Sulhün Kur’ânî Dayanakları

Musa Kâzım GÜLÇÜR

17 Şubat/2019

İçindekiler

Giriş. 3

I. Kur’ân-ı Kerîm’de “Sulh” Kavramı 4

I.I. Allâh’ın (cc) Sulh Sayesinde İnsanları Îmana ve Sâlih Amellere Muvaffak Kılması 4

1-Şükre Muvaffakiyet 5

2- Amel-i Salih. 5

3- Neslin Salahını İstemek. 5

I.II. Amelleri Kabul Edip Mükâfat Vermesi 5

I.III. Din ve Dünya İşlerinde Başarılı Kılması ve Yardımı 6

I.IV. İnsanları Sulh ve Sükûna, Îman ve İtaate, Kötülükleri ve Zulmü Terk Etmeye Çağırması 6

I.V. Peygamberlerin (Asm) Kavimlerini Islahı 7

I.VI. İnsanların Hallerini Islah Etmeleri 8

I.VII. Kavgalı Olan Karı Koca. 9

I.VIII. Yetimlerin Güzelce Yetiştirilmesi 9

I.IX. Vasiyette Hata Edenlerin Durumlarının Düzeltilmesi 10

I.X. Düşmanlıkların Bırakılması 10

I.XI. Barıştan Sonra Çatışmanın Yanlışlığı 12

I.XII. İnanan İki Kesimin Birbirleriyle Savaşa Tutuşması 12

Sonuç. 13

Giriş

Tarihin bütün dönemle­rinde toplumların ve medeniyetlerin yıkılıp yok olması­na sebep olan savaşlara karşı, insanlığın terakkisi için gerekli en temel şartlardan birisi sulh atmosferinin temini olmuştur. Günümüzde gittikçe artan karşılıklı etkileşim, iletişim ve küreselleşme neticesinde, hürriyet, eşitlik, kaynakların adil dağılımı, temel insan haklarına saygı üzerine inşa edilmiş bir barışın güçlendirilmesi, sürdürülmesi ve gelişmesinin gereği daha etkili bir şekilde hissedilmektedir. Çünkü insanlık; açlık, yenilenemeyen doğal kaynaklar, eşitsiz dağılım ve ekonomik yetersizlikle yaşamak zorunda kalan yoğun nüfus sebebi ile çatışmalara düşme tehlikesi gibi ciddi sorunlarla karşı karşıyadır.

Yüksek düzeyde yoksulluk, kişi başına düşen gelirdeki düşüklük, başarısız toplumsal yasalar, o ülkede çatışma yaşanmasına yakın olunduğunun işaretleridir. Böyledir, zira iç savaş için risk altında olan bölgelerdeki temel faktörlerin etnik ya da dinsel özelliklerden daha ziyade yukarıda da belirtmeye çalıştığımız yoksulluk, siyasi istikrarsızlık ve aşırı nüfus gibi unsurlar olduğu açıktır.

Sadece kişisel ihtiyaçlara odaklanılmasına, insan davranışlarının bencillikle güdülenmesine, çatışmacı zihniyete ve yeise karşı ümitlerimizi kaybetmeden mücadele etmemiz gerekmektedir. Ümit, görünüşte yenilgi kaçınılmaz olduğunda bile, güçlü bir irade, kuşatıcı bir bakış açısı ve ümitsizliği ret gerektirir. Peygamberler (aleyhimüsselam ecmain) o nurlu hayatlarında, en karanlık gibi görünen anlarda dahi asla ümitsizliğe kapılmadan, tevfîk-i ilâhînin, barış, sulh ve esenliğin inşası için çalışanlarla beraber olduğunu en yüksek seviyede hatırlayarak, gayret ve çabalarını bir an bile olsun terk etmediler. Biz de bu düşünce ile Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerin hayat veren iksirlerini rehber yaparak, “sulh/çatışmasızlık” konusunu ele almaya çalışacağız.

I. Kur’ân-ı Kerîm’de “Sulh” Kavramı

“Sulh” kelimesi lügatte “bozma, küsme, darılma ve bozuşmanın” zıt anlamında “düzeltme ve barış” manalarına gelmektedir. Ayrıca sulh kavramı ile insanları, aileleri, toplumu, kurumları, işleri, ahlâkî davranışları ve çevreyi iyi, güzel, yararlı hale getirme, barış, huzur ve sükûnu sağlama ifade edilmektedir.

Aynı kökten türeyen “ıslah” ve “eslah” kelimeleri ise, “araları dargın kimseleri barıştırma ve onları anlaştırma” manası taşıdığı gibi, aynı zamanda “düşmanlık sebeplerini ortadan kaldırıp müsamaha ve af iklimini genişletmek sureti ile kişi ya da kişileri barıştırma” anlamına da gelmektedir. Böylece mevcut ayrılıklar ve gevşemiş bağlar onarılmış, ihtilaflar giderilmiş olacak, çekişme ve düşmanlıkların bırakılması, ihtilafların düzeltilip, barışılması, çatışma ve ayrışma yaklaşımının terk edilmesi, barış ve barıştırma faaliyetlerinin öneminin ve kıymetinin bilinmesi de mümkün hale gelebilecektir.

Kur’an-ı Kerîm’de “salah, salih, muslih, ıslah, eslah” ve bu kökten gelen diğer kelimeler yaklaşık yüz seksen kadar âyet-i kerîmede geçmektedir. Sadece bir kısmına işarette bulunarak diyebiliriz ki Kur’ân-ı Kerîm’de bu kavram ile oluşan temel konular şu şekilde düşünülebilir:

I.I. Allâh’ın (cc) Sulh Sayesinde İnsanları Îmana ve Sâlih Amellere Muvaffak Kılması

Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben Müslümanlardanım (Ahkâf, 46/15).

Mutluluk dereceleri üç kısma ayrılabilir: Bunların en mükemmeli ruhanî olanlar; ortası derecedekiler bedenî, en düşük olanlar ise bu ikisinin dışında kalanlardır. Ruhanî mutluluklar, kalbin, Allah’ın nimetleri ve lütuflarına şükretmekle meşgul olması; bedenî mutluluklar, bedenin Allah’a İtaat ve hizmetle meşgul olması, bu ikisinin dışında kalan mutluluklar ise, çoluk-çocuğun sağladığı mutluluktur.

1-Şükre Muvaffakiyet

Allah Teâlâ (bu ayette), şükretme ifadesini, amelden önce getirmiştir. Çünkü şükür, kalbin; amel ise, uzuvların işidir. Kalbin işi, uzuvların amelinden daha kıymetlidir.

2- Amel-i Salih

Bu duada ele alınan taleplerden ikincisi de Cenâb-ı Hakk’ın, kulunu, kendisinin hoşuna giden amelleri yapmaya muvaffak kılmasını istemektir. İnsanın, iyi güzel ve salih olduğuna inandığı şeyler ikiye ayrılır:

a) Hem kendince hem de Allah katında güzel olan.

b) Kendince salih, ancak Allah katında güzel olmayan. Binâenaleyh kul, “sâlih” olanı, kendi zannınca bu iki kısma ayırınca, Allah’tan hem kendince hem de Allah katında “salih” olan amelleri yapmaya muvaffak kılmasını talep etmiştir.

3- Neslin Salahını İstemek

Üçüncü talep ise, Allah’ın mahlûkatına şefkat gösterme ile meşgul olmadır. Allah’ın emirlerinin tazim edilmesinin, mahlûkata şefkat duymaktan önce gelmesinin gerekli olduğu ise, herkesçe malumdur.

I.II. Amelleri Kabul Edip Mükâfat Vermesi

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır” (Ahzab, 33/71).

Cenâb-ı Hak bu başarıyı şu iki sebepten dolayı “büyük” olarak nitelemiştir:

a) Bu, büyük bir azaptan kurtuluş başarısıdır. Azaptan kurtulma ise, azabın büyüklüğü nispetinde büyük olur. Öyle ki bir kimse birisine bir kamçı vurmak istese ve o birisi bundan kurtulsa, bu hususta, “O, büyük bir kurtuluşa erdi” denilmez. Çünkü onun kurtulduğu bu azap, tahakkuk edecek olsaydı da durum pek fazla farklı olmayacaktı.

b) Bu kimse büyük bir mükâfata ulaşmıştır. Bu da ebedî olan bir mükâfattır.

I.III. Din ve Dünya İşlerinde Başarılı Kılması ve Yardımı

İman eden, iyi iyi amel (ve hareket) eden, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e indirilene ki o, Rablerinden (gelen) bir haktır îman eden kimselerin de günahlarını yarlıgamış, hallerini iyileştirmiştir (Muhammed, 47/2).

I.IV. İnsanları Sulh ve Sükûna, Îman ve İtaate, Kötülükleri ve Zulmü Terk Etmeye Çağırması

Medyen ahalisine de içlerinden biri olan Şuayb’ı gönderdik. “Ey benim halkım!” dedi, “yalnız Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. İşte size Rabbinizden açık delil geldi. Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin, ülkede düzen sağlanmışken fesat çıkarıp huzuru bozmayın. Böyle yapmanız sizin için daha iyidir. Tabiî eğer inanırsanız. (A’râf, 7/85-86).

Âyet-i kerimede beş ödev sayılmaktadır. Bu, beş ödevin neticesi, şu iki asla varıp dayanır:

a) Allah’ın emrine tazim ve saygı duymak. Bu aslın içine, tevhid ve nübüvveti ka­bul etmek girer.

b) Allah’ın yaratıklarına karşı şefkat duymak. Bunun içine de haksızlığı ve boz­gunculuğu terk etme girer. Bunun neticesi de eziyet etmemedir. Buna göre, sanki Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: “Faydayı herkese ulaştırmak, herkese faydalı ol­mak imkânsızdır, ama herkesten şerri men etmek, hiç kimseye kötülük etmemek mümkündür.” Buna göre mana, “Eğer ahirete inanıyorsanız, bu sizin için ahirette en hayırlı olanıdır” şeklinde olur. Bundan maksat da “Haksızlığı bırakınız, fesatçılığı bırakmak, sizin için gaye bakımından mal talebinde bulunmadan daha hayırlıdır. Çünkü insanlar, sizin vefanızı, sıdkınızı ve emîn, güvenilir olduğunuzu öğrendiklerinde, sizinle muamelede bulunmaya arzu ve iştiyak duyarlar. Böylece de mallarınız çoğalır…” manasıdır.

I.V. Peygamberlerin (Asm) Kavimlerini Islahı

Peygamberlere; kavimlerini şirk, küfür, nifâk, isyân, kötülük ve zulümden kurtarmaya çalışmaları, onlara doğru yolu göstermeleri, îman ve sâlih amellere davet etmeleri emredilmektedir.

Şuayb, şöyle dedi: “Ey kavmim! Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem ve katından bana güzel bir rızık vermişse! Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum. Ben sadece gücüm yettiğince (sizi) düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir. Ben sadece O’na tevekkül ettim ve sadece O’na yöneliyorum.” (Hûd, 11/88).

İnsanın, Allah’tan başka hiç kimseye tevekkül etmemesi gerekir. Hak Teâlâ’nın dışında kalan her şey, zatı gereği mümkün ve fânî iken, sırf Allah’ın yaratması ve tekvini olarak meydana gelmiş iken, Allah’tan başkasına nasıl tevekkül edilebilir?

“Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Şüphe yok ki, o haddi tecavüz edenleri sevmez. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz, Allah’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.” (A’râf, 7/55-56).

Ayette, “tadarruen” (yalvararak) ifadesinin yer almasının maksadı, duadan elde edilmek istenen bu aslî halin gerçekleştirilmesi; “hufyeten” (gizlice) kelimesinin bulunmasının maksadı ise, o ihlası riya şaibelerinden koruyup muhafaza etmektir. “Tadarru” kelimesi, “zillet arz edip huşu içinde olmak” demek olup, bu da kişinin, zelîl ve aciz olduğunu izhar etmesi demektir. “Hufye” kelimesi ise, aleniliğin zıddıdır.

Hz. Peygamber (sas), “Gizlice yapılan bir dua, açıkça yapılan yetmiş duaya bedeldir” [Kenzu’l-Ummal, 2/3196] ve “Zikrin en hayırlısı, gizli olanı; rızkın en hayırlısı da yeterli olanıdır” [Müsned, 1/172-180] buyurmuştur.

Daha sonra âyet-i kerîme; “Yeryüzünde hiçbir surette bozgunculuk yapmayın” şeklinde gelmektedir ki, buna öldürmek veya uzuvları kesip koparmak suretiyle nefisleri ve canları; gasp, hırsızlık ve çok çeşitli hilelerle insanların mallarını, küfür ve bid’at ile dinlerini, zina ve livataya yönelme ve ifti­rada bulunma ile nesepleri, sarhoş edici şeyler sebebiyle de akılları bozup ifsat etmekten men etmek girmektedir. Çünkü dünyada korunması gerekli olan zaruretler beş tanedir: Can, mal, nesep, din ve akıl. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın, “bo­zgunculuk yapmayın” yasağı, bozgunculuğu varlık âlemine sokmaktan mendir. Kötülüğü varlık âlemine sokmaktan men etmek ise, onun her çeşidini yasaklamayı gerektirir. Öyleyse buradaki men, bu beş kısımda da bozukluk çıkarmaktan men etmeyi de içine almaktadır.

I.VI. İnsanların Hallerini Islah Etmeleri

“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisâ, 4/114)

Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimede hayır işlerinin üç çeşit olduğunu belirtmiştir:

a) Sadakayı emretmek.

b) Maruf olan şeyi emretmek.

c) İnsanların arasını ıslâh etmek.

Cenâb-ı Allah sadece bu üç kısmı zikretmiştir; zira hayır işi, ya bir menfaate ulaştırmak veya bir zararı gidermek şeklinde olur.

Hayrı ulaştırmak ya maddi olur ki, bu meselâ mal vermektir; işte bu hususa Cenâb-ı Hak, “Bir sadaka vermeyi emredenler…” ifadesiyle işaret etmiştir. Yahut manevî hayır olur ki bu da nazarî kuvveti ilim ile; amelî kuvveti de güzel fiillerle mükemmelleştirmekten ibaret olup ki her ikisi de mârufu emretmekten ibarettir. Buna da Cenâb-ı Hak, “…ya da bir iyilik yapmayı…” ifadesiyle işaret etmiştir. Zararı gidermeye gelince, bu hususa da Cenâb-ı Allah, “veya insanların arasını düzeltmeyi…” ifadesiyle işaret etmiştir. Böylece, bütün hayırların bu âyette zikredilmiş olmaktadır.

I.VII. Kavgalı Olan Karı Koca

“(Eğer karı ile kocanın) aralarının açılmasından endişeye düşerseniz o vakit (kendilerine erkeğin) ailesinden bir hakem, (kadının) ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarında (ki dargınlık yerine geçime), onları (uyuşmaya) muvaffak buyurur. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilicidir, (her şeyin künhünden) haberdardır.” (Nisâ, 4/35)

“Tevfîk” kelimesinin aslı, muvafakattir. Muvafakat da herhangi bir iş hakkında müsavat ve dengeyi gözetmektir. O halde, “tevfîk” tahakkuk ettiği zaman, tâat olan bir fiilin o vesileyle meydana geldiği bir lütuftur. Binaenaleyh âyet, bütün maksat ve gayelerin, ancak Allah’ın tevfîki ile olabileceğine delâlet etmektedir.

I.VIII. Yetimlerin Güzelce Yetiştirilmesi

“Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: «Onları yarar ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimlerin) salâhına çalışanlarla (onların mallarında ve hallerinde) fesat (ve fenalık) yapanları bilir. Eğer Allah dileseydi sizi muhakkak zahmete sokardı. Şüphesiz Allah mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir” (Bakara, 2/220).

Cahiliye Arapları, yetimlerin mallarından istifade etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Rivayet edil­diğine göre yukarıda geçen yetimlerle ilgili âyetler nazil olunca, Müslümanlar yetimlerin mallarından uzak durmuş ve her bakımdan onlara karışmaktan çe­kinmişlerdir. Hatta, yetim için bir yemek yapılır, eğer ondan bir kısmı da artarsa onu alıp yememişler, böylece o yemek bozulur hale gelmişti. Yetimlere bakacak kimseler, yetim için müstakil ayrı bir yer, ayrı bir yiyecek-içecek ha­zırlıyorlardı. Bu da fakir Müslümanlara zor geliyordu. Bundan dolayı Abdul­lah b. Revaha (ra): “Ya Resulallah hepimizin yetimleri oturtacak evlerimiz ve yetimlere ayrıca verecek yiyecek içeceklerimiz yok” dedi. Bunun üzerine, yukarıdaki âyet nazil oldu.

“Onları yarar ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır “ifadesi; bilgi, terbiye ve fazilet üzere yetişmeleri için, yetimin işlerini yoluna koymak, onları terbiye etmek ve benzeri diğer şeyle­ri yerine getirmeyi içine alır. Çünkü bu iş, yetim için, onun durumunu ticaret yoluyla düzeltmekten daha tesirlidir. Ayetteki, “daha hayırlıdır” tabirinin manası, yetimin bakımını alan kimse için, yetimin hakkı hususunda kusurlu davranmasından daha hayırlıdır” anlamındadır. Bu ifâde yine yetimin hali ile de ilgilidir. Yani, “Bu iş onun kendi halinin ve malının ıslahını temin edeceği için, yetim hakkında da hayırlıdır” demektir.

I.IX. Vasiyette Hata Edenlerin Durumlarının Düzeltilmesi

“Bununla beraber, kim vasiyet edenin haksızlığa meylinden yahut günaha gireceğinden endişe edip de (alâkalıların) aralarını bulursa ona da hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkıyla esirgeyicidir” (Bakara, 2/182).

Bu ayet-i kerime, sulh etmek isteyen kimsenin, münazaanın şer’an mahzurlu bir duruma varacağı endişesini taşıdığı zaman dahi, çekişen kimseler arasında sulh etmesinin caiz olabileceğini göstermektedir.

Anlamın ayrıca; “haktan sapmaya ve günaha yönelen vasiyet sahibi vasiyyetini ıslâh ettiği zaman, hiç şüphesiz Allah onu bağışlar ve ona fazl u lütfuyla merhamet eder bir gafur ve bir rahimdir” şeklinde olması da muhtemeldir.

I.X. Düşmanlıkların Bırakılması

Fakihlerin Kur’an-ı Kerim ve Resul-i Ekrem’in sünneti yanında Hulefa-i Raşidîn dönemi uygulamalarını esas alarak geliştirdikleri siyer teorisi, dünya barışı diye ifade edilebilecek şekilde bütün insanlığın ortak değerlerini ve haklarını gözetip aralarında adaleti temin ederek Müslüman toplumun güvenliğini sağlama prensibi üzerine kurulmuştur. Bu teoriye göre Müslümanların uluslararası ilişkilerde takip edeceği yöntemlerin asıl hedefi yeryüzünde barış ve huzurun sağlanması olmalıdır (DİA, 37/485).

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti yanında özellikle, “Artık onlar sizi bırakıp çekilir de sizinle savaşmazlar ve barış teklif ederlerse Allah onlara saldırmanıza izin vermez” (Nisa, 4/90) ; “Bu yüzden biz İsrailoğulları’na bildirdik ki, bir cana kıymaya veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın kim bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur, kim de bir hayat kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur” (Maide, 5/32); “Eğer onlar barışa yönelirse sen de barıştan yana ol ve Allah’a güven” (Enfal 8/61); “İçlerinden haksızlık yapanlar hariç Ehli kitapla en güzel şekilde mücadele edin” (Ankebût, 29/46); “Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah yalnızca din hakkında sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş kimselerle dostluk kurmanızı yasaklar; kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir” (el-Mümtehine 60/8-9) mealindeki ayetleri toplumlar arası ilişkilerde barışın esas alındığını göstermektedir (DİA, ay.).

Cenâb-ı Hak; {فَاتَّقُوا اللهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ} “Allah’a karşı gelmekten sakının, araları bozulmuş kardeşlerinizi de barıştırınız” (Enfâl, 8/1) buyurmakla çekişme ve düşmanlıkların bırakılmasını, ihtilafların düzeltilip, barışılmasını emretmektedir. “Allâh’ın (cc), kalplerde olan hakkında mutlak ve eksiksiz bilgi sahibi olduğu”nu ifade için âyet-i kerimelerde toplam on iki yerde {إِنَّ اللهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} buyurulmaktadır. Benzer bir kalıpla, “bireyleri veya toplumlar arası sulh ve barışı amaçlayan davranış ve sözleri” ifade için de {وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ} buyurulmuştur. Allah Teâlâ, bu buyruğu ile aynı zamanda çatışma ve ayrışma yaklaşımını da yasaklamış olmaktadır.

{وَأَطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ} “Allah’a ve Resulüne itaat edin” emriyle, barış ve barıştırma faaliyetlerinin önemini bir kez daha pekiştirmiş, hitaba daha bir kesinlik verme amacıyla da {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “şayet müminlerdenseniz..” buyurulmuştur.

Bu son ifadeyle Cenâb-ı Hak, bir manada; “Resulün sizi kendisine davet ve teşvik ettiği barış, huzur ve ahengi iltizam etmekle mükemmel bir toplum olursunuz. Binâenaleyh itaat dairesinin dışında kalmaktan sakınınız” demiş olmaktadır. Zaten milletlerin kuvveti ve şerefi de ancak toplumlar arası sulh ile mümkündür.

I.XI. Barıştan Sonra Çatışmanın Yanlışlığı

Kur’ân-ı Kerîm’de, sulhtan sonra çatışma ve bozuşmanın, ya da yapılan barış faaliyetlerini boşa çıkarma ve bozmanın yanlışlığı da A’râf sûresi, 7/56’da şu şekilde anlatılmaktadır:

{وَلاَ تُفْسِدُوا فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَةَ اللهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ}

“Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz, Allah’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.”

Kur’an-ı Kerim ve hadislerde karşı tarafı aldatan ve kötü niyetler taşıyan sözleşmelerin yapılması, yapılan antlaşmaların menfaat endişeleriyle bozulması yasaklanmıştır. Öyle ki zor durumda kalan bir Müslüman topluluk, Müslümanlarla aralarında saldırmazlık antlaşması bulunan bir kesime karşı yardım isterse diplomatik çözüm veya göç seçeneği önerilmiş, buna karşılık antlaşmanın çiğnenip o Müslümanlara yardım edilmesi uygun bulunmamıştır (el-Enfal 8/72). Bu ayetten hareketle “Allah antlaşma hakkını din kardeşliği hakkından öne almıştır” şeklinde bir yorum yapılmıştır (Fahreddin er-Razi, IV, 390).

I.XII. İnanan İki Kesimin Birbirleriyle Savaşa Tutuşması

{وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ}

“Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever” (Hucurât, 49/9).

Bu âyet-i kerîme ile inanan iki kesimin birbirleriyle savaşa tutuşmaları durumunda Müslümanların, onların aralarını bu­larak sulhü temin etmeleri istenmektedir. Taraflardan birinin sulh durumunu yeterli görmeyerek diğer tarafa yeni­den saldırması ya da saldırıya devam etmesi halinde ise zulmün durdurulması, sulhün ve antlaşmanın yeniden sağlanması için saldırgan tarafa güç uygulayıp savaştan vazgeçirilmesi, Allah’ın hükmüne bo­yun eğmelerinin temini, bunun da adalet ve hakkaniyet ölçülerine riayetle temin edilmesi istenmektedir. Şayet bu başarılabilirse her iki taraf da kendi hakkına kavuşmuş, böylece adalet de sağlanmış olacaktır. Allah adaletli davrananları sevmektedir.

Sonuç

İnançlı toplumların kendi aralarında bulunan ihtilafları meşru bir şekilde çözmeleri ve sadece mütarekeyi kâfi görmemeleri, ihtilafları çözümsüz bıraktıkları takdirde yeniden bir çatışma ve savaş durumunun ihtimal dâhilinde olduğunu görmeleri gerekmektedir. Hemen her uygulamada adaletin gözetilmesi, “Allah adil olanları sever” bişaretinin gereğinin de yerine getirilmesi demektir.

Müslüman topluluklarda asıl kural sevgi, şefkat, merhamet, barış, yardımlaşma, birlik ve dayanışmadır. Anlaşmazlık ve çatışma ise, ortaya çıkar çıkmaz asıl kurala yani sulh ve barışa dönülmesini gerektiren istisnai bir durumdur. Birbirleriyle savaşanların arasını bulma vazifesinin ve diğer yükümlülükleri­n yerine getirilerek takva üzerine olma ise, Cenâb-ı Hakk’ın merhametini ve geçmişte işlenen günahların affını netice verecektir.

Hucurât, 49/10 ayet-i kerimesinde:

{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ}

“Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizi barıştırınız. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız” buyrulmaktadır. Öyleyse Müslümanlar arasında herhangi bir tartışma ya da çekişme olursa diğer Müslümanlara düşen görev; bu olumsuz­luğun ortadan kalkması için Allah’ın rahmetine ulaşmayı hedeflemek ve toplumlarının barış ve anlaşma yolunda ilerlemeleri için çaba göstermektir.

Toplumda birliğin ve barışın gerçekleştirilmesi, cemiyet fertlerinin duygu ve düşünce dünyasındaki açıklıkları gidermeye, kalplerde huzur ve itminanın gelişmesine, ihtilâfların en aza inmesine vesile olur. Barış atmosferi, bilhassa zayıfların ve fakirlerin korunmasına, toplumsal problemlerin en aza inmesine önemli bir vesiledir. Bireyler ve toplumlar arası barış, huzur ve sükûn, hayati ehemmiyeti haizdir ve kardeşler olarak sıkı sıkıya bağlı bir devlet ve millet ancak bu şekilde ayakta kalabilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s