İnsanda Akıl Gücü ile Denge, Aşırılık ve Eksiklik Durumları I

Musa Kazım GÜLÇÜR

27 Mart/2019

İçindekiler

Giriş 2

I.I. İnsanda Akıl Gücünün Denge Durumu: Hikmet 4

I.II. İnsanda Denge Durumu Olan Hikmetten Doğan Güzel Özellikler 5

1. Zihin Duruluğu 5

2. Cevdet-i Fehm 6

3. Zekâ 6

4. Hüsn-ü Tasavvur 6

5. Suhulet-i Taallüm 6

6. Hıfz 7

7. Tahattur 7

I.III. İnsanda Akıl Gücünün Aşırılık Durumu: Cerbeze/Şeytanet 8

I.IV. İnsanda Akıl Gücünün Eksiklik Durumu 8

1. Cehalet 8

a. Cehl-i Basît 11

b. Cehl-i Mürekkep 11

Sonuç 12

Giriş

Bilginin kaynağı ve kökü sahih akıl olduğuna göre aklın kıymet ve önemi açık bir şekilde ortadadır. Ancak burada bilhassa Efendimiz (sas)’den bizlere kadar ulaşmış olan aklı öven rivayetlerle konuya başlamak istiyoruz.

İbnu Ömer’den rivayet göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlara göre güya nice değersiz ve yüzüne bakılmayacak insanlar vardır ki akıllarını kullanarak Allâh’a nasıl itaat edileceğini anlamış, yarın ahirette de kurtulmuşlardır. Yine insanlara göre güya tatlı dilli, güzel görünüşlü nice insanlar da vardır ki yarın kıyamet gününde helak olacaklardır.”[1]

Bir topluluk, Peygamberimizin huzurunda bir adamı hayırlı faaliyetlerini de söz konusu ederek aşırı derecede övdüler. Peygamber Efendimiz (sas):

“Bu adamın aklı nasıldır?” diye sorunca:

“Ya Resulallah, biz bu adamın çokça ibadet ettiğini, çeşitli hayır faaliyetlerinde bulunduğunu anlatıyoruz, ama siz onun aklının nasıl olduğunu soruyorsunuz!?” dediler. Peygamber Efendimiz (sas):

“Ahmak insan, ahmaklığı sebebi ile günahkarların yaptığı hatalardan daha büyük hatalara düşer. İnsanların yarın Allâh katında yüksek derecelere çıkmaları, Allâh’ın huzuruna (cc) yakın olmaları ancak akılları nispetindedir” buyurdular.[2]

Yine bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur:

“Allâh Teâlâ’nın ilk yarattığı akıldır. Allâh Teâlâ akla: ‘Bu yana dön’ diye emretti, akıl döndü. ‘Diğer yana dön’ diye emretti, o yana döndü. Allâh Teâlâ’nın her emrini yerine getirdi. Sonra Allâh Teâlâ şöyle buyurdu: ‘İzzet ve ululuğum hakkı için nazarımda senden daha kıymetli bir şey yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm. Seninle mükafatlandırır, seninle cezalandırırım.”[3]

Hz. Aişe (r. anhâ)’den rivayet edildiğine göre bir gün kendisi Hz. Peygambere:

“Ya Resulallah, insanlar dünyada ne ile üstünlük kazanırlar?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

“Akıl ile” deyince, Aişe (r. anha):

“Herkesin kıymeti ameli ile ölçülmez mi?” dedi. Peygamber Efendimiz:

“Ya Aişe, onlar akıllarından fazla bir şey yapabilirler mi? Allâh Teâlâ’nın verdiği akıl nispetinde amel ederler. Ondan sonra da amellerine göre mükâfatlanırlar” cevabını verdi.[4]

Efendimiz (sas) buyurdular ki:

“Kişinin yetkinliği aklı iledir. Aklı olmayanın dini de yoktur.”[5]

İbni Abbas’tan rivayete göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

“Her iş için ona uygun bir alet vardır. Müminin aleti ise aklıdır. Her yer için bir binit var. Kişinin biniti aklıdır. Her şeyi ayakta tutan bir direk var. Dinin direği akıldır. Her toplumun bir dayanağı var. İbadetin dayanağı akıldır. Her toplumu bir yöneten var. Abidlerin yöneticisi de akıldır. Her tüccarın bir sermayesi var. Gayret içerisinde olanların sermayesi de akıldır. Her ailenin bir kıymeti var. Sıddîklar evinin kıymeti de akıldır. Her harap yerin bir imar edeni var. Ahireti imar eden akıldır. Her işin onunla anılacağı ve nispet edileceği bir sonu var. Sıddîklerin anılacağı ve varacakları sonları akıllarıdır. Her toplumun sığınabileceği bir milleti var. Müminlerin sığınacakları milletleri de akıllarıdır .”[6]

Ancak insanlar akıl konusunda bir seviyede değillerdir. Akılların aynı seviyede olmadığını ifade eden nakli delillerden bir tanesi de Abdullah b. Selâm’ın rivayet ettiği, arşın büyüklüğü ile mukayese edilen ve akılların farklılığını anlatan uzun hadisin son kısmını buraya alıyoruz. Peygamber Efendimiz (sas) buyuruyorlar ki:

“Melekler dediler:

“Ya Rab, Arş’dan daha büyük bir şey yarattın mı?” Allâh Teâlâ:

“Evet, aklı yarattım” buyurdu. Melekler:

“Ya Rab, ne kadar büyüktür?” Allâh Teâlâ:

“Kumların sayısını bilir misiniz?” Melekler:

“Hayır, Ya Rab.” Allâh Teâlâ:

“İşte aklın büyüklüğünü de bilemezsiniz. Ben, aklı, kum tanelerinin sayısı ile sayılabilen çeşitli sınıflara ayırdım. Kimi insana bir tane, kimisine iki tane, kimisine üç tane, dört tane, bazısına bir farak (6,5 kilo), bazısına vesk (122 kg.), kimisine iki vesk, diğer bazılarına da daha çok verilmiştir” buyurdu.[7]

İmam Gazali’nin bakış açısına göre Allah Teâlâ akla “nur” adını vermiştir. Bu düşüncesini desteklemek için de 24/Nur Suresinin 35. ayetini delil olarak getirmektedir. Yine Gazali’ye göre akıl yolu ile elde edilen ilme de “ruh, vahiy, hayat” denmektedir. Bu düşüncesini delillendirmek için de aktardığı âyet-i kerîme 42/Şura suresinin 52. ayet-i kerimesidir. Ona göre Cenab-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri 2/Bakara 257 ayetinde “aydınlık” ve “karanlık” kelimelerini zikrettikten sonra “aydınlık” kelimesi ile “ilmi”, “karanlık” kelimesi ile de “cahilliği” kastetmiştir.

I. İnsanda Akıl Gücünün Denge Durumu: Hikmet

Akıl gücünün itidal yani denge durumuna hikmet adı verilmiştir. Hikmet, insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Bir tanıma göre hikmet, eşyanın hakikatini ve esrarını idrak edebilmektir. Bir başka tanıma göre hikmet; Kur’an-ı Kerim, ilim, fıkıh, ilm-i ledün, nübüvvet, din ve dünyanın salahı, ilahi emirlerin faydasını anlama, güzel fiilleri meydana getirme melekesi, ahlak-ı ilahî ile ahlaklanma ve muktezayı hâle göre hareket etmek demektir.

Hikmet ve hüküm kelimeleri ilim ve fıkıh manaları ile eş anlamlıdır. Mesela;

وَاٰتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا

Ona (Hz. Yahya’ya) çocuk iken hüküm verdik.” (Meryem, 19/12)

ayetinde geçen “hüküm” bilme ve anlama manasıyla hikmet demektir.

Klasik sözlüklerin verilerini modern tarzda yeniden derleyen Lane, hikmetin ilk anlamını “kişiyi cahilane davranışlardan alıkoyan şey” olarak belirlemiş, hikmetin bilgi ve hükümle alakasının yanı sıra davranışla ilgisine de dikkat çekmiştir.[8]

Kur’ân-ı Kerîm’de hüküm kelimesi hariç olarak hikmet kelimesi on dokuz kadar âyet-i kerimede geçer ve bu âyet-i kerimelerin on tanesinde “kitabı da gönderdi/gönderen” manalarında “kitap” kelimesi ile birlikte zikredilir. Bu âyet-i kerimelerden birisinde Allah Teâlâ şöyle buyurur:

يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ

(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar. (Bakara, 2/269)

Yine Kur’an-ı Kerim;

اُدْعُ اِلٰى سَبٖيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبٖيلِهٖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ

İnsanları Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.(Nahl, 16/125)

buyurarak hikmetin ve güzel öğütün önemine vurgu yapmıştır.

Akıl açısından temel araçlar durumundaki göz, kulak ve gönül ile bu duyu vasıtalarının kullanıldıkları yerler hususunda uyararak Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا

Bilmediğin bir şeyin ardına düşme; çünkü doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların her biri ondan (ardına düştüğün şeyden) sorumludur. (İsra, 17/36)

Efendimiz (sas):

“Hikmet, müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır.”[9] buyurmuştur.

Bu hadîs-i şerîf;

“Hangi muhitten çıkmış olduğunun hiçbir önemi yok, hikmet müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır.”[10]

şeklinde de rivayet edilmiş, Müslümanların, işlerine yarayan bilgiyi ve doğru sözü, kimden ve nereden geldiğine bakmaksızın alabileceklerine işaret edilmiştir. Bu açıdan da dış kültürlerden uygun biçimde faydalanmaya meşruiyet kazandırılmıştır. İmam Maturidî ise hikmeti, “tam uygunluk (isabet)” olarak tanımlamaktadır.[11]

II. İnsanda Denge Durumu Olan Hikmetten Doğan Güzel Özellikler

Hikmetten, insanın hikmetli davranışlarından tam yedi güzel özellik doğar. Şimdi bu özellikleri kısaca tanımaya çalışalım.

1. Zihin Duruluğu

Zihin duruluğu ya da saffet-i zihin; insanda anlayış, kavrayış, algılama yetisi, yaşantıları, öğrenilenleri, bunların geçmişle olan bağlantılarını bilinçli olarak beyinde saklama gücü olarak tanımlanabilir. Bir başka tanıma göre de zihin duruluğu; fiziksel yapılar ve süreçlerin, bilinç ve bilinçdışının organize olmuş toplamıdır. Dolayısıyla bir insanın içsel veya dışsal uyaranlara, geçmişteki yaşantıları ve gelecekteki beklentileriyle bağlantılı olarak verdiği tepkinin bütünüdür.

Psikoterapinin, obsesif-kompulsif bozukluk, panik atak, bipolar ve majör depresif hastalar üzerinde yaptığı beyinsel tarama araştırmalarının sonuçları temel alındığında, zihin saffeti, duruluğu ve manevi kirlerden arınmışlığınn insan için ne denli önemli olduğu daha iyi ortaya çıkar.

2. Cevdet-i Fehm

Anlayış üstünlüğü, iyiliği ve olgunluğu. Böyle bir insan düşünce bakımından yüksek seviyeye ulaştığı için olayları geniş görüş açısından değerlendirebilen, hoşgörülü, bilgisi ve görgüsü gelişmiş, kültürlü ve yetkin bir insan konumundadır. Bir şeyin olması ya da bulunması şayet diğerinin de varlığını ya da bulunmasını gerektiriyorsa, cevdet-i fehme yani hikmete sahip bir kişi bu durumu hızlı bir şekilde kavrama yeteneğine sahip demektir.

3. Zekâ

Mantıkî öncüllerden neticeye zihnin çabucak intikali zekânın derecesini belirler. Zekâ, insanın düşünme, akıl yürütme, nesnel gerçekleri algılama, kavrama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tümüne verilen bir addır. Daha geniş anlamıyla zekâ; birçok başka yetenekle beraber, akıl yürütmeyi, planlama yapmayı, problem çözmeyi, soyut düşünmeyi, karmaşık fikirleri idrak etmeyi, çabuk öğrenmeyi ve tecrübelerden kazanım sağlamayı içeren zihinsel yetenektir ve hikmetin önemli bir uzantısıdır.

4. Hüsn-ü Tasavvur

Hüsn-ü taakkul de denilen münasip bulunan had ve miktarı gözetebilmeye hüsn-ü tasavvur denir. Bir nesnenin zihinde kavranıp bilinmesiyle ilgili “cins, nevi, fasıl, hassa, araz” gibi beş küllî esâsını ve “târif, had ve resim” gibi temel unsurlarını zihinde şekillendirebilme, fikren kurabilme ve tasarımını yapabilme yeteneğidir.

5. Suhulet-i Taallüm

Külfetsiz ve uğraş olmaksızın isteneni hemen anlayabilme. Burada önemli bir değişken çalışma belleğinin kapasitesidir. Çalışma belleği/hafızası, bilgileri geçici olarak tutmak için kullandığımız hafıza tipidir. Örneğin, karmaşık bir problemi çözme esnasında çalışma hafızası, nerede olduğumuzu bilme ve söz konusu problem alanında önceki adımların sonuçları ile irtibat kurabilme için kullanılır. Çalışma belleği yüksek olanlar, muhakeme becerileri daha iyi, okuduğunu daha çabuk anlayabilme ve dikkatlerini daha iyi kontrol edebilme kabiliyetine sahiptirler.

Kendi öğrenmemizi etkili bir şekilde yönlendirebilmek için öğrenme sürecimizi doğru bir şekilde değerlendirebilmeli ve öğrenmeyi verimli bir şekilde artıran aktiviteler seçebilmeliyiz. Bir kimsenin, hangi materyali kullanabileceğini, hangi konuda ustalaşabileceğini ayırt edemediği, ek çalışmalarının onu yüksek seviyede anlamaya ve öğrenmeye yaklaştıramadığı durumlarda, uzun bir süre çalışma pek bir işe yaramayacaktır.

6. Hıfz

Çok fazla çaba göstermeden var olan şekli hafızaya almaya verilen addır. Hıfz ya da bellek, zihinsel organizasyonumuzun boyutunu belirleyen üstün (mantıksal veya entelektüel) bilişsel süreçtir. Bilgiyi ve geçmiş deneyimleri kodlama, saklama ve hatırlama yeteneğimizdir. Hafızanın yaşamda temel bir rolü vardır. Geçmişi geçmiş olarak yansıtır ve tüm geçmiş ve şimdiki deneyimleri yeniden kullanma imkânı sunar. Aynı zamanda geçmiş ve gelecek arasında da sürekliliği sağlamaya yardımcı olur.

Hafıza, önceki deneyimlerimizin aktif, öznel ve akıllı bir yansıtılma sürecidir. Hafıza, öğrenmeyle ilgilidir, ancak öğrenmeyle karıştırılmaması gerekir. İnsan hafızasında yer alan üç ana süreç vardır:

1. Kodlama, yani bilgileri bellekte depolanabilecek bir forma dönüştürme.

2. Depolama, yani kodlanmış bilginin bellekte saklanması.

3. Yeniden hatırlama, yani geçmişte kodlanmış ve depolanmış bilgilere tekrar erişme.

7. Tahattur

Hafızaya alınmış bilgileri kolayca hatıra getirmeye tahattur denir. Hatırlamanın en kolay yolu kodlama yapmadır. Kodlama, insan hafızasının işleme koyduğu ilk adımdır. Genel olarak öğrenmenin etkinliği, kodlama işleminin de etkinliğine bağlıdır. Bir dizi faktöre bağlı olan aktif ve seçici bir süreçtir. Kodlama verimliliğini etkileyebilecek üç tip faktör vardır:

1. İçerik faktörleri: Bunlar; hafızaya alınmış ve hatırlanmaya çalışılan malzemenin hacmi (hacim arttıkça kodlama zorlaşır), hatırlanmaya çalışılan unsurların organizasyon derecesi (ne kadar iyi organize edilmişse kodlaması ve hatırlanması o kadar kolaydır) ve içeriğin yapısındaki bilgilerin işgal ettiği yer yani hatırlanmaya çalışılan unsurların başında, ortasında veya sonunda olmasıdır (başında ve sonunda yer alan bilgiler, ortasında yerleştirilenden daha kolay hatırlanma eğilimindedir).

2. Çevresel faktörler: Her zaman önemli görülmemesine rağmen, ezberleme süreci için önemlidir. Sıcaklık, nem, gürültü, şefkat, sosyo-duygusal iklim vb. sadece birkaç çevresel faktördür. Bu özelliklere bağlı olarak, kodlama işlemi uyarılabilir veya kısıtlanabilir.

3. Öznel faktörler: Kişinin dinlenme durumu veya sağlık, hastalık ve halsizlik gibi unsurları içerebilir. Motivasyon, ilgi alanları ve eğilim, kodlama süreci için kritiktir.

Bilgi ne kadar fazla tekrarlanır veya kullanılırsa, uzun süreli bellekte saklanma olasılığı o kadar artar. Bu nedenle, öğrenilen kavramların tekrarlar ile güçlendirilmesi önemlidir.

III. İnsanda Akıl Gücünün Aşırılık Durumu: Cerbeze/Şeytanet

Cerbeze kelimesi, Türkçemizde hilekârlık, kurnazlık ve aldatıcılık anlamlarına gelir. Aldatıcı eğilimler “başka bir kimsede yanlış bir inanca destek oluşturma veya yanlış bir düşünüşü ekleme niyeti” olarak tanımlanmaktadır. “Kişiye haksız bir fayda sağladığından” yalan söyleme eğilimi olarak da görülmektedir. Aldatıcı düşünceler ile yalan söyleme ve karşı tarafta sahte bir algı yaratma niyetini temsil eder. Bu dünyanın kazancı gibi görülen aldatmacaya isteyerek katılmak kendini, aldatma ustası olan şeytanın eline bırakmak anlamına gelmektedir ve ne yazık ki başkalarını aldatanlar da aslında aldatma ustası tarafından aldatılmakta ve aptalca ruhunu şeytana satmış olmaktadır. Aldatma ile ilerlemek için hilekarlık ya da kurnazlık yoluna gitmek fazla bir zekâ veya akıl işareti değildir. Olsa olsa bir kişinin güvenilir olamayacağının işaretidir.

Bedîüzzaman’ın Münazarât adlı eserindeki ifadeleri ile bakacak olursak cerbeze; fasid bir delil ile, hak bir neticeyi zihinde ikame etme, bâtıl bir vesile ile hak bir gayeye ulaşmaya çabalama ve bu durumu bir fikir şeklinde tespit etmeye çalışmadır. Bilhassa da tenkit düşüncesine ve karamsarlığa dayalı olan cerbeze, bu yönü ile gayet zalimdir. Cerbezeci akıl farklı yönleri bulunan ancak büyük neticeler veren faaliyetlerde, sadece kusurları görür, aldanır ve aldatır. Cerbezenin en temel özelliği ise, bir kötülüğü sünbüllendirerek iyiliklere karşı galip hale getirmedir. Halbuki güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen, hayatından lezzet alır. Cerbezeci bir akıl, işin yalnız seyyiat tarafını konuşturur, onun hasmı olan hasenatı da dinlemez ve görmek istemez. Aşırı bir aklın, cerbeze hatasına bir de akide açısından zayıflık ekleniyorsa, dini konularda en zayıf kısımları görmeye ve göstermeye çalışarak dinsizliğe zemin hazırlar. Kutsala karşı bu şekilde saygısız ve cerbezeci bir akıl, dine ve dindara karşı da saygısızlığı, hürmetsizliği ve güvensizliği telkin etmiş, böylece Müslüman toplumlarda yerleşik bulunan İslâmiyetin kutsallığına karşı bir şüphe düşürmüş olur.

İnsanlar cerbezeci aldatıcılık eğilimlerinde farklılık göstermektedirler. Aldatıcı eğilimler, çıkarcılık duygusuyla doğrudan ilintilidir. Aldatıcı kimseler, muhataplarını dengesiz, aldatıcı bir hedefin parçası olabilecekleri dar sorunlara iterler. Aldatıcı kimseler hoşgörüsüzdürler ve genellikle gizli bir gündemleri vardır. Bu gibi kimseler ayrıca bencillik, açgözlülük, ikiyüzlülük, inatçılık, önyargılılık, kindarlık, kibirlilik, zalimlik, acımasızlık ve baskıcılık gibi yüzlerce olumsuz özelliği ruhlarında taşıyabilirler.

IV. İnsanda Akıl Gücünün Eksiklik Durumu

1. Cehalet

‘Cehalet’ bilgisizlik, kibir, bozgunculuk, serkeşlik gibi anlamlara gelen bir terimdir. Kur’ân-ı Kerim’de dört ayette ‘cehalet’ şeklinde, yirmi ayette de aynı kökten gelen isim ve fiiller şeklinde geçmektedir. Bu ayetlerde genellikle cehaletin fenalığı, cahillerin yanılgıları, kötülük ve zararları üzerinde durulmuştur.

Cehalet, esas olarak azgınlık, serkeşlik, arzuların etkisinde kalma, hayvanî içgüdülere boyun eğme anlamına gelmektedir. Bilginin zıddı olan ve cehalet anlayışını yansıtan öfke, şiddet, kibir ve saldırganlıktan arınmak birey açısından oldukça önemlidir. İnsanın tabiatında, bildiğini yapmama özelliği vardır. Onun cahilliği, zalimliği ile beraberdir. Yapıp yapamayacağını bilmeden bir görevi yüklenmesi onun bu sıfatından kaynaklanır. Emanete layık olup olmadığını düşünmeden onu yüklenmeye kalkışır.[12]

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi, (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zalim, çok cahildir.[13]

Bu âyet-i kerimede yer alan “zalûm” kelimesi insanın çok zalim, zulme ve haksızlığa çok meyyal, Allah’ın ve ibadullahın hukukunu yüklendiği halde layıkıyla ifa etmeyip, kendine yazık etmesi manasınadır. Yine âyet-i kerimede yer alan “cehûl” kelimesi ise insanın iddia ettiği gibi bilgin değil, bilakis çok cahil olduğunu ifade etmektedir. Çünkü akıbetinin ne olacağını bilmemekte, ama buna rağmen zulümden geri kalmamaktadır.[14]

İnsanın özellikleri arasında yer alan zulüm ve cehalet unsurlarına rağmen emanet tevdi edildiğinde bazıları bu emanete riayet göstererek hem zulmü hem de cehaleti terk etmişlerdir.

اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا اٖيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُولٰئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ

Onlar o kimselerdir ki iman etmişler ve imanlarına zulüm bulaştırmamışlardır. İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.”[15]

âyet-i kerîme-i kerimesi zulmün terk edilmesine işaret ederken;

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا

Âdem’e isimlerin tümünü öğretti.”[16]

âyet-i kerimesi de cehaletin terkine işarette bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak insandaki Ahzab suresi 72. âyet-i kerimede zulüm ve cehalet vasıflarını saydıktan sonra 73. âyet-i kerîmede ise kendi vasıflarından olan Ğafûr ve Rahîm’i saymaktadır. Dolayısı ile zulme karşı Ğafûr, cehalete karşı da Rahîm’dir. Çünkü Cenâb-ı Hak kullarına büyük zulüm yani şirk dışındaki bütün zulümleri affedeceğini vaad etmiştir.[17]

Ahzab suresi 72. âyet-i kerîme ile ilgili olarak İbn Abbas (ra) şu yorumları yapmaktadır: İnsan nefsine karşı zalim, Rabb’in emirlerine ve emanet olarak yüklendiği şeye karşı da cahildir.[18] Yani insan, Allah’ın emri konusunda aldanmıştır. Mücahid, Dahhak ve Hasan Basrî’ye göre emanetten kasıt dinî farizalardır. Diğerlerine göre ise itaattir. Katâde’ye göre ise emanetle kastedilen; din, farzlar ve cezalardır. Zeyd b. Eslem’e göre ise emanet üçtür: Namaz, oruç ve gusül.

Bütün bu görüşler arasında zıddiyet olmadığı gibi hepsi birbirini destekler durumdadır. Bu görüşler ışığında emanetin bir mükellefiyet, emir ve nehiylerin de insanda tam anlamıyla bir iç kabul olduğu anlaşılıyor. Şayet insan bu mükellefiyetini yerine getirirse sevap, terk ederse ikâb görür. Bütün zayıflığına, cehline ve zulmüne rağmen insan bu yükü kabullenmiştir. Ancak Allah, muvaffakiyet verirse o zaman durum başkalaşır.[19] İşte bu büyük ve ağır emaneti omuzlamakla insan kendi kendini tehlikeye atmış durumdadır. Bu yüzden o, çok zulümkâr olmuş, nefsine kıydığı şeklinde vasıflanmıştır. Aynı zamanda bu durumu idrak edemediği için “cehûl” lakabını yani koyu cahil sıfatını almıştır.

Fakat hemen ilavesi gereken husus şu ki, insanın cehalet ve zulüm gibi sıfatlarla tavsifi, mukaddes emaneti omuzlamaya yeltenmesi itibariyledir. Eğer yüklendiği emanete riayet eder de kendisini yaratanına götüren ilmi tahsil ederse, Hak Teâlâ’nın yolunu bulur, emrine uyar, iradesine tâbi olursa başka. Yani, Halikını delilsiz ve doğrudan doğruya tanıyan, tayin ettiği yolda yürüyen, emrine boyun eğen, Allah ile kendisinin arasına hiçbir engel girmeyen, inkıyat, itaat ve vazifelerini ifaya mâni olmayan, gökler, yer ve dağlar gibi mahlûkat misali, ilmi ve irfanı, ibadet ve itaatiyle emanette emin bir dereceye yükselirse başka. İşte o zaman, bu şuur ve bu idrak içindeki insan gerçekten en şerefli makama ve kâinat içinde bir örneği daha bulunmayan en yüce dereceye yükselir.[20]

İnsanın, doğruluğunu bildiği, gerçekleri sezdiği halde inanmamakta diretmesi de yine onun cehaletini ortaya koymaktadır. Bu tip kişiler metafizik olaylara zaten inanmamaktadır. Onların hakkı reddetmekte bu derece ısrarlı oluşlarını Kur’ân-ı Kerîm şöyle dile getiriyor:

وَلَوْ اَنَّنَا نَزَّلْنَا اِلَيْهِمُ الْمَلٰئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَیْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

Eğer hakikaten biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı, fakat onların çoğu cahillerdir.[21]

a. Cehl-i Basît

Bir insanın, bilmesi mümkün olan şeyi bilmemesidir. Kur’ân-ı Kerîm, bu duruma şu âyet-i kerimelerde işaret buyurur:

وَاِذَا قٖيلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فٖيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرٖى مَا السَّاعَةُ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنٖينَ

Size ‘Allah’ın vâdi gerçektir, kıyamet (dirilme) saati mutlaka gelecektir’ denildiğinde siz: ‘Kıyamet neymiş bilmeyiz, biz olsa olsa bir zan ve tahminde bulunabiliriz, ama biz kesin bir tarzda ona inanmayız’ dediniz. (Câsiye, 45/32).

بَلِ اتَّبَعَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا اَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدٖى مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ

Fakat zalimler bir bilgiye dayanmaksızın, körü körüne heva ve heveslerine tâbi oldular. Allah’ın şaşırttığını artık kim doğru yola getirebilir? Bu işte onlar hiçbir yardımcı bulamazlar. (Rum, 30/29)

Efendimiz (sas) buyuruyor:

“İnsanlar iki çeşittir: Ya bilen (âlim) ya da öğrenen (müteallim). Gerisi ise hemectir.”[22]

Bu hadîs-i şerîf anlam itibarı ile doğrulayan ve onlarca sahih hadis kitabındaki şu rivayet de konumuz açısından oldukça ilginçtir. İbnu Ömer (ra)’in rivayetine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

“Halk, içinde bir tane bile binmek için elverişlisini bulamadığın yüz develik bir sürü gibidir.”[23]

b. Cehl-i Mürekkep

Cehl-i mürekkep, bilmemek fakat bilmediğini de bilmemek, cahillik içinde cahillik demektir. Kur’ân-ı Kerîm, bu gibi kimselerin durumunu şu şekilde beyan buyurur:

بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ بَلْ هُمْ فٖى شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ

Bilakis, onların Âhiret hakkındaki bilgisi kıt ve yetersizdir. Hayır, Âhiret hakkında şüphe içindedirler. Hayır hayır, onlar Âhiret’ten yana kördürler. (Neml, 27/66).

Kıyametin seksiz şüphesiz olacağına dair ilimlerinin sağlamlaşmasının ve mükemmelleşmesinin sebepleri, onlar için bulunmaktadır. Onlar, o sebepleri tanıma imkânını da bulmuşlardır. Ama onlar, yine de şüpheyi seçip cahilliklerine cahillik katmaktadırlar. Varlığına apaçık delillerin delâlet ettiği ahiretin varlığı hususunda şüphe ederlerken, bu kadar apaçık şeylerden habersiz cehl-i mürekkep içerisindeki kimseler, her şeyden daha kapalı ve daha gizli olan gaybı nasıl bilebileceklerdir? Bu durum cehl-i mürekkebin bir yönüdür.

Cehl-i mürekkebin bir diğer yönü ise herhangi bir delil ve ispat olmadan körü körüne ve kötü bir taklit içerisinde olmaktır.

فَاِنْ لَمْ يَسْتَجٖيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ اَهْوَاءَهُمْ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰیهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ

Yine senin davetini kabul etmezlerse, artık bil ki, onlar sırf kendi nefis arzuları peşinde gidiyorlar. Halbuki Allah’tan doğru bir delil olmaksızın yalnız kendi nefis arzusu peşinde gidenlerden (şirk, küfür ve putlara ibadet edenlerden) daha sapık kim olabilir? Muhakkak ki Allah, (hevalarına düşkünlükle uyup nefislerine yazık eden) zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.(Kasas, 28/50)

Bu âyet-i kerîme, taklidin ve bu taklidin doğurduğu cehl-i mürekkebin yanlışlığına dair delillerin en büyüklerinden olmakla birlikte, cehl-i mürekkepten kurtulabilmek için istidlal ve delile dayanmanın mutlak şekilde gerekli olduğunu gösteren çok önemli bir ifadedir.

Sonuç

Bazı sözüm ona dindar görünen insanların aklı yeren ifadelerinin dini hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Kalbe Allâh Teâlâ tarafından konan ve dinin de ancak kendisi ile bilinebildiği aklın kıymetini kimse azaltamayacaktır. Bizzat Allâh Teâlâ’nın yücelttiği akıl kötülenirse geriye övünülecek ne kalmaktadır?

Büyük alim İmam Gazali’nin sözü ile konuyu tamamlayalım:

“Din, akıl ile değil, iman nuru ve yakîn gözü ile bilinir diyenlerin bu sözlerinin hiçbir kıymeti yoktur.[24]


[1] Buğyetu’l-Bâhis an Zevâidi Müsnedi’l-Hâris, C. 1, s. 801, Hadis no: 812; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, C. 1, s. 313.

[2] İbn Hacer el-Askalânî, Metâlibu’l-Âliye, C. 12, s. 117, Hadis no: 2786; Buğyetu’l-Bâhis an Zevâidi Müsnedi’l-Hâris, C. 1, s. 802, Hadis no: 814.

[3] Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, C. 2, s. 235, Hadis no: 1845; C. 7, s. 190, Hadis no: 7241; Beyhaki, Şuabu’l-İman, s. 349, Hadis no: 4313.

[4] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, C. 12, s. 93, Hadis no: 2768.

[5] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, C. 12, s. 95, Hadis no: 2770.

[6] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, C. 12, s. 94, Hadis no: 2769.

[7] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, C. 12, s. 119, Hadis no: 2787; Gazali, İhya, C. 1, s. 84, Kiryata, trsz.

[8] Lexicon, II, 617.

[9] İbn Mace, Zühd, 15; Tirmizi, İlim, 19.

[10] İbn Abdürabbih, el-İkdü’l-Ferid, 2/116, Riyad-1983.

[11] Maturidî, Kitabu’t-Tevhîd, s. 572, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2005.

[12] Bayraklı, s. 113.

[13] K.K., Ahzab, 33/72.

[14] Yazır, a.g.e., 6/3935.

[15] K.K., Enam, 6/82.

[16] K.K., Bakara, 2/31.

[17] Razi, a.g.e., 25/237.

[18] Hazin, a.g.e., 4/144.

[19] İbn Kesir, a.g.e., 3/118.

[20] Kutub, Seyyid, a.g.e., 12/80.

[21] K.K., Enam, 6/111.

[22] İbn Abdürabbih, el-İkdü’l-Ferid, 2/79, Riyad-1983. “Hemec” kelimesi sivrisineğin en aşağı tabakasından küçük sineğe verilen bir addır. Türkçemizde de şaşkın, sersem kimse manalarında kullanılır.

[23] Buhari, Ref’u’l-emane, Hadis no: 6160; İbni Hibban, Sahih, Hadis no: 6278.

[24] Gazali, İhya, C. 1, s. 88, Kiryata, trsz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s