekilde onları eğitip kullandık. Kendi hayat düzeyimizi yükselten ve güzelleştiren her şeyi akılla elde ettik. Ayrıca, istediklerimize ve amacımıza da akıl ile ulaşırız. Yine akıl sayesinde, gemi yapım sanatını, onu kullanmayı, böylece denizaşırı ülkelere ulaşmayı öğrendik. Bedenimiz için çok yararlı olan tıbbı ve bize yararı dokunan daha birçok sanatı akılla elde ettik. Bizim açımızdan karmaşık ve bizden uzak, gizli kalabilecek olayları yine akıl sayesinde anladık. Yeryüzünün ve gökkürelerinin şeklini, güneşi, ay ve öteki yıldızların büyüklüğünü, boyut ve hareketlerini akılla kavradık. Şanı Yüce Yaratıcının bilgisine de akılla ulaştık. Bu husus, bizim kavrayabildiğimiz en büyük ve elde ettiğimiz en yararlı bilgi olmuştur.

Hülâsa, akıl öyle bir şeydir ki, ondan yoksun olsaydık, halimiz hayvanlardan, çocuk ve delilerden farksız olurdu. Ve öyle bir şeydir ki o, fiillerimiz duyularda ortaya çıkmadan önce, âdeta görmüş gibi, onların nasıl olacağını akılla öngörebiliriz. Sonra da duyusal fiillerimiz onlara uygun olarak gerçekleşir.

O halde yeri ve değeri, böylesine önemli olan aklı, mertebesinden indirmememiz ve derecesini düşürmememiz bize düşen bir görevdir. Yani, onu hâkimken mahkûm, bağlanılanken bağlanan ve önder iken uydu durumuna düşürmemeliyiz. Aksine her işte ona başvurmalı, her işi onunla değerlendirmeli ve ona güvenmeliyiz. İşleri akılla yürütmeli, onun karar veremediği durumlarda biz de işleri durdurmalıyız. Nefsanî arzular ise aklın felaketidir ve aklı bulandırır. Yolundan, amaç ve istikametinden saptırır. Akıllı birinin, kendi yolunu bulmasını ve işlerini düzene koymasını engeller. Öyleyse biz, emir ve yasaklara uymak üzere, nefsanî arzularımızı eğitip kontrol altına almalıyız. Böyle yaptığımız takdirde, aklımız en yüksek düzeyde saflaşıp aydınlatır ve bizi ulaşabileceğimiz son hedefe ulaştırır. Allâh’ın, akıl nimetini lütfetmesiyle bizler mutlu oluruz.”[6]

Kindî, dinin temsilcisi olduklarını iddia eden, ancak felsefeyi (aklı ve hakikat sevgisini) düşman olarak gören hasetçi ve felsefe karşıtı kimseler için şöyle söylemektedir:

“Aslında, layık olmadıkları halde, günümüzde hakkı temsil konumunda bulunup şekle aşırı bağlı bazı kimseler, zihinlerindeki kapalılık sebebi ile gerçeği anlamaktan acizdirler (çünkü aklı gereksiz ya da daha aşağıda görmektedirler). Bunların bilgileri, yüksek düşünce sahiplerini takdir etme, yararı herkese ve aynı zamanda onlara da dokunacak içtihat yapma seviyesinde değildir. Behimi nefislerinde yer eden haset kiri ve ufuklarını kaplayan karanlık, gerçeğin ışığını düşünce (akıl) gözü ile görmelerini engellemiştir. Haksız yere işgal ettikleri kürsülerini korumak için, elde edemedikleri ve kendilerinin çok uzağında bulundukları insanî faziletlere sahip olan kimseleri, saldırgan ve zalim bir düşmanmış gibi aşağılarlar. Amaçları önde görünmek ve din tüccarlığıdır. Oysa kendileri dinden yoksundur. Çünkü, bir şeyin ticaretini yapan, onu satar. Sattığı ise, artık kendisinin değildir. Kim dinin ticaretini yapıyorsa, onun dini yoktur. Varlığın hakikati bilgisini (ilmü’l-eşyâ bi-hakâikihâ) edinenlere karşı çıkan, bu faaliyetleri küfür sayan kimselerin, din ile bir ilişkisinin kalmamış olması gerekir.”[7]

Felsefenin çıkış zamanı ve yeri ile ilgili olarak Fârâbî, Kitâbu’l-Mille adlı eserinde, felsefenin önceleri Keldânîlerde yani Irak ehlinde bulunurken, daha sonraları Mısır ahalisine, oradan da Araplara intikal edene kadar Yunanlılarda kaldığını, onların bu ilmi “mutlak hikmet” ve “en büyük hikmet” olarak isimlendirdiklerini, onun edinilmesine “bilim” ve ona ilişkin melekeye de “felsefe” dediklerini belirtir. Onlar, potansiyel olarak, felsefenin tüm faziletleri ihtiva ettiğini savunmuş, bu sebeple ona, “ilimler ilmi, ilimlerin anası, hikmetler hikmeti ve sanatlar sanatı” demişlerdir. Fârâbî’ye göre, hangi sanatta olursa olsun hikmet, en yüksek becerinin adıdır.[8]

İslâm medeniyetinin altın çağı olarak kabul edilen onuncu yüzyılda yaşayan Meşşâî filozoflarımızdan Ebu Süleyman es-Sicistânî (v. 391/1001), Sıvânü’l-Hikme adlı eserinde, kesin olmamakla birlikte, felsefenin ilk defa Mısır’da ortaya çıktığını, oradan da üç Milet’li (Ege bölgesinde Büyük Menderes Nehrinin ağzına yakın deniz kıyısında antik bir liman şehri) filozofa (Anaksimandros [MÖ 610], Anaksimenes [MÖ 585] ve Anaksagoras’a [MÖ 500]), Sisamlı Pisagor’a [MÖ 570], Efesli Heraklitos’a [MÖ 535], Sokrates’e [MÖ 469] ve Eflatun’a [MÖ 428] onlardan da Aristoteles’e [MÖ 322] geçtiğini ifade etmektedir.[9]

İşrâkī felsefe ekolünün önde gelen filozofu ve yorumcusu, felsefe tarihçisi Şemsüddîn Muhammed b. Mahmûd eş-Şehrezûrî (v. 687/1288), Nüzhetü’l-Ervâḥ ve Ravżatü’l-Efrâḥ fî Târîḫi’l-Hükemâ ve’l-Felâsife adlı eserinde, felsefe faaliyetinin nasıl başladığından söz ederken, ilk filozof olarak Hz. Âdem’i (as) göstermektedir.[10] Ardından Şît, İdris, Nuh, Şuayb, Dâvud ve Süleyman (ase) peygamberleri hem “nebi” hem de “hükemâ” olarak nitelendirir.[11] “Rabbânî hakîm” dediği ve Lokman Hakîm’den ders aldığını söylediği Empedokles’den bahseder.[12] Sonra da Hermes, Pisagor, Sokrat, Eflâtun, Aristo, Hipokrat başta olmak üzere, İskender Afrodisî ile İbnü’t-Tayyib es-Serahsî, İbn Miskeveyh, İbn Sînâ, Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl ve Fahreddin er-Râzî gibi İslâm düşünürlerinden itibaren kendi dönemine kadar ulaşan filozofları ele alır.

Şehrezûrî’nin, İslam öncesi filozoflara yüksek payeler vererek, müteellihîn (Allâh’ın varlığına ve birliğine inanan kimseler) olarak görmesi, onları ilâhî hikmet çizgisinde kabul etmesi sebebiyledir.

Felsefenin tanımı, tarihi ve ünlü filozoflarımızın felsefe konusundaki bu değerli görüşlerini aktardıktan sonra, şimdi de İslam kültür tarihinin çok önemli kavramlarından biri olan ve düşünce dünyamızı güçlü bir şekilde aydınlatan “hikmet” konusunu ayrıntılandırmaya çalışacağım.

Hikmet Nedir?

İslâmî bütün ekoller, “hikmet” kavramının, anlam bakımından çok kapsamlı ve çok geniş olduğu konusunda hemfikirdirler. Ancak, ulemanın bir kısmı, kelimenin anlamını daraltmışlardır.

Hikmet” kelimesi (çoğulu hikem), “men etmek, engellemek” anlamındaki “hkm” kökünden türemiş olup, klasik sözlüklerde çeşitli şekillerde anlamlandırılmıştır. Bu anlamlardan bazıları şu şekildedir:

Arap dili ve edebiyatı âlimi, müfessir Ebu Bekir er-Râzî (v. 666/1268) Muhtâru’s-Sıhah’ında “hikmet” kelimesine “ilim”, “hakîm” kelimesine de “âlim ve hikmet sahibi” anlamlarını verir.[13] Yine Arap dili, tefsir ve hadis âlimi Fîruzâbâdî (v. 817/1415) ise, Kamûsu’l-Muhît’te hikmeti; “adalet, nübüvvet, hilim, Kur’ân-ı Kerîm ve İncil, bir şeyin sağlamlaştırılması ve onun da bu durumu kabul etmesi” şeklinde tarif eder.[14] Osmanlı âlimi Ebu’l-Bekâ da (v. 1095/1684) Külliyat’ta benzer anlamları verdikten sonra, “bir şeyi yerli yerine koymak, bir şeyin doğru ve sağlam olması” anlamını verir.[15]

Kur’ân-ı Kerîm’de “hikmet” kelimesi, yirmi ayet-i kerimede yirmi bir kez geçmekte, bu ayet-i kerimelerin dokuzunda “kitap” kelimesi ile birlikte gelmektedir. (حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ) “Doruktaki hikmet” (Kamer, 54/5) tamlaması ise, doğrudan Kur’ân-ı Kerîm’in çok parlak unvanlarından birisidir. Bakara Suresinin 269’uncu ayet-i kerimesinde ise, “hikmet” kelimesine şu şekilde özel bir vurgu bulunmaktadır:

يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ

Allâh, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 2/269)

Ayet-i kerimeden ilk anlaşılan husus, hikmetin bilhassa sahih akla dayalı, derin ve çok yararlı bir bilgi olduğudur.

Müfessir, tarihçi, muhaddis ve fakih İbn Cerîr et-Taberî (v. 310/923), Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Ķur’ân’ında, bu ayet-i kerimedeki “hikmet” kelimesinin, müfessirlerce nasıl anlaşıldığını şu şekilde sıralamakta, en sonda da kendi görüşünü belirtmektedir:

“Müfessirler, ayet-i kerimede geçen “hikmet” kelimesi ile hangi anlamın kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:

A- Abdullah b. Abbas’a (ra) göre “hikmet”ten maksat, “Kur’ân’ın nâsihini, mensuhunu, muhkemini, müteşabihini, mukaddemini, muahharını, helalini, haramını ve misallerini anlamak ve bilmektir.”

B- Katade, Ebu’l Âliye ve Mücahid nakledilen bir görüşe göre, ayette zikredilen “hikmet”ten maksat, “Kur’ân’dır ve Kur’ân’ı anlamaktır.

C- Mücahitten nakledilen diğer bir görüşe göre, burada zikredilen “hikmet”ten maksat, “sözde ve işte isabetli / tutarlı olmaktır.”

D- İbnu Zeyd’e göre, burada zikredilen “hikmet”ten maksat, “dini anlamaktır.”

E- İbrahim en-Nehaî’ye göre “hikmet”ten maksat, “anlayışlı olmaktır.”

F- Rebi b. Enes’e göre “hikmet”ten maksat, “Allâh’tan korkmadır. Çünkü her şeyin başı Allâh korkusudur. Allâh Teâlâ, “Kulları içinde Allâh’tan hakkıyla korkanlar, ancak âlim kullardır” (Fâtır, 35/28) buyurmuştur.

G- Süddî’ye göre ise “hikmet”ten maksat, “Nübüvvet / Peygamberliktir.”

Taberî diyor ki, “aslında hikmetten maksat, ilim, marifet ve anlayış ile davranışlarda tutarlı olmaktır. Davranışlarında tutarlı olan, bilinmesi gerekeni bilendir. Allâh’tan korkandır, fakihtir ve âlimdir. Peygamberler (ase), bütünüyle dürüst, anlayışlı, söz ve amellerinde tutarlı kimseler oldukları için muvaffaktırlar. Bu itibarla hikmet, “sözde ve davranışta tutarlı olma” demektir.” Bu çok değerli müfessirimize göre hikmet, “nebevî misyonun bir yönüdür.”[16]

Efendimiz (sas) bir hadîs-i şeriflerinde, (إِنَّ مِنَ الشِّعْرِ حِكْمَةً) “Şüphesiz bazı şiirler var ki hikmettir”,[17] buyurmakla “hikmet” kelimesini şiire, Yemen’den gelen bir heyete, (جَاءَ أَهْلُ الْيَمَنِ هُمْ أَرَقُّ أَفْئِدَةً الإِيمَانُ يَمَانٍ وَالْفِقْهُ يَمَانٍ وَالْحِكْمَةُ يَمَانِيَةٌ) “Yemen halkı geldi. Onların kalpleri yumuşaktır. İman Yemenlilerin, fıkıh (anlayış) Yemenlilerin ve hikmet Yemenlilerindir[18] şeklinde iltifatta bulunurken, belirli bir coğrafyaya, (الْكَلِمَةُ الْحِكْمَةُ ضَالَّةُ الْمُؤْمِنِ فَحَيْثُ وَجَدَهَا فَهُوَ أَحَقُّ بِهَا) “Hikmetli bilgiler, müminin yitiğidir, onu nerede bulursa almaya en layık kişidir[19] buyururken de herhangi bir coğrafya ile ilişkilendirmeden, genel insanlık kültürüne izafe etmiş olmaktadır.

Bu hadîs-i şerîf, Endülüslü âlim ve şair İbn Abdürabbih’in (v. 328/940) ansiklopedik eseri El-ʿİḳdü’l-Ferîd’de, (الحكمة ضالة المؤمن يأخذها ممن سمعها ولا يبالي من أي وعاء خرجت) “Hikmet müminin yitiğidir. Hangi muhitten çıkmış olduğunun hiçbir önemi yok, onu duyduğu kimseden alır[20] şeklinde de rivayet edilmiş, Müslümanların, işlerine yarayan bilgiyi ve doğru sözü, kimden ve nereden geldiğine bakmaksızın alabileceklerine işaret edilmiştir. Böylece dış kültürlerin maruf bilgilerinden, uygun biçimde faydalanmaya meşruiyet sağlanmıştır.

Efendimiz (sas) bir defasında İbn Abbas (ra) için, (اللَّهُمَّ عَلِّمْهُ الْحِكْمَةَ وَتَأْوِيلَ الْكِتَابِ) “Allâhım, ona hikmeti ve kitabın tevilini öğret![21] şeklinde duada bulunmuş, İbn Abbas (ra), “Resülullah, bana hikmet verilmesi hususunda iki defa duada bulundu” demiştir.[22] Sahîh-i Buhârî’deki rivayette ise İbn Abbas (ra) hazretleri, “Resülullah (sas) beni kucakladı ve Allâhım, ona hikmeti öğretdiye dua etti” demektedir. İmam Buhârî, buradaki “hikmet” kelimesini “Peygamberlik dışında (herhangi bir söz veya fiilde) isabet” olarak tanımlamaktadır.[23]

İmran b. Husayn (ra), Efendimiz’den (sas) (الْحَيَاءُ لاَ يَأْتِي إِلاَّ بِخَيْرٍ) “Utanma duygusu, ancak hayır getirir” hadîs-i şerifini rivayet edince, Tabiî âlimlerinden Büşeyr b. Ka’b, “Hikmet kitaplarında, ‘Şüphesiz vakar da sekînet de hayadandır’ yazılıdır demiştir.[24] Dolayısı ile, ashap hazeratı ve tâbiîn-i kirâmdan gelen sözler arasında da hikmete teşvik görülmektedir.

Önemli müfessirlerimizden Mukātil b. Süleyman (v. 150/767), el-Vücûh ve’n-Neẓâʾir adlı eserinde, “hikmet” kelimesinin Kur’an-ı Kerîm’de beş anlamda kullanıldığını ifade eder:

1. Emirler, yasaklar, helaller ve haramların beyan edildiği mevize ve öğütler anlamında. Mesela:

وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُمْ بِهٖ

Allâh’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın.” (Bakara, 2/231; Ayrıca, Âl-i İmrân, 3/48 ve Nisâ, 4/113).

2. Anlayış ve ilim anlamında. Mesela:

وَاٰتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا

“(Yahya’ya) Daha çocuk iken hikmet vermiştik.” (Meryem 19/12)

(Cenâb-ı Hakk’ın Yahya Peygambere (as) o daha çocukken vermiş olduğu “hikmet”, Meryem Suresi 13 ila 15’inci ayet-i kerimeleri arasında şu şekilde tafsil edilmektedir: a) Kalp yumuşaklığı, b) Ebeveyne karşı çok iyi davranma, şefkatli olma, c) Baş kaldıran bir zorba olmama, d) Günahlardan arınmış olma, e) Takva sahibi olma.

3. Peygamberlik manasında. Mesela:

وَاٰتٰیهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاءُ

Allâh, ona (Davud’a) hükümdarlık ve peygamberlik verdi ve ona dilediğini öğretti.” (Bakara, 2/251)

4. Kur’an-ı Kerîm’in tefsiri anlamında. Mesela:

يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ

Allâh, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 2/269)

5. Bizzat Kur’an-ı Kerîm’in kendisi anlamında. Mesela:

اُدْعُ اِلٰى سَبٖيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ

“(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et.” (Nahl, 16/125).[25]

İbn Cerîr et-Taberî, (وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ) “Onlara kitap ve hikmeti öğretir” (Bakara, 2/129) ayet-i kerimesindeki “hikmet” kelimesinin, Katâde’ye isnat ile, “Efendimiz’in (sas) sünneti”, İmam Mâlik’e isnat ile, “dinin bilinmesi ve onda derin anlayış sahibi olunması” şeklinde izah edildiğini belirtir. Kendisi “hikmet” kelimesinin, “Resulün (sas) bildirmesi ile ancak öğrenilebilen Allâh’ın (cc) hükümlerini bilme” anlamına geldiğini, “hak ile batılın arasını ayıran” anlamında “hüküm” kelimesinden alındığını, “söz ve fiilinde tutarlılık bulunan” kimselere de bu anlamdan hareketle “hakîm” denildiğini ifade eder.[26]

İmam Maturidî de Kitabu’t-Tevhîd’inde[27] ve Te’vîlâtu’l-Kur’ân’ında[28] hikmeti, “sözde ve fiilde tam uygunluk” olarak tanımlamaktadır.

Fârâbî, Fusûlün Müntezea (Fusûlü’l-Medenî) adlı eserinde hikmeti şu şekilde açıklıyor:

Hikmet, diğer bütün varlıkların varlığına ve sebebi bulunan şeylerin yakın sebeplerinin varlığına sebep olan uzak sebeplerin bilgisidir. Yani onların varlığı hakkında kesinlik vardır. Biz onların ne ve nasıl olduklarını, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, o uzak sebeplerin ve onların altındaki yakın sebeplerin varlığının sebebi olan “Bir Varlığa” doğru, bir düzen içerisinde yükseldiklerini biliyoruz. Biz şunları da biliyoruz. Bu “Bir” (varlık), gerçeklikte İlk’tir ve O’nun varlığının devam etmesi, başka bir şeyin varlığına bağlı değildir. Bilakis O, başkasından varlık kazanmaksızın, kendi kendine yeterlidir. O’nun başkasından varlık kazanması, bir cisim olması veya bir cisimde bulunması asla mümkün değildir. O’nun varlığı, diğer varlıkların dışında farklı bir varlıktır. Anlam bakımından onlarla, O’nun arasında asla ortak bir yön yoktur. Aralarında bir ortak yön varsa, o sadece isim bakımındandır. İsimden anlaşılan anlam bakımından değildir. O, ancak Bir olabilir. Hakikatte Bir’dir ve diğer varlıklara birlik veren O’dur. Bu Bir’lik bizi, neticede her varlığın bir olduğu yargısına götürür. O, İlk Hakikat’tir (El-Hakku’l-Evvel) ve diğer şeylere gerçeklik (el-hakîka) kazandırandır. Başkasından gerçeklik almaksızın, gerçeklik bakımından kendi kendine yetendir. O’nunkinden daha büyük bir olgunluğun (kemâl) olması bir yana, düşünülmesi bile mümkün değildir. Hiçbir varlık, O’nun varlığından daha Tam, hiçbir hakikat onun gerçekliğinden daha gerçek ve hiçbir birlik (vahde), O’nun Birliği’nden daha tam olamaz. Aynı zamanda biz (hikmet vasıtası ile), diğer varlıkların O’ndan nasıl varlık (el-vücûd), gerçeklik (el-hakîka) ve birlik (el-vahde) aldıklarını, onlardan her birisinin varlık, gerçeklik ve birlikteki paylarının ne olduğunu ve O’ndan diğer şeylerin anlamlarını (eş-şeyiyye) nasıl kazandıklarını biliriz. Bütün varlık derecelerini (merâtibü’l-mevcûdât) biliyoruz. İlk (evvel), orta (evsat) ve son (âhir) bunlardandır. Sonuncuların (el-âhira) sebepleri vardır, fakat kendileri daha aşağıdaki bir şeyin sebepleri değildirler. Bununla beraber ortadakiler (el-mütevassitât), kendilerinin üstünde bir sebebe sahiptirler ve kendileri de kendilerinden daha aşağıdaki şeylerin sebepleridirler. İlk (El-Evvel) ise, kendinden aşağıda olan şeyin sebebidir, fakat kendisi, kendinin üstünde başka bir sebebe sahip değildir. Aynı zamanda biz yine, sonuncuların ortadakilere, ortadakilerin İlk’e ulaşıncaya kadar, çeşitli şekillerde nasıl yükseldiklerini, sonra İlk’ten tedbirin nasıl başladığını, en sonunculara ulaşıncaya kadar bir düzen içerisinde, diğer varlıklardan tek tek şeylere nasıl nüfuz ettiğini de biliyoruz. Bu, hikmet’in gerçek anlamıdır ve bu isim bazen mecazî olarak kullanılır. O halde sanatlarda üstün ve mükemmel olan kimselere Hükemâ adı verilir.”[29]

Fârâbî, bu hikmet tanımında, nazarî bilginin en üst şekline işaret etmiş olmaktadır. Ona göre hikmet, Birin, İlahî özün, sıfatların ve fiillerin bilgisidir.

Fârâbî ayrıca hikmeti, “en mükemmel varlıkların en mükemmel bilgisi” şeklinde de tanımlar. Ona göre taakkul ile, sadece beşeri / insanî şeyler elde edildiği için, insan bütün varlık dünyasının en mükemmeli ve en faziletlisi olduğu zaman hikmet vardır. İnsan şayet böyle değilse, taakkula hikmet denmez, ancak mecâzî anlamda hikmet denilebilir. Fârâbî’ye göre hikmet, bilhassa her sonradan olmuş mevcudun ve insanın mutluluğunun en yüksek sebebine tahsis ediliyorsa, bu durumda hakikat yönü itibarı ile hikmet, insanı mutluluğa götüren en temel vesileyi bildirir. Çünkü hikmet tek başına, bütün varlıkların faziletlere ve kemâle nasıl ve ne miktarda ulaştığı El-Vâhid El-Evvel’i göstermektedir. İnsan ise, El-Vâhid, El-Evvel’den kemal / mükemmellik hususunda istifade eden biricik varlıktır. Hikmet, insanın El-Evvel’den kemal / mükemmellik yönü itibarı ile aldığı en büyük faydayı gösterir ki o da mutluluktur. Bu durumda hikmet, hakikat itibarı ile mutluluk anlamına gelir. Taakkul ise, mutluluğa ulaşmada gerekeni yapmadır. Hikmet ve taakkul, mutluluğa ulaşmada iki ayrık husus olup, hikmet en yüksek hedefe götürürken, taakkul da bu hedefe ulaşmada bir vesile olmaktadır.[30]

Şeyh İbn Sînâ (v. 428/1037), Kitabu’ş-Şifâ (Metafizik) adlı eserinde, felsefî bir disiplin olarak hikmeti, “en mükemmel bilinenin en mükemmel bilgisi” şeklinde tanımlayarak, Fârâbî’yi takip eder.[31] Şeyhe göre gerçek anlamda hikmet, el-felsefetü’l-ûlâdır (metafiziktir)[32] ve “mâ ba’de et-tabia / metafizik”, her şekilde “tabiat”tan daha farklı bir ilimdir. Bu ilim, içindeki en değerli şey ile isimlendirilmiştir. Nitekim, bu ilim “İlâhî ilim” olarak da isimlendirilmiştir. Çünkü marifetullah, bu ilmin gayesidir.”[33]

Şeyh, Uyûnü’l-Hikme adlı eserinde de hikmeti şu şekilde açımlar:

“Kişinin gücü elverdiği nispette, insanî benliğinin, nazarî ve amelî hakikatlere ait hususları tasavvur ve tasdik etmek suretiyle kemale ermesidir.”[34] Hikmeti, nazarî ve amelî olarak ikiye ayırdıktan sonra, her ikisinin de üç kısma ayrıldığını, amelî hikmetin; 1) Medenî, 2) Menzilî, 3) Ahlâkîyi kapsadığını, nazarî hikmetin de 1) Hareketi ve değişimi (Tabiî ilimler), 2) Riyâzîyi (Matematik), 3) Marifetü Rububiyyeti (İlmü’l-A’lâ) yani ilâhiyatı da içeren Evvelî felsefeyi söz konusu ettiğini belirtir.[35]

Şeyhin, Aksâmu Ulûmi’l-Akliyye adlı risâlesinde ise hikmetin tanımı şöyledir:

“Hikmet, insanın gücü yettiği nispette, varlık hakkında nazarî bilgi edinmenin yanı sıra kazanılması gereken fiilleri edinmesi, böylece makul bir bilen / âlim olarak kemale erecek benliğinin ahirette en büyük saadete ulaşmasıdır.”[36]

Uyûnü’l-Hikme adlı eserinde olduğu gibi, Aksâmu Ulûmi’l-Akliyye adlı bu risâlesinde de her iki hikmet türünü üçe ayırır, onları da kendi içerisinde yeniden tafsilatlandırır.

Müfessir, Arap dil âlimi ve ahlâk felsefecisi Râgıb el-İsfahânî (v. 502/1108), El-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân adlı sözlüğünde “hikmet” kelimesine şu anlamları vermektedir:

“Hikmet, ilim ve akıl ile gerçeğe ulaşmaktır. Hikmet kelimesi Allâh (cc) için kullanıldığında, şeyleri (en küçük ve en büyük varlıkları bütün ayrıntıları ile) bilmesi ve eşyayı en sağlam / güçlü biçimde var etmesi, insan için kullanıldığında ise, kişinin varlıkların hakikatini ve ilâhî sırları tefekkür, keşif ve ilham yolu ile kavraması, gerçeği bilmesi, irfanı ve hayırlar işlemesi anlamına gelmektedir.” Râgıb’a göre (وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ) “Ant olsun Biz, Lokman’a hikmet verdik” (Lokman, 31/12) ayet-i kerimesindeki “hikmet” kelimesi bu anlamdadır. Râgıb’a göre ayrıca, “hüküm” kelimesi “hikmet” kelimesinden daha geneldir ve bu anlamda, “her hikmet bir hüküm, ama her hüküm bir hikmet değildir.” der. Bu önermesini, Hz. Enes’ten (ra) rivayetle Efendimiz’in (sas) şu hadîs-i şerîfi ile delillendirir:

(الصَّمْتُ حِكَمٌ وَقَلِيلٌ فَاعِلُهُ) “Susmak hikmettendir. Ancak uygulayanı oldukça azdır.[37]

Râgıb, “hikmet” kelimesine “Kur’an tefsiri”, İbn Abbas’a (ra) dayandırarak “nâsihi ve mensuhu, muhkemi ve müteşabihi ile Kur’an ilmi”, Süddî’ye dayandırarak da “nübüvvet” anlamları verildiğini belirtir.[38]

Kelâm, felsefe, tefsir ve usûl-i fıkıh alanlarına dair çalışmalarıyla tanınan Eş‘arî âlimi Fahreddin Er-Râzî (v. 606/1210), Mefâtîhu’l-Ğayb adlı tefsirinde, Bakara, 2/129 ayet-i kerimesi ile ilgili şu yorumları aktarmaktadır:

رَبَّنَا وَابْعَثْ فٖيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّٖيهِمْ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Ey Rabbimiz! Bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki; kendilerine senin ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları günahlarından temizlesin. Muhakkak ki sen El-Azîz, (her şeye üstün gelen) El-Hakîm’sin (sonsuz hikmet sahibisin).” (Bakara, 2/129)

“Müfessirler bu ayetteki ‘hikmet’ kelimesinden maksat ile ilgili olarak şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

1) İbn Vehb, İmam Malike, ‘Hikmet nedir?’ diye sordum, O, ‘Dini bilmek, onu anlamak ve ona uymaktır’ cevabını verdi.

2) İmam Şafiî (ra) ise, ‘Hikmet, Allâh’ın Resulünün (sas) sünnetidir’ demiştir. Bu aynı zamanda Katâde (b. Diâme)’nin görüşüdür. Allâh kendilerinden razı olsun, İmam Şafiî’nin arkadaşları şöyle demişlerdir:

‘Bunun delili, Allâh Teâlâ ayette önce Kur’an’ı okumayı, ikinci olarak onu öğretmeyi zikretmiş, daha sonra ise ‘hikmet’ kelimesini kendisinden önce gelen bu cümleye aynı hükme tâbi olmak şartıyla bağlamıştır. Binaenaleyh hikmetten maksat, Kur’an dışında bir şeyi olması gerekir. Bu da, Hz. Peygamber’in (sas) sünnetinden başka bir şey değildir.’

Şayet, ‘Bu hikmet kelimesini, tevhid, adalet ve nübüvvet ile ilgili aklî delilleri öğrenme manasına hamletmek niçin caiz olmasın?’ denirse, şöyle cevaplarız: ‘Akıllar bu hususa yöneliktir. Bu sebeple lâfzı, şeriattan elde edilmeyen bir şeye hamletmek daha evlâ olur.’

3) Hikmet, hak ile bâtılın arasını ayırmak demektir. ‘Hikmet’, ‘hüküm’ manasına gelen bir mastardır. Buna göre anlam, ‘O, indirdiğin kitabı onlara öğretiyor, öğretmiş olduğun hükümleri onlara açıklıyor’ olur.

4) ‘Onlara, kitabı öğretmesi’nden maksat, ‘muhkem ayetleri’, ‘hikmeti öğretmesi’nden maksat ise, ‘müteşabih ayetleri’ kastetmiş olmasıdır.

5) ‘Onlara kitabı öğretmesi’ cümlesinden maksat, ‘Kitaptaki hükümleri’, ‘hikmeti öğretmesi’ cümlesinden maksat, onlara hükümlerin hikmetini ve hükümlerdeki faydaları öğretmiş olmasıdır. Bazı âlimler ise, bütün bunların Kur’an’ın nitelikleri olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Allâh Teâlâ, sanki Kitab’ı, ‘Ayetler, Kitap ve Hikmet’ diye vasıflandırmıştır.”[39]

Arap dili, kelâm ve fıkıh âlimi Seyyid Şerîf el-Cürcânî (v. 816/1413), Kitabu’t-Taʿrîfât’ında “hikmet” kelimesini üç açıdan ele alır:

“1. Var etme, 2. İlim, 3. Güneş, ay ve diğer gök cisimlerinin hareketleri (el-ef’âlü’l-müsellese).”

Cürcânî, İbn Abbas’ın yukarıda geçen “hikmet” tanımını aktarır ve “hikmet” kelimesine dil açısından, “ilim ile amel” anlamını verir. Ayrıca, “hikmet” kelimesinin, “insanın gücü ölçüsünde nesnelerin mahiyetlerini ve hakikatlerini bilmesidir” şeklinde tanımlandığını belirtir. Diğer taraftan hikmetin, “gerçeği ifade eden her söz, gereksiz lafızlardan arındırılmış akla uygun söz” anlamına da işaret eder.

Cürcânî, “hikmet” kelimesinin tamlamalı şekillerini ise, üç kısımda şöyle değerlendirir:

1. “İlâhî hikmet (el-hikmetü’l-ilâhiyye)”, gücümüz ve iradelerimiz dışında kalan madde ötesi mücerret varlıkların durumlarını araştıran bir ilmin adıdır. Bu terim ayrıca, varlığın üzerinde bulunduğu hakikati bilme ve onun gereği ile amel etme çabasına da işaret etmektedir. Bu yönüyle, ilmî ve amelî hikmet olarak da ikiye ayrılmıştır.

2. “Dile getirilmiş hikmet (el-hikmetü’l-mantûk bihâ)”, “şeriat ve tarikat ilimleridir.”

3. “Dile getirilmeyen hikmet (el-hikmetü’l-meskût anhâ)” ise, “resmen âlim bilinen, fakat hakiki âlim olmayan, sadece zahiri ilimleri bilen kimselerin (ulemâ-i rüsum), kendilerine zarar verebilmesi ihtimalinden dolayı asla vakıf olamayacakları hakikatlere ait saklı sırlardır.”[40]

Keşşâfü Iṣṭılâḥâti’l-Fünûn ve’l-ʿUlûm adlı ansiklopedik eseriyle tanınan Hintli âlim et-Tehânevî el-Fârûkī (v. 1158/1745), “hikmet” kelimesini, “söz ve fiilde tutarlılık ile ilgili ahkâm” olarak belirledikten sonra, “amelî, ahlâkî, menzilî, siyasî ve medenî” kısımlara ayrıldığını ifade eder. Diğer taraftan, (ذٰلِكَ مِمَّا اَوْحٰى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ) “İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir” (İsra, 17/39) ayet-i kerimesine dayanarak hikmetin, “amele dayalı Hakk’ın Zâtı ve hayrın (dini sorumlulukların) bilgisi” olarak tanımlar. Ayrıca tasavvufçuların, “nefsin ve şeytanın afetlerini, bunlardan koruyucu manevi riyazet yollarını bilme” şeklindeki tanımlarını da aktarır. Kelimenin bir başka anlamının, “insan davranışlarının hile ve aldatmaya dayalı akli cerbeze hali ile, kalın kafalılık, bönlük ve alıklık ortasındaki dengeli hali olan amelî akıl” olduğunu kaydeder. Bu anlamdaki hikmetin, zulüm karşıtı olan adalet halini ifade ettiğini belirtir.

Tehânevî, (يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ) “Allâh, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 2/269) ve (اُدْعُ اِلٰى سَبٖيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ) “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle davet et” (Nahl, 16/125) ayet-i kerimelerinden hareketle hikmeti, “inanç açısından zanna dayanmayan, faydalı ve kesin delil” olarak tanımlar ve kesin delil sahiplerinin “hakîm” olarak nitelendiğini belirtir. Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi, tasavvuf ehlince “dile getirilmeyen hikmet (el-hikmetü’l-meskût anhâ)” tamlamasını, “hiçbir şekilde dile getirilemeyecek sırlar” olarak tanımlar.[41]

Nursî’nin Felsefe ve Hikmet Yorumu

Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri (1878-1960), Sözler adlı eserindeki bazı yorumları itibarı ile felsefe karşıtı gibi görülebilmektedir. Ancak, biraz sonra da aktaracağımız üzere eserlerinin tamamı göz önüne alındığında, durum tam olarak böyle değildir. Mesela, Bedîüzzaman Hazretleri Sözler adlı eserinde, “felsefe ve hikmet” kavramlarını aynîleştirerek, bu kavramları ‘silsile-i nübüvvet ve diyanet karşıtı’ olarak konumlandırır. Şöyle diyor:

“İşte bak, âlem-i insaniyette zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-yı insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde –biri, silsile-i nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet– gelmiş, gidiyor.”[42]

Daha sonra “ene” (benlik) konusuna gelir ve “ene”nin bir vechini nübüvvetin, diğer vechini ise felsefenin tuttuğunu ifade ederek, nübüvvet veçhinin verdiği sonuçları kıymetlendirir. Ancak “ene”nin diğer veçhini temsil ettiğini söylediği “felsefe ve hikmet” alanına, “Eflâtun, Aristo, İbni Sînâ ve Fârâbî”yi de katarak şu ifadelere yer verir:

“Hatta silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflâtun ve Aristo, İbni Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar; “insaniyetin gayetü’l-gayâtı, teşebbüh-ü bi’l-Vâcib’dir” yani “Vâcibü’l-vücûd’a benzemektir” deyip firavunâne bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp, şirk derelerinde serbest koşturarak; esbap-perest, sanem-perest, tabiat-perest, nücûm-perest gibi çok envâ-ı şirk tâifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderiç olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar…”[43]

Bedîüzzaman, İbn Sina ve Fârâbî gibi İslam dâhilerini eleştirmiş olmakla birlikte, bu dâhî İslam Felsefecilerimizin, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine tezkiye etmeyerek ve geride bıraktıkları eserlerine bakarak, yüksek seviyede muvahhid olduklarını söylemeliyiz.

Bedîüzzaman’ın “dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır…”[44] sözünden hareketle, İslam filozoflarımızın da dinsiz olduğu yargısına ulaşmamız büyük yanlış olur. Bedîüzzaman’ın, bilhassa 12’nci Söz’de[45] eleştirdiği felsefe, İslam öncesi hakikatsiz ya da dinsiz sûfestâilere ait köksüz iddia ve önerilerdir.

Çünkü, Bedîüzzaman Hazretleri bilhassa Sözler adlı eserinde İbni Sina ve İbni Rüşd’ü olumsuzlarken, diğer eserlerinde bu kıymetli filozoflarımızı olumlamaktadır. Aşağıdaki paragraflar, Bedîüzzaman Hazretlerinin İslam filozoflarımızdan takdir ve sena ile bahsettiği yerlerdir:

“Hikmetin bir pederi hükmünde olan İbni Sina, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemâl-i hikemiye ve vüs’at-i kariha noktasında bu zamanın yüzlerce hükemâsıyla muvâzene olunsa, tereccüh edip ve ağır gelecektir…”[46]

“Hem Kur’ân vahiy olmakla beraber, delâil-i akliye ile teyid ve tahkim edilmiş. Evet, kâmil ukalânın ittifakı buna şahittir. Başta ulemâ-yı ilm-i kelâmın allâmeleri ve İbni Sina, İbni Rüşd gibi felsefenin dâhileri, –müttefikan– esâsât-ı Kur’âniye’yi usûlleriyle, delilleriyle isbat etmişler.”[47]

“İslâm hükemâsının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhî-i meşhur Ebû Ali İbni Sina…”[48]

“Asfiya ve sıddîkîn denilen müçtehitler, imamlar, allâmeler; İbni Sina, İbni Rüşd gibi dâhî feylesoflar misillü binler ehl-i tahkik; aklî ve mantıkî bir tarzda, her biri ayrı bir meslekte, şüphesiz, binler hüccetlere ve kat’î burhanlara istinaden, ilmelyakîn derecesinde Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)’ın risaletine ve hakkaniyetine imanları öyle küllî bir şehâdettir ki, onların umumu kadar bir zekâsı bulunmayan karşılarına çıkamaz.”[49]

Ayrıca Bedîüzzaman, 1944-1947 yılları arasında yazdığı Emirdağ Lâhikası 1 adlı eserinde yer alan mektuplarından birisinde, felsefeye bütünüyle karşı olmadığını şu şekilde ifade etmektedir:

“Risale-i Nur’un şiddetle hücum ettiği felsefe zararlı olan kısımdır. Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve sanatın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı Kur’ân ile barışıktır. Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir. Diğer kısım felsefe ise, dalâlete, ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu, sefâhet, lehviyât, gaflet ve dalâleti netice verdiği, Kur’ân’ın mucizekâr hakikatleriyle muâraza ettiği için, Risale-i Nur mizanlarla, kuvvetli ve burhanlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, ancak müstakim ve menfaattar felsefeye ilişmiyor.”[50]

Bedîüzzaman’ın İslam filozoflarını eleştirdiği cümleler, sadece 1926-1930 yılları arasında yazdığı Sözler adlı eserindedir. 1911 yılında ilk basımı yapılan Muhâkemât, 1929-1934 yılları arasında telif ettiği Mektubat, 1932-1936 yılları arasında telif ettiği Lem’alar, 1936-1949 yılları arasında telif ettiği Şuâlar ve 1944-1947 arasında yazdığı mektuplardan oluşan Emirdağ Lâhikası 1 adlı eserlerinde, İslam filozoflarından ve felsefeden senâkâr bir şekilde bahsetmektedir.

Eflâtun’un ahlâk felsefesinde faziletin temeli sayılan hikmet, şecaat, iffet ve adalet kavramlarının, Gazzâlî başta olmak üzere Sünnî çizgiyi takip eden bütün ahlâkçıların eserlerinde yer aldığı görülmektedir. Bedîüzzaman da Eflatun’u eleştirmekle birlikte,[51] onun “hadd-i vasat” düşüncesine dayalı ahlâk felsefesini, diğer İslam ahlâkçılarında olduğu gibi İşârâtu’l-İ’câz ve Lem’alar adlı eserlerine kaydetmekte bir mahzur görmemiş,[52] antik felsefede önemli dönüşümleri gerçekleştiren Grek filozofları Eflatun, Sokrat ve Câlînûs’u yer yer önemli filozoflar olarak zikretmiştir.[53]

Bedîüzzaman’ın, eserlerini kaleme aldığı tarihlere bakarak, İslam filozofları ile ilgili “olumlu, olumsuz, olumlu” bir fikir çizgisine sahip olduğu görülmektedir. Dolayısı ile bu konuda nihai fikrinin ne olduğu tam olarak açık değildir denilebilir.

Sonuç

Tarihi süreç içerisinde, en eski medeniyetlerden günümüze kadar, paralellikler ve etkileşimler içerisinde bir felsefe ve hikmet geleneğinin oluştuğu görülmektedir. Felsefe, akla dayalı bilgi üretme şeklinde anlaşılırken, Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte hikmet, akıl ilkeleri ile düşünme, aklın çözemediği konularda da ilâhî / nebevî metotlarla konuyu aydınlatma anlamında daha geniş ve şemsiye bir kavram haline gelmiştir.

Aklî muhakemeyi öncelemeyi temel rükün olarak kabul eden gerçek filozofların ve hakîkî felsefe sanatının, birtakım çevrelerce hikmet karşıtı ve düşmanı olarak yaftalanması, nereden bakılırsa bakılsın beş-on asırlık bir gerilemeye, muhteşem İslam güneşinin ışıklarını kısmasına, bu durumun tabi bir neticesi olarak da hem İslam dünyasının hem de ışık bekleyen dünyanın karanlıkta kalmasına sebep olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm nassının (Yunus, 10/100) açık bir şekilde beyan ettiği gibi bu durum, bilhassa İslam toplumları açısından ağır sonuçlarla karşılaşılmasını netice vermiştir.

Felsefe ve hikmetin birbirlerinin karşıtları ve düşmanlarıymış şeklindeki tutum, İslam’ın temel kabul ve öğretilerine zıttır. İslâm toplumu entelektüellerinin eleştirilerinin asıl hedefi, ateist-materyalistler olmalıdır. Bunun aksine, felsefe şeklinde yükselen aklın ve onun kıymetli ürünlerinin aşağılanması, bu tutumun İslam felsefesine ve Müslüman filozoflara yöneltilmesi, aklî düşüncenin, kalp ve ruha zıt fonksiyonlarmış gibi görülmesi, aklın reddedilerek anlamsız ve körü körüne itaatin erdemmiş gibi kabulü, İslam medeniyetinin parlak ve göz kamaştırıcı ışıklarının çağımızda ifâzasına perde olan baş aktörlerden sadece birkaçıdır.

Filozofların, amelî hikmet / ahlâk ve siyaset alanlarında ürettikleri çok kıymetli görüşlerin, hatta Eflâtun’un ahlâk felsefesinde yer alan ve faziletlerin kaynağı sayılan, “hikmet, şecaat, iffet ve adalet” kavramlarının, başta Gazzâlî hazretleri olmak üzere, Bedîüzzaman hazretlerine kadar bütün Sünnî ahlâkçılar tarafından kabul görmesi, söylemeye çalıştığım gerçeği açıklar niteliktedir. İlâhî eğitim ve izn-i İlâhî ile eşya bilgisine ulaşan, meleklerin saygı duruşuna geçtikleri ilk insan ve ulü’l-azim peygamber Hz. Adem’den (as) başlayarak, Efendimiz’e (sas) kadar gelen süreçte oluşan gerçek felsefeye dayalı bilgi hazinesini, “İslam öncesi müzahrefat” diyerek reddetme, insanî bilgi köklerimizi koparma ve yok sayma anlamına gelmektedir. Felsefe, ilk insandan itibaren çok önemli bir bilgilenme sürecidir ve İslam ile kemâle ulaşma vetiresini devam ettirmektedir.

“Kur’ân-ı Kerîm’den ve Efendimiz’den (sas) önce hikmet yoktu” anlamında bir felsefe karşıtlığı, üstelik bunu İslam Felsefesine, filozoflarına teşmil etme davranışı oldukça anlamsızdır ve İslâm felsefesinin özünü kavrayamamak demektir. Yanlışlıklara dikkat çekme başka, İslam Felsefesini ve meşhur İslam filozoflarımızı işin içine katarak “yok sayma” daha başkadır. İlâhî kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, “insanlığın müşterek hakikatlerini ret” gibi bir kural getirmemiştir. Tam aksine Kur’ân-ı Kerîm, kendisini daha önceki ilahi kitaplardaki mevcut doğruları / hikmeti onaylayan “Musaddık”, sonradan eklemelerle ortaya çıkan yanlışlıklara da dikkat çeken “Müheymin” olarak tanıtmaktadır (Maide, 5/48). “El-Müheymin” güzel ismi aynı zamanda, “Koruyucu, gözetici, her hususta kendisine güvenilen, asla zulmetmeyen, varlıkların amellerini, rızıklarını ve ömürlerini koruyarak düzenleyen kâim” anlamlarında Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin esmâ-i hüsnâsındandır.

Kindî, geçmiş bilgi hazinesini yok sayma tavrındaki anlamsızlığa şöyle dikkat çeker:

“Hak (bilirliğin) bir gereği olarak bize düşen, hakiki ve ciddi konularda, kendilerinden büyük ölçüde yararlandıklarımız şöyle dursun, basit ve küçük ölçüde yararlandıklarımızı dahi karalamamaktır. Her ne kadar bazı gerçekleri görememişlerse de, bize intikal eden düşünce ürünleri ile onlar, bizim atalarımız ve ortağımız sayılırlar. O ürünler bize, onların hakikatine eremedikleri birçok bilgiye ulaşmak için, bir yol ve araç olmuştur. Fakat her birinin, gerçek adına elde ettiği o azıcık bilgiler bir araya toplanınca, büyük bir değer oluşturmuştur. O halde, bize gerçeği büyük ölçüde getirenler bir yana, onu azıcık olarak ulaştıranlara da şükür borcumuz büyük olmalıdır. Çünkü onlar kendi düşünce ürünlerine bizi ortak etmiş, sundukları mantıkî öncüller ile, gizli gerçeklere ulaşmanın yollarını kolaylaştırmışlardır. Onlar olmasaydı, bu kadar yoğun çalışmamıza rağmen, doğru öncüllerden hareket ile sonuçları çıkarmamız ve bilinmeyene ulaşmamız mümkün olmazdı. İşte bu birikim, geçmiş yüzyıllardan beri zamanımıza kadar süren yoğun ve yorucu çalışmaların sonucudur. Nereden gelirse gelsin, isterse bize uzak ve karşıt milletlerden gelsin, “hakkın / gerçeğin” güzelliğini benimsemekten ve ona sahip olmaktan utanmamalıyız. Çünkü “gerçeği” arayan için, “gerçekten” daha değerli bir şey yoktur. Hiç kimse “gerçeği” küçümsemez. Aksine, herkes ondan şeref duyar. Kendi türümüzü tamamlamaya çok istekli olduğumuzdan ve “gerçek” de bunda olduğundan, bize düşen, bütün konularda eksiklerini de tamamlayarak kudemânın görüşlerini almaktır.”[54]

Şeyh İbni Sina, hikmeti felsefe olarak görmüş, hikmete ayrıca bir de ilâhî / metafizik boyut kazandırmıştır. Ona göre, tabiî ilimlere tam olarak hikmet denilmez. Tabiî ilimler, ancak ilahiyat / metafizik ile irtibatlandırılabilirse hikmet olarak isimlendirilebilir. Bu durumda Şeyhe göre, metafizik ile irtibatlandırılmamış akıl yürütme felsefe adını alırken, metafizik ile irtibatlı felsefe artık hikmete dönüşmüştür. Fârâbî’ye göre de ilahiyat ile beraber olan hikmet, ilimlerin en sağlıklı ve mükemmeli olandır. Kindî gibi Fârâbî de, felsefe ile hikmeti hemen hemen aynı anlamda kabul etmiştir.

Bilinenden bilinmeyene gitme anlamındaki metodik akıl yürütmenin, başlangıçtan beri İslâm’da mevcut olduğunu söylemek abartı değildir. Batılı araştırmacılar, sadece kendi dünyalarının değil, aynı zamanda İslam dünyasının bilge insanlarına ait düşünceleri adeta hallaç pamuğu gibi atar, analize ve senteze tabi tutarken, kendilerinden zihinsel üretim beklediğimiz İslam dünyası entelektüellerinin, günlük boş tartışmalara kapılmış olmalarını görmek üzücüdür.

Benliklerini hakikate adayamamış zihinler, kendileri öyle iddia etseler de, insanlığın problemlerine asla çözüm üretemezler. Ruhların ve kalplerin, akıl süzgecinden geçmiş bilgilerle beslenememesi, ona-buna sataşmaları doğurmakta, bu zehirli kargaşa atmosferinde, İslam düşünce dünyası kendisinden beklenen ivmelenmeyi maalesef gerçekleştirememektedir. Var olan çok değerli kültürel mirasın hoyrat bir şekilde tüketilmeye devamı sorunu (işârî olarak Fecr, 89/19), kritik vaziyetini devam ettirmektedir.

Bu durumun temel sebeplerinden birisi, sahih aklın ürettiği güçlü analizlere dayalı tezler inşa etme yerine kolaycılığa kaçma, aklı geri plana atan taklit duygusu ve yerinde sayma tavrını devam ettirmedir. Yüce dinimiz İslam’ın, maruf ve makul çözümlerinin yaygınlaştırılmaması, tanıtılıp sevdirilmemesi, anlık ve duygusal tepkilerin peşinden koşulması, bir çeşit riddet ve geri dönüş demektir. Sünnetullah’ta ise bu vaziyetin karşılığı, İlâhî irade ile, kokuşmuş toplumun ortadan kaldırılması, İslam’ı özümsemiş yepyeni bir toplumun meydana getirilmesidir.


والله سبحانه وتعالى أعلم بالصواب، وإليه المرجع والمآب

(سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ)

Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok. Her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki Sensin.

(Bakara, 2/32)

اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا البَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.‏ 

Allâhım, bizlere gerçeği gerçek olarak göster ve ona tabi olmakla rızıklandır. Bâtılı da bâtıl olarak göster, ondan kaçınmakla rızıklandır.” Amin.

(وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ)

Onların dualarının sonu, ‘Bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsustur’ demeleridir.

(Yunus, 10/10)

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النُّورِ الذَّاتِيِّ وَالسِّرِّ السَّارِي فِي سَائِرِ الأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ عَدَدَ كَمَالِ اللهِ وَكَمَا يَلِيقُ بِكَمَالِهِ.‏ 

Allâhım, (Kur’ân-ı Kerîm’in ve şeriatın tercümanı olması hasebiyle) varlık dünyasına ait bütün isimlerde ve sıfatlarda gerçekleşen sır (ya da diğer bir anlam olarak, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine ait, “esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulâ kendisinde tecelli eden / yansıyan”), gerçek ışık Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına, kemâlin adedince ve O’nun kemâline yaraşan bir şekilde salât et.


[1] Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Felsefî Risaleler, Tarifler Üzerine (Fi’l-Hudûd ve’r-Rüsûm), (Çev. M. Kaya), ss. 260-262, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul-2015.

[2] Ebubekir er-Râzî, Felsefe Risâleleri, (Çev. M. Kaya), s. 210, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul-2016.

[3] Ebû Nasr Muhammed b. Uzluğ el-Fârâbî, Felsefe Öğreniminden Önce Bilinmesi Gereken Konular, (Terc. M. Kaya), s. 190, Felsefe Arkivi, Sayı 26, İstanbul-1987.

[4] Kindî, Felsefî Risaleler, s. 144.

[5] Kindî, Felsefî Risaleler, s. 150.

[6] Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî, Felsefe Risaleleri, ss. 84-86.

[7] Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Felsefî Risaleler, İlk Felsefe Üzerine (Fi’l-Felsefeti’l-Ûlâ), (Çev. M. Kaya), s. 150.

[8] Fârâbî, Kitâbu’l-Mille (Din Üzerine), s. 136, (Çev. Y. Aydınlı), Litera Yayıncılık, İstanbul-2019.

[9] Ebu Süleyman es-Sicistânî, Sıvânü’l-Hikme ve Selâsü Resâil, ss. 77-81, (Tahk. Abdurrahman Bedevî), Tahran-1974.

[10] Şemsüddîn Muhammed b. Mahmûd eş-Şehrezûrî, Nüzhetül-Ervâh ve Ravzatül-Efrâh fî Târîhil-Hükemâ vel-Felâsife, s. 47, (Tash. Hurşid Ahmet), Matbaatü Dâirati’l-Osmânî, Hindistan-1976.

[11] Şehrezûrî, Nüzhetü’l-Ervâḥ, s. 8.

[12] Şehrezûrî, Nüzhetü’l-Ervâḥ, ss. 50.

[13] Muhammed b. Ebu Bekir er-Râzî, Muhtâru’s-Sıhah, s. 62, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1986.

[14] Muhammed b. Yakub Fîruzâbâdî, El-Kâmûsu’l-Muhît, 4/97, Mısır-1980.

[15] Ebu’l-Bekâ Eyyub b. Musa, El-Küliyyât Mu’cemun fi’l-Mustalahât ve’t-Turuku’l-Lügaviyye, s. 382, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1998.

[16] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, 5/8-12.

[17] Buhârî, Edeb, 90 (6145); Tirmizî, Edeb, 69 (2844).

[18] Müslim, İman, 89.

[19] İbn Mace, Zühd, 15 (4169); Tirmizi, İlim, 19 (2687).

[20] İbn Abdürabbih, El-İkdü’l-Ferid, 2/116, (Tahk. Müfîd Muhammed Kamîha), Riyad-1983.

[21] İbn Mâce, Mukaddime, 11 (166); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/269 (2422).

[22] Tirmizi, Menâkıb, 43 (3823).

[23] Buharî, Fezâil, 24 (3756).

[24] Buhârî, Edeb, 77 (6117).

[25] Mukātil b. Süleyman, el-Vücûh ve’n-Neẓâʾir, ss. 87-88, (Tahk. H. Sâlih ed-Dâmin), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2011. (Ayrıca bkz. Muhammed ed-Dâmegânî, el-Vücûh ve’n-Nezâir li Elfâzi Kitâbillâhi’l-Azîz, ss. 174-175, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, trsz.)

[26] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, 2/576-577, (Tahk. A. Muhsin et-Türkî), Dâru Hicr, Kahire-2001.

[27] Ebu Mansur el-Maturidî, Kitabu’t-Tevhîd, s. 572, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2005.

[28] Ebu Mansur el-Maturidî, Te’vilâtu’l-Kur’ân, 1/272, (Çev. Bekir Topaloğlu), Ensar Neşriyat, İstanbul-2015.

[29] Fârâbî, Fusûlün Müntezea (Fusûlü’l-Medenî), ss. 52-54, (Tahk. Fevzi Mitrî Neccar), Mektebetü’z-Zehra, İran-1405; Fârâbî’nin İki Eseri (Siyaset Felsefesine Dair Görüşler ve Mutluluk Yoluna Yöneltme), ss. 72-73, (Çev. Hanifi Özcan), MÜİF Vakfı Yayınları, İstanbul-2017.

[30] Fârâbî, Fusûlün Müntezea (Fusûlü’l-Medenî), ss. 61-62.

[31] İbn Sînâ,Kitabu’ş-Şifâ (Metafizik), s. 3 (Çev. E. Demirli, Ö. Türker), Litera Yayıncılık, İstanbul-2017.

[32] İbn Sînâ,Kitabu’ş-Şifâ (Metafizik), s. 13.

[33] İbn Sînâ,Kitabu’ş-Şifâ (Metafizik), s. 20.

[34] İbn Sînâ, Uyûnü’l-Hikme, s. 16 (Tahk. Abdurrahman Bedevî), Dâru’l-Kalem, Beyrut-1980.

[35] İbn Sînâ, Uyûnü’l-Hikme, ss. 16-17.

[36] İbn Sînâ, Aksâmu Ulûmi’l-Akliyye (Tis’u Resâil içinde), ss. 104-105, Dâru’l-Arab, Kahire, trsz.

[37] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 7/74 (4672).

[38] Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, 1/167-168, Mektebetü Bezzâr, trsz.

[39] Fahreddin Er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 4/73, Dâru’l-Fikr-1981.

[40] Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Kitabu’t-Taʿrîfât, ss. 96-97, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1985.

[41] Muhammed Hâmid et-Tehânevî, Keşşâfü Istılâḥâti’l-Fünûn ve’l-ʿUlûm, 1/701, (Tahk. Dr. Ali Dahruc vd.), Mektebetü Lübnan, Beyrut-1996.

[42] Bedîüzzaman Said Nursî, Sözler, ss. 586-587.

[43] Nursî, Sözler, ss. 588-589.

[44] Nursî, Sözler, s. 140.

[45] Nursî, Sözler, ss. 138-141.

[46] Nursî, Muhâkemât, s. 12.

[47] Nursî, Mektubat, s. 216.

[48] Nursî, Lem’alar, s. 184.

[49] Nursî, Şuâlar, s. 616.

[50] Nursî, Emirdağ Lâhikası 1, ss. 171-172.

[51] Nursî, Sözler, s. 588.

[52] Bkz. Nursî, İşârâtu’l-İ’câz, ss. 21-22; Lem’alar, s. 77.

[53] Bkz. Nursî, Sözler, s. 808; İşârâtu’l-İ’câz, s. 88; Muhâkemât, s. 89.

[54] Ya‘kūb b. İshak el-Kindî, Felsefî Risaleler, İlk Felsefe Üzerine (Fi’l-Felsefeti’l-Ûlâ), (Çev. M. Kaya), ss. 147-148.

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s