Musa Kazım GÜLÇÜR
26 Mayıs/2019
İçindekiler
İbn Haldun Paradoksu: Bir Âlim-Devlet Adamının İkilemi
Mukaddime’nin Çevirileri ve Tarihçilerin Övgüleri
İbn Haldun’un Alimlerin Siyasetten Uzak Olmaları Görüşü
36. Fasıl: Alimlerin Siyaset İşlerinden En Uzak Olmaları Hakkındadır
36. Fasıl Üzerine Akademik Bir Değerlendirme
İbn-i Haldun Kısa Biyografisi

Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun el Hadramî (أبو زيد عبد الرحمن بن محمد بن خلدون الحضرمي; d. 27 Mayıs 1332, Tunus – ö. 19 Mart 1406, Kahire) veya tanınan kısa adıyla İbn-i Haldun (ابن خلدون), modern historiyografinin, sosyolojinin ve iktisadın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçisi.
Köklü bir aileden geldiği için iyi bir eğitim aldı. Tunus ve Fas’ta devlet görevlerinde bulunduktan sonra Gırnata ve Mısır’da çalıştı. Kuzey Afrika’nın o dönem istikrarsız ve entrikalarla dolu siyasal yaşamı iki yıl hapiste yatmasına neden oldu. Bedevi kabilelerini çok iyi tanımasından dolayı aranan bir devlet adamı ve danışman oldu. Mısır’da altı defa Maliki kadılığı yaptı. Şam’ı işgal eden Timur ile görüşmesi bir fatih ile bir bilgenin ilginç buluşması olarak tarihe geçti.
Siyasal yaşamdan çekildiği dönemlerde adını tarihe geçiren yedi ciltlik dünya tarihi Kitâbu’l-İber ve onun giriş kitabı olarak düşündüğü Mukaddime’yi yazdı. İbn-i Haldun’un en çok tanınan eseri Mukaddime (المقدّمة; el-mukaddime) büyük tarih kitabının birinci cildidir. Aslında Mukaddime İslami tarihi eserlerde bir gelenek olan “Tarihe övgü” öndeyişi olarak yazılmıştır ve kısa bir bölümdür. Bu kısa bölüm yedi kitaptan oluşan Kitâbu’l-İber’in tamamına bir “Giriş” olarak yazılmıştır. Yedi ciltlik tarih kitabının ilk cildi olan bu “Kitab-ı Evvel”, yazarın teorik görüşlerini açıkladığı oldukça kapsamlı bir eser haline gelmiş (üç cilt halinde yayınlanıyor), daha İbn-i Haldun hayatta iken “Mukaddime” diye anılmaya başlanmış ve kendisi de bu durumu benimsemiştir.
Mukaddime altı bölümden oluşur:
1. İklimlerin ve beslenmenin insan tabiatı ve uygarlıklar üzerindeki etkileri.
2. Göçebe ve yerleşik kültürlerin karşılaştırılması ve iki kültür arasındaki çatışmaların sosyal sonuçları.
3. Devletlerin doğuşu ve çöküşü, saltanat, hilafet ve krallık yapmanın koşulları ve kuralları.
4. Köy ve kasaba hayatı ile imar faaliyetleri ve bunun İslam devleti ile ilgisi.
5. Dönemin ana meslekleri, geçim araçları, sanat, ticaret, ziraat, tarım ve inşaat gibi ekonomik faaliyetler.
6. Bilimlerin sınıflandırılması, eğitim yöntemleri.
İbn Haldun Paradoksu: Bir Âlim-Devlet Adamının İkilemi
İbn Haldun’un hayatı, biraz sonra değineceğimiz üzere, kendi tezinin bir paradoksunu barındırmaktadır. Kendisi, Mukaddime’nin yazarı olarak hem muazzam bir teorisyendir, hem de altı kez kadılık ve müderrislik yapmış, deneyimli bir pratisyen ve diplomattır. Peki, bir âlim olarak kendisi, ‘âlimlerin siyasetten uzak olması gerekir’ derken, kendi tecrübelerinden mi bahsetmiştir?
Bu sorunun iki olası cevabı vardır:
Birincisi, belki de İbn Haldun, kendi siyasi tecrübelerindeki hayal kırıklıklarından, entrikalardan ve altı kez azledilip yeniden atanmasından dolayı bu sonuca varmıştır.
İkincisi ise, belki de siyasette başarısız olan diğer âlimleri gözlemlemiş ve bu gözlemlerinden hareketle bir genellemeye gitmiştir.
Ancak bu paradoks, aslında çok daha derin bir soruyu gündeme getirmektedir:
‘Acaba İbn Haldun, kendi hayatıyla kendi teorisini mi çürütmektedir, yoksa aksine, bir âlim olarak siyasetteki zorluklarını yaşayarak teorisini mi kanıtlamaktadır?’
Bu soruyu okuyucularımıza açık bırakıyoruz.
Mukaddime’nin Çevirileri ve Tarihçilerin Övgüleri

Mukaddime’nin ilk Osmanlı Türkçesine çevirisi Osmanlı şeyhülislâmı Pirizade Mehmed Sahib (v. 1746) tarafından başlanmış, daha sonra Pirizâde’nin tercümesinde yer almayan altıncı bölüm, nizam-ı cedid meselesinde etkin roller üstlenen, akabinde Londra’da üç yıl (1797-1800) büyükelçilik yapan Osmanlı bürokratı İsmail Ferruh Efendi (v. 1840) tarafından çevrilmiş ve eser 1857-58’de basılmıştır. Daha sonra, Tarih-i Cevdet adıyla bilinen ünlü Osmanlı tarihini anlatan on iki ciltlik eserin yazarı Ahmed Cevdet Paşa (v. 1895), aynı bölümü tekrar çevirip eserin çevirisini tamamlamıştır (1860-61).
Yeni harflerle önce, Tatar kökenli antropolog, tarihçi ve yazar Zakir Kadiri Ugan (v. 1954) tarafından yeniden tercüme edilen ve Millî Eğitim Bakanlığınca 1968 ve 1970’de basımları yapılan bu eser, akademisyen ve ilahiyatçı Süleyman Uludağ tarafından yeniden tercüme edilmiş, 1983 yılında Dergâh Yayınlarınca basımı yapılmıştır. Eserin İngilizce’ye tercümesi ise, Alman doğubilimci Franz Rosenthal (ö. 2003) tarafından yapılmış ve bu çeviri oldukça rağbet görmüştür.
İbn-i Haldun, çeşitli yazarlar tarafından modern tarihçiliğin, siyasal bilimlerin ve sosyolojinin kurucusu olarak gösterilmiştir. İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbee (ö. 1975), ondan “herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi” diye söz eder. Şimlan’lı (bugünkü Lübnan) oryantalist yazar Philip Khuri Hitti’ye (ö. 1978) göre İbni Haldun, İslam’ın en büyük tarih felsefecisidir. Claude Huart, Italo Pizzi, Reynold Alleyne Nicholson (Arap Edebiyatı tarihçileri), T. J. de Boer (İslam-Arap felsefecisi), William Muir, August Müller (İslam tarihçileri), Eduard Meyer, Yves Lacoste (tarihçiler), ondan övgüyle söz ederler.
Polonyalı sosyolog, hukukçu, tarihçi ve siyaset bilimci Ludwig Gumplowicz (ö. 1909), İbn-i Haldun’u sosyolojinin habercisi ve öncüsü olarak nitelendirir. Bazı kaynaklarda ise tarih sosyolojisinin, sosyal morfolojinin, genel sosyolojinin ve siyaset sosyolojisinin öncüsü olduğu ileri sürülür.
İbn Haldun’un Alimlerin Siyasetten Uzak Olmaları Görüşü

İbn Haldun, biraz sonra aşağıda tercümesini vereceğimiz söz konusu fasılda, âlimlerin politika ile ilgili üretecekleri sonuçların çoğunlukla yanlış olacağını düşünmektedir. Bu görüşünün sebeplerini de şöyle sıralamaktadır: Âlimlerin daha çok zihinsel faaliyette bulunmaları, zihinsel faaliyetlerinde genellikle kıyas tekniğini kullanmaları, kıyas metodunun gündelik ya da uzun süreli politikalar açısından yanlış sonuçlar üretecek olması.
İbn Haldun, biraz da şaşırtıcı bir şekilde sadece âlimlerin değil, toplumda tabir caizse üstün ya da ileri zekâlı denilebilecek kimselerin de politikacı olmamaları gerektiğini, politikaların sadece toplumun selim tabiatlı ve orta zekâ seviyesine sahip kimseler tarafından yürütülmesi ve oluşturulması gerektiğini öne sürmektedir.
İbn Haldun’un bu görüşleri elbette nas değildir ve tartışılabilir. Ancak bizim merak ettiğimiz husus, 1384’te Mısır Sultanı Zahir Berkuk tarafından Kamhiye medresesi müderrisliğine ve Kahire Malikî baş kadılığına tayin edilen, 1401’de Berkuk’un oğlu ve tahtın yeni sahibi Farac ile Timur İmparatorluğunun hükümdarı Timur’la görüşmesinden ölümüne kadar dört kez, toplamda ise altı kez bu göreve azledilip tekrar atanan muhteşem bir dimağın niçin böyle bir sonuca varmış olduğudur. Bu kadar siyasi ve akademik tecrübe ile ulaştığı bu sonucun kıymetsiz görülmemesi gerektiği kanaatindeyiz.
Şimdi sizleri İbn Haldun’un söz konusu faslı ile baş başa bırakmak istiyoruz. Mukaddime’nin otuz altıncı faslında yer alan görüş ve düşünceler için karar sizin…
36. Fasıl: Alimlerin Siyaset İşlerinden En Uzak Olmaları Hakkındadır[1]

“Bunun sebebi şudur: Âlimler, teorik düşünmeye, anlamlara dalmaya ve bu anlamları, zihinlerinde genel küllî sonuçlar şeklinde soyut hale getirmeye alışmışlardır. Dolayısıyla özel ve maddi olmayan, bilhassa birey, nesil, toplum ya da bir insan sınıfı ile ilgisi bulunmayan genel hükümlere ulaşırlar. Ancak bundan sonradır ki ulaştıkları genel hükümleri, harici unsurlara uygularlar.
Bu âlimler, fıkıhta alıştıkları kıyas şekillerine uygun olarak, olayları bir benzeriyle karşılaştırırlar. Bu açıdan hükümleri ve teorileri hep zihinsel olur. Ancak incelemeleri bittikten sonra, fikirlerinin dıştaki vakıaya uygun olup olmadığını görebilirler. Ya da vakaya uygunluk hiç olmaz. Bu durumda dış dünyanın gerçekleri, akılda olan fikirlerle uyuşmamış olur. Tıpkı dini hükümlerde olduğu gibi. Çünkü ezberlerindeki kitap ve sünnetten deliller ile ikinci dereceden delillere ulaşırlar. Hariçteki vakanın ise (elde edilen) bu delillere uygun olması gerekir. Ancak aklî ilimlerde bu durum tam tersidir. Bu ilimlerin sonuçlarının doğruluğu, dışta olan şeylerle uygun olup olmadığına bakılarak değerlendirilir. Bunlar (âlimler), diğer görüşlerinde de fikri ve zihinsel bakış açılarına alışmış olup, bu şeklin dışında başka bir usul bilmezler.
Siyasetle uğraşan kimse ise, daima hârici ve buna bağlı olan durumları göz önünde bulundurmak zorundadır. Çünkü politik işler belirsiz olup, söz konusu politik işin bir benzerine kıyas edilmesine engellerin ve o işe küllî kuralların uygulanmasına aykırılıkların olması mümkündür.
Bir sosyal hayatın bir başka sosyal hayatla kıyaslanması ise doğru değildir. Çünkü herhangi iki sosyal durum, bir yönden birbirine benzeyebildiği hâlde, başka birçok yönlerden birbirine benzememesi ve başka olması mümkündür.
Âlimler, hükümleri genelleştirmeye, olayları birbirleriyle karşılaştırmaya alışmış oldukları için, politika işlerini de alıştıkları ve benimsedikleri böyle bir kalıba sokup bu yolla istidlâl ederek, birçok yanlışlıklara girerler. Bundan dolayı idare ve siyaset işlerinde fukahaya güvenilmemelidir.
Toplulukların üstün zekâlı ve akıllı olan fertlerine de (siyasi konulardaki görüşlerine) güvenilmez. Çünkü keskin zihin ve fikirleri ile bunlar da fakihler gibi, anlamlara, kıyaslara ve benzerlerine dalarak varmış oldukları hükümlerde yanılırlar.
Orta derecede bir zekâ, bir akıl ve sağlam tabiat sahibi olan kimsenin aklı ve düşüncesi ise, bu gibi derin anlamlara ve kıyaslara girememe gibi bir kusur taşısa da kıyas gibi fikrî ölçülere alışmamış olduğundan, her olay ve her durumda, her sınıf ve her şahsı kendilerine mahsus özellikler ve hallere göre ayrı ayrı olarak ölçer ve hükmeder. Kıyas veya genel kurallar ile bir sonuca varmaz. Çoklukla değerlendirmelerinde, duyu organlarıyla idrak edilen somut çerçeveyi aşmaz ve soyut zihnî düşüncelere geçmez. Böyle bir kimse, tıpkı deniz dalgalı olduğu zaman, karayı terk etmeyen yüzücü gibidir. Şair diyor:
“Yüzerken kıyıdan çok uzaklaşma, selâmet mutlaka sahildedir.”
Bundan dolayı, bu guruptan olan kimselerin idare ve politikaları güvenilirdir. Kendi toplumlarına karşı muameleleri gerçekçidir, onların yaşayışlarını düzgün hale getirirler. Fikirleri isabetli olduğu için halkını zarar ve yanlışlardan korumuş olurlar.
“Her bilenin üzerinde, bir başka bilen mutlaka vardır.” (Yusuf, 12/76)
Bu açıklamamızdan anlaşıldığına göre, mantık sanatında da içerisinde çokça soyut bakış açısı olduğu için hatasızlıktan emin olunamaz. Çünkü mantık, ikincil aklî idrakleri inceler. Bu ikincil aklî idrakler / varılan hükümler, kesin olarak uygulamaya alındıklarında, söz konusu hükümlerin uygulanmasına engel olacak hususların olması mümkündür.
Uygulanmaları daha kolay olan birincil aklî idraklerin durumu ise böyle değildir. Çünkü müşahhas aklî idraklerin suretleri, bu aklî idraklerin dış dünyadaki gerçeğe uygunluğunu doğrularlar.
Allah dilediğini doğru yola iletendir.”
36. Fasıl Üzerine Akademik Bir Değerlendirme
İbn Haldun’un bu fasılda ortaya koyduğu tez, tarih boyunca tartışılmaya değer önemli bir perspektiftir. Ancak akademik dürüstlük, bu görüşü hem güçlü yönleriyle hem de zayıf yönleriyle değerlendirmemizi gerektirir.
İbn Haldun’un Haklı Olduğu Noktalar
1. Epistemolojik Farkındalık: Her İlmin Kendi Metodolojisi Vardır
İbn Haldun’un en önemli tespiti, bilgi türleri ve metodolojik yaklaşımlar arasındaki farklılıktır. Dini ilimler dedüktif (prensiplerden gerçekliğe), siyaset ise indüktif / empirik (gerçeklikten prensiplere) çalışır. Bu, modern epistemolojide ‘alana özgü akıl yürütme’ (domain-specific reasoning) kavramıyla örtüşmektedir.
2. Siyasetin Partikülaritesi: Her Durum Benzersizdir
İbn Haldun’un ‘bir sosyal durumu diğerine kıyas etmek yanıltıcıdır’ tespiti son derece değerlidir. Tarihte sıkça görülen yanlış kıyaslar (Vietnam Sendromu, Münih Analogisi gibi), İbn Haldun’u haklı çıkarmıştır.
3. Pratik Hikmet (Phronesis) Vurgusu
İbn Haldun’un ‘orta zekâlı ama pratik’ kişilere yaptığı vurgu, Aristoteles’in ‘phronesis’ (pratik hikmet) kavramıyla örtüşmektedir. Siyaset, teorik bilgelik (sophia) değil, pratik bilgelik gerektirir. Bu, günümüzde Daniel Kahneman’ın sezgisel düşünme (System 1) ile analitik düşünme (System 2) ayrımına da tekabül etmektedir.
Tartışmalı ve Zayıf Noktalar
1. İbn Haldun Paradoksu: Kendini Çürüten Argüman
İbn Haldun’un tezindeki en temel paradoks şudur:
Kendisi bir âlimdir ve siyaset üzerine teorik genellemeler yapmaktadır. Eğer âlimler siyaseti anlayamıyorsa, o zaman İbn Haldun’un kendi siyaset teorisi de (Mukaddime’deki devlet kuramı, asabiyet teorisi, medeniyet döngüleri) geçersiz olmalıdır.
Bu, bir ‘performatif çelişki’dir (performative contradiction).
2. Âlim Kategorisinin Aşırı Genelleştirilmesi
İbn Haldun, ‘âlimler’ kategorisini homojen bir grup olarak sunmaktadır. Ancak tarih, farklı türde âlimler olduğunu göstermiştir. Hulefâ-i Râşidîn ve özellikle Hz. Ömer (ra), Nizam’ül-Mülk, İbn Sina (vezirlik), İbn Rüşd (kadılık) gibi kıymetli şahsiyetler, hem derin teorik bilgilere hem de başarılı siyasi deneyimlere sahiptiler.
İbn Haldun’un tezi, bu tarihsel örnekleri göz ardı etmiştir.
3. Anti-Entelektüalizm Riski
‘Orta zekâlı, pratik insanlar daha başarılıdır’ tezi, anti-entelektüalizme ve popülizme kapı aralayabilecektir. Teorik düşünmeyen ve sadece pratiğe bakan liderlerden, stratejik öngörüsü bulunmayan, geçmişten ders çıkaramayan, sistematik reform yapamayan, vizyonsuz ve günü kurtarmaya yönelik politikalar üreten kimseler çıkabilmektedir.
4. Modern Dünyada Uzman Bilgisinin Vazgeçilmezliği
Modern devlet, karmaşık ekonomi politikaları, uluslararası ilişkiler, teknoloji yönetimi gibi alanlarda uzman bilgiye (epistemic communities) ihtiyaç duymaktadır. COVID-19 pandemisinde epidemiyologların, veri bilimcilerin rolü bunun en açık örneğidir.
İbn Haldun’un önerdiği ‘orta zekâlı pratik’ kişilerle modern devlet yönetilemez.
Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) Kıssası Işığında: Teori-Pratik Sentezi
İlginç bir şekilde, İbn Haldun’un tezi, daha önce Mecmau’l-Bahreyn: 18 Disiplin Ekseninde Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) Kıssası Sentezi I ve Mecmau’l-Bahreyn: 18 Disiplin Ekseninde Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) Kıssası Sentezi II yazılarımızda işlediğimiz Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) kıssasının ters bir okumasıdır.
Kıssada, Hz. Musa (as) normatif bilgiyi (şeriat âlimi / zâhirî ilim), Hz. Hızır (as) ise ledünnî bilgiyi (pratik hikmet / bâtınî ilim) temsil etmektedir.
İbn Haldun’da ise, âlimler teorik bilgiyi ve dolayısı ile başarısızlığı; orta zekâlı pratik kişiler ise, pratik hikmeti ve dolayısı ile başarıyı temsil ediyor gibi görünmektedirler.
Ancak kıssa, Hz. Musa’nın (as) bilgisini geçersiz kılmamakta, aksine her iki bilgi türünün de gerekli ve tamamlayıcı olduğunu göstermektedir.
İbn Haldun ise, âlimleri siyasetten tamamen dışlamaktadır.
Belki de asıl mesele, âlimlerin siyasetten uzak tutulması değil; siyasetin, hem teorik bilgiyi (nübüvvet / zâhir) hem de pratik hikmeti (velâyet / bâtın) birleştirebilecek bir zemine oturtulmasıdır.
Ne nübüvvet ne de velâyet tek başına yeterlidir. Asıl mükemmellik, bu ikisinin sentezindedir.
Dengeli Bir Yorum: İbn Haldun’un Tezini Yeniden Okumak
İbn Haldun’un tezini, aşırılıklarından arındırarak, yeniden şöyle formüle edebiliriz:
1. Her bilgi türü kendi alanında değerlidir:
Teorik bilgi (ilahiyat, felsefe, hukuk) ile pratik tecrübe birbirini tamamlar, biri diğerini ortadan kaldırmaz.
2. Siyaset, Hz. Hızır’ın (as) hikmet bilgisini gerektirir:
Ancak hikmet bilgisi, teorik bilgisizlik demek değildir. Çünkü pratik hikmet, teorik bilginin zemini üzerine inşa edilebilmektedir.
3. Yanlış kıyaslardan kaçınılmalıdır:
İbn Haldun haklıdır. Her siyasi durum kendi bağlamında değerlendirilmelidir. Ancak bu, tarihten hiç ders çıkarılmaması gerektiği anlamına gelmemelidir.
4. Modern yönetim, kolektif bir sentez gerektirir:
En iyi yönetim modeli, farklı uzmanlık alanlarından gelen âlimlerin, teknokratların, deneyimli yöneticilerin ve pratik siyasetçilerin işbirliğine dayanacaktır.
Sonuç

Mukaddime çok sayıda Osmanlı tarihçisi tarafından yararlanılmış bir eser olmasına karşın, yazılışından 500 yıl sonra II. Abdülhamit tarafından kitabın okunması ve satılması yasaklanmıştır. Bu yasağın sebebi kanaatimizce son ciltte yer alan “sihir ve tılsım bilgileri” konusudur.
Ancak yazımızda incelemeye çalıştığımız “bilim-siyaset” ilişkileri açısından baktığımızda; oldukça üst düzey devlet görevlerinde bulunmuş, kitaplarını yazmak için yıllarca farklı ülkelerdeki kütüphanelerde çalışmış İbn Haldun’un hem devlet görevlilerini hem de bilim adamlarını objektif bir şekilde değerlendirebilecek ve tartacak bilgi ve donanıma sahip olduğunu düşünmekteyiz.
İbn Haldun’un alimlerin siyasetten uzak durmaları görüşünü destekleyen ulema tavrı ile ilgili rivayetler kitaplarımızda mevcut olup, bunlardan bir tanesi şu şekildedir:
Muhaddis ve Şâfiî fakihi Alî el-Beyhakī (v. 458/1066) ahkâm hadislerini bir araya getirdiği eseri es-Sünenü’l-Kübrâ’sında, tarihçi, fakih, edip ve şair İbn Hallikân el-Bermekî el-İrbilî (v. 681/1282) de meşhur kişilerin biyografisine dair eseri “Vefeyâtül Ayân ve Enbâu Ebnâiz Zamân” adlı kitabında, alimlerin siyasetten uzak olmasının lüzumunu gösteren şu önemli vakayı kaydediyor:
İmam Şafii Hazretlerinin dostlarından Yunus b. Abdul’A’lâ anlatıyor. Dönemin Halifesi, İmam Mâlik’in önde gelen talebelerinden, fakih ve muhaddis Abdullah b. Vehb b. Müslim el-Fihrî el-Mısrî’ye (v. 197/813) bir mektup yazarak Mısır Kadılığı görevini üstlenmesini istedi. Abdullah b. Vehb bu teklif karşısında kendisini adeta evine hapsetti, hiç dışarı çıkmadı. Abdestini dahi evinin içerisinde alıyordu. Durumunu gören Rüşdeyn b. Sa’d kendisine;
“Ey Muhammed’in babası, kendini böyle evine hapsetmesen de insanlara, Allâh Azze ve Celle’nin Kitabı Kur’ân ve Resülullah’ın (sas) Sünneti ile hüküm versen daha iyi olmaz mı?” diye sorunca, başını kaldırarak şu cevabı verdi:
“Bilgin (diğer rivayette aklın) bu kadar mı yetiyor? Sen bilmiyor musun ki, kıyamet gününde âlimler Peygamberler ve Mürsellerle (ase), Kadılar ise Sultanlarla haşr olacaktır?!”
Abdullah b. Vehb’in bu tavrı, İbn Haldun’un tezini destekler görünüyorsa da, aslında farklı bir boyuta işaret ettiğini de belirtmemiz gerekir: Âhiret kaygısı ve sorumluluk ağırlığı. Belki de bazı âlimler, siyasetten uzak duruyorlarsa, bu yetersizliklerinden değil, siyasetin ahlâkî kirlenme riskinden kaçınma iradelerinden kaynaklanmaktadır.
Ancak tarihin bize gösterdiği şudur:
Ne salt teorisyen âlimler, ne de salt pratisyen yöneticiler, tek başlarına ideal bir yönetim oluşturabilmişlerdir. Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) kıssasının bize öğrettiği gibi, zâhirî bilgi (nübüvvet) ile bâtınî hikmet (velâyet), görünen hukuk ile derin strateji, teorik ilim ile pratik tecrübe birbirini tamamlamalıdır.
İbn Haldun’un muhteşem dimağı ve zengin siyasi tecrübesi, önerdiği tezi ciddiye almamızı gerektirmektedir. Ancak entelektüel dürüstlük, onun görüşlerini eleştiri süzgecinden geçirmemizi de zorunlu kılmaktadır.
Belki de asıl mesele, âlimlerin siyasetten uzak tutulması değil; siyasetin, hem normatif bilgiyi hem de pratik hikmeti, hem vizyonu hem de zemini, hem ilkeyi hem de bağlamı birleştirebilecek bir zemine oturtulmasıdır.
Modern dünyada, karmaşık ekonomik, teknolojik ve jeopolitik meselelerin çözümü, farklı bilgi türlerinin organik sentezini gerektirir. Bu sentez, monolitik bir liderlikten ziyade, kolektif bir yönetim modeli ile mümkündür. Âlimler, teknokratlar, deneyimli yöneticiler ve pratik siyasetçiler, kendi uzmanlık alanlarında katkıda bulunarak, birbirlerini tamamlarlar.
İbn Haldun’un ‘bilim adamları, siyaset ve politika’ ile ilgili görüşlerinin bir çırpıda yok sayılıp reddedilmemesi, ancak aynı zamanda dogmatik bir biçimde benimsenmemesi, bilim ve politika münasebetlerinin bu vesile ile dengeli ve çok boyutlu bir şekilde yeniden değerlendirilmesi dilek ve temennilerimizle…
Referanslar
Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyn b. Alî el-Beyhakī (v. 458/1066), Es-Sünenü’l-Kübrâ, 10/99 (20240), (Tahk. Muhammed Abdulkâdir Atâ), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2003; İbn Hallikân, Vefeyâtül Ayân ve Enbâu Ebnâiz Zamân, 3/37, (Tahk. İhsan Abbas), Dâru Sadr, Beyrut-1970.
İbn Haldun, Mukaddime, Tahkik: Abdusselam eş-Şeddâdî, Dâru’l-Beydâ, 2005, C. 5, s. 290-291.
İbn Haldun, Mukaddime, Matbaa-i Amire, 1278, C. 3, s. 234.
İbn Haldun, Mukaddime, Çeviren: Zâkir Kadirî Ugan, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul-1970.
Mukaddime-i İbn-i Haldun Tercümesi, İndeksli Tıpkı basım, Hazırlayan: Yusuf Turan Günaydın, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 2016.
Candan, Nesrin (2007), “İbni Haldun’un Gözüyle Kamu Maliyesi Yaklaşımı” (PDF) (2007, Cilt 14, sayı 2), Celal Bayar Üniversitesi.
Toynbee, Arnold J. (1934), A Study of History: III The Growths of Civilizations, p. 207, Oxford University Press, 1974.
Hassan, Ümit (1972), “İbn Haldun Mukaddimesi Metninin Yaygınlık Kazanması Üzerine Notlar” (PDF), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi (Cilt: 28 Sayı: 3).
Monteil, Vincent (15 Şubat 1967), “İbn-i Haldun’un Mukaddimesinin Fransızca Çevirisine Yazdığı Önsöz” (PDF), Onur Yayınları.
Muhammed Abdullah Enan, Ibn Khâldûn, His Life and Work, Kashmiri Bazar, Lahor (Hindistan), 1941.
[1] Fasıl numaraları Mukaddime’nin baskılarına göre değişebilmektedir. Rosenthal’in İngilizce çevirisinde bu numara 41, Eş-Şeddâdî’nin Arapça baskısında 30’dur. Bizim verdiğimiz numara Zâkir Kadiri Ugan, Milli Eğitim, 1970 yılı ikinci baskısındaki numaradır.
© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.
