Peygamber Efendimizin (sas) Mucizeleri

Musa Kazım GÜLÇÜR

18 Haziran/2019

İçindekiler

Giriş 1

Ayın İkiye Yarılması 3

Parmakları Arasından Suyun Kaynaması 4

Yiyeceklerin Bereketlenmesi Mucizesi 6

İçeceklerin Bereketlenmesi Mucizesi 8

Hayvanların Konuşması Mucizesi 10

Meyvelerin Bereketlenmesi Mucizesi 12

Hanînu’l-Ciz’ Mucizesi (Hurma Kütüğünün Ağlaması) 13

Sonuç 14

Giriş

Besmele-i Şerîfe, dört köşede Hulefâ-i Râşidîn ve ortada Efendimiz (sas)’in ism-i şerîfleri

Ey olup mi’râc bürhân-ı ulüvv-i şân sana

Yere inmiş gökten istikbâl edip Furkân sana

Hîn-i davâ-yı nübüvvet müdde-i ilzâmına

Câhil iken el senin ilmin yeter bürhan sana

Kilk-i hükmün çekti harf-i sâir-i edyâna hat

Hükmü isbât etti nefy-i sâir-i edyân sana

Bâkî-i mu’ciz ne hâcet dîn-i hak isbâtına

Âlem içre mu’ciz-i bâkî yeter Kur’ân sana

Vasf-ı Cibril-i Emîn etmiş kabûl-i hizmetin

Sırr-ı Hak keşfine onunla yetip fermân sana

Sensin ol hâtem ki ref’ etmiş cemî-i hâkimi

Hâtim-i hükm-i risâlet tapşırıp devrân sana

Ol kadar zevk-i şefâat cevher-i zâtında var

Kim gelir arz-ı hatâ ma’nîde bir ihsan sana

Mâh-ı nevdür yoksa sen kıldukda seyr-i âsumân

Kaldırıp parmak getirmiş âsumân îmân sana

Ya Nebî lütfun Fuzûlî’den kem etme ol zamân

Kim olur teslîm miftâh-ı der-i gufrân sana

(Fuzulî, Dîvan, 6. Gazel)

Şairin en güzel naatlarından birisidir. Peygamberin yüceliği, getirdiği dinin Hak oluşu, mucizeleri, transandantal ilmi, Kurân’ın en büyük mucize oluşu ve baki kalacağı, Cebrail’in vahiy getirmesi, miraçta gökyüzünün şahitliği gibi konuları dile getirmektedir. Naatın sonunda Peygambere seslenerek, mahşerde Allah’ın af ve mağfiret kapısının anahtarları kendisine teslim edildiğinde Fuzuli’den lütfunu esirgememesini istemektedir.

Bilindiği üzere en başta, Kur’an-ı Kerîm, Efendimiz (sas)’in en büyük mucizesidir:

Sana indirdiğimiz bu kitâp ki devamlı bir şekilde karşılarında okunup durmaktadır, onlara mucize olarak yeterli gelmemekte midir? Kur’ân-ı Kerîm’de inanan bir toplum için elbette büyük bir rahmet, nimet ve bir öğüt vardır.” (Ankebut, 29/50-51)

Kur’an-ı Kerîm, kendisinin en büyük bir mucize olduğunu, Allah’tan başka hiçbir gücün Kur’ân’ın bir benzerini yapamayacağını ilan ederek ve Kur’ân inkarcılarına meydan okuyarak ispat etmiş ve halen de etmektedir. Kur’an-ı Kerîm’in, Efendimiz (sas)’in en büyük mucizesi olması ve onun bir benzerini yapmanın imkansızlığı, Allah kelamı oluşunun zorunlu bir sonucudur.

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Her peygambere mutlaka iman edilen (veya insanların iman etmesini sağlayan) mucizeler verilmiştir. Bana verilen mucize de Allah’ın bana vahyettiği Kur’an’dır. Bu açıdan ben kıyamet günü kendisine en fazla sayıda inanılan peygamber olacağımı umuyorum.[1]

Ancak Efendimiz (sas)’in Kur’ân-ı Kerîm’den daha başka mucizeleri de Allâh’ın izni ve kudreti dairesinde cereyan etmiş, bu mucizelerle ilgili rivayetler günümüze kadar sağlam ve bazıları manevi tevatür derecesinde bizlere ulaşmış bulunmaktadır. Manevi tevatür ile kastımız, yalan söylemek üzere bir araya gelmeleri mümkün olmayan bir topluluğun, “sükût ikrardan gelir” fehvasınca, yüzlerce hatta binlercesinin şahit olduğu bir hadiseyi aktarmamış olsalar dahi, çıkıp bir tanesinin bile “hayır, o hadisede ismimiz geçiyor ama böyle bir olay meydana gelmedi” şeklinde yalanlamamış olmalarıdır.

Peygamber Efendimiz (sas) ile ilgili haberlerde çok titiz bir tutum takınan ashab hazeratının, meydana gelen bu kadar olağanüstü hadiseyi sükutları ile ikrar etmeleri, “evet, bu hadise doğrudur” şeklindeki beyanlarından başka bir şey değildir. Yalan konusundaki yüksek hassasiyetleri en küçük bir yanlışlığa dahi izin vermeyecek derecededir.

İşte böyle bir ahlâkî atmosferde meydana gelen mucizevi bazı hadiseleri, ravileri ile kısa kısa aktarmaya çalışacağız. Bu konuda geçmiş alimlerimiz gerçekten de parmak ısırtan eserler ortaya koymuşlardır. Bizim buradaki amacımız, bu nebevi mirasın görünürlüğüne Allâh’ın (cc) izni ve inayeti ile mütevazı bir katkıda bulunma çabasıdır.

Ayın İkiye Yarılması

“Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye yarıldı.” Kamer, 54, 1

Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye ayrıldı. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve ‘süregelen bir sihirdir’ derler. Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Hâlbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.” (Kamer, 54/1-3)

Bu mucize hicretten beş yıl kadar önce Mekke’de cereyan etmiştir. Müşriklerin, Resülullah’tan bir mucize talep etmeleri üzerine Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bu olağanüstü yüksek seviyedeki mucizeyi Resulü (sas) eli ile göstermiştir. Bu açıdan bazı alimler, ayın ikiye bölünme mucizesini, diğer peygamberlerde bir benzeri görülmemiş çok büyük bir mucize olarak değerlendirmişlerdir. Hadise genel hatları itibarı ile şu şekilde cereyan etmiştir:

“Kureyş müşriklerinden, Velid b. Mugîre, Ebu Cehil b. Hişam, Âs b. Vâil, Âs b. Hişam, Esved b. Abdi Yağus, Esved b. Muttalib, Zem’a b. Esved, Nadr b. Haris ve bunlar gibi daha başkaları toplanıp Peygamberimize (sas) geldiler ve:

“Eğersen gerçekten doğruysan (peygambersen), bizim için Kameri (Ayı) ikiye böl. Yarısı Ebu Kubeys dağı üzerinde, diğer yarısı da Kuaykıan dağı üzerinde olsun” dediler. Peygamberimiz (sas) sordular:

Eğer bunu yaparsam iman edecek misiniz?

Müşrikler: “Evet.” dediler.

O gece dolunay vardı. Peygamberimiz (sas), Allâh azze ve celle’den müşriklerin kendisinden talep ettikleri hususu gerçekleştirmesini istedi. Ayın yarısı Ebu Kubeys dağı, yarısı da Kuaykıan dağı üzerinde görüldü. Peygamberimiz (sas) şöyle buyurdu:

Ey Ebu Seleme b. Abdulesed ve Erkam b. Ebi’l-Erkam! Şahit olunuz![2]

Kureyş müşrikleri bu hadisenin kendilerine gösterilmiş bir sihir olduğunu öne sürse de etraftan gelen kimselere sormaktan da geri durmadılar. Onlardan aldıkları cevap ise “Evet, biz de ayın ikiye yarıldığını gördük” oldu. Bunun üzerine “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve ‘süregelen bir sihirdir’ derler” (Kamer, 54/2) ayeti nâzil oldu.[3]

Bu hadisenin gerçekliği, Buhari’de Abdullah b. Mesud’dan, Enes (r. anhum)’den[4] ve Abdullah b. Abbas’dan da nakledilmiş, Abdullah (ra); “Ay ikiye yarıldığında biz Resülullah (sas) ile Mina’da beraberdik. Efendimiz (sas) ‘Şahit olun’ buyurdu. Ay’ın yarılan parçası dağın üzerine doğru gitti” demektedir.[5]

Parmakları Arasından Suyun Kaynaması

İmran b. Husayn anlatıyor: “Biz çok şiddetli bir susuzluğa uğradık. Biz su aramak üzere önden yürüdüğümüz sırada devesi üstünde iki büyük su kırbası ortasına oturup ayaklarını sarkıtmış bir kadınla karşılaştık. Kadına:

“Suyun kaynağı nerede?” diye sorduk. Kadın:

“Burada yakında su yoktur”, dedi. Biz kadına:

“Senin ailen ile su arasında ne kadar mesafe var?” dedik. Kadın:

“Bir gündüz ve bir gece”, dedi. Biz:

Öyle ise seni Resülullah’ın yanına götürelim” dedik. Kadın:

“Resülullah nedir?” dedi.

Biz, kadının hiçbir malına dokunmaksızın onu Peygamber’in karşısına getirdik. Kadın, Peygamber’e de bize söylediği şeylerin benzerini aktardı ve aynı zamanda yetim çocukları olduğunu da söyledi.

Peygamber, kadının su tulumlarının indirilmesini emretti. Tulumların iki ağzını eliyle mesh etti. Biz çok susamış kırk kişi doyuncaya kadar su içtik ve beraberimizde bulunan her su kırbasını ve su kabını da doldurduk. Şu kadar ki, hiçbir deveye su içirmedik. Su tulumları ise, doluluktan hâlâ su sızdırır vaziyette idi. Sonra Peygamber, ashabına şöyle buyurdu:

Yanınızdaki yiyeceklerden getirin!

Kadın için yiyecek parçaları ve hurmadan bir miktar toplandı (Bunlar bir bez içine konup kucağına verildi). Kadın kabilesi halkına vardı ve:

“Ben, ya insanların en sihirbazı ile karşılaştım yahut da O, dedikleri gibi bir peygamberdir” dedi.

Sonra Allah, o kadın yüzünden o kabileye hidayet verdi de kadın İslâm’a girdi. O oba halkı da bütünü ile İslâm’a girdiler.[6]

Salim ibn Ebî’l-Ca’d Câbir b. Abdillah (ra)’den naklediyor:

“Hudeybiye günü insanlar çok susadı. Peygamber (sas) de önünde deriden bir su kabı olduğu hâlde abdest alıyordu. İnsanlar koşarak O’nun olduğu tarafa doğru geldiler. Peygamber:

Ne oluyor?” dedi. Onlar da:

“Yanımızda abdest almak, hatta içmek için bile su yok. Sadece Sen’in önündeki su var” dediler.

Peygamber hemen elini o deriden su kabının içine koydu, akabinde parmaklarının arasından su pınar gibi kaynamağa başladı. Biz o sudan hem içtik hem de abdest aldık. Cabir’e:

“Sizler kaç kişiydiniz?” diye sordum. Cabir:

“Biz bin beş yüz kişiydik. Ama yüz bin kişi de olsaydık, muhakkak o su bizlere yetecekti” dedi.[7]

Abdullah b. Mesud (ra) şöyle demiştir:

“Biz (sahabeler) âdet hilafı olan işleri bereket ve hayır sayardık. Siz ise bunların hepsi korkutmak için izhar edilir sanıyorsunuz. Biz bir seferde Resülullah ile beraber bulunduk. Suyumuz azalmıştı. Bunun üzerine Resülullah (sas):

Haydi bana bir miktar su artığı bulup getiriniz!” dedi. Sahabeler, içinde az bir miktar su bulunan bir kap getirdiler. Resülullah bu kabın içine elini koydu. Sonra ashabına:

Haydi temiz ve mübarek suya geliniz! Suyun artışı ise Allah’tandır” buyurdu. Yemin olsun ben Resülullah’ın parmaklan arasından suyun kaynayıp aktığını gördüm. Ve yine yemin olsun ki, biz (Resülullah’ın yanında) yemek yenirken yemeğin “süphanallah” dediğini işitirdik.[8]

Yiyeceklerin Bereketlenmesi Mucizesi

Enes b. Mâlik anlatıyor:

Ebu Talha, Ümmü Süleym’e:

“Yemin olsun Resülullah’ın sesini zayıf gördüm. Kendisinin aç olduğunu düşünüyorum. Yanında yiyecek bir şey var mı?” dedi.

Ümmü Süleym:

“Evet, var” dedi ve arpadan yapılmış birkaç tane ekmek külçesi çıkardı. Sonra bir baş örtüsü ile ekmekleri sarıp dürdü. Sonra bohçayı benim kolumun altına verdi, örtünün bir kısmını da omuzumun üstünden bağladı. Sonra babam beni Resülullah’ın yanına gönderdi.

Ben bohçayı götürdüm. Resülullah’ı mescitte buldum. Beraberinde insanlar vardı. Yanlarına varıp bekledim. Resülullah (sas) bana:

Seni Ebu Talha mı gönderdi?” diye sordu. Ben:

“Evet”, dedim. Resülullah:

Yemek için mi?” dedi. Ben:

“Evet”, dedim.

Bunun üzerine Resülullah beraberinde bulunanlara hitaben:

Kalkınız” buyurdu ve yürüdü. Ben de önlerinde yürüdüm. Babama geldiğimizi haber verdim. Babam annem Ümmü Süleym’e:

“Ümmü Süleym! Resülullah insanları getirmiştir. Hâlbuki onları doyurabileceğimiz bir şey yok” dedi. Ümmü Süleym:

“Allah ve Resulü en iyi bilendir” dedi.

Babam gitti, Resülullah’ı karşıladı. Resülullah geldi ve:

Ümme Süleym! Yanında ne yiyecek varsa getir!” buyurdu.

Annem de benimle bohça yaptığı ekmekleri getirdi. Resülullah emretti ve ekmekler parmakla küçük küçük parçalara bölündü. Ümmü Süleym bir yağ tulumundan, bu bölünen ekmek parçalarının üzerine yağ sıktı ve onu biraz yumuşattı. Resülullah, o katık üzerine Allah’ın söylemesini istediği şekilde dua etti. Sonra:

On kişiyi çağır!” buyurdu.

Ebû Talha on kişiye izin verdi. Onlar doyuncaya kadar yediler, sonra dışarı çıktılar. Sonra:

On kişiye daha izin ver!” buyurdu.

Ebû Talha onlara da izin verdi. Onlar da doyuncaya kadar yedikten sonra dışarıya çıktılar. Sonra Resülullah tekrar:

On kişiye daha izin ver!” buyurdu.

Onlar da doyuncaya kadar yedi. Sonra Resülullah tekrar buyurdu:

On kişiye daha izin ver!

Böylece hepsi de yediler ve doydular. Bu topluluk yetmiş yahut seksen kişi idi.[9]

İçeceklerin Bereketlenmesi Mucizesi

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

“Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki muhakkak ben (bazen) açlıktan karnımı yere dayardım, bazen de açlıktan karnıma taş bağlardım. Bir gün Resülullah ile sahabelerinin mescitten çıkıp gittikleri yol uğrağı üzerine aç ve mecalsiz bir şekilde oturdum. Bu sırada Ebu Bekir geçti. Ona Allah’ın Kitabı’ndan bir âyet sordum. Bu sorum, ancak beni doyurmak üzere kendisini takip etmemi istemesi içindi. Fakat geçti gitti. Beklediğim çağrıyı yapmadı. Sonra Ömer uğradı. Ona da Allah’ın Kitabı’ndan bir âyet sordum. Maksadım yine Ömer’in beni doyurmak üzere kendisini takip etmemi istemesiydi. Ömer de geçti gitti. Ümit ettiğim çağrıyı o da yapmadı. Sonra Efendimiz (sas) uğradı ve beni gördüğü zaman, halsizliğimi ve yüzümdeki açlık alametini anladı ve gülümseyerek bana:

Yâ Ebâ Hir!” dedi. Ben de:

“Lebbeyk ya Resulallah (Buyur, emrine hazırım ya Resulallah!) dedim. Resülullah:

Ardım sıra gel!” buyurdu, yürüdü. Ben de O’nu takip ettim. Eve girdi. Ben de izin istedim. Bana da izin verildi. Resülullah girdiğinde bir bardak içinde süt vardı.

Bu süt nereden geldi?” diye sordu.

“Onu Sana falan kimse yahut falan kadın hediye etti” dediler. Resülullah da bana:

Yâ Ebâ Hir!” diye tekrar seslendi. Ben de:

“Buyur yâ Resulallah, emrine hazırım!” dedim.

Haydi Suffa ehline git de onları davet et!” buyurdu.

Suffa ehli, İslâm konukları idiler. Sığınacak aileleri, malları ve dayanacak bir kimseleri yoktu. Resülullah bir sadaka geldiğinde, sadaka malını onlara gönderirdi. Kendisi sadaka malından bir şey almazdı. Bir hediye geldiğinde de bunu Suffa ehline gönderirdi. Hediyeden kendisi de alır ve Suffa ehlini onda ortak yapardı.

Suffa ehlini (süt ziyafetine) çağırmak bana fena geldi. (Kendi kendime): “Suffa halkı için şu bir bardak süt nedir ki! Halbuki olması gereken, şu sütten bana bir yudum isabet etmesi ve böylece bir kuvvet kazanmam idi. Davet edilmelerine memûr olduğum Suffa halkı, şimdi gelip onlara dağıtıldığında, bu bir bardak sütten bana ne düşecek?” diye endişeleniyordum.

Fakat Allah’a ve Resul’üne itaatten başka çare yoktu. Bu sebeple gittim ve Suffa halkını davet ettim. Daveti kabul ettiler, izin istediler ve izin verilmesi üzerine evin içinde baştan başa yerlerini aldılar. Bunun üzerine Resülullah bana:

Yâ Ebâ Hir” diye seslendi. Ben de:

“Buyur yâ Resulallah! Emrine hazırım! dedim. Resülullah:

Şu süt bardağını al, konuklara ikram et!” buyurdu.

Ben de bardağı alıp takdim etmeye başladım. Bir kişiye veriyordum, o kanıncaya kadar içiyordu, sonra bardağı bana geri veriyordu. Bardağı alıp diğer bir kişiye veriyordum. O da kanıncaya kadar içiyor, sonra bardağı bana veriyordu. Bu şekilde bütün misafirler kana kana içip, bardağı bana geri vererek tâ Resülullah’a kadar geldim ve dağıtım işi sona erdi. Davetlilerin hepsi süte kanmışlardı.

Bu defa süt bardağını Resülullah eline aldı, bana bakarak gülümsedi ve:

Ya Ebâ Hir” buyurdu. Ben de:

“Emret yâ Resulallah, emrine hazırım! dedim. Resülullah:

Süt içmedik bir ben, bir de sen kaldın!” buyurdu. Ben de:

“Doğru buyurdunuz ya Resulallah! dedim. Resülullah bana:

Haydi otur da iç!” buyurdu. Ben de oturup içtim. Resülullah tekrar:

İç, iç!” buyurdu. Ben de içtim. Resülullah tekrar:

İç, iç!” diye emrediyor (ben de içiyordum). En son:

“Ya Resulallah! Daha içemeyeceğim! Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, sütün gideceği bir yol kalmadı!” dedim.

Öyle ise bardağı bana ver!” buyurdu. Ben de verdim. Resülullah da Allah’a hamd etti ve Besmele çekip geri kalan sütü içti.”[10]

Beyhakî, Nâfi´den şöyle rivayet ediyor:

“Biz dört yüz kişi, Peygamber (sas) ile sefere çıkmıştık, bir yere inip konakladık. Orada hiç su yoktu. Şiddetli bir şekilde susuzluk çektik. Derken bir keçi yürüyerek bize doğru geldi. Boynuzları bıçak gibi keskindi. Resülullah’ın önünde durdu. O da onu sağarak bütün askerlere süt içirip kandırdı. Kendisi de içip kandı. Sonra bana dedi ki:

Ey Nâfi, bu keçi senin mülkün olsun mu? Gerçi ben, senin bu keçiyi elinde tutabileceğini zannetmiyorum.

Bunun üzerine ben “tamam” dedim ve o keçiyi Hz. Peygamberin elinden teslim alıp, yere bir kazık çakarak onu çok iyi ve sağlam bir şekilde bağladım. Derken Resülullah istirahate çekilip uyudu. Ben ve herkes uyuduk. Uyandığımız zaman baktım, ip çözülmüş, keçi de kayıplara karışmış. Durumu Hz. Peygambere duyurdum. O da bana dedi ki:

Ben sana, ona sahip olamayacağını söylemiştim. Çünkü onu getiren, geri götürdü![11]

Hayvanların Konuşması Mucizesi

Ebu Said el-Hudri anlatıyor:

“Bir kurt, bir çobanın sürüsündeki keçilerden birisini kaçırmak istemiş, ancak çoban, hayvanını kurdun elinden kurtarmıştı. Kurt kuyruğu üzerine oturarak çobana dönerek:

“Allah’tan korkmadın mı, Allâh’ın bana ayırdığı rızkımı elimden aldın?” deyince, çoban kurdun konuşmasına şaşırdı ve:

“Ne acayip, bir kurt kuyruğu üzerine oturmuş ve benimle bir insan gibi konuşuyor?” diye mukabelede bulundu. Bunun üzerine kurt:

“İstersen ben sana bundan daha acayibini haber vereyim. Bu yerin arka tarafında Medine’de bir zât var, size öncekilerin haberlerini anlatıyor, peygamberdir, ama onu tanımıyorsunuz” dedi.

Çoban sürüsünü güderek Medine’ye kadar geldi. Sürüyü orada bir ağıla bıraktı. Sonra da Resülullah’ı ziyarete geldi ve kurdun kendisi ile nasıl konuştuğunu anlattı. Resülullah (sas) insanların namaz için toplanmalarını istedi ve:

Çoban doğru söyledi. Haberiniz olsun ki, kıyamet alâmetlerinden biri de yırtıcı hayvanların dile gelip konuşmasıdır. Ben yemin ederim ki, yırtıcı hayvanlar insanlarla konuşmadıkça kıyamet kopmaz! Yine kişi evinden ayrıldıktan sonra, uyluğu (Allâhu a’lem cep telefonundan bahsediyor) ev halkının neler yaptığını bildirmedikçe kıyamet kopmaz” buyurdu.[12]

Abdullah b. Cafer anlatıyor:

“Bir gün Hz. Peygamberin terkisindeydim. Ensardan birisinin evinin önünden geçerken bir deve Peygamber Efendimiz (sas)’i görünce yanına geldi ve inleyerek ağlamaya başladı. Peygamber Efendimiz (sas) onun yanaklarına dökülen gözyaşlarını sildi, bunun üzerine sakinleşti. Efendimiz (sas):

Bu devenin sahibi kim?” diye sordu. Ensar’dan bir genç gelerek:

“Benim ya Resulallah” dedi. Efendimiz (sas):

Allâh’ın senin sorumluluğuna bıraktığı bu deveye eziyet etmekten korkmuyor musun? Ona çok iyi bak! Onun canını acıtıyor ve çok çalıştırıyormuşsun! Onun senden bu hususta bana şikâyeti var!” buyurdular.[13]

Beyhâkî Cabir bin Abdullah’tan şöyle rivayet ediyor: Seleme Oğullarından birine âit bir erkek deve, heyecanlanıp köpürmeğe başladı ve sahiplerine saldırdı. Deveyi tutup yakalayamıyorlardı. Hurma bahçeleri de susuzluktan kurumaya yüz tuttu. Çünkü bahçeyi bu deve ile suluyorlardı. Resülullah’a gelip durumu arz ettiler. Resülullah (sas) derhal kalkıp onların bahçesine gitti. Kapıya yaklaştığı zaman, bahçe sahipleri:

“Yâ Resulallah, onun sana bir şey yapmasından korkarız!” dediler. Peygamberimiz de yanındakilere:

Hiç korkmayınız, onun bir zararı dokunmaz, haydi benimle siz de giriniz!” diyerek bahçeye girdi. Deve Peygamberimizi görünce başını yere eğerek yürüyüp gelmeye başladı ve O’nun önüne kadar gelip başını yere koyarak secde etti. Peygamber Efendimiz de devenin sahiplerine: “Haydi devenizi alınız ve yularını takınız!” buyurarak onlara teslim eyledi.

“Ya Resulallah, seni görünce deve secde etti” dediklerinde,

Hayır, benim için bu şekilde konuşmayınız. Bana bu tür şeyler yakıştırmayınız. Bana secde etmedi, sadece Allâh onu bana karşı itaatkâr hale getirdi” buyurdular.[14]

Meyvelerin Bereketlenmesi Mucizesi

Cabir’in babası Abdullah b. Amr b. Haram, Uhud savaşında şehit olmuş, arkasında bir Yahudi’ye otuz vesk (1 vesk=bir deve yükü) hurma borcu bırakmıştı. Cabir’in, borcun ertelenmesi ile ilgili isteğini Yahudi kabul etmemişti. Bunun üzerine, Cabir, Peygamberimiz (sas)’e gelerek durumunu arz etti.

Efendimiz (sas), alacaklı Yahudi’ye haber göndererek Abdullah b. Amr’ın, içinde çeşitli hurma ağaçları bulunan bahçesindeki hurma mahsulünü borçlarına karşılık teklif etti, ancak bu teklif de reddedildi. Çünkü mahsul borca yetecek derecede değildi.

Ertesi gün, Peygamberimiz (sas), Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) ile, Cabir’in hurma bahçesine gitti ve bahçeyi dolaşıp bereket duası yaptı. Cabir’e de: “Adama olan borcunu ödemek için hurmaları toplayıp gruplandır” dedi. Cabir, denileni yaptı.

Cabir, alacaklılara haber saldı. Onlar da eşekler ve çuvallarla bahçeye geldiler. Cabir, başka bir yerden iyi cins hurma satın alıp, babasının borcunu alacaklılara bu şekilde ödemeyi bile göze almıştı. Çünkü mahsulün yetmeyeceği açıktı.

Cabir, gelen alacaklılara otuz vesk (otuz deve yükü) haklarını ölçüp tamamıyla verdi. Borcu ödedikten sonra geride on yedi vesk hurma daha kalmıştı. Allâh’ın kendisine nasıl bereket verdiğini haber vermek için koşarak Resülullah’a gitti. Efendimiz (sas) o sırada ikindi namazını kılmaktaydı. Namazını bitirdiğinde Cabir olanları anlattı. Efendimiz (sas): “Allâhım sana hamd olsun, Allâhım sana hamd olsun” dedikten sonra “bunu git Ömer (ra)’e de anlat” dedi. Cabir de Hz. Ömer (ra)’i bularak bir de ona anlattı. Hz. Ömer (ra): “Resülullah (sas) senin bahçende yürüdüğünde orasının bereketleneceğini biliyordum” dedi. Ömer (ra) de Allâh’a hamd etti.[15]

Hanînu’l-Ciz’ Mucizesi (Hurma Kütüğünün Ağlaması)

Cabir anlatıyor:

Resülullah (sas) hutbelerini bir hurma kütüğünün üzerine dayanarak verirdi. Marangoz çalışanı olan Ensarî bir kadın:

“Ya Resulallah! Benim marangoz bir çalışanım var. İsterseniz sizin için, üzerinde hutbe okuyacağınız bir minber yaptırabilirim. Olur mu? dedi. Resülullah da:

Olur” dedi.

Resülullah için minber yapıldı. Cuma günü geldiğinde, artık o minberin üzerinde hutbe okumaya başlamıştı.

İşte bu esnada daha önce üzerinde durduğu kütük bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resülullah (sas) minberden indi, hurma kütüğünü kucakladı. Bunun üzerine kütük sakinleşti ve Efendimiz (sas):

Bu, yanında yapılan zikri dinlemekten uzak kaldığı için ağladı” dedi.”[16]

İbnu Büreyde’nin babası, Hz. Peygamber’in (sas) bu hurma kütüğünün üzerine elini koyup şöyle dediğini rivayet etmiştir:

İstersen, yüce Allah’a dua edeyim. Seni, eskiden olduğun yere geri dikeyim. İstersen, seni Cennete dikeyim, Cennet ırmaklarından ve pınarlarından sulanır, orada güzelce yetişir ve meyve verirsin. Allah’ın sevgili kulları da meyvenden yerler. Nasıl istersen öyle yapayım” dedi.

Resülullah: “Olur, öyle yapayım, olur öyle yapayım” dedi: Bunun üzerine Resülullah’a (sas) kütüğün neyi istediği soruldu:

Cennete dikmemi istedi” buyurdular.[17]

İbnu Abbas (r. anhümâ) anlatıyor: “Bir bedevi gelerek Aleyhissalâtu vesselâm’a:

“Senin Allah elçisi olduğunu ne ile bileyim?” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

Hurma ağacından şu salkımı çağırmamla. O benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet eder!” dedi ve onu çağırdı. Salkım, ağaçtan inmeye başladı. Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına geldi ve:

İki defa; “Selam senin üzerine olsun ey Allah’ın Resulü!” dedi. Sonra Aleyhissalâtu vesselâm ona:

Haydi yerine dön!” diye emrettiler. Salkım, yerine döndü ve eski yerine kaynadı. Bedevi (bu manzara karşısında) Müslüman oldu.”[18]

Sonuç

Aslında Efendimiz (sas)’e ait mucizeler, hem o dünyayı teşrif etmeden önce, hem dünyayı teşriflerinde hem de çocukluk dönemlerinde cereyan etmiştir. Burada konuyu bir sonuca bağlarken bilhassa Efendimi (sas)’in çocukluk döneminde yaşanmış bir hadise ile tamamlamak istiyoruz.

Ebu Musa el-Eşarî o da babasından naklediyor:

“Ebu Talip, beraberinde Muhammed (sas) de olmak üzere Kureyş büyüklerinden bir grupla Şam’a gitmişti. Yolda bir rahibin manastırına yaklaştılar ve yakınına konakladılar. Develerini henüz çözmüşlerdi ki rahip yanlarına geldi. Daha önceki gelişlerinde bu rahip yanlarına hiç uğramaz bir iltifatta da bulunmazdı. Aralarında dolaşmaya başladı ve Muhammed’i bulup elinden tuttu ve:

“Bu âlemlerin efendisidir! Bu âlemlerin Rabbinin elçisidir. Allâh bunu âlemlere rahmet olarak göndermiştir” dedi. Kureyş büyükleri ona:

“Bunu nereden biliyorsun?” diye sordular. Adam:

“Ben onun sıfat ve evsafını bize indirilen kitapta gördüm. Nitekim siz bu tepeden buraya yaklaştığınız sırada, O’na secde etmedik ne taş ne ağaç kaldı. Bu cansız şeyler ancak bir peygambere secde ederler. Ben O’nu ayrıca peygamberlik mührü ile de biliyorum. Bu mühür omuz başındaki düz kemiğin baş kısmının aşağısında bulunur ve elma büyüklüğündedir” dedi.

Sonra bizden ayrıldı, yemek hazırlayıp getirdi. Muhammed o sırada, develeri gözetliyordu. Yanımıza geldiğinde üzerinde ona gölge yapan bir bulut vardı. Yaklaşınca, halkın kendinden önce ağacın gölgesini kaptıklarını gördü. O ise güneşte kalmıştı. Ağacın gölgesi bu defa Muhammed’in (sas) üzerine meyletti, bu defa onlar güneşte kaldılar. Rahip:

“Bakın, ağacın gölgesi O’nun üzerine meyletti” dedi. Rahip onlardan, “Bu çocuğu Allah aşkına Rum diyarına götürmeyin” diye ricada bulundu ve: “Eğer O’nu oralara götürürseniz, taşıdığı sıfatları görenler O’nu tanırlar ve öldürürler” dedi. O, bu hususta Allah’ın adını vererek ricada bulunurken, yan tarafına bir göz attı. Manastırına doğru gelen yedi Rum gördü. Onları karşıladı ve:

“Niye geldiniz?” dedi. Onlar da:

“Rahiplerimiz bize, Araplar arasında çıkacak bir peygamberin, bu ay içinde memleketimize doğru gelmekte olduğunu söylediler. Buralara giriş sağlayan her yola bir grup insan çıkarıldı. Biz de senin yoluna gönderildik” dediler. Rahip:

“Sizden daha hayırlı birini geride bıraktınız mı?” dedi. Onlar:

“O şahsın, senin yolunun üzerinde olduğu bize haber verildi!” dediler. Rahip:

“Allah’ın icra etmek istediği bir iş hakkında ne dersiniz, insanlardan bunu geri çevirebilecek biri var mı?” diye sordu. Onlar:

“Hayır!” dediler. Rahip:

“Öyleyse şu kimseye biat edin. Zira bu, gerçek peygamberdir” dedi. Onlar da ona biat ettiler, rahiple birlikte orada kaldılar. Sonra rahip bize döndü ve:

“Allah için söyleyin, bunun velisi kim?” dedi. Beni kastederek: “Şu” dediler. Rahip bana hususi şekilde, geri dönmemiz için ricada bulundu. Ben de O’nu içlerinde, Hz. Ebu Bekr’in gönderdiği, Bilal’in de bulunduğu bir grup kimse ile geri çevirdim. Rahip O’na kek ve zeytinyağından azık koydu.”[19]

Buraya kadar birkaç başlık altında Hazreti Muhammed’in (sas) davasının doğruluğunu ispat amacıyla, bazı mucize bahislerini ele almaya çalıştık. Ancak söz konusu Peygamber Efendimiz (sas) olunca, anlatılanlar kesinlikle yetersiz kalmaktadır. Çünkü O (sas), varlık aleminin yaratılışının bir sebebidir. Her hali ve davranışı O’nun doğruluğuna delildir. Bütün ümmetinin her bir ferdi, O’nun davasının sadık şahitleridir. Her an milyonlarca ümmetinin yaptığı bütün ibadetlerden hissedar olan Efendimizi (sas) tam olarak anlamak ve anlatmak mümkün değildir. Çünkü Peygamberimizin (sas) Kur’an’dan sonra en büyük mucizesi, kendi zatıdır. O’nda (sas) toplanmış üstün ahlak ve kabiliyetler, mucizevi bir keyfiyet taşımaktadır.

Salat u selâmlar ile hitama erdirelim:

Cenâb-ı Erhamu’r-Râhimînden, Furkan-ı Hakîmin kendisine indirildiği, Tevrat, İncil ve Zebur’un müjdelediği, bir işaretiyle ayın parçalandığı, davetine ağaçların koşup geldiği, sıcaktan korumak için bulutların kendisine gölge yaptığı, bir ölçek yemeğiyle yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından kevser gibi suların çağladığı, ağaç kütüğünün, hayvanların kendisi ile konuştuğu, Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Rahmân’ın mahlukatı, O’nun rızası, arşının ağırlığı, kelimelerinin mürekkebi ve ilmi miktarınca salât ve selâm olsun. Allâh’ım bizleri bağışla ve bizlere merhametinle muamele et. Âmin.

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تُنْجِينَا بِهَا مِنْ جَمِيعِ اْلاَحْوَالِ وَاْلآفَاتِ وَتَقْضِى لَنَا بِهَا جَمِيعَ الْحَاجَاتِ وَتُطَهِّرُنَا بِهَا مِنْ جَمِيعِ السَّيِّئَاتِ وَتَرْفَعُنَا بِهَا عِنْدَكَ اَعْلَى الدَّرَجَاتِ وَتُبَلِّغُنَا بِهَا اَقْصَى الْغَايَاتِ مِنْ جَمِيعِ الْخَيْرَاتِ فِى الْحَيَاتِ وَبَعْدَ الْمَمَاتِ اِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

Salat-ı Münciye Duası (Salaten Tüncina) Türkçe Okunuşu

Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min-cemî’il-ehvâli vel âfat. Ve takdî lenâ bihâ cemîal hâcât ve tutahhirunâ bihâ min-cemîi’s-seyyiât ve terfe’unâ bihâ inneke a’lâ’d-deracât ve tubelliğunâ bihâ aksâ’l-ğayât min cemiîl-hayrâti fî’l-hayâti ve ba’del-memât birahmetike yâ Erhame’r-Rahimîn. Hasbunellahu ve ni’mel vekîl, ni’mel mevlâ ve ni’me’n-nasîr. Ğufraneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr.

Ey Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (sas) âline (ve ümmetine) öyle bir salât ve selam eyle ki, O salât ve selam ile bizi tüm endişelerden, korkulardan, felaketlerden, muhafaza eyle. O salât ve selam ile tüm hacetlerimizi ihsan eyle. O salât ile bizi bütün kötülüklerden temizle. O salât ile bizi en yüksek derecelere yükselt. Gayelerin en son, en yüksek makamına bizi onunla ulaştır. O salât ile hayat ve ölümümüzden sonra da bizi tüm hayırlara kavuştur. Yüce Allah, bize kafidir. O ne güzel vekil ne güzel koruyucu ve ne güzel yardımcıdır.


[1] Buhari, İ’tisam, 1; Fedâilu’l-Kur’ân, 1; Müslim, İman, 239.

[2] Ebu Nuaym el-İsbahânî, Delâilü’n-Nübüvve, C. 1, s. 280, Dâru’n-Nefâis, Beyrut-1986.

[3] Vâhidî, Ebü’l-Hasan Ali b. Ahmed b. Muhammed b. Ali, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, s. 633, Darü’l-Meyman, Riyad-2005.

[4] Buhari, Kitâbu’l-Menâkıb, 27.

[5] Buhari, Kitâbu Menâkıbi’l-Ensâr, 36.

[6] Buhari, Menâkıb, 25.

[7] Buhari, Menâkıb, 25.

[8] Buhari, Menâkıb, 25.

[9] Buhari, Menâkıb, 25.

[10] Buharî, Kitâbu’r-Rikâk, 17.

[11] Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, C. 6, s. 137, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1988.

[12] Ahmed b. Hanbel, 3/83-84; Tirmizi, Fiten, 19.

[13] Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, C. 6, s. 26-27.

[14] Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, C. 6, s. 28.

[15] Buhari, Kitâbu’l-İstikrâz ve’d-Duyûn, 9; Meğâzî, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/373.

[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/300; Buhârî, Kitâbu’l-Menâkıb, 25.

[17] Dârimî, Mukaddime, 6.

[18] Tirmizî, Menâkıb, 9.

[19] Tirmizi, Menakıb, 3.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s