Tasavvufta Makam ve Mertebeler II

Fatma ÖZTÜRK GÜLÇÜR*

12 Nisan/2019

İçindekiler

Giriş 1

Tasavvuf Kelimesi 2

Makam 3

Mutasavvıflara Göre Makam ve Mertebeler 5

Sûfilerin Makamları ve Elde Ettikleri Mertebeler 8

1. Tevbe 8

1.1. Mutasavvıflara Göre Tevbe 11

1.2. Tevbenin Şartları 11

1.3. Tevbedeki Makamlar 15

Giriş

Nimetlerine uygun, lütuflarına yaraşır hamd, alemlerin rabbi Rahman ve Rahim, din (ceza) gününün sahibi Allah (cc)’a, salat ve selam ve her türlü ihtiram, müjdecimiz Efendimiz Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sas)’ya, onun âl ve ashabına olsun.

“Tasavvufta Makam ve Mertebeler” konulu yazımızın ikincisi ile devam etmekteyiz.

İnsan beden ve ruh olarak iki unsurdan meydana gelmiştir. Her ikisinin ihtiyaçları da farklıdır. Bedeni maddi şeylerle doyurabiliriz. Ruhu ise ancak manevi unsurlar doyurur. Yüce Allah’ın emir ve nehiyleri buna yönelik olarak Allah Resulü (sas) tarafından bildirilmiştir.

Cibril hadisi ile anlatılmaya çalışılan iman, İslam ve ihsan, Peygamber Efendimiz (sas) tarafından bizlere en güzel şekilde açıklanmıştır. Allah Resulü ihsanı, “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir” diye tarif buyurmuştur. Çünkü biz O’nu görmesek de O bizi görüyor.

Rabbimizin hiç şüphesiz bizlerin ibadetine ihtiyacı bulunmamaktadır. Fakat bizler O’ndan bir ruh olarak O’nu tanımaya ve O’na kulluk etmeye muhtaç bulunmaktayız. Bunun için de ilahi buyruklara tabi olma, Resulünün sünnet-i seniyyelerine ittiba etme lüzumu bulunmaktadır.

Tasavvuf Kelimesi

“Edeb yâ Hû

Tevazu sembolü olan yün elbise giymeleri sebebiyle abid ve zahidler sûfî diye anılmaya başlanmış, onların bu hayat tarzını ifade için sûf kelimesinden “tasavvefe” (yün giydi) fiili türetilmiş, “tasavvuf” tabiri bu fiilin mastarı olarak kullanılmış ve bu görüş hem anlam hem dil bilgisi açısından uygun bulunduğu için genel kabul görmüştür.

Tasavvuf yolunu benimseyenlere sûfî, ehl-i tasavvuf veya mutasavvıf adı verilmiştir. Tasavvufu ilk tarif edenlerden birisi olan Muhammed b. Vasia’ya göre tasavvuf; huşû, nefsi hor görme, kanaatkarlık ve alçak gönüllülüktür. Cüneyd-i Bağdâdî, tasavvufun dünya ile ilgili şeylerde azla yetinme, kalbiyle Allah’a dayanma, taat ve ibadete yönelme, dünyevi arzulara karşı sabretme, masivadan uzaklaşıp Allah’a dönme, Allah’ı içten zikretme, şüpheye karşı yakîn elde etme olduğunu söyler.

Tasavvuf zahirde ve batında şeriatın edeplerini yerine getirmektir” tarifinde şeriatın edepleri “ilahi ahlak” olarak tanımlandığından[1] tasavvuf ilahi ahlâk ile ahlâklanmak şeklinde kabul edilmiştir. Tasavvuf düşüncesi Allah sevgisi (muhabbetullah) ve Allah korkusu (mehafetullah) temeline dayanmakta, Allah korkusu aynı zamanda Allah’ı sevmekten kaynaklanan bir çekinme olduğu için bu iki kavram birbirini tamamlamaktadır.

IX. yüzyılla birlikte ortaya çıkan tasavvufî akımların en önemlileri Haris el-Muhasibî, Seri es-Sakatî, Cüneyd-i Bağdadî, Ebu’I-Hüseyin en-Nûrî gibi sûfilerin temsil ettiği Bağdat mektebiyle Bayezid-i Bistamî, Hamdun el-Kassar gibi sûfilerin temsil ettiği Nişabur mektebidir. Bunlardan birincisinde daha ziyade tevhid ve marifet, ikincisinde melamet ve fütüvvet anlayışına ağırlık verildiği görülmektedir. Irak’taki Bağdat merkezli harekete tasavvuf, mensuplarına da sûfi denilirken Nişabur merkezli Horasan bölgesindeki harekete melamet, mensuplarına da melameti adı veriliyordu.

Makam

Makam” kelimesi; kıyam edilen, durulan, durulacak yer, ayağın bastığı yer, topluluk, oturulan yer ve durak gibi anlamlara gelmektedir.[2] Bu kelime ayrıca memuriyet ve memurluk yeri manasına da gelmektedir. Çoğulu “makâmât”tır. Aynı kökten gelen “makâme” kelimesi de “topluluk, meclis, hutbe ve vaaz” manalarına gelmektedir.[3]

Tasavvufî ıstılahta “makam” ise; sâlikin kendi çalışma ve gayretinin sonucu tasavvuf vadisinde kat ettiği manevi bir yoldur. Ayrıca makam, insanın bütün ibadet ve zikir anında Hakk’ın huzurunda olduğunu ve Allah’ın kendisine nazar ettiğini hissetmesi şeklinde ifade edilir.[4] Bu durum Cibril hadisinde de belirtilen ihsan derecesini ifade eder.

Tasavvufi anlayışa göre nefis, günah ve kötülüklerden mücahede ve riyazetle arındırılabilir. Günah ve kötülüklerden aşama aşama uzaklaşan salikin yaşadığı sevinç ve üzüntü gibi anlık duygusal değişmelere hal, halin sürekli ve kalıcı oluşuna makam adı verilmiştir. Makam, düzenli ve disiplinli bir gayret sayesinde halin istikrar ve süreklilik kazanmış şeklidir.[5]

Tasavvufi eğitim, basitten mürekkebe doğru belli noktalara ulaşmayı hedef alan değişik aşamalardan meydana gelir. Bu yolculuktaki konaklama yerlerine makam ve menzil denir. Mümin yaptığı ibadet, riyazet ve mücahedeler ile Allâh’ın rızası dahilindeki bu mertebelere O’nun izni ve inayeti ile ulaşmış olur.[6]

Dördüncü Babür İmparatoru (1605-1627) Şah Cihangir, Sultanları ve İngiltere Kralını değil, ama Sûfi Şeyh Hüseyin’i muhatap alıyor ve Tüzük-i Cihangîrî isimli kendisine ait hâtırâtı sunuyor. Dışarıda şahlar ve imparatorlar kapı önünde beklese de Cihangir dervişlere ve mutasavvıflara öncelik veriyor. Minyatürde Cihangir, bir kum saati tahtı üzerine oturtulmuştur. Altında melekler yüzlerce yıl yaşaması için dileklerini yazıyorlar ama zamanının kumları tükeniyor…

Makamların oluşması ve gerçekleşmesinde, salikin şahsi gayreti mühim rol oynar. İnsanın tevbe veya tevekkül, sabır veya rıza makamında bulunuşu kendi gayretinin bir neticesidir. Salik sahip olduğu bu makamı korumak ve hükümlerini yerine getirmekle mükelleftir. Ayrıca salikin bulunduğu makamdan diğer bir makama geçmek için acele etmesi de doğru değildir. Mesela; tevbesi, inâbesi, veraı olmayanın zühdü olamayacağı gibi kanaat ve sabır ve tevekkülü olmayanın da manevi seyri gerçekleşmez.[7]

İnsanın gücü yettiği kadar kemale ulaşması için o makama hakkıyla riayet etmesi ve onun hakkını eda etmesi gerekir. Kulun bir makamın hakkını ödemeden o makamı geçmesi caiz olmaz. Mesela makamların ilki tevbedir, sonra inâbe, sonra zühd, sonra tevekkül… vs. gelir. Tevbe makamını (tam ve mükemmel bir şekilde) elde etmeden inabet makamına sahip olma davasında bulunmak ve zühtsüz olarak tevekkül iddia etmek caiz ve mümkün değildir. Allâh Teâlâ, Cebrail’den (as) bize haber vererek; (وَمَا مِنَّا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ) “Bizden (melekler topluluğundan) herkes için belli bir makam vardır (orada Rabbine ibadet eder)” (Saffat, 37/164) buyurmuştur. [8]

Dolayısı ile melekler topluluğu için nasıl ibadetlerine göre bir makam tensip buyurulmuşsa, bir insanın ibadetleri ile Allâh katında belli bir makamı yine O’nun izni ile ihraz etmiş olmasının akla aykırı bir tarafı yoktur.

Makam sahibi ne elde etmişse kendi gayret ve mücahedesi ile elde etmiştir. Makam, sağlam bir niyet ile talibin tüm gücünü sarf ederek, matlubun hukukunu eda üzerinde durmasından ibarettir. Maksat, kulluk hakkını iadedir.

Hakk’ı irade eden herkesin bir makamı vardır. Bu makamlar onların ilk başlarda talep dergahına yönelmelerine sebep teşkil etmiştir. Talip, makamların her birinden nasibini alıp, onları geçerse de sonunda bu makamlardan biri üzerinde karar kılar. Çünkü makamlar ve iradeler, yaratılış özelliğindendir, muamelede tutulan yol şeklinde değildir. İnsan ne kadar gayret ederse etsin, Rabbimizin kendisine yaratılış olarak lütfettiği sınır ve özelliklerin dışına çıkamaz.

Saliklerin olduğu gibi Peygamberlerin de makamları vardır. Âdem (as)’ın makamı tevbe, Nuh (as)’un makamı zühd, İbrahim (as)’in teslimiyet, Musa (as)’nın inabet, Davut (as)’un hüzün, İsa (as)’nın recâ, Yahya (as)’nın havf, Muhammed (sas)’in ise zikirdir.[9]

Bu büyük Peygamberlerin her birinin her merhalede bir sırrı bulunsa da sonunda dönüşleri yine kendi asli makamlarınadır.

Allâhuekber

Hakk’a giden yol; makam, hal ve temkin olarak üç kısma ayrılmaktadır. Allah Teâlâ, bütün peygamberleri, makamların hükmünü beyan etsinler diye kendi yolunu açıklamaları için göndermiştir. Nebi ve Resullerin tamamı yüz yirmi dört bin ve daha fazla makam getirmişlerdir. Hz. Muhammed (sas)’in gelişi ile din, halk üzerinde tamam olmuş ve nimet son haddine ulaşmıştır. Hak Teâlâ’nın; (اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى) “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım.” (Mâide, 5/3) buyurmuş olması da bunu göstermektedir. Böylece mütemekkin olanların temkini, karar kılmış olanların kararlılığı zuhur etmiştir.

Temkin, muhakkiklerin, kemal mahallinde ve en yüksek derecede ikamet etmelerinden ibarettir. Makam sahipleri makamlardan öte geçebilirler fakat temkinden geçmeleri imkansızdır. Bidayetten nihayete geçebilir ama nihayetten öteye geçilemez. Zira makamlar, yoldaki menziller ve konaklardır. Temkin ise ilahi huzurda karar kılmaktır. Hakk dostları geçici olarak yolda bulunurlar, menzillerde yabancıdırlar, sırları ve ruhları ise huzurda bulunur.[10]

Bu durumu şöylece izah edebiliriz. Su nehirde bulunduğu müddetçe akmaya devam eder. Bu hali bir denizde karar kılıncaya kadar devam eder ve oraya ulaşınca da (karar kılınca) tadı değişir. Suya ihtiyacı olan hiç kimse ona yönelmez, fakat mücevher lazım olan denize dalar, ondan inciler elde eder. Böylece kendinden geçer.

Kişi Rabbinin yoluna yöneldikten sonra onun için Allah’ın rızasını kazanmak ve ona nail olmaktan başka hiçbir gaye yoktur. Tek gayesi budur ve bunun içi gayret gösterir.

Burada şimdi kısaca da olsa “mertebe” konusunu ele almamız gerekmektedir.

Mutasavvıflara Göre Makam ve Mertebeler

(وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهٖ وَلِلْمُؤْمِنٖينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِقٖينَ لَا يَعْلَمُونَ)Halbuki şeref, kuvvet ve galibiyet sadece Allâh’ın, peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 63/8)

Mertebe” kelimesi, hükümdar ve benzerlerinin katındaki yer ve konumdur. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

“Her kul öldüğü hal (amel) üzere diriltilir.[11]

Hadis kriterleri açısından tenkit edilse de hadîs olarak rivayet edilen ve bir gerçeği ifade eden sözde, “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz”[12] denmektedir.

Yüksek mertebe ve konum ile gazve ve hacc gibi çeşitli ibadetler murat edilmiştir.

Mutasavvıfların yolculukları esnasında konakladıkları bu menziller (makamlar) pek çok şekilde sınıflandırılmışlardır.

Makamat da insanın ibadet ve zikirle meşguliyetinde Rabbinin huzurunda bulunduğunu hissetmesidir denilmektedir.

Her makamın insan ruhunda meydana getirdiği tesir şöyle ifade edilmektedir:

1. İhsan makamı: Birinci makama ulaşan salik Allah’ın her şeyi kuşattığını nerede olursak olalım O’nun bizimle beraber olduğunu hissetmeye başlar. (وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ) “Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyet-i kerîmesini akıl, kalp ve ruhunda hisseder.

2. Vahdaniyet makamı: Bu ikinci makamda salik Allâh Teâlâ’nın vahdaniyetini müşahede imkânı bulur. (قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ) “De ki: O Allâh birdir.” (İhlas, 112/1) ayetine yakîn hasıl eder.

3. Akrabiyet makamı: Bu makamda mürid, Allâh Teâlâ’nın kendisine kendisinden daha yakın olduğunu hisseder. (وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ) “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf, 50/16) ayeti delildir.

4. Basariyet makamı: Salikin yaptığı bütün hareketleri Cenab-ı Hakk’ın gördüğünü yakinen hissetmesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: (لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ) “Gözler O’nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder. O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.” (Enam, 6/103)

5. İlmiye makamı: Kişi, Allâh Teâlâ’nın hem kendi kalbinden geçenleri bildiğini hem de bütün varlıkta olan biteni en ince ayrıntısına kadar bildiğini hisseder ve anlar. (وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ) “Allah, sînelerdeki özü hakkıyla bilendir.” (Ali İmran, 3/154) ayet-i kerimesi bu makama delil olarak gösterilir.[13]

6. Failiyet makamı: Bu makama ulaşan insan kendi zatının ve fiillerinin Allah’ın fiillerinden bir fiil olduğunu idrak eder. Buna da fena-i fiil denir. Bu insanda rızanın gerçekleşmesini sağlayan bir makamdır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: (اِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرٖيدُ) “Şüphesiz Rabbin, istediğini yapandır.” (Hud, 11/107)

7. Mülkiyet makamı: Kişi sahip olduğu malın Allâh’a ait olduğunu hisseder. Bu yüzden O’nun emrine teslim olur. Davranışları tevekkül üzere olur. Çünkü: (اَلَا لَهُ الْحُكْمُ) “Gözünüzü açın, bütün hüküm Onundur.” (Enam, 6/62) buyurulur.

8. Hayatiyet makamı: Ebedi hayatın yalnız Allah’a ait olduğunu anlamak, şuurunda olmaktır. İnsanın varlığı fanidir. Baki olan Hayy ve Kayyum Yüce Allâh’tır: (هُوَ الْحَیُّ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ) “Ebedî hayat sahibi olan O’dur. O’ndan başka hiçbir tanrı yoktur.” (Mümin, 40/65)

9. Mahbubiyet makamı: Nafile ibadetlerle Allah’a ulaşmak sureti ile muhabbet gerçekleşir. Muhabbetullah böylece hasıl olur: (يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ) “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Maide, 5/54)

10. Şuhudi tevhidi murakabe makamı: Bu makamı ihraz eden kişiler her yerde Allah’ın tecellilerini müşahede ederler. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: (فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ) “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/115)

Bu makamlardan geçmek insan ruhunda pek çok değişiklikler meydana getirir. Nefsinin arzu ve isteklerine gem vurur. Dünyaya geliş ve yaratılış gayesini unutmaz. Böylece nefsani arzulardan uzaklaşarak dünyaya sırt çevirir. Kendisine verilen mal ve mülkün, dünyalık şeylerin geçici olduğunu, Allah Teala’nın bunlarla kendisini imtihan ettiğini anlar. Allah’ın edepleri ile edeplenir ve ahlâkını güzelleştirir. Rabbine duyduğu muhabbet ve aşk insanı öyle bir hale getirir ki Mevlâna hazretlerinin de dediği gibi sazlıktan ayrılan ve bir an önce vatanına dönmeyi arzu eden ve bu arzuyla acı acı inleyen ney misali insan da Allah’a bir an önce kavuşmak için kaynayan bir çaydanlık gibi coşar.

Manevi terbiye ve edeplendirme yolu olan makamların pek çok sınıflandırması vardır. Bunların tamamını zikretmek mümkün değildir. Makamlar hakkında sufi müelliflerin 7, 9, 10, 40 ve 100 gibi farklı rakamlar verdikleri görülmektedir. İlk sufi müelliflerden Ebu Nasr es-Serrac tevbe, vera, takva, zühd, fakr, sabır, tevekkül, rıza olmak üzere yedi makamı sıralar, daha başka makamların bulunduğuna da işaret eder (el-Lüma’, s. 65). Necmeddin-i Kübra Usul-i Aşere adlı eserinde on makamdan (tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikir; teveccüh, sabır, murakabe, rıza) söz eder. Hace Abdullah el-Herevi Menazilü’s-Sairin ve Şad Meydan adlı eserlerinde makamları 100 olarak tespit etmiş ve her makamı üç dereceye ayırmıştır. Mesela ihlas makamının birinci derecesi riyadan sakınmak, ihlasa karşılık bir şey talep etmemek, ikinci derecesi ihlaslı iş yapmak için çabalamakla beraber yapılan işin Allah’a layık olmadığını görüp mahcup olmak, üçüncü derecesi ihlaslı olmak fakat ihlası görmemek ve ihlaslı olduğunu iddia etmemektir.

Makamın derecelerine menzil, bazen hal denir. Muhyiddin İbnü Arabi tevekkül, yakin, şükür, sabır, murakabe, istikamet, ihlas, sıdk, haya, hürriyet, zikir, tefekkür, fütüvvet, huluk, firaset, gayret, nübüvvet, risalet, fakr, gına, tahakkuk, hikmet, edep, sefer, marifet, muhabbet, şevk, sema, keramet, mucize ve rüya gibi tasavvufun temel meselelerini birer makam olarak ele alıp incelemiştir.[14] Bunun için ancak bazılarını zikretmekle iktifa edeceğiz.

Burada zikredilecek makamların bir kısmı tasavvufi eserlerde tasavvuf ıstılahları olarak geçmektedir. Fakat bu hususta kesin bir tasnif bulunmamaktadır.

Sofi bu derecelerin her birinde belli bir müddet kalarak mükemmelleşmeye çalışır. Her insanın belli bir kapasitesi vardır. Bu yüzden en son dereceye kadar herkesin ulaşması mümkün değildir. Ancak gayret ve çalışması nispetinde mesafe kat edebilir. Zaten maksat da Rabbi ile beraber olmak, O’nun muhabbet ve rızasını kazanmaktır. Seyrü sülukte makamların bir ölçüde sabit bir sıralaması vardır. Makamlar tevbe ile başlar, tevhidle sona erer. Şimdi biz de Tevbe konusuna kısaca bakmaya çalışalım.

Sûfilerin Makamları ve Elde Ettikleri Mertebeler

1. Tevbe

“Tevbe ya Rabbi hata râhına (yoluna) gittiklerime,
Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime.”

Tevbe kelimesi, bir kimsenin hatasından, masiyet ve günahlarından Allah’a dönmesi, nedamet ve pişmanlık duyması gibi anlamlara gelmektedir.

Istılahta ise tevbe; dönmek, vazgeçmek, günahı bırakıp Allah’a yönelmek, işlenen kötü ve yanlış davranışlardan dolayı nedamet ve pişmanlık duymak anlamlarına gelmektedir. İsyandan itaate, günahtan sevaba, hatadan doğruya, batıldan Hakk’a dönmeye tevbe denir. Esas tevbe, kalpte hissedilen pişmanlık duygusu olup bunu dil ile de ifade etmek gerekmemektedir.[15]

Tevbe, ruhun kurtuluşu için günahın zararlı olduğunu idrakten doğan tasavvufi vahdet hayatının kapısıdır. Allah Teala’ya sığınmak ve Allah’a dönmek, bu yolda ilerleyenlerin atacağı ilk adımdır. Hiçbir insan tevbenin dışında kalamaz. Çünkü insanın tamamen günahtan uzak kalması mümkün değildir. İnsanda yaratılışı icabı nefsi arzu ve istekler vardır. Aklın nefse hakimiyeti için tevbe ve mücahedeye ihtiyacı vardır. Tevbe, yolunu şaşırmış kimselerin yeniden yola gelmeleridir.

Cenab-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Hz. Adem’in şöyle tevbe etmesini ona ilham etmiştir:

Ey Allah’ım! Senden başka mabud yok. Sen her türlü ortaktan münez­zehsin. Bunu sana hamd ile söylerim. Ben bir kötülük yaptım. Nefsi­me zulmettim. Bana merhamet et. Kuşkusuz sen merhamet edenlerin en hayırlısısın. Bana tevbe nasip et. Şüphesiz ki sen tevbeleri çokça kabul eden, çok­ça merhamet edensin.[16]

— “Ya Rabbi, eğer ben bu şekilde tevbe eder ve halimi düzeltirsem, beni daha önceden yerleştirmiş olduğun cennetine, tekrar döndürür müsün?” diye anlamak istediğinde Cenâb-ı Hak:

— “Evet, döndürürüm” buyurmuştur.

“Büyük pişmanlık duyan Hz. Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etmiş ve Rabbine yalvarmıştır. Bu durum âyet-i kerimede şöyle beyan edilir:

(فَتَلَقَّى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ)

“Âdem, Rabb-i Azîm’i tarafından bir kısım kelimeler telakki etti. Onun üzerine tevbe eyledi. Tevbeleri ziyadesiyle kabul eden, pek ziyade merhamet sahibi olan ise ancak o Rabb-i Kerîm’dir.” (Bakara, 2/37)

Nefsine uyup kötü amellere dalanlar hususunda merhamet sahibi Yüce Allah’ın şu hitabı çok önemlidir:

(وَالَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُوا مِن بَعْدِهَا وَآمَنُوا إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ)

“Ve o kimseler ki, kötülükleri işlemişler, sonra onun arkasından tevbekâr olmuş ve iman etmişlerdir. Şüphe yok ki, ondan sonra Rabbin elbette (onları) yarlıgayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir.” (Araf, 7/153)

Kişi, bütün yaptığı yanlışlıklara rağmen Rabbine yöneldiğinde, O’nun yüceliğine sığındığında Allâh Teala onun dönüşünü mutlaka kabul edecektir.

Sofilere göre tevbe, kalbin gaflet uykusundan uyanması ve kusur üzerinde bulunduğu kötü hali bilmesidir. Bu mertebeye Hak Teala’nın yasaklarını can kulağı ile dinleyip onları yerine getirmekle ulaşılır.

Peygamber Efendimiz (sas) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

“Her Müslümanın kalbinde Hakk’ın bir vaizi vardır ki bu vaiz daima ona vaaz ve nasihatte bulunur.”[17]

Kalbin özelliklerini anlatan diğer bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmaktadır:

“İnsanda bir et parçası vardır ki o iyi olduğu vakit bütün beden iyi olur. O bozuk olduğu vakit de bütün beden bozuk olur. İşte o et parçası kalptir.”[18]

Kalp, nazargah-ı ilahîdir. Kul, yaptığı kötülükleri ve çirkin hareketleri düşündüğünde onlardan dönmeyi arzu eder. Allah Teâlâ bu halde olan kişiye tevbe sebeplerinin hazırlanması yolunda yardımcı olur. Kötü arkadaşları terk ve salih kimselerle sohbet etmek sureti ile bu iş gerçekleşir.

Abdullah ibn Mesud Efendimizden (sas) şöyle rivayet ediyor:

“Muhakkak Allah Teâlâ Hazretleri kulunun tevbesinden şöyle bir kimsenin sevincinden daha fazla sevinir ki, bu kimse uzun bir yolculuk esnasında tehlikeli bir yerde konaklar. Üzerine bütün yiyeceğini içeceğini yüklediği bineği de yanındadır. Başını yere koymasıyla uykuya dalar. Uyandığında bineğini kaybolmuş olarak görür. Üzerine sıcak basmış, susuzluğu son haddine varmış yahut Allah dilediği kadar sıcağı ve onun susuzluğunu artırmıştır. Sonra o kimse devesini aramak için etrafa çıkmış, aramış ama bulamamıştır. Artık hararetten ve susuzluktan takati kesilmiş, ümidi tükenmiş ve bu halde tekrar eski yerine dönerek uyuyakalmıştır. Sonra uyandığında biraz evvel kaybolan devesini başı ucunda bulur. İşte bu adam ne derece ferahlanır ise Cenâb-ı Hakk -celle ve âlâ- Hazretleri de bir kulunun tevbesinden dolayı o devesini kaybedip de başı ucunda bulan adamdan ziyâde ferahlanır.”[19]

Yani razı olur. Tevbe edenin tevbesini kabul edip onu yüksek derecelere nâil eyler.

Bu hadis-i şerif ile, insanlar Allah’ın rızasını kazanmaya ve bağışlanmaya vesile olan tevbeye teşvik edilmiş olmaktadırlar. Kendisi masum olmasına, geçmiş ve gelecek gü­nahlarının bağışlanmasına (Fetih 48/2) rağmen Peygamber Efendimiz (sas) bir günde yetmiş veya yüz defa tevbe istiğfar ediyordu.[20]

1.1. Mutasavvıflara Göre Tevbe

Cüneyd b. Muhammed’e tevbeden sorulur. O da “tevbe günahı işlemeyi unutmandır” der. Günah olan fiilin etkisini kalbinden öyle bir çıkaracaksın ki ruhunda ondan eser kalmayacak. O günahı hiç yaşamamış biri haline geleceksin. Günah işlendiğinde Allah’ın azameti insanın kalbini öylesine kaplasın ki işlenen günah ve eseri insanın aklına gelmesin.

Zünnun; “halkın tevbesi günahtan, evliyanın tevbesi gafletten, nebilerin tevbesi başkalarının nail oldukları şeye ulaşmaktan aciz olduklarını görmekten olur” demiştir.[21]

Tevbenin özelliği Allah’a hürmet duyma sureti ile onun gazabından korkarak işlenen bir günahı ikinci bir kere daha işlememeğe karar vermek ve tam manasıyla Allah’a yönelmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

(اِلَّا الَّذٖينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُولٰئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ)

“Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tevbelerini kabul ederim. Zira ben tevbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.” (Bakara, 2/160)

Süfyan-ı Sevrî’ye göre tevbe, Allah’tan gayrı olan her şeyden kalbi rabıtayı koparmaktır.[22]

(اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّابٖينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرٖينَ)

“Her halde Allah hem çok tevbe edenleri sever hem çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222)

Hasan Basrî hazretleri de “tevbe günaha buğz etmek, her hatıra geldikçe de istiğfar etmektir” der.

Kul için tevbe, günahlardan dönmesidir. Cenab-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri için ise “kuluna azap etmeye karar vermesinden, onu affetmesine dönüşüdür.

1.2. Tevbenin Şartları

Tevbenin kabul edilmesi için yerine getirilmesi gereken şartlar vardır. Bu şartlar dört tanedir:

1. Günah işlememeye kesin karar vermek:

Kul günahından tevbe etmeye kalkıştığı zaman bir daha asla günah işlemeyeceğine kalbi ile Allah’a kesin söz vermelidir. Bir daha aynı günahı işlememeye gayret göstermelidir. Günahı terk ettiği halde, hala içinde yapma arzusu hissederse tevbe etmiş sayılmaz. İşlenen günaha karşı duyulan istekler kesin olarak sökülüp atılmaya çalışılmalı ve bu kararda olmalıdır.[23]

Resülullah (sas) şöyle buyurur:

“Ademoğlunun hepsi hata eder. Hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” [24]

Böylece Allah Resulü insanlar için tevbeyi kolaylaştırır. Bu sözler insanların, günahtan, ıstırap ve kararsızlıktan kurtulma vesilesi, günahtan kurtuluş yoludur. Aynı zamanda insanın kalbine uyanıklığı farz kılar, kendi nefsine hâkim olmasını teklif eder.[25]

Resülullah (sas) şöyle buyurur:

“Allah için, tevbekâr gençten daha sevimli olan hiçbir şey yoktur.”[26]

2. İşlenmiş olan bir günahtan tevbe etmek:

Kul daha önce işlemiş bulunduğu bir günah için tevbe etmeli, pişmanlık duymalıdır. İşlenilmeyen günah için tevbe edilmez.[27]

İnsan kendisini hiçbir zaman hatasız kabul etmemeli, hatasını kabul etmekle beraber, hatanın çokluğundan dolayı ümitsizliğe düşmeyip Rabbinden mağfiret dilemelidir.

Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde insan için nerede bir hataya düşüşü zikretmişse, hemen onun devamında tevbe kapısının açık olduğunu beyan buyurmuştur.[28]

Kur’ân-ı Kerîm’de bunun pek çok örneğini bulabiliriz. Mesela:

اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُولٰئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّپَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحٖيمًا وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَابًا

“Ancak tevbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim de tevbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tevbesi kabul edilmiş olarak döner.” (Furkan, 25/70-71)

Hiçbir kimse, tevbe kapısından girmeyince Müslüman olamaz. Tevbe olmayınca iman mertebelerini kat edemez. Elmalılı Hamdi Yazı bu hakikati şöyle dile getirir: “Tevbe, makamat-ı imaniyenin evveli, Hak yolculuğunun mebdei, vuslat kapısının anahtarıdır.”[29]

3. Daha önce işlenmiş günahların artık işlenmemesine kesin bir şekilde karar vermek:

Bir kişi yaptığı bir günahtan sonra tevbe edince onun benzeri ve onunla aynı ölçüde olacak başka günahları da işlememelidir.[30]

Hatalardan uzaklaşıp tevbe edenlerin kalbine İslam, selamet ve ruhlarına sükûnet bahşeder. İnsanı mutluluk ve huzura sevk eden uyanıklık ve çalışmayı kazandırır:

(وَتُوبُوا اِلَى اللّٰهِ جَمٖيعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ)

“Ey müminler, hep birlikte tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!” (Nur, 24/31).

İnsanın yaratılışı itibarı ile hatadan masum olması mümkün değildir. Fazilet, hata işleyen kimsenin, hatasını kabul etmesi ile başlar. İnsanın gayesi mümkün olduğu kadar hatasız bir hayat yaşamaktır. Fakat peygamberlerden başka bu sırra ermiş kimse yoktur.[31]

4. Tevbeyi sırf Allah için yapmak:

Tevbenin ıstılahi manası kabahatten dönmek olduğu için nedamet ederek yapılan yanlış işten dönmektir. Kabahatten “vazgeçme” mutlak manada tevbe için yeterli değildir. Bu vazgeçmenin bizzat “Allah rızası için yapılıyor olması” şarttır.

İçki içen birisinin sırf bedenine zarar verdiği için içki içmeyi bırakması tevbe anlamına gelmez. Tevbe bir ibadet olarak bizzat Cenab-ı Hakk’a tahsis edilmelidir.

Tevbe ile kötü sıfatlardan, dine aykırı davranışlardan sıyrılarak, samimiyet ve ihlasla mahmud sıfatlara ancak ulaşılabilir.[32]

Bir gün bedevilerden biri Hz. Peygamberin mescidine girer ve “Allah’ım, şüphesiz ben sana tevbe ve istiğfar ediyorum.” der ve namazını kılar. Bunu gören ve duyan Hz. Ali, adam namazını bitirince ona:

“Ey kişi! Yalnızca dil ile süratle yapılan tevbe, yalancıların tevbesidir, halbuki senin bu tevben, tevbeye muhtaçtır.” dedi. Bunun üzerine o kişi:

“Ey müminlerin emiri, o halde tevbe nedir?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Ali (ra) şöyle der:

“Tevbe şu altı şeyle mümkün olur: 

1. Geçmişte işlenmiş olan günahlardan pişman olmak ve yerine getirilmemiş farzları iade etmek,

2. Başkalarına haksızlık ve eziyet etmeyi bırakmak,

3. Husumet ve düşmanlığı kaldırmak,

4. Günah ve kabahatler içerisinde büyüyen nefsi, Allah’a olan itaat içerisinde küçültüp ona hiçliğini kabul ettirmek,

5. İtaatsizlik ve günah işlemenin sözde tadını çıkaran nefse, itaat edip günahlardan uzak durmanın acılığını da tattırmak,

6. Gülüşlerinden her birine bedel olmak üzere, ağlamak.”[33]

Abdullah b. Mesud’dan rivayet göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuşlardır:

“Pişmanlık, tevbedir.” (İbn Mâce, Zühd, 30, Hadis no: 4252; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376, Hadis no: 3568).

Bu, tevbenin bütün şartlarını içine alan bir tariftir. Zira tevbenin ilk şartı ilahi hükümlere muhalefet etme haline karşı duyulan eseftir. İkincisi derhal zelleyi, hatayı, kusur ve günahı terk etmektir. Üçüncüsü ise günah işleme haline tekrar dönmemeye azmetmektir. Bu üç şarttan her birinin nedametle irtibatı vardır. Çünkü kalpte nedamet vücuda gelince diğer iki şart buna tabi olur.

Tevbenin üç şartı bulunduğu gibi tevbe sebepleri de üçtür:

1. Ceza görme korkusu kalbi istila eder ve kötü iş yapma üzüntüsü gönle hâkim olursa pişmanlık meydana gelir. Bu durumdan tevbe eden kimseye “tâib” denir.

2. İlahi ve uhrevi nimete rağbet etme arzusu kalbe galip gelir, ama kötü amel işlemek ve emri dinlememekle bu nimetin elde edilemeyeceği bilinirse, bu nimeti elde etme ümidi ile birlikte bir pişmanlık hissedilir. Bu pişmanlık ya da tevbe durumundaki kimseye de “munîb” denir.

3. Allah, yaptıklarıma şahit oluyor diye utanmak ve ilahi emirlere muhalefetten pişman olmaktır. Buna da “evvâb” denir.

1.3. Tevbedeki Makamlar

Seyyidü’l-istiğfâr (Büyük tevbe)

Tevbenin üç makamı vardır: Birincisi tevbe, ikincisi inâbe, üçüncüsü de evbedir. Tevbe ceza korkusudur. İnâbe, sevap talep etmektir, evbe emre riayettir. Tevbe umum müminlerin makamıdır ve büyük günahlardan taat ve itaate dönüşün adıdır. Çünkü Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

(يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا تُوبُوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحًا)

“Ey o bütün iman edenler! Allaha öyle tevbe edin ki nasûh tevbesi (gayet ciddî, müessir, öğütçü) bir tevbe olsun.” (Tahrim, 66/8)

İnâbe, mukarreblerin ve evliyanın makamıdır. Küçük günahlardan muhabbet haline rücu etmektir. Yüce Allah şöyle buyurur:

( هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ اَوَّابٍ حَفٖيظٍ مَنْ خَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنٖيبٍ)

“İşte bu, size vaat olunandır. Allah’a yönelip gönül veren, (ilâhî sınırları) koruyan, gıyabında Rahmân’dan saygı ile korkan ve Allah’a yönelen bir kalb ile gelen (her insana söz verilen Cennet’tir).” (Kaf, 50/32-33)

Evbe, nebi ve resullerin makamıdır. Nefisten Allah Teâlâya doğru dönmektir.[34]

Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurur:

(اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُدَ ذَا الْاَيْدِ اِنَّهُ اَوَّابٌ)

“(Habîbim) onlar ne derlerse desinler sen sabret. Kulumuz, o kuvvet sahibi Dâvud’u hatırla. Çünkü o, dâima (Allahın rızasına) dönen bir zâttı.” (Sad, 38/17)

Zünnun Mısrî diyor ki: “Avamın ve halkın tevbesi günahtan, havassın tevbesi ise gaflet hissettikleri andaki dönüşleridir. Çünkü avama, halin zahirinden, havassa muamelenin tahkikinden ve hakikatinden sorarlar. Avam için gaflet nimet iken, havas içinse hicaptır.[35]

Ashab hazeratı Peygamber (sas)’in vefatından sonra şöyle sızlanıyorlardı: “Bizim için dünyada iki dayanak vardı. Birisi Peygamber (sas)’in mevcudiyeti idi ki aramızdan ayrılmış bulunuyor, diğeri ise tevbe ve istiğfardır. Şimdi o halen bizimle beraberdir. Şayet o da olmazsa biz helak olduk demektir.”[36]

Peygamberimiz (sas) şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah, ümmetimden, hatâ, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır.” [37]“Allah, kimseyi, elinde olmadan kalbine gelen çirkin şeylerden dolayı onları yapmadığı veya konuşmadığı sürece hesâba çekmeyecektir.”[38]

Tevbe kapıları, nedamet duyanlar için ardına kadar açıktır. Tevbe hususunda Allah ile kul arasında herhangi bir kapalı kapı ve tevbe için bir aracıya da gerek bulunmamaktadır. Cenab-ı Allâh, günahkâr olan kişiyi, cömert olan tevbe vasıtası ile günahtan beraat ettirir ve kalbi hastalıklarına da şifa verir.

Her insan pişman olup, tevbe edince Rabbine vasıtasız olarak ulaşır. Günahta ısrar etmemek kişiye Allah’ın rahmet kapılarını açar. Allah Teâlâ da o kişiye rahmet affını ihsan ederek onu salih kulları arasına katar.[39]

Cenab-ı Allâh şöyle buyurur:

(وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ)

“Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Zira hakikat şudur ki kâfirler güruhundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87)

Ebu Hüreyre’den rivayete göre Nebi (sas) şöyle buyurmuştur:

“Sakın sizden birisi, Allahım, dilersen beni mağfiret eyle, Allahım, dilersen bana merhamet eyle diye dua etmesin. Azimli, kati ve kesin bir şekilde; ‘Ya Rab, beni affet, bana merhamet et’ diye dua etsin. Çünkü Allah’ı zorlayacak hiçbir güç yoktur.”[40]

Allah azze ve celle, kulun tevbesini ruhu boğazına gelmedikçe muhakkak kabul eder. Kur’ân-ı Kerîm bu hususu şu şekilde açıklar:

وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذٖينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتّٰى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّٖى تُبْتُ الْپٰنَ وَلَا الَّذٖينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ اُولٰئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا اَلٖيمًا

“Ölüm gelip çatana kadar günah işleyip de tam o zaman: ‘Ben şimdi tevbe ediyorum’ diyenlerin tevbesi, tevbe değildir. Kafir olarak ölenlerin tevbesi de tevbe değildir. Onlara acıklı bir azap hazırladık.” (Nisa, 4/18)

Bazı Hanefi alimleri ayetin hükmünü kafirlere atfederler ve Müslümanın ruhu boğazına da gelse tevbesi kabul olur derler.

İmam Nevevî der ki, tevbekâr olan ve Allah’a yalvarmak yolunu bilen bir kulun günahı yüz kere, bin kere ve belki daha çok tekerrür etse de ve her defasında da tevbe etse yahut mükerrer günah yığınının tamamı hakkında Allah Teâlâ’ya arz-ı nedamet etse tevbesi sahih olur. Allah tevbesini kabul buyurur ki müminler için bu durum büyük bir müjdedir.

Tevbede kul iradi bir şekilde Allah’a yönelmelidir. Tevbenin isteğe bağlı olması veya zorla gerçekleşmemesi gerekir. Zorla yaptırılan tevbe, son nefeslerinde iman eden kimsenin imanına ve tevbesine benzer ki makbul ve muteber değildir.[41]

Tasavvufta tevbenin büyük bir yeri olduğu görülmektedir. Müminler için her an Rablerinden, işlenen hatalardan dolayı af dilemesi ve böylece günahlardan kurtulabilmesi büyük bir ilahi lütuftur. Peygamberler dışında günahsız hiçbir insan yoktur. Tevbe azıtıp sapanlar için bir kurtuluş vesilesidir. Tevbesini gerçekleştiremeyen ümitsizliğe düşmemeli ve tevbe etmede ısrarcı olmalı ve bu konuda Allah’tan yardım istemelidir. Tevbe niyetle de ilgili olduğundan doğrudan kalple alakalıdır. Samimiyet ve ihlasla yapılan bir tevbe mağfiret sebebidir.

İnşaAllâh, “Tasavvufta Makam ve Mertebeler III” başlıklı yazı ile devam etmeye çalışacağız…


*1966 yılında Aksaray’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Aksaray’da, yüksek öğrenimini 1989 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı. İstanbul’un Beşiktaş ve Üsküdar ilçelerinde bir müddet Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi Öğretmenliği yaptı. Evli ve iki çocuk annesidir.

[1] Kâşânî, s. 135

[2] Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, s. 685, Ankara-1970.

[3] Mevlüt Sarı, Mevarid, s. 1271.

[4] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 72, Marifet Yayınları.

[5] DİA, C. 27, s. 409.

[6] Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s. 126-127, Dergâh Yayınları, İstanbul-1985.

[7] Eraydın, s. 72.

[8] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, s. 244, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul-2018.

[9] Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn (Âriflerin Menkıbeleri), s. 676, Tercüme: Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Basımevi, Ankara-1953; Hucvirî, s. 430.

[10] Hucvirî, s. 430.

[11] Müslim, Cennet 83.

[12] Münâvî, Feyzü’l-Kadir, V, 663; Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-Mefâtîh 1/332, 7/375, 8/431.

[13] Eraydın, s. 72-73.

[14] DİA, C. 27, s. 410.

[15] Kelabâzî, Taarruf (Doğuş Devrinde Tasavvuf), Hazırlayan: Süleyman Uludağ, s. 142, Dergâh yayınları, İstanbul-1979.

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 1/329–335.

[17] Kuşeyri Risalesi, Mütercim: Ali Arslan, s. 143, İstanbul-1980.

[18] Buharî, İman: 39; Müslim, Musakat: 107; İbnMace, Fiten: 14; Darimî, Buyû: 1.

[19] Buhari, Deavat 4; Müslim, Tevbe 1.

[20] Buhari, Deavat 3; Müslim, Zikir 41.

[21] Kelabazî, s. 141.

[22] Ahmed Gümüşhanevi, Camiu’l-Usul, s. 174.

[23] İmam Gazali, Evliyalar Yolu, s. 48, Çeviren: Abdullah Aydın, İst.-1970.

[24] İbn Mace, Zühd, 30.

[25] İsmail Karaçam, İslam’da Tevbe, s. 23-26, Nedve Yayınları, İst.-1982.

[26] İbn-i Ebi’l-Hadid, Nehcu’l-Belaga Şerhi, C. 11, s. 181.

[27] İmam Gazali, Evliyalar Yolu, s. 48.

[28] Karaçam, 28-32.

[29] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 7/512.

[30] İmam Gazali, Evliyalar Yolu, s. 48.

[31] Karaçam, s. 32-33.

[32] Karaçam, s. 82-84.

[33] Şeyhzade, Haşiyetu Şeyhzade alâ Tefsîri’l-Kadî Beydâvî, C. 3, s. 515, İstanbul-1305; Yazır,Hak Dini Kur’an Dili, VIII, s.164.

[34] Hucvirî, s. 357.

[35] A.g.e., s. 435.

[36] Arif Abdulfettah Tabbara, Ruhu’d-Dini’l-İslâmî, Beyrut-1378.

[37] İbn Mace, Talak, 16.

[38] Buharî, Talak, 11.

[39] Karaçam, s. 23.

[40] Buhârî, Daavât 21, Tevhîd 31; Müslim, Zikr 7; Muvatta, Kur’an 28; Tirmizî, Daavât 79.

[41] Necmüddin Kübra, Tasavvufî Hayat, s. 44-45, Yayına Hazırlayan: Mustafa Kara, Dergâh Yayınları, İst.-1980.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s