Çocuğun Din Eğitimi

Musa Kâzım GÜLÇÜR

6 Şubat/2019

De ki: “Ben ibadetimi yalnız sadece O’na has kılarak Allah’a kulluk ederim. Siz de O’ndan başka, dilediğinize kulluk edin! De ki: Asıl ziyana uğrayanlar, büyük duruşma günü olan kıyamette hem kendilerini hem de ailelerini zarara uğratanlardır. Böyle bir durum, çok açık ve büyük bir zarardır.”

(Kur’an–ı Kerim, Zümer Suresi, 39/14–15)

“Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne ve babası onu Yahudi, Hıristiyan ya da Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

“Hiçbir baba, çocuğa iyi terbiyeden daha değerli bir bağışta bulunamaz.” (Tirmizî, Birr, 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,77)

Hazreti MUHAMMED (sas)

İÇİNDEKİLER

Önsöz 8

GİRİŞ. 9

I. Çalışmanın Genel Amaçları 9

II. Yaratılış. 10

III. Fıtrat 13

BİRİNCİ FASIL

Çocuğun Gelişimi

I.I. Çocuğun Fiziki Gelişimi 19

I.II. Bebek Gelişimi 22

I.III. Gelişimi Destekleyici Anne Babalık 23

I.IV. 6–12 Aylık Dönem Bebek Gelişim Aşamaları 24

I.IV.I. Zihinsel Gelişim 24

I.IV.I.I. 6–9 Aylık Dönem.. 24

I.IV.I.II. 9–12 Aylık Dönem 24

I.IV.II. Sosyo-duygusal Gelişim 25

I.IV.II.I. 6–9 Aylık Dönem 25

I.IV.II.II. 9–12 Aylık Dönem 25

I.IV.III. Dil Gelişimi 25

I.IV.III. I. 6–9 Aylık Dönem 25

I.IV.III.II. 9–12 Aylık Dönem 25

I.IV.IV. Bedensel Gelişim 26

I.IV.IV.I. 6–9 Aylık Dönem 26

I.IV.IV.II. 9–12 Aylık Dönem 26

I.V. 3–6 Yaş Arası Gelişim 26

I.VI. 3 Yaşından Sonra Gelişim 27

I.VI.I. Çocuğa ‘Model Olma’ 27

I.VI.II. Çocuğa ‘Fırsat Verme’ 27

I.VI.III. Sorumluluk Verme Ve Alışkanlık Kazandırma 28

I.VI.IV. Korkular 28

I.VI.V. Çocukların İlgi Alanlarını Keşfetmek 28

I.VI.VI. Desteklemek ve Ödüllendirmek 29

I.VII. Çocuğun Zihin Gelişimindeki Evreler 29

I.VIII. Eğitimin Doğum Öncesi Boyutu 30

I.IX. İnsani Değerler Ve Aile 32

I.X. Çocuğun Dini Eğitimine Başlama Devresi 33

I.XI. Eğitimde Tedriç 34

I.XII. Çocuk Fıtratı Ve Din Duygusu 37

İKİNCİ FASIL

Okul Öncesi Çocuğun Dini Gelişim Özellikleri

II.I. Okul Öncesi Çocuğun Dini Gelişim Özellikleri 39

II.II. Çocuğun Allah Anlayışı 41

II.III. Allah’a İnançta İki Temel Unsur 42

II.IV. Çocuklarda Allah Tasavvuru 43

II.IV.I. 7–9 Yaş Grubu Çocuklarda Allah Tasavvuru 44

II.IV.II. 9–12 Yaş Grubu Çocuklarda Allah Tasavvuru 45

II.V. Çocuklara “Allah İle Beraberlik Şuurunun” Kazandırılması 46

II.VI. Çocukları Allah İle Korkutma 47

II.VII. Çocuklara Allah’tan İstemelerini Öğretme 47

II.VIII. Allah’a İman Öğretiminde Tedrice Riayet Etme 48

II.IX. Okuldan Alınan Dini Bilgiler 49

II.X. Ebeveynin Rehberliği 50

II.X.I. Güzel Söz Eğitimi 51

II.X.I.I. Birinci Temel 52

II.X.I.II. İkinci Temel 56

II.X.II. Kötü Söz 57

II.X.III. Güzel Sözde Sebat 57

II.XI. Çocuğun Dini Eğitimi 58

II.XI.I. Allah Teâlâ’ya İbadet 59

II.XI.II. Sorumlu Olduklarımıza Yardım 59

II.XI.III. Şirkten Uzak Olma 59

II.XI.IV. Allah’ın Latif ve Habir Olması 60

II.XI.V. Namaz 60

II.XI.VI. Kibir / Büyüklenme 60

II.XI.VII. Yürüme Adabı 61

II.XI.VIII. Konuşma Adabı 62

II.XII. Anne-Babaya Saygı 62

ÜÇÜNCÜ FASIL

Dua–İbadet Anlayışı

III.I. Dua–İbadet Anlayışı 66

III.II. Çocuklukta Alınan Güçlü Din Eğitiminin Önemi 67

III.III. Din Eğitimini Yapılacak Gezilerle Renkli Hale Getirme 68

III.IV. Yetişkinlerin Çocukları İçin Dua Etmesi 69

III.V. 5–12 Yaş Grubu Çocuklarda Dua Anlayışı 70

III.V.I. Birinci Basamak (5–7 Yaşlar) 70

III.V.II. İkinci Basamak (7–9 Yaşlar) 71

III.V.III. Üçüncü Basamak (9–12 Yaşlar) 71

III.VI. Çocuğun Dini Eğitiminde Namazın Yeri Ve Önemi 72

III.VII. Oruç Eğitimi 74

III.VIII. Çocuğun Dini Eğitimini Kolaylaştırma 74

DÖRDÜNCÜ FASIL

Diğer Dini Kavramları Anlayış

IV.I. Diğer Dini Kavramları Anlayış 77

IV.I.I. Ahirete İman 77

IV.I.II. Meleklere İman 78

IV.I.III. Peygamberlere İman 80

IV.I.IV. Kitaplara (Kur’an–ı Kerim’e) İman 81

IV.II. Helal–Haram İnancı 84

IV.III. Çocuğun Doğruluk– Yalan Konusunda Eğitilmesi 86

BEŞİNCİ FASIL

Dini Eğitimde Çocuklara Sevgi Ve Şefkatin Önemi

V.I. Dini Eğitimde Çocuklara Sevgi ve Şefkatin Önemi 89

V.II. Efendimizde (sas) Çocuk Sevgisi 91

V.III. Efendimizin (sas) Çocuklara Şefkati 94

V.IV. Kız Çocuklarına Karşı Sevgi ve Şefkati 96

V.V. Hz. Fâtıma Örneği 97

V.VI. Çocukların Dini Sorularına Cevaplarda Bazı Prensipler 97

SONUÇ

BİBLİYOGRAFYA 100

Önsöz

Bu çalışmamızda, genel olarak 0–12 yaş grubu çocukların dini eğitimleri ile ilgili konular çeşitli açılardan ele alınmaya çalışılmıştır. Bunu yaparken, birinci derecede ilmi verilerden, ikinci olarak da kısa da olsa gözlemlerden faydalanılma yoluna gidilmiştir. Anne–babaların, çocuğun dini eğitiminde dikkat etmeleri gereken konular, yeri geldikçe ayrıntılarına da inilmeye çalışılarak verilmek istenmiştir. Çalışmada, şayet dikkatli bir şekilde takip edilebilirse, daha detaylı kaynaklara inilebilmesi için de referanslarda bulunulmuş, daha fazla bilgi edinmek isteyen okuyucu için de kaynakça bölümünde, çalışmada yararlanılan kaynakların tam listesi verilmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmayı istifadeli kılmasını Cenabı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden temenni ediyorum.

Musa Kazım GÜLÇÜR

Şubat–2019 

GİRİŞ

I. Çalışmanın Genel Amaçları

A. Ebeveyn Açısından;

1. Yaşlara göre temel dini eğitimin nasıl olması gerektiği,

2. Dinimizin sevgi boyutunun çocuklar için vazgeçilmez bir öğe olduğunun kavranması,

3. Anne–Baba ve bireylerin dini bilgileri doğru yaşta doğru bir şekilde verebilmesi,

4. Çocukların, İslam Dinini emel esaslara dayalı olarak tanımaları gerektiğini kavrayabilmeleri,

5. Ebeveynin, çocukların dini eğitimlerinde “nasıl inanacaklarına” sağlıklı bir şekilde rehberlik etmeleri.

B. Çocukların yaş gruplarına göre gelişimi açısından;

1. Okul öncesi ve okul çağı çocuklarının dine olan ilgi, ihtiyaç ve kabiliyetlerinin neler olduğunun kavranması,

2. Çocukların dini duygu ve düşüncelerinin gelişiminin doğru bir şekilde anlaşılması,

3. Çocukların farklı gelişim basamaklarında nasıl bir din öğretimine hazır olduklarının bilinmesi,

4. Yetişkinlerin, küçüklerin dini sorularını cevaplandırırken nelere dikkat etmeleri gerektiği hususlarının sezilmesi.[1]

II. Yaratılış

“Sizi bir tek candan yaratan O’dur. Sonra sizin için; bir kalacak yer, bir de emanet olarak duracak yer vardır. Biz âyetlerimizi anlayan kimseler için açıkça bildirdik.” (En’âm, 6/98)

Bütün insanların, ilk insan olan babaları Hz. Âdemden çoğalmış olmaları Allah’ın kudretinin delilleridir. Müstakar, anne rahmi veya yeryüzündeki ikamet; müstevda’ ise, zürriyet veya kabirdeki ikamettir. Başka ihtimaller de söz konusudur.

“And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik.” (Araf, 7/11)

“And olsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.” (Hicr, 15/26) Ve hani Rabbin meleklere: “Ben,” demişti, “kuru ve şekillenmiş bir çamurdan beşer yaratacağım. Ben onu düzenlediğim insan şekline koyduğum ve içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanınız.” (Hicr, 15/28–29)

“Ne o? Yoksa sen, senin aslını topraktan, sonra da bir damla meniden yaratan, bilahare de seni böyle tam mükemmel bir insan şekline getiren Rabbini inkâr mı ediyorsun?” (Kehf, 18/37)

“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.” (Hac, 22/5)

Bu âyet-i kerîme karşısında, son yüzyılda yaşayan bilim adamları hayret ve hayranlık duymuşlardır. (M. Bucaille, Kur’ân ve Bilim, s. 300–304; Prof. Dr. Keith Moore, The Developing Human, (With İslamic Additions) Toronto, London, Tokyo, Philadelphiaets. 1983. Bu kitap, tamamen bu konu ile ilgilidir).

“Şu bir gerçektir ki Biz insanı süzme çamurdan yaratırız.”

İnsanın süzme çamurdan, yani balçığın özünden yaratıldığını bildiren âyetler, insan bedeninin toprakta yetişen ya da toprağın bileşiminde bulunan çeşitli organik veya inorganik maddelerden oluştuğuna, toprakta yetişen besinlerin özümlenmesi yoluyla bu unsurların sürekli olarak canlı hücrelere dönüştüğüne işaret etmektedir.

“Sonra onu nutfe (sperm) halinde sağlam bir yere yerleştiririz. Sonra nutfeyi alakaya (yapışkan döllenmiş hücreye), alakayı mudgaya, yani bir çiğnem et görünümündeki varlığa, mudgayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!” (Müminun, 23/12–14)

“Sudan (meniden) bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren O’dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.” (Furkan, 25/54)

“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır. Sonra onun neslini, önemsiz bir suyun özünden, meniden üretti. Sonra ona en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi. Size kulaklar, gözler, gönüller verdi. Ne az şükrediyorsunuz!” (Secde, 32/7–9)

“Allah sizi (atanız Âdemi) topraktan, sonraki nesilleri de nutfeden yarattı. Sonra sizi çift çift yaptı. Onun bilgisi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır ne de doğurur. Herhangi bir canlının ömrünün uzaması veya kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır. Bütün bunlar, Allah’a göre, elbette pek kolaydır.” (Fatır, 35/11)

“Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.” (Saffat, 37/11)

“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!” (Sad, 38/71–72.)

“O, sizi bir tek candan yarattı. Ayrıca ondan da eşini meydana getirdi… O sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde, peş peşe yaratır. İşte gerçek İlah olan Allah, bunları yapan Rabbinizdir. Bütün mülk ve hakimiyet O’nundur. O’ndan başka tanrı yoktur. Hâlâ nasıl oluyor da hak yoldan vazgeçiriliyorsunuz? (Zümer, 39/6)

“O’dur ki sizi (atanız Âdemi) topraktan, sonra tek tek siz insanları da bir dayanıksız bir sudan, sonra alakadan (embriyodan) yarattı. Sonra sizi analarınızın karnından bebek olarak çıkarır, derken sizi güçlü kuvvetli bir çağa eriştirir, sonra ihtiyarlığa varacak kadar yaşatır. İçinizden kimi daha da önce öldürülür, kiminizin ömrü bir vadeye kadar uzatılır. Olur ki aklınızı kullanıp bunları düşünürsünüz diye böyle yapar.” (Mümin, 40/67)

“Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.” (Rahman, 55/14)

“Size ne oluyor ki Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz, sizin her birinizi peş peşe aşamalardan geçirerek yaratanın O olduğunu gördüğünüz halde?” (Nuh, 71/13–14)

“Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının suyundan) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.” (İnsan, 76/2)

“(İnsan hiç düşünür mü) hangi özden yaratır (Allah) onu? Bir sperm damlasından yaratır ve sonra onun tabiatını oluşturur.” (Abese, 80/18–19)

“O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren ve seni dilediği bir surette terkip eden?” (İnfitar, 82/7–8)

“Sizi bir değersiz sudan yaratmadık mı? İmdi onu bir sağlam karargâhta (bulunur) kıldık.” (Mürselat, 77/20–21)

Allah’ın nizamı, döllenen yumurtayı rahim cidarına öylesine yapıştırır ve korur, bütün imkânlarla onun gelişmesi için öyle tedbirler alır ki, o cenin, annenin hareketlerinden kolay kolay etkilenip tehlikeye girmez. Böyle “sağlam bir yer” verilmeseydi, her hamilelik, anne için, dayanılması neredeyse imkânsız bir yük olurdu.

Ebu Musa (ra) anlatıyor: “Resülullah (sas)’ı dinledim, şunu söyledi: “Allah Teâlâ hazretleri, Âdem’i, yeryüzünün bütün (cüzler)inden almış olduğu bir avuç topraktan yarattı. Âdem’in oğulları da arzın kısımlarına göre vücuda geldi. Bir kısmı beyazdır, bir kısmı kızıldır, bir kısmı siyahtır. Bunlar arasında orta (renkliler) de var. Ayrıca bir kısmı uysaldır, bir kısmı haşindir, bir kısmı habis (kötü kalpli), bir kısmı iyi kalplidir.”[2]

III. Fıtrat

{وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ}

“Ey Resulüm! Onlara o vakti de hatırlat ki; hani Rabbin, Âdemoğullarından, (şimdikilerden tutunuz da nesilden nesile ta Hz. Âdem’e varıncaya kadar Âdemoğullarının zürriyet sahibi olanlarından zincirleme olarak her birinin) bellerinden zürriyetlerini aldı… Yani kudret eliyle seçip ayırdı, vücuda getirdi. “Ve onları kendi kendilerine karşı şahit tuttu”, şahit yaptı… Kendi varlıklarından bile habersiz olan o şuursuz hücrelere, “Ben” ve “Ben ötesi” şuurunun, başlangıcını verdi. Her birine şuhûd ve şahadet fıtratını, kendi varlığında hakkın tesirini duyma ve duyurma, itiraf etme, tanıklık etme yaratılışını, insanlık ruhunu verip, hepsini varlığına ve birliğine şahit kıldı ve “Rabbiniz değil miyim?” dedi. Üzerinizde dilediğim gibi tasarruf eden ve etme hakkı bulunan yegâne malikiniz, mürebbiniz, yetiştirip geliştireniniz, yaratıcınız ve hâkiminiz olduğuma şahitsiniz, şahitlik edeceksiniz değil mi? diyerek, hitab-ı nefsîsi ile hitap eden ve emanetini yükleyen Rabliğini ikrar ettirdi. Hepsi de “evet Rabbimizsin, biz buna şahidiz” dediler. Terbiye ve emaneti kabul edip şahitliği taahhüt eylediler.

Hâsılı insan hiçbir şey değil iken, âlemlerin Rabbinin, üreme ve gelişme kanunları altında yaratması ve terbiyesinin eseri olarak şuursuz zerreler halinde meydana çıkarılıp bütün duyguları ve zevkleriyle şuurlu birer insan fıtratına geçtiler. Birer insan kimliği ve kişiliği aldılar. Hiçbir muhalefette bulunmadan ilâhî takdire uydular. O vakit onlarda inkâr, küfür ve inat yoktu. Dış dünyadan hiçbir şey tanımıyorlardı.

İşte böyle kendileri hiçbir şey değil iken bir zürriyet halinde sulbden alınıp, ana rahminde döllenme ve büyümeye atılan ve mutlak “Ben” ve “Ben ötesi” ilişkisi içinde zaruri bir şahitlik sonucu şuur fıtratına girip, mükemmel bir akıl, idrak, anlama ve anlatma, irade ve hür seçim hayatının gelişmesine doğru giden insan, bütün varoluş ve faaliyetlerinde yalnızca O’nun emrine, kanununa boyun eğiyor ve bu suretle O’ndan yardım ve destek alıyor. Gerektiğinde bunun böyle olduğunu söylemeyi, şahitlik edip dile getirmeyi de bir borç olarak üstlenmiş oluyorlardı.

İşte Âdem’in ilk evladından itibaren herkes Rabbinin verdiği ve emrettiği insan fıtratını, O’nun verdiği vücuda şahitliği alıp kabul etmekle, Rabbi ile kendisi arasında bir icap ve kabul ile bir fıtri sözleşme altına girmiştir. Yine bu sözleşme ile kendi varlığında Rabbine şahitliği ve O’na kulluğu taahhüt etmiştir. İşte bu mukavele ve fıtrî sözleşme, insanlığın dininin başlangıcı olduğu kadar, hukukun, ahlâkın, sosyal hayatın ve medeniyetin de başlangıç noktasıdır.

Daha sonra bu şahitliği ikrar edip yerine getirmeyen, hatırlatma ve uyarılara rağmen inkâr ve küfürde ısrar edenler ya kendi vicdanına karşı direnmiş ya da fıtratı bozulmuş kimselerdir. Bunlar kendilerine yaratılıştan ihsan edilen bu tabiatlarını kirletmiş, kavlen veya fiilen bu ahdi bozmuş ve kendilerine yazık etmiş olan zavallılardır.

Fransız filozofu Auguste Comte, “insan üç hâl geçirir; birinci devirde ilâhî, ikinci devirde tabiatüstü, üçüncü devirde de tabiî olur” derken, aslında bu fıtratı önceleri kendinde hissettiğini, sonra ise fıtratının bozulmuş olduğunu ilan etmektedir. Ancak, kendi nefsindeki bozukluğu haksız yere bütün insanlara teşmil etmeye kalkmıştır. Hâlbuki terakki ve tekâmül, fıtratın bozulmasında değil, gelişmesinde ve inkişaf etmesindedir.

{فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلاَةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا}

“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem, 19/59) ayetinde de görüldüğü gibi, fıtratın bozulması bir gerilemedir.

Şimdi mesele “marifetullah” yani Allah’ı tanıma duygusunun, öyle fıtrî bir bilgi ve insanın da buna şahitlik etme görevini yüklenmiş fıtrî bir şahit olması açısından ele alınınca, bu misakın sırf yaratılışla ilgili olmayıp, aynı zamanda kelâmî, yani söze bağlı bir özelliği de bulunduğunda şüphe etmemek gerekir. Zira mesele, yalnızca ilk yaratılışla ilgili olmayıp, aynı zamanda hayatta olduğu müddetçe bunu insanın kendi içinde hissetmesi yani bilinç ve iç gözlem ile de yakından ilgilidir. Sadece ilk yaratılışa ait tekvini bir olay olsa idi, daha sonra bu şahadeti eda etmeyen hiç kimsenin bulunmaması gerekirdi. Bu durum nefse ait şahitliğin söz konusu olduğu herhangi bir bilinç olayı ise, her hal ü kârda lafzî kelâm ile değilse bile, nefsî kelâm ile ilgili olmaktan uzak kalamazdı. Çünkü ruh, bir emr-i Rabbânî olduğundan, bütün ruhi durumları ve bilinç olaylarını da emir kategorisinde saymak gerekir.

Her şuurda ruhî bir yön vardır ki, kelâmın da özü odur. Şuura taalluk etmeyen oluşlarda bu ruhani yön yoktur. Bu açıdan, bir şuur gücünün yaratılmış olması, aynı zamanda o şuura bir duyurmayı, yani sözlü ifadeyi de gerektirmektedir. Şu hâlde söz konusu “misak” tekvini olmakla beraber, ruhî ve lafzî özelliği de haiz olduğundan, buna “mukavele” demek doğru olur. Ancak bu hitap lâfzî kelâm ile değil, meleklere olduğu gibi, nefsî kelâm ile yapılmış bir tebliğ şeklinde algılanmalıdır. (أَخَذَ) Alış bir tekvin, (وَأَشْهَدَهُمْ) şahit getirme ise ruh üflemeyle ilgili bir tekvin ve tebliğ, (أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ) “Rabbiniz değil miyim?” hitabı ben ötesi bir takrir, buna karşı (بَلَى) “Evet Rabbimizsin” de bu tekvin, şahit getirme ve takrire mutlak bir boyun eğme, ruhen bir kabullenme ve gereğini yerine getirmeyi taahhüt etmedir.

Her insanın, insanlığının özünü oluşturan “ben” ve “ben değil” bilincinin içinde işte bu taahhüt yatmaktadır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabının başında “dedik ki” veya “diyerek” şeklinde bir müteallâkın bulunmayıp mukadder bırakılması da bunun bir lâfzî değil, nefsî bir kelâm olduğuna işaret eder. Ayrıca bilinmektedir ki, şer’i ve hukukî anlamda bir sözleşme akdinin hakikati, icap ile kabul arasındaki bağlantıdır. Bu icap ve kabulün, her zaman lâfzî kelâm ile olması şart değildir. Asıl akit, iki kişinin bir maksatta birleşmesi, fikir birliği etmesidir. Taraflardan rızaya, yani itirazın terkine delalet eden herhangi bir hareket de icap ve kabul olabilmektedir. Şu hâlde bu misak, şeriat ve hukuk açısından geçerli olan hakiki bir akit ve misak demektir. Bu tekvinin ruhi olması ve bir nefsî kelâm özelliğini taşımasına rağmen buna mukavele adı verilmesi dahi hakikat olur. Nitekim ilk devir tefsir âlimleri de bunu bir temsil değil, bir hakikat olarak rivayet ve izah etmişlerdir. Bundan dolayı (أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى) cümlesi sadece bir temsil değil, aynı zamanda bir hakikattir.[3]

Birçok tefsir âlimi, bu misakın başlangıcının, zürriyetin baba sulbünden çıkıp ana rahmine düşmesiyle başladığını, orada alaka, mudğa, ızam ve lahim aşamalarından geçerek yaratılışı belirginleşip (ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ) “Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik.” (Müminun, 23/14) fermanı uyarınca, ruh üflenerek insan şeklini aldığı zaman (بَلَى) “Evet” taahhüdünün meydana gelmesiyle tamam olduğunu, buluğ zamanı gelince de bu taahhüdün bilfiil icrası vaktinin gelmiş olacağını, buluğ çağının teklif ve vazifenin başlangıç zamanı olduğunu kabul etmişlerdir.

Fıkıh Usulü’nde beyan olunduğu üzere her ferdin insani şahsiyeti, hukukî ehliyeti bu misak ile başlar ve bulûğ zamanına kadar tekemmül eder. Bulûğdan başlayarak da görevler ve sorumluluklar teveccüh eder. Bunun ilk hukukî sonucu hayat hakkıdır. Çocuk anne karnına düştüğü andan itibaren anne-babasına ve topluma onun hayat hakkını gözetmek bir vazife olur. Bundan dolayı düşük yapmak bir suçtur ve çocuk düşürmeye sebep olanların diyet ödemeleri gerekir. Keza anne karnındaki cenîne miras ve vasiyet sahih, söz konusu cenînin buluğuna kadar lehine olan bütün tasarruflar da geçerlidir.

Çocuk anne rahmine düşmeden önce zürriyetin insani şahsiyeti ve hakları henüz oluşmamış sayılır. Ancak zürriyetin, baba sulbünde zuhura gelmesiyle birlikte hakları açısından bir şüphe durumu vardır. Bu sebeple azil, dini açıdan mekruh görülmüştür. Şimdi ayetin içine aldığı bazı imaları da hesaba katarak “sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunun anlattığı minnet manası ve uyarı şu anlamları hatıra getirmektedir.

Bilindiği üzere insan, insan olmadan önce kendini bilmez ve anlamazken, daha sonra anlar, tanımaya başlar ve “ben benim” der. İşte bunu diyebilmek, bu duyguyu ona veren Rabbine örtülü bir şekilde boyun eğmeyi ve kendi içinde O’na şahitlik etmeyi de zımnen ihtiva eder. İnsanın bu şekilde bütün varlığıyla kendi benliğini tanıması ve müşahede etmesi ise ancak bulûğa erdiği andan itibarendir. Bir babanın sulbünden bir zürriyet alındığı esnada, o zürriyetin Rabbi’nin bu hükmüne öyle bir zevkle boyun eğmesi ve uyması, Rabbe öyle bir şahitliği vardır ki, o anda bütün heyecanıyla nefsini duyarken adeta kendinden geçer de Rabbi’nin verdiği nimetin zevkine gark olur. Kendisinin baba sulbündeki halini kendisine hatırlatan o anda nefsinde Rabbinin, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına, “Evet Rabbimizsin” demekten başka hâkim bir duygu yoktur.

Her insan bulûğ anında bu zevki ve heyecanı kendinde duyar ve müşahede eder. Bunu müşahede edebilmesi de daha önce Rabbinin emrine uyup insanlık ruhunu almasının bir sonucudur. Şimdi babadaki bu zevk ve neşve de hakikatte ondan alınan zürriyet dolayısıyla kendini hatırlayıp Rabbi’ne taahhüdünü yerine getirmesi içindir. O zürriyetin baba sulbünde ilâhî yaratma ile belirlenip sperma hücreciklerinin yine Allah’ın yönlendirmesi altında bir birleşme sonucunda şevkle anne rahmine geçmek için harekete geçirilmesi yüzündendir.

Her insan aslında böyle bir zürriyet iken Rabbi’nin terbiyesine uyarak ana rahminde takdir edilen rızıklarla beslenip alâka ve mudğa aşamalarından geçerek belli bir şekle büründürülmüştür. En sonunda, “sonra onu başka bir yaratışla yarattık” ilahi hükmü gereğince sırf Rabbani bir emir olan ruh üflenmek suretiyle kendisine mahsus bir yapıya ve şahsiyete sahip kılınmıştır. Rabbinin hitabını kendi nefsinde duyup kendi varlığına karşı yaratıcısını itiraf etmiş, O’nun birliğine ve Rabliğine şahitlik etme görevini üstlenmiş olarak bir insan şahsiyeti kazanmış, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına “evet Rabbimizsin” demiştir.

Her insan yaratılıştan gelen bir bilinçle böyle bir taahhüdün altındadır. Kendini tanıma nimetinin gereği ise, kişinin haddini bilmesi ve yaratana şahitlik ederek O’nun hükmüne boyun eğmesidir. Şu hâlde kendini tanımanın tekemmül ettiği bulûğ çağından itibaren, Allah’a karşı bu şahadet görevini ve kulluğunu yerine getirmesi insanın vazifesidir.[4]

Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas): “Her çocuk fıtrat üzerine doğar” buyurmuş ve sonra da “Şu ayeti okuyun” demiştir: “Allah’ın yaratılışta verdiği fıtrat…” (Rum; 30). Sonra Resülullah (sas) sözünü şöyle tamamladı: “Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?” Dinleyenler: “Ey Allah’ın Resulü, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber (sas) şu cevabı verdi: “(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir.” Bir başka rivayette: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın” buyrulmuştur.[5]

BİRİNCİ FASIL

I.I. Çocuğun Fiziki Gelişimi

Çocuğun, manevi diyebileceğimiz gelişim basamaklarını tahlile geçmeden önce, onun fiziki gelişimine ait temel basamaklara da kısaca bir göz atmak istiyoruz. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

{وَاللهُ أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ}

“Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz. Şükredesiniz diye size işitme (duygusu), gözler ve gönüller verdi.” (Nahl, 16/78)

İnsan, fıtratı itibariyle, her şeyin bilgisinden uzak ve azade olarak yaratılmıştır.  Daha sonra Cenâb-ı Hak, “Size, şükredesiniz diye, kulaklar, gözler ve gönüller verdi” buyurmuştur. İnsan, yaratılışının başlangıcında marifetullahtan ve ilimlerden mahrum olarak yaratılınca, Cenâb-ı Hak ona, bilgilerden istifade etmesi için hissetme ve algılama kabiliyetini vermiştir. Zihnî tasavvurât ve tasdîkat, ya kesbî veya bedîhîdir. Kesbî olanlar terkibât-ı bedîhiyye (yani bedihî mukaddimeler) vasıtasıyla elde edilirler. Dolayısıyla, bedihi olan bilgilerin, daha önce bulunmuş olması gerekir.

Bedihî bilgiler bizde daha evvel mevcut değilken, görme, hissetme vb. gibi duyu organlarımız vasıtasıyla meydana gelmişlerdir. İnsan, yaratılışının başlangıcında, bütün bilgilerden uzaktı. Ancak Cenâb-ı Hak onda, duyma ve görme gibi hasseler yarattı. Dolayısıyla çocuk, bir şeyi birkaç kez gördüğünde, o görülen şeyin mahiyeti onun hayaline resmolur. Yani bir şeyi defalarca duyduğunda, duyma organlarına ve hayaline, o duyulan şeyin mahiyeti işlenir. Diğer duygular da böyledir. Duyu organlarının bulunması, hissedilen şeyin mahiyetinin, kişinin gönlünde ve aklında meydana gelip hazır olmasına, bulunmasına sebep olur. Bu mahiyetler de iki kısma ayrılır:

1) Bizzat kendisinin bulunması, zihni, hadiselerin bir kısmını bir kısmına, olumlu ya da olumsuz bir şekilde isnat etmeye, kesin olarak yönlendirmeye tam bir sebeptir. Meselâ zihinde, “Bir sayısı nedir?” ve “İkinin yarısı nedir?” şeklinde bir istifham bulunduğunda, bu iki şeyin zihinde tasavvurunun mevcut olması, zihni, “Bir, ikinin yarısıdır” diye kesin olarak hükümde bulunmaya sevk etmede tam bir sebep olmasıdır. Bu, bedihî ilimlerin bizzat kendisidir.

2)  Böyle olmayan yani nazarî ilimlerdir. Bu da meselâ zihnimizde, “Cisim nedir?” sorusuna, zihnimizin “Cisim sonradan yaratılmıştır” şeklinde kesin bir hüküm veremeyip, mutlaka bir delile veya daha önceki bazı bilgilere ihtiyaç duymasıdır. Kesbî ilimler, ancak bedihî ilimler vasıtasıyla elde edilirler. Bedihî ilimlerin meydana gelmesi ise, onların ancak mevzu ve mahmillerinin tasavvurları anında olur. Bu tasavvurların meydana gelmesi ise, duyu organlarımızın, o tasavvurların cüzlerinin meydana gelişine yardımcı olmaları sayesinde olur. Böylece, aklımızda ve gönlümüzde, bu bilgilerin meydana gelişinin ilk sebebinin, Allah Teâlâ’nın, bize vermiş olduğu bu duyu organları olduğu ortaya çıkar. İşte bu sebepten dolayı da Cenâb-ı Hak, nefislerimizin cehaletten ilme geçebilmesi için, “Allah sizi annelerinizin karınlarından, sizi hiçbir şey bilmeksizin çıkardı. Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi” buyurmuştur.[6]

{رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى}

Rabbimiz, her şeye hilkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir. (Taha, 20/50)

Canlılara yeme, içme ve giyinme gibi, bedenî ihtiyaçlarını yerine getirmeye vesile olacak şeyleri veren Allah Teâlâ’dır. Yine onlara, onlardan nasıl istifade edeceklerini öğreten, dağlardan demiri ve denizlerden inciyi, çıkarmalarını, ilaçlar yapmalarını ve farklı şeyleri birbirine katarak çeşitli tatlarda yemekler elde etmeyi öğreten de olur. Böylece her şeyi yaratan ve insanların nasıl istifade edeceklerini gösteren aklı onlara verenin Allah Teâlâ olduğu anlaşılır. Bu sadece insanlar için böyle olmayıp bütün canlılar hakkında da geçerlidir. Allah Teâlâ mesela eli özel bir yapıda yaratıp, tutabilme gücünü vermiş; ayağı özel bir yapıda yaratıp, yürüyebilme kuvvetini vermiştir. Göz, kulak ve benzeri bütün uzuvlar da böyledir. Sonra da bunları, hepsinden bir bütün meydana gelecek şekilde, birbirine tutturmuştur. İşte meydana gelen bu bütün, insandır.

Bütün bunlar bir yaratıcının varlığına delâlet etmektedir. Çünkü bu maddelerden her birinin bir araya toplanması, bir bütünlük oluşturması ya vacip ya da mümkündür. Vacip olması imkânsızdır. Çünkü o maddelerin, ölüm sonrasında bu terkib ve kuvvetlerinden ayrıldığını görüyoruz. İşte bu, bu şeylerin vacip değil mümkün olduğunu göstermektedir. Mümkün olanın, mutlaka bir var edeninin bulunması gerekir. O var edici ise ne insanın kendisidir ne de ana-babasıdır. Çünkü bunu yapmak, bu hususta bir kudrete sahip olmayı ve bu husustaki bütün faydalı ve zararlı şeyleri bilmeyi gerektirir. Bu iki şey ise insandan çok uzaktır. Çünkü insan, anatomi ve fizyoloji kitaplarını iyice inceledikten sonra dahi bu uzuvların faydalarının ve fonksiyonlarının neler olduğu konusunda pek az şey ortaya koyabilir. Bu sebeple, mutlaka onları idare eden ve düzene koyan bir başka varlığın olması gerekir. Bu varlığın, madde olması mümkün değildir. Binaenaleyh bu işin ne cisim olan ne de cisim özelliği taşıyan, müessir ve müdebbir olan bir varlığa varıp dayanması gerekir. Sonra ne cisim ne de cismani olan bu müessirin mutlaka zâtı ve sıfatları bakımından, vâcibul vücut olması gerekir.[7]

{قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلاً}

“De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsra, 17/84)

Âyette yer alan “şâkile” kelimesi, “tabiat, yaratılış, niyet, cibilliyet, maya, yol, inanç, tür” gibi anlamlara gelmektedir.

Bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyet-i kerîmede yer almaktadır. Birisi İsrâ suresi 84. âyet-i kerîmede yer almakta ve “cibilliyet, maya, tabiat, karakter” anlamlarına gelmekte, di­ğeri ise “tür” manasına gelmekte ve Sâd suresi 58’de yer almaktadır.

İsrâ 84’ün devamına bakarsak bu kelimeye “yol” anlamını vermek de uygun düşecektir. Herkes tuttuğu yola göre davranacaktır. Bu durumda mealde “iş yapar” ifadesini “davranır” manası ile değiştirebiliriz.

Âyetin bu kısmı, bir önceki âyetin temeli durumundadır. İnsanların sapıtması, nankörce davranması, kendisine dokunan kötülükten dolayı karamsarlığa kapılması şeklindeki davranışlarının kaynağında onun ma­yası, tıyneti, tabiatı vardır. Bu mayayı da anne ve babasından aldığı gen­ler oluşturmaktadır. Genler, psikolojik yapıyı, psikolojik yapı da dav­ranışları teşkil etmektedir. Böylece Yüce Allah, veraset konusunu asırlarca önce gündeme getirmiş olmaktadır.

Burada soracağımız soru şudur: Şâkile eğitilebilir mi? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: İnsanın mayasını, tabiatını, tıynetini değiştirmek mümkün değildir. Ancak eğitim vasıtasıyla onu kontrol altına alabiliriz. Yaradan, insanın iç âlemine bir takım psikolojik kabi­liyet ve yetenekler koyarken, nefse de iyiye ve kötüye açık özellikler koymuştur (Şems 91/7-8). Mesela: Haram lokma ve haram süt ile büyüyen ve kötü bir aile çevresinde yetişenlerde fucûr denen, kötüye açık boyut gelişip o kişinin davranışlarına hâkim olur.

Şâkile kelimesinin “yol” anlamı da vardır. Psikolojik yapımızla, aldığımız eğitim bize bir yol çizer, herkes sahip olduğu o yola göre dav­ranır. Düşüncelerimiz, yetenek ve kabiliyetlerimiz, kültürümüz, ideolo­jimiz, felsefemiz yolumuzu oluşturur ve biz o yolun gittiği yöne, akışa göre davranırız. “Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabb’iniz en iyi bilendir.” İşte âyetin sonunda yer alan sebîl “yol” kelimesi, “şâkile” kelimesine yol manasının verilebileceğinin de delili olmaktadır. İnsanı hem içten hem de dış­tan kuşatan, şah damarından ona daha yakın olan, içini ve dışını bilen Yüce Allah nasıl bir karaktere sahip olduğunu ve kendisine nasıl bir yol seçtiğini de en iyi O bilmektedir.[8]

Yapılan bir sınıflamaya göre;

İlk çocukluk (1–4 yaş),

İkinci çocukluk (4–8 yaş),

Üçüncü çocukluk (8–12 yaş) şeklindedir.[9]

I.II. Bebeklik Dönemi Gelişim

Çocukların bebeklikten itibaren gerçekleştirdiği gelişimi sosyo-duygusal ve zihinsel gelişim olarak ikiye ayırabiliriz. Bebeklik döneminin en önemli sosyo-duygusal gelişim aşamaları bebeğin ebeveynle sağlıklı bir güven bağı kurması, değerli ve önemli olduğunu hissetmeye başlaması, dünyayı güvenli ve besleyici bir yer olarak algılaması ve ebeveynin yardımıyla duygularını kontrol etmeyi yani kendini sakinleştirmeyi öğrenmesidir. Bebeklik döneminin en önemli zihinsel gelişim aşamaları ise bebeğin çevre üzerinde bir etkisi olduğunu anlaması, sıra bekleme ve cevap verme gibi iletişimin temeli olan becerileri kazanması ve doğuştan sahip olduğu keşfetme ve öğrenme eğilimini nesnelere bakarak, dokunarak ve ağzına alarak pekiştirebilmesi olarak sıralayabiliriz.

Bebeğin ilk bir yıl içinde gerçekleştirdiği sosyo-duygusal ve zihinsel gelişimin temelinde aslında, öz-kontrol becerisi bulunur. Yani bebeğin biyolojik temelli yeme, uyku, uyanma, hareket etme, uyarana cevap verme gibi davranışlarını kendi kendine düzenleyebilme becerisi kazanması gerekir.

I.III. Gelişimi Destekleyici Anne Babalık

Bu önemli gelişim aşamalarından geçen bebeklere gelişimsel ihtiyaçları ile uyumlu ebeveynlik verilmesi çok önemlidir. Yapılan araştırmalar özellikle erken çocukluk döneminde “gelişimi-destekleyici” (development-fostering) anne babalık yaklaşımının en sağlıklı anne babalık modeli olduğunu göstermektedir. 

Gelişimi destekleyici anne-babalık; temel olarak, çocuğun sosyo-duygusal ve zihinsel gelişim ihtiyaçlarını anlayıp ebeveyn-çocuk ilişkisinde bu gelişimsel ihtiyaçları ön planda tutmamız ve çocuğumuza kendi kişisel özellikleri, istek ve ihtiyaçlarıyla uyumlu stimülasyon, eğitim ve disiplin vermemiz demektir. Gelişimi destekleyici anne-babalık aslında her yaş grubu için geçerli genel bir kavramdır. Ama yaşla birlikte çocukların gelişimsel ihtiyaçları değiştiği için farklı yaş grubundaki çocuklar için gelişimi-destekleyici anne-babalığın içeriği farklılaşır.

Bebeklik döneminde gelişimi-destekleyici anne babalığın ne anlama geldiğine odaklanırsak ebeveyn duyarlılığının en önemli kıstas olduğunu görürüz. Bebeklik döneminde ebeveyn duyarlılığı; ebeveynin içten, ilgili ve sıcak bir biçimde kendi davranışlarını bebeğe uyumlu hale getirmesi, kendi hareket hızını bebeğinkine göre ayarlaması anlamına gelir. Bunun dışında ebeveynlerin bebeğe doğru zamanda cevap verebiliyor olması da bebeklik döneminde gelişimsel açısından önemli bir rol oynar. Bebekler hafızalarının kısıtlı olması nedeniyle davranışlarına ancak kısa bir süre içinde cevap alırlarsa davranışlarının anlamlı olduğunu öğrenebilir ve ebeveyn ile karşılıklı etkileşimden faydalanabilirler. O nedenle, yaşamın özellikle ilk aylarında ebeveynin bebeğin verdiği ipuçlarını takip ederek kısa zamanda cevap verebiliyor olması gerekir. Bebeklik döneminde gelişimi destekleyici anne-babalığın bir diğer göstergesi de cesaretlendirmedir. Cesaretlendirici ebeveynler bebeğin herhangi bir nesneyi elde etmek ya da bir oyuncağı keşfetmek için gösterdiği çabayı destekler, bebeğin kararlılığını överler.  Buna ek olarak, gelişimi destekleyici bir ebeveyn olmak istiyorsanız bebeğin keşif girişimlerini kısıtlamamaya özen göstermelisiniz. Yani, bebeğin çevredeki nesneleri keşfetme ve kendini ifade girişimlerini engellememeli, aksine teşvik etmelisiniz.[10]

I.IV. 6–12 Aylık Dönem

I.IV.I. Zihinsel Gelişim 

Eskiden bebeklerin, dili öğrenene kadar düşünme ya da karmaşık fikirler üretme becerisi olmadığına inanılırdı. Bugün ise bunun tam tersinin doğru olduğunu biliyoruz. Çok erken aylardan itibaren bebekler çevrelerinin farkındadır ve çevreyi keşfetmeye çalışırlar. İşte, bebeğinizin 6–12 aylık dönemde içinden geçtiği zihinsel gelişim aşamaları:

I.IV.I.I. 6–9 Aylık Dönem

Dâhice araştırma metotları kullanarak, bilim insanları bebeklerin çok erken zamandan itibaren dünyanın nasıl işlediğine dair fikir sahibi olduğunu gösterdiler. Bu dönemde bebeklerin çoğu, canlı ve cansız nesneleri birbirinden ayırır ve cansız nesnelerin hareket edebilmesi için dışarıdan bir güce ihtiyaç olduğunu anlar. Farklı sayıda nesne gösteren resimleri (örneğin, üzerinde 3 elma ve 4 elma olan resimleri) ayırt edebilir. Nesnelerin göreceli büyüklüklerini hesaba katarak ne kadar uzak ya da yakın olduklarını kestirebilir.

I.IV.I.II. 9–12 Aylık Dönem

Şu anda görüntüde olmasa bile bir nesnenin var olmaya devam ettiğini anlar. Basit komut ve sorulara jestler ve hatta kelimeler aracılığıyla cevap verir. Jest ve hareketleri taklit eder. Nesnelerin fiziksel nitelikleriyle bilinçli şekilde deneyler yapar. Örneğin, bir kaba nesnelerin nasıl sığdığına bakar ya da kabı ters çevirince ne olacağını inceler. Resimli kitaplara bakmaktan keyif alır.

I.IV.II. Sosyo-duygusal Gelişim

Sosyo-duygusal gelişim bebeğin kendini fark etmesi ve kendi kendini düzenleyebilmesi anlamına gelir. Yapılan araştırmalara göre dikkat gösterebilme, bir aktiviteden diğerine geçebilme ve başkalarıyla anlaşabilme gibi becerilerle kendini gösteren sosyal ve duygusal gelişim okula hazırlığın en önemli parçasıdır.

I.IV.II.I. 6–9 Aylık Dönem

Bu dönemde bebeklerin duygu repertuarı genişler ve tanıdık kişilere karşı güçlü bir tercih sergilerler. Şaşkınlık, kızgınlık, üzülme gibi net şekilde ayrışan duygular sergiler. Tanıdık kişileri ve yabancıları ayrıştırır. Dile ve jestlere aktif şekilde cevap verir. Bir oyuncağı düştüğünde ya da elinden alındığında memnuniyetsizliğini anlatır.

I.IV.II.II. 9–12 Aylık Dönem

Bir yaşa yaklaşırken taklit ve kendi kendini düzenleyebilme becerisi önem kazanır. Parmaklarıyla kendi kendilerini besleyebilir. Bir bardağı iki eliyle tutabilir ve yardımla bardaktan içebilir. Giydirilirken kollarını ve bacaklarını kaldırabilir. Basit hareketleri taklit edebilir. Birincil bakım verenden (anne veya bakıcı) uzaklaştırıldığında endişelenir.

I.IV.III. Dil Gelişimi

Bebekler ilk doğduklarında dili hiç bilmezken birkaç yıl içinde yaratıcı şekilde hikâye üreten ve anlatan aktif iletişimcilere dönüşürler.

I.IV.III. I. 6–9 Aylık Dönem

Ses çıkarmalar artar. Tekrarlamalı şekilde anadilin seslerini gevelemeye başlar (sağır çocuklar da el hareketleriyle geveler). “Merhaba” ve “Güle güle” gibi basit kelimeleri ve iki kelimelik ifadeleri el hareketleri ve jestlerle eşleştirirler. Sesli ve sesli olmayan iletişimi ilgilendikleri şeyleri göstermek ve diğer kişileri yönlendirmek için kullanırlar.

I.IV.III.II. 9–12 Aylık Dönem

Bu dönemde çocuklar konuşmaya hazırlanmaktadır. Birinci doğum günü civarında dil üretimi ikiye katlanır. Tanıdık kişilerin ve nesnelerin isimlerini anlar. Beden dili ve yüz ifadeleri ile söyleneni anladıklarını gösterir. Birkaç kelime söyler. Net bir şekilde söylenen “hayır” kelimesine yaptıkları şeyi durdurarak cevap verirler.

I.IV.IV. Bedensel Gelişim

Bebekler gözlerini, ağızlarını ve bedenlerini kendilerini rahatlatan insanlara ve ilgi çekici nesnelere doğru hareket ettirmeyi severler. Sadece kendilerini istedikleri nesneye doğru yöneltmekle kalmaz aynı zamanda nesneleri de kendilerine doğru çekerler.

I.IV.IV.I. 6–9 Aylık Dönem

Bebeğiniz hareketli hale geldikçe onu güvende tutmak önemli bir mesele haline gelmeye başlar. Emekler. Eşyaları tutar ve kendine doğru çeker. Nesneleri bir elinden diğer eline geçirebilir.

I.IV.IV.II. 9–12 Aylık Dönem

Destek almadan oturabilir. Yardımsız ayakta durabilir. Yardım alarak yürüyebilir. Bir topu yuvarlayabilir. Nesneleri atabilir. Başparmağını ve işaretparmağını kullanarak nesneleri yakalayabilir. Oyuncaklarını düşürüp alabilir.[11]

I.V. 3–6 Yaş Arası Gelişim

Çocukların kişilik gelişiminde en önemli etkenlerden biri, aile içindeki ‘disiplin’dir. Bu konuda anne babaların izlediği yol, çocuklarda en çok ‘özgüven’ ve ‘dışa dönük’ olma özelliklerini etkiler.

Disiplinin temel amacı, çocukla sevgi ve güven ilişkisi geliştirerek aile içindeki düzen ve dengenin oluşturulmasıdır. 3–6 yaş döneminde çocukların gösterdiği gelişimleri bilmek ve onarlın ihtiyaçlarına uygun istikrarlı ve bilinçli bir tutum izlemek çok önemli. Psikolojik Danışman Belgin Temur, 3–6 yaş döneminde çocuklardaki gelişim özellikleri ve uygun anne-baba tutumu konusunda bilgi veriyor.

I.VI. 3 Yaş Sonrası Gelişim

3 yaşını dolduran çocuklar hem fiziksel hem de zihinsel özellikleri bakımında oldukça gelişmiş durumdadır. Hareket koordinasyonları çok artmıştır. Bedenlerini yetişkinlerin yapabildikleri birçok hareket için rahatlıkla kullanabilirler. El becerileri oldukça gelişmiştir. Kalem kullanmaya ve çizgiler çizmeye başlarlar. Dış dünyaya ve olgunlara ilişkin sorular sorarlar ve çok meraklıdırlar. Sosyal anlamda çok gelişmiştirler. Başka çocuklarla bir arada olmaktan keyif duyarlar. Benmerkezcilik, daha da azalmış olduğu için, grup oyunlarında daha az sorun yaşarlar.

I.VI.I. Çocuğa ‘Model Olma’

Çocuk, kendi isteklerini yerine getirilmesi konusunda ısrarcı olduğunda grup tarafından kabul görmediğini fark etmeye başlar. Onlarla birlikte olmak için zaman zaman onların isteklerine de cevap vermesi gerektiğini öğrenir. Özellikle bu dönemde çocuk, çevresindeki yetişkinlerin sorun çözme biçimlerini taklit eder. Örneğin; bir problem çıktığında, anne-babası saldırgan davranıyorsa çocuk da benzer durumlarda saldırgan davranmayı öğrenir. Yani bu dönemde disiplin için anahtar kelime “model olma”dır. Agresyon, çok küçük yaşlardan beri öğrenilen bir tutum olmakla birlikte, özellikle bu yaşlarda taklit çok fazla görülür. Anne-babaların, bu dönemde, çocuğun sosyal yönünü değiştirecek bir tavır içinde olmaları önemlidir.

I.VI.II. Çocuğa ‘Fırsat Verme’

Bunun yanı sıra zihinsel gelişimi için, çocukların soruların uygun ve doğru yanıtlar bulmaları, öğrenme isteklerinin kırılmaması açısından önem taşır. Ayrıca bu dönemde çocuklar, çok hareketlenirler ve tehlikelere maruz kalma olasılıkları da artar. Kazaların en fazla rastlandığı dönem, 4 yaş civarıdır. Bu nedenle de anne-babaların çok dikkatli olmaları gerekir.

Çocuğun artık söz dinler olması, kendisi için tehlikeli olabilecek durumlarda anne-babasının uyarılarını dikkate alabilir duruma gelmesi gerekir. Burada çocuğu hem korumak hem de birçok şeyi denemesine fırsat vermek, oldukça zor bir ayardır. Oysa çocuğun yaşam deneyimiyle öğreneceği şeylerin de hem zihinsel ve fiziksel hem de gelişim açısından önemi çok büyüktür.

I.VI.III. Sorumluluk Verme ve Alışkanlık Kazandırma

5 yaşına gelen çocuklar, artık yetişkine çok daha az ihtiyaç duyar hale gelmişledir. Bu dönemde anne-babanın görevi, çocuğun tüm yetenek ve ilgilerinin gelişmesine fırsat vermek ve onun otonomisini tamamıyla destekleyerek yaşına uygun sorumluluklar almasına sağlamaktır. Bu nedenle çocuk; giyinme, temizlik gibi kendi öz bakımının neredeyse tamamını kendi karşılamalıdır. Ayrıca oda toplamak, eşya yerleştirmek ve yemeğin hazırlanmasına, toplanmasına yardım etmek gibi yapabileceği bazı görevleri de olmalıdır. Bu, çocuğun kendine güvenmesi ve değerli hissetmesi açısından çok önem taşır.

Ayrıca genellikle yuvaya devam edilen bu yaşta; uyku, yemek, temizlik gibi alışkanlıkların belirlenmiş saatlerde ve bir düzen içinde gerçekleştirilmesi, artık daha da önemlidir.

I.VI.IV. Korkular

Bu yaş, korkuların sıkça görüldüğü bir dönemdir. Ve genellikle bu korkularını tanımlamakta güçlükler yaşarlar. Bu durumda çocuğu dinlemek, korkusunun nedenini anlamaya çalışmak ve sakinleştirmek gerekir. Bazen disiplinli davranmak adına çocuğun korkuları göz ardı edilerek, her koşulda odasında aynı düzen içinde uyuması beklenir ve bundan taviz verilmez. Oysa korkuların belirgin olduğu dönemde, önce çocuğun rahatlatılması gerekir. Ancak rahatladıktan sonra normal düzene geçilebilir.

I.VI.V. Çocukların İlgi Alanlarını Keşfetmek

Bu dönemde, çocukların ilgilerinde de artış olur. Kitaplar, resim, müzik, doğa daha fazla ilgilerini çekmeye başlar ve birçok şeyi keşfetmek için deneyler yapmak isterler. Meraklarını gidermelerine olanak veren deneyimler sunmak ve resim malzemeleri almak, değişik müzik aletleriyle tanışmasına fırsat vermek gerekir. Bu dönemde çocukların bazı özel yeteneklerini de anlamak mümkün olabilir.

Çocuğun ilgilerini desteklemek, onunla iyi bir ilişki geliştirmeyi ve dolayısıysa “disiplin” sorunlarını da en aza indirmeyi saplayacaktır. Çocuğun kişiliğini ilgi ve yeteneklerini hiçe sayarak uygulanmaya çalışılan disiplin, baskı ve zorlamanın ötesine geçemeyeceği için gerçek bir disiplin olamayacaktır.

I.VI.VI. Desteklemek Ve Ödüllendirmek

6 yaş, çocuğun bebeksi özelliklerinde neredeyse tamamen kurtulup, mantıklı ve realist olmaya başladığı bir dönemdir. Bu dönemde çocuk, anne-babasıyla birçok duygu ve düşüncesini paylaşabilecek ve onlarla fikir alışverişinde bulunabilecek olgunluktadır. Anne-babasıyla arkadaş olabilir, ama bir yandan da disipline ve kontrole ihtiyaç duyar. Sorumluluk alabilir. Evdeki ve okuldaki kurallara uyabilir. Kendini tanıma ve kanıtlama ihtiyacındadır.

Bu nedenle başardığı ve çabaladığı konularda onu desteklemek ve ödüllendirmek çocuğun olumlu yönlerini pekiştirmek açısından önem taşır. Arkadaşlık çok önemlidir. Çocuklar, sık sık yaşıtlarıyla birlikte olmak ister. Değişiklik sosyal ortamlara ihtiyaç duyarlar.[12]

I.VII. Çocuğun Zihin Gelişimindeki Evreler

Çocuğun zihin gelişimindeki evreler ise bir tasnife göre şöyledir:

1. İlk çocukluk dönemi (Okul öncesi dönem),

0–2 yaş (Çevreden haberdar olma dönemi),

2–7 yaş (Düşüncenin bazı özellikleri ve sembolik işlev, duyu–hareket dönemi).

Çocuk, bu son dönemde, özellikle taklit yolu ile dini davranışlar geliştirmeye başlar.

2. Okul çağı (Gruplama yeteneğine sahip olması)

Şurasının bilinmesinde fayda vardır ki, gelişme dönemleri birbirinden kesin sınırlarla ayrılmazlar. Bir önceki dönemin özellikleri, sonraki dönemlerde de sürüp gidebilir. Yeni kazanılan davranışlar yine yeni niteliklerle yoğrularak kişiliğe–şahsiyete sindirilirler. Ancak, bir dönemdeki olumsuz gelişme ya da sapmalar, üzülerek belirtelim ki, diğer dönemlerdeki gelişmeyi de bozabilir.[13]

Erikson’a göre de kişilik gelişimi sekiz evrededir. Bu sekiz dönemin her birinin kendine özgü ihtiyaçları ve hassas yönleri vardır. Şöyle ki;

* Temel güvensizliğe karşı temel güven,

* Utanç ve kuşkuya karşı özerklik,   

* Suçluluk duygusuna karşı girişim,   

* Aşağılık duygusuna karşı iş yapıcılık,

* Rol kargaşasına karşı kimlik (Özellikle ergenlik döneminde),

* Yalnız kalmaya karşı yakınlık kurma (Genç erişkinlik),

* Duraklamaya karşı üretkenlik (Erişkinlik).[14]

Çocuklar yaşıtları ile birlikte bulunmaktan hoşlanmaya başladıkları çağdan itibaren –ki yaklaşık olarak 2–3 yaşları civarıdır– davranış eğitimine öncelik vermek gerekir. Henüz mücerret düşünce başlamamıştır. Eşya ve olaylarla müşahhas olarak yaklaşmaktadır. Anne ve baba ile birlikte bulunduğundan tam müstakil değildir. Dolayısı ile eğitimde ilk müspet etkiler bu dönemde başlayabilir.[15]

Batılı araştırmacılar, çocukluk çağında dini konulara ilginin yüksek olduğunu, şayet sağlıklı bir yönlendirme olmazsa, bu ilginin zamanla azaldığını, gittikçe daha az öğrenme isteği duyulduğunu ve nihayet inkârcı bir tutuma dahi yönelebildiğini örnekleri ile ortaya koymaya çalışmışlardır.[16]

I.VIII. Eğitimin Doğum Öncesi Boyutu

Kur’an–ı Kerime göre, eğitim doğumdan önce başlamaktadır. Kur’an–ı Kerim, eğitim olgusunu daha baştan ele almaktadır. Doğum sonrası eğitim ise, doğum öncesi eğitimin uzantısı durumundadır. Kur’an–ı Kerim’de, eğitimin doğum öncesi başladığını gösteren özellikle şu ayet–i kerime dikkat çekicidir: “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren Allah’tır” (Alu İmran, 3/6). Bu ayet–i kerimedeki “savvara” fiili hem bedeni hem de psikolojik/ruhi şekillendirmeyi ifade etmektedir. Çünkü psikolojik özellikler olmaksızın cismani özellikler hiçbir işe yaramadığı gibi, cismani varlık olmayınca da psikolojik özelliklerin insan için hiçbir şey ifade etmediği açıktır.

Beşerî eğitim, insanın doğuştan getirdiği kabiliyetleri geliştirmekle işe başlamaktadır. İlahi eğitim ise, bu kabiliyetleri var etmekle işe başlamaktadır. Beşerî eğitim, insanın kabiliyetlerini geliştirip yönlendirir, karakterine şekil verir, iradesini kuvvetlendirir, seçeneklerine rehberlik ederken, ilahi terbiye ise bunların temellendiği biyolojik ve psikolojik yapının şekillenmesini sağlamaktadır. Demek ki İlahi kudret var olmayanı var kılarken, diğeri ise var olanı geliştirmektedir.

İlahi terbiye, insanları farklı kabiliyette ve farklı mesleklere yatkın olarak yaratırken, beşerî eğitim, öncelikle insanlar arasındaki ferdi farkları tespit eder, eğitim programlarını bu farklılıklara göre uygular. Bu faaliyet, bir bakıma, insanı farklı yatkınlıklarla yaratan ilahi terbiyenin bir uzantısı olarak sürdürülür. Bu esastan hareketle diyebiliriz ki, Allah, insanları daha anne karnında iken birbirinden farklı kılmaktadır. Cenabı–ı Hak kendi muradını elbette daha iyi bilir. Ancak anlayabildiğimiz kadarı ile bu farklı yaratılışın gerekçesi de Zuhruf suresinin 32. ayetinde şu şekilde dile getirilmektedir: “Bu dünya hayatında, onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırabilmesi için, kiminin derecesini kimine üstün kılan biziz…” Demek ki, İlahi terbiye, dünya hayatının yürüyebilmesi için, insanların farklı meslekler ayrılmasını zaruri görmüştür. İş bölümünde yerlerini alabilmeleri için de farklı kabiliyet ve yeteneklerde yaratmayı takdir buyurmuştur. Bu esastan hareketle diyoruz ki, beşerî eğitim ferdi farkları tespit etmiştir ama İlahi eğitim bu farklılıkları çok daha önceden var etmiştir.

Şems suresinin 8. ayeti ise, insan şahsiyetinin derinliklerinde doğumdan önce “kötüye temayül” ile “iyiye temayül” duygularının var olduğunu gösteriyor gibidir. İnsanın hürriyeti ve sorumluluğu bu seçenek sayesinde meydana gelmektedir. İşte bu çizgiye kadar, doğum öncesi terbiye gelir, bundan sonra beşerî eğitim başlar. Aynı surenin 9 ve 10. ayetlerinde de: “Nefsini maddi–manevi kirlerden arındıran kurtuluşa erer, onu günahlarla örten ise ziyana uğrar” buyrularak beşerî eğitimin başladığı nokta belirtilmiş olmaktadır. İyilik ve kötülük bir çekirdek gibi insanın derinliklerinde bulunmaktadır denilebilir. Ancak, kötü duygudan kaçınıp, iyiye yönelme fiilini ise, insanın cüzi iradesi meydana getirmektedir. Bu sebeple kurtuluş ve hüsran tamamen insan iradesinden kaynaklanmış olmaktadır.[17]

Ayrıca yine İslam eğitim anlayışına göre, öğretim anne karnında da devam etmektedir. Bir bakıma biz buna, insan ruhunun “doğum öncesi şekillendirilmesi” de diyebiliriz. Konuyu daha iyi anlayabilmek için, Kur’an–ı Kerim ile Peygamber Efendimizin (sas) bu husustaki nurlu beyanlarına beraberce bakmak istiyoruz.

Peygamber Efendimizin (sas), çocuğun anne karnında geçirmiş olduğu safahatı anlatırken, çok önemli bir hususu bize şöyle izah etmektedir: “Çocuk anne karnında 40 gün kadar nutfe olarak bulunur, sonra bir kan pıhtısı, sonra bir et parçası durumuna gelir. Daha sonra da Allah Teâlâ, bir melek gönderir de ona ruh üfler”.[18]

Aslında bu hadis–i şerif, Hac suresi 5. ayet–i kerimesinin bir nevi tefsiri gibidir de denilebilir. Bu ayet–i kerimede Cenabı Hak mealen şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, bilin ki: Biz sizi ilkin topraktan, sonra bir nutfeden, sonra yapışkan bir hücreden, sonra esas unsurlarıyla yaratılışı tamamlanmış bir çiğnem et görünümünde bir ceninden yarattık ki, kudretimizi size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belli bir süreye kadar ana rahminde durdururuz. Sonra da sizi bir bebek olarak dünyaya çıkarırız. Sonra güç kuvvet kazanıncaya kadar sizi büyütürüz. İçinizden kimi henüz çocukken öldürülür, kimi de hayatın en düşkün biçimine götürülür öyle ki daha önce bildiği şeyleri bilmez hale gelir” (Hac, 22/5).

I.IX. İnsani Değerler ve Aile

Her anne–baba çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek çabasındadır. Çocuğun erdemli bir insan olarak toplumda yerini alması, en az iyi bir eğitim alıp başarılı bir yetişkin olması kadar önemsenir. Ahlaki erdemler hemen her toplumda ulaşılmaya çalışılan yüce değerlerdir. Toplumsal hayatın düzenli gitmesi için sadece yasalara uymak yetmez. Ortak değerlerin, gelenek ve göreneklerin birleştirici gücüne de ihtiyaç vardır. Diğer bir tabirle, insani değerler olmadan toplum hayatı yürümez. Bütün dinlerin suç saydığı unsurlar, yasalarla da suç sayılmışlardır. Ancak dinlerin getirmiş olduğu doğruluk, yalan söylememe, konukseverlik, güçsüze yardım etme, hoşgörü, sevgi ve saygı gibi değerler yasa gücüyle benimsetilemezler. Bu değerleri benimsetecek, dolayısı ile de toplumun insani değerler caddesinde dosdoğru gitmesini temin edecek olan ancak dini inanç ve değerlerdir.[19]

E. Ay’ın 1991 yılında yapmış olduğu bir ankette şöyle bir genel varsayımdan hareket edilmişti: ‘Dini prensipleri yerine getiren anne–babaların gerçekleştirecekleri din eğitimi ve öğretimi çocuk üzerinde oldukça olumlu izler bırakacaktır. Aksine gevşeklik de aynı oranda çocuklara yansıyacaktır’.[20] Yapılan araştırma neticesinde, çocuk üzerinde en önemli etkiyi anne–baba davranışlarının yaptığı, müspet davranışların doğrudan çocuğa yansıdığı ortaya konmuştur. Dolayısı ile çocuk, dini karakterini ailesi içinde kazanmaktadır. Bu itibarla çocuğun, manevi gelişiminde ihtiyaç duyduğu en önemli faktör, elverişli bir aile çevresi ve kendisine örnek olacak anne–babasıdır.[21]

I.X. Çocuğun Dini Eğitimine Başlama Devresi

Çocukta inanma ve dini bilgiler öğrenme ile ilgili eğitim sürecine iki göstergeye bağlı olarak başlanmalıdır:

1. Sorgulama

Soru sorma, çocukların büyüklere olan güveninin bir sonucudur. 4 yaş çocuğu, özellikle iki yaşında başlayan soru çağının en yüksek düzeyini yaşamaktadır. Bu dönemde çocuk “nasıl”, “niçin” sorularını sıklıkla sorar. Aile ve çevrenin dini atmosferi çocuğun bu alanla ilgili sorular sormasına sebep olur. İşte bu noktada büyükler, çocukların dini nitelikli sorularına kesinlikle doğru ve ciddi cevaplar vermek zorundadırlar.

Dini bilgilerin soru–cevap şeklinde ezberletilmesi ise, çocuğun bu alandaki kabiliyetini geliştirir. Ona bir dini kelime hazinesi temin eder. Tıpkı ezberletilen çarpım tablosunun sayı hazinesi temin ettiği gibi.[22]

Ancak, dini terimlerin bir kısmının anlaşılması çocuk için güç olabilir. Sevap, günah, iyilik, kutsallık mücerret dini terimlerden sadece birkaçıdır. Çocuk ise henüz müşahhas düşünce dönemindedir ve bu özellik normaldir. Burada da dini eğitim açısından çocuğa güçlü bir şekilde yardım edilmesi gereği açıktır.[23]

2. Sebeplilik

Çocuğun din eğitimini alabileceğinin bir diğer göstergesi, özellikle 3 yaştan itibaren, çevresindeki eşya ve olayların aralarında sebep–sonuç ilişkilerini kurabildiği zihni döneme ulaşmış olmasıdır. Dolayısı ile din eğitimine başlamanın ön şartı bu dönemde yerine gelmiş olmaktadır.[24]

XVIII. yüzyıl Osmanlı âlimlerinden Şaban Şifai de çocuğun terbiyesine erken başlanması gereğini vurgulayarak şunları söylüyor: “Sağını solunu fark edebilecek duruma geldiği, az çok iyi ve kötüyü anlayacak olgunluğa ulaştığında, çocuğun terbiyesi ile meşgul olmalı, bu hususta asla ihmalkârlık yapmamalı, çocuğa tedric ile kademe kademe iyi işler ve güzel ahlak aşılanmalıdır”.[25]

I.XI. Eğitimde Tedric

Kur’an-ı Kerim’de bazı emir ve yasaklarda tedric (aşama) metodunun kullanıldığını görmekteyiz. Burada yapılması istenen emirlere örmek olarak namazı, uzaklaşılması istenen davranışlara örnek olarak da içki yasağını ele alacağız.

Beş vakit namazı aksatmadan ve sürekli olarak kılmak, insanın kendisini sıkı bir disiplin altına almasıyla mümkün olur. Böyle olmadığı takdirde, müminin dinin direği olan bu önemli ibadeti ifa etmek mümkün değildir. Henüz iman esaslarının yeni yeni oturmaya başladığı İslâm’ın ilk yıllarında, bütün detaylarıyla namaz ibadeti emredilmiş olsaydı, birçok insana bu emir zor gelebilirdi. Bu nedenle Allah Teâlâ, Müslümanları namaza alıştırmak için ilk zamanlar biri sabah, öteki de akşam olmak üzere günde iki vakitte ikişer rekat namaz kılınmasını emretmişti. Bir süre sonra Müslümanlar, namazın, ruhun huzura kavuşması için en büyük bir aracı olduğunu görüp ona karşı büyük bir yönelme ve istek duymaya başladılar. İşte o zaman beş vakit namaz farz kılındı.

İçki yasağında da durum aynıdır. Kur’an-ı Kerim’in indiği çağlarda Araplar, çok kötü bir hayat sürüyorlardı. İslâmiyet’in çirkin bulup yasak ettiği birçok hususları onlar mübah sayıyorlardı.[26]

Kuşkusuz ki, insan çok güçlü yönleri olmakla birlikte zayıf bir yaratıktır. Alışkanlıklarını birden terk edemez. Kullarının bu zayıf yönünü dikkate alan Allah Teâlâ, içkiyi, ona bağımlı insanların elinden birdenbire alarak onları çıkmaz bir durumda bırakmamıştır. Şimdi içki yasağının Kur’an-ı Kerim’de hangi aşamalardan sonra kesinlik kazandığını ve bunun eğitiminin nasıl verildiğini görelim:

a) Hz. Peygamber (sas) henüz Mekke’de iken, içkinin haram edilmediği yıllarda inen şu ayette içkiden kısaca söz edilmektedir.

“Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden de içki ve güzel bir rızk edinirsiniz. İşte bunda da aklını kullanacak bir kavim için hiç şüphesiz bir ibret vardır.” (Nahl, 16/67)

b) İçki konusundaki ikinci ayet, Medine’de ve Hz. Ömer (ra) ile Muaz İbni Cebel (ra)’in soruları üzerine gelmiştir:

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalardan daha büyüktür.” (Bakara, 2/19)

Bu ayet-i kerimedeki: “Büyük günah” uyarısını gören bazı Müslümanlar içkiyi hemen terk etmişler, diğer bir kısmı ise: “İnsanlara faydası da var” kısmına bakarak içki kullanmaya devam etmişlerdir.

c) Daha sonraları Abdurrahman İbni Avf (ra)’ın verdiği bir ziyafette bazı sahabeler yiyip içtikten sonra akşam namazının kılmak üzere kalkmışlar. İçlerinden biri imam olmuş; o da sarhoşluk sebebiyle el-Kâfirûn sûresini okurken büyük hatalar yapmıştı. Bunun üzerine şu ayet gelmiştir:

“Ey iman edenler, siz sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın…” (Nisâ, 4/43)

Bu ayette içkinin ilk defa namaz vakitlerine mahsus olmak üzere haram edildiğini görmekteyiz. İçki alışkanlığını sürdüren kimi Müslümanlar, bu ayete bakarak bu kez yatsı namazından sonra içki içmişlerdir. Görüldüğü gibi insanlar içki yasağına aşamalı olarak alıştırılmaktadırlar.

d) Sarhoşluk veren içkilerin koşulsuz ve kesin olarak yasaklanması şu olay üzerine olmuştur: Utban İbni Malik (ra), verdiği bir düğün ziyafeti sırasında, davetliler yiyip içtiler, sarhoş oldular ve birbirlerine karşı ‘soyluluk’ iddiasına kalkıştılar. Sa’d İbni Ebi Vakkas (ra) da davetliler arasında bulunuyordu. O da soyunu yücelten ve Ensar’ı küçülten bir şiir okudu. Bunun üzerine Ensar’dan bir kişi ile kavgaya tutuştular ve Sa’d başından yaralandı. Sa’d bu durumu Hz. Peygamber (sas)’e şikâyet etti. Olaya çok üzülen Hz. Ömer (ra): ‘Ya Rab, şu içki hakkında bize bir açıklama yap’ diye dua etti. Daha sonra şu ayet indi:

“Ey iman edenler, içki, kumar, tapmaya mahsus dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın işinden birer pisliktir. Onun için bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister. Artık siz (hepiniz) bunlara son veriyor musunuz?” (Maide sûresi, 5/90–91)

Peygamber Efendimiz (sas) bu ayet-i kerimeyi ashabına tebliğ edince Hz. Ömer (ra), ‘Vaz geçtik, ya Rab!’ demiştir.

Bu ilâhi emir üzerine Ashab-ı Kiram içkiyi tamamen bırakmışlar ve stoklardaki içkilerin atılması nedeniyle Medine sokaklarından günlerce içki akmıştır. Eğer böyle tedricî (aşamalı) bir yöntem uygulanmayıp içki bir emirle yasak edilseydi, içkiye alışmış olan ve ondan çeşitli şekillerde yararlanan Müslümanların içkiyi birdenbire terk etmeleri kolay olmayacak ve belki de bu kadar sonuç alınamayacaktı.

I.XII. Çocuk Fıtratı ve Din Duygusu

Çocukta doğal bir din istidadı vardır ve dört yaş dini konulara ilgi açısından altın çağdır denilebilir.[27] Bu durum, Hz. Peygamber (sas)’in: “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar” hadis–i şerifinin bir açıklaması hükmündedir.

Çocukluk çağı korkuları bol olan bir dönemdir. Çocuğun kolay korkuya kapılma özelliğinden faydalanan yetişkinler bazı hatalı davranışlarda bulunabilmektedirler. Tanrının her yaramazlığı gördüğü, kötü hareketleri günah defterine kaydettiği söylenerek çocuk sindirilmeye çalışılmaktadır. Dolayısı ile çocuk gözünde Allah, seven, koruyan, hoş gören, affeden, özellikleri ile değil; ceza veren, cehennem ateşinde yakan bir varlık olarak canlanabilmektedir.[28]

Dini hikâyelerin çocuklar üzerinde oldukça olumlu etkilerinin bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Bilindiği gibi çocuk çevresini duyu organları vasıtası ile tanır. Şu da var ki Allah’a inanma ve O’nu sevme, doğruluk, emin bir kimse olma vb. duyguların geliştirilebilmesinde dini hikâyeler önemli bir rol oynayabilir. Çünkü hikâyede dile getirilmeye çalışılan dini–ahlaki değerler soyuttan somut hale gelmiş olurlar. Henüz somut işlemler döneminde bulunan çocuklarımız için dini hikâyeler bizzat yaşayıp göstermeden sonra ikinci dereceden bir öneme sahiptir.  

İKİNCİ FASIL

II.I. Okul Öncesi Çocuğun Dini Gelişim Özellikleri

Her çocuk okul öncesi dönemde, programsız etkilerle yoğun bir etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürürken, bu dönemde ahlak ve inanç muhtevalı olan sosyal ve kültürel kimlik geliştirme yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihni yargılar ve ahlaki erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.

Din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dini bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslam’ın, insanı ulaştırmak istediği nihai hedef, iman, ahlak ve davranış olgunluğu ile beraber, ahiret mutluluğu da olduğuna göre, bilginin, bu seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir.

Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dini değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.

Okul öncesi çağda, çocuğa göre Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü olsa da o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda çocuğun dini nitelikli ilgi ve merakının rastgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhi boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile küçük yaşlarda bireyin kişiliğinde meydana gelecek manevi boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hale gelebilecektir.

Resülullah (sas): “Şüphesiz sizler Kıyamet Günü isimlerinizle, babalarınızın isimleri ile çağrılacaksınız. O halde güzel isimler koyunuz” buyurmaktadır (Müslim). Bu hadis–i şeriften hareketle diyebiliriz ki din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği Maşallah, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır.[29]

İçinde Allah lafzının geçtiği ninnilerden de çocuğun etkilendiğini kabul etmek gerekir. Bu sebeple böyle ninniler ihmal edilmemelidir. Daha sonraki yıllarda bu ninnilerin hatırlanmıyor olması onların etkisinin olmadığını göstermez.[30]

Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dini eğitim–öğretim çabaları programlanırken, gerekli görülen zihni tedbirler, ilk etapta, bazı dini kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’an vb. kelimeler onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevi duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir. Bu yaştaki çocukların dini eğitimlerinde kullanılabilecek bazı cümleler kısaca şöyle düşünülebilir:

                  Allah’ı severiz

                        Bizi Allah yarattı

                        Allah büyüktür

                        Her şeyi yaratan Allah’tır

                        Allah bütün çocukları sever

                        Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (sas)

                        Hz. Muhammed (sas) Allah’ın elçisidir

                        Hz. Muhammed (sas) Allah’ın emirlerini bize getirdi

                        Kur’an–ı Kerim bizim kutsal kitabımızdır

                        Kur’an–ı Kerimi Allah gönderdi

                        Camide Allah’a ibadet edilir

                        Büyükler camiye gider

                        Camide ezan okunur

                        Ezan namaz vaktini bildirir vb.

Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında euzu billahi min eş-şeytan er-racim demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir, çevresi ile olan ilişkilerinde yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir.[31]

Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de çevresinde görüp–duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki din eğitimine en sağlıklı başlangıç çocuğun dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak on yaşlarında ilköğretim dördüncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki çocuk bu yaşa gelinceye kadar, öncelikle ebeveyninin dini tutum ve davranışlarından etkilenecektir. Sadece bu faktör bile, anne–babanın çocuklarının dini eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.  

II.II. Çocuğun Allah Anlayışı

Çocuk hangi yaşta Allah anlayışını kazanmaya başlar? Bu gerçekten güç bir sorudur. Genellikle üç–dört yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru alanı yapan çocuğun dini fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dini hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez.[32]

Dini bilgilerin çocuklara 3–4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabii olan da budur. Çünkü çocuk inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece çocuk, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.

Büyüklere birçok sorular sorması onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu nedenle çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir.[33]

Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir.[34]

Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (cc) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (cc) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (cc) çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belalardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” denilerek çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissini coşturulmalıdır. Hatta en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah c.c.)’ın şefkatiyle, refetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak Rabbiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır.

II.III. Allah’a İnançta İki Temel Unsur

İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu nedenle, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur.[35]

II.IV. Çocuklarda Allah Tasavvuru

Batıda yapılan “Ana Sınıfı Çocuğunun Dini eğitimi” araştırmalarında çocuğun Allah tasavvuru ile ilgili örnekleri, Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu ile küçük bir mukayesesinin yapılabilmesi için kısaca aşağıya alacağız. Daha sonra da 7–9 ile 9–12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız

5 yaş grubundan bir örnek:

A– Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş, gece ve gündüz.

B– Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.

7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken):

A– Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.

9 yaş grubundan bir örnek:

A– Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.

B– Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?

A– Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?

Ülkemizde ise, 5–6 yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennettedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (cc), en yüksek yeri izafe etmektedirler.

Aynı şekilde, Cenabı–ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dini hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedir. Ancak, bunun şartlı bir kabulleniş olduğunu da belirtmemiz gerekir. Çocuklar genelde, işlem öncesi düşünüş çağında bulundukları için, Allah’ın yukarıda olduğundan dolayı görülemediğini söylemişlerdir. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.

“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorularla, çocuğun Allah ile arasındaki sevgi anlayışına yorumlar getirilmiştir. Gerçi, çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manalar tam olarak bilinememekle birlikte, yüklediği mana ne olursa olsun, çocuklar kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar. Araştırmadaki çocukların hepsinin; “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, eğitimcilerin de bu husustaki hükümlerini doğrulamaktadır.[36]

İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok önemli İlahi bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler.

Çocukların dini eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıya aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:

“Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:

–Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu.

Çocuk büyüdükçe oyuna düştü.

Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi”.[37]

II.IV.I. 7–9 Yaş Grubu Çocuklarda Allah Tasavvuru

Allah’ın varlığı, özellikle zatı ile daha çok 7–9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğüne, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğu ve eşi–benzeri olmayışını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz. O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri–göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah nasıl anlamalıyız?” gibi gaybi alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar. Bundan başka, bu yaştaki çocuklar Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran, dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden Yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile 7–9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir.[38]

Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp–izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki; Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Adil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu kendi muhteşem varlığı, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafındaki varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır.[39]

II.IV.II. 9–12 Yaş Grubu Çocuklarda Allah Tasavvuru

Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlahi varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır.

Yavuz’un, 9–12 yaş çocuklarında, dini duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:

“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:

1. Allah, ilahi bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.

2. Allah her şeyin yaratıcısıdır.

3. Allah; hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.

4. Allah; gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.

5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.

6. Allah; esirgeyen, bağışlayan ve affedendir.[40]

II.V. Çocuklara “Allah İle Beraberlik Şuurunun” Kazandırılması

Çocuklarımıza, “Allah’la her an beraber olma” şuurunun, insan şahsiyetini korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı hatırlamanın, her türlü ahlaki düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (Hadid, 57/4) ayet–i kerimesinin hayatlarındaki önemine dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an–ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından öğrenciler haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon haline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir.

Başarı–yenilgi, ilerleme–gerileme, sevinç–üzüntü, mutluluk–hüzün gibi durumlar hayattaki değişimlerin birer parçasıdırlar. Bunlardan birisine saplanıp diğerini görmezlikten gelmek doğru olmayabilir. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah, 94/5–6) ayet–i kerimesinin vereceği manevi enerji, insanı yeni çözümler bulmak için harekete geçirebilir. Aynı şekilde, başarının da ilahi bir lütuf olduğu çocuğa davranışlarla hissettirilmelidir. Allah’a duyulan sevgi ve sağlam inanç, çocuklarımızı ümitsizlik, kaygı, şüphe ve her türlü korkuya karşı güçlü kılacaktır. Diğer taraftan da bu sağlam inanç onların, Allah’ın bütün güzel isim ve sıfatları ile bağlantı kurabilmelerine imkân sağlayacak, motivasyonlarını yükseltecek, eşya ve hadiseleri anlamlandırabilmelerinde onlara yardımcı olacaktır.[41]

Bu noktada eğiticiye düşen görev çocuğa Allah’ı kendisine sığınılacak bir varlık olarak tanıtmaktır. Onun için anne ve baba çocukları ile Allah arasındaki bağı, sevgi çerçevesi içinde kurmalıdır. Çocuk Allah’ı sevmeli, Allah’ın da kendisini sevdiğine inanmalıdır.

II.VI. Çocukları Allah İle Korkutma

Çocuklara Allah’ı tanıtmada yapılabilecek en büyük hata, sürekli olarak Allah’ı korkulması gereken bir varlık olarak tanıtmaktır. Ebeveynin, çocuklarının yapmasını istemedikleri davranışları karşısında Allah’ı bir cezalandırıcı gibi tanıtmaları çocuğun zihninde çok olumsuz bir Allah tasavvurunun oluşmasına yol açar. Çocukluk dönemi zaten çok çeşitli korkuların yaşandığı bir dönemdir. Bu korkulara Allah korkusunun ilavesi çocuğun belki de hiçbir zaman Allah ile sevgi temelinde bir ilişki kuramamasına sebep olacaktır.[42]

Konumuzla alakalı bir vakayı aşağıda nakletmek istiyoruz:

Başarılı olduğunu zanneden bir anne, çocuklarını şu üç şeyle korkutuyordu: Allah, öcü ve çocuklarının babaları. Biraz yaramazlık yapsalar ya da gürültü etseler:

–Allah yakar,

–Uslu durun yoksa öcüyü çağırırım,

–Babanız geliyor, şimdi sizi dövecek.

Bunun sonucunda çocuklar, Allah’tan, babalarından ve öcüden aynı derecede korkmaya başlamışlardı.[43]

II.VII. Çocuklara Allah’tan İstemelerini Öğretme

İbn Abbas hazretleri henüz gelişme çağında iken Efendimiz (sas)’in kendisine yaptığı tavsiyeyi şu şekilde anlatıyor: “Bir gün Resülullah (sas)’ın yanındaydım. Bana kendisini dikkatle dinlememi, öğütlerine kulak vermemi söyledi ve şöyle devam etti: ‘Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin, O’nu yanında bulasın. İstediğin zaman Allah’tan iste, yardım istediğinde de O’ndan talep et. Bilmiş ol ki, bütün ümmet herhangi bir hususta sana fayda vermek için bir araya gelmiş olsa, ancak Allah’ın senin için takdir ettiği hususta sana yararlı olabilirler. Aynı zamanda sana, herhangi bir hususta zarar vermek için bir araya gelmiş olsalar, ancak Allah’ın senin aleyhinde takdir ettiği bir hususta sana zarar verebilirler. Kalemler kalkmış ve sahifeler (mürekkepler) kurumuştur.[44]

Burada dikkat edilecek nokta şudur: Çocukların Allah’tan neyi isteyebilecekleri anne–babaları tarafından onlara bir şekilde telkin edilmiş olmalıdır. Bu yaşlarda çocuklar, dualarının karşılığını somut bir şekilde görmeyi arzulayabilir, isteklerinin kısa zamanda ve kesin olarak yerine geleceğini ümit edebilirler. Ancak, çocuklar duayı böyle yalnızca şahsi bir menfaat vasıtası olarak gören bir anlayışla yetişirlerse, istekleri olmadığında güvenleri sarsılabilir, kararsızlık ve ilgisizliğe itilmiş olabilirler.[45]

II.VIII. Allah’a İman Öğretiminde Tedrice Riayet Etme

Allah’a iman öğretiminde uyulması gereken esaslardan birisi de tedriciliktir. Eğitim–öğretimde kolaydan zora doğru, azar azar, derece derece ilerlemenin önemi büyüktür. Bu metodun Kur’an– Kerim ve Sünnet–i sahiha’da yeterli derecede örnekleri vardır. İslam’ın temel kabullerinden birisi olan zaman ve mekândan münezzeh, her yerde bulunan ve gören Allah inancını, çocukların tam olarak algılayamayabilecekleri, daha sebep–sonuç ilişkilerini dahi kavrayamamış çocukların, bir yetişkin gibi Allah tasavvuruna ulaşamayabilecekleri ebeveyn tarafından hesap edilmelidir. Bu itibarla, çocuk, Allah (cc) hakkında sorular sormaya başladığı andan itibaren, kısa ve doğru bilgiler, onun anlayabileceği cümlelerle verilmelidir. Bunu yaparken ona soru sorma imkânı da tanınmalıdır. Verilecek cevapların sade, kısa ve tereddüde yer vermeyecek şekilde olmasına ayrıca dikkat edilmelidir.[46] Çünkü Hz. Peygamber (sas): “Herkese derecesine göre davranılmasını”[47] ve “İnsanlara anlayabilecekleri seviyede konuşulmasını”[48] beyan buyurmaktadır.

Çocuklara, Allah’a iman öğretiminde nasıl bir süreç izlememiz gerektiği konusunda nispeten bir fikir vermesi münasebeti ile Konuk’un, İstanbul ili Üsküdar ilçesinde Milli Eğitim Bakanlığına bağlı üç ana sınıfındaki 24’ü kız 20’si erkek 5–6 yaş grubu 44 çocuk üzerinde “Allah” kavramı ile alakalı yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarını aşağıya almak istiyoruz:

Bu araştırmaya göre, “Allah nerededir?” sorusuna anılan yaş grubundaki çocuklar, onların görebildiği en yüksek mekân olan “gökyüzündedir” cevabını vermişlerdir. Çocukların %20’si “Allah her yerde, kalbimizde ve yanımızdadır” cevabını vererek gerçek İslam inancını yansıtabilmişlerdir.

“Allah’ı görebilir miyiz?” sorusuna büyük çoğunluk “hayır” cevabını vermişlerdir. Dolayısı ile çocuklardaki genel ve İslami bilgi açısından da doğru olan bu kanaat, Allah’ın görülemeyeceği yönündedir. Ayrıca “Allah’ın görülemeyeceği” fakat “O’nun herkesi görebildiği” bu yaş grubundaki çocuklar tarafından bir inanç halinde benimsenmektedir. “Gözler O’nu idrak edemez, O gözleri idrak eder” (Enam, 6/103) itikadi gerçeğini hatırlatırcasına çocuklarımızın, insanları daima gören ve duyan bir Allah tasavvuru taşıdıklarını görmek gerçekten de sevindiricidir.

Yine çocukların tümü “Allah bizi sever” diyerek Allah sevgisinin çocuklarda fıtri olduğu hususunu teyid etmektedirler. O halde Allah’ın kendisini sevdiğine inanan çocukların bu inançları yeri ve zamanı geldikçe kuvvetlendirilmelidir.[49]

II.IX. Okuldan Alınan Dini Bilgiler

Bilindiği gibi ülkemizde öğrenciler, ilköğretimin dördüncü sınıfından itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Derslerini almaya başlamaktadırlar. 10–12 yaş grubunda öğretim konusu yapılmaya başlanan dinimiz bu çocuklarımıza müfredat itibarı ile yeterli bir şekilde anlatılabilmekte midir? Bu amaçla Selçuk, 1988 yılında Ankara’daki 71 kadar İlkokulun (o yılda mecburi eğitim henüz 8 yıla çıkarılmamıştı) sınıf öğretmenleri ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Derslerinin yeterliliği üzerine bir alan araştırması yapmıştır. Bu araştırmadaki bazı sonuçlar şöyledir:

1. Öğretmenlerin %36’sı bu ders programında yer alan konuların öğrencilerin gelişim düzeyine uygun olmadığı kanaatindedirler.

2. Öğretmenlerin %81’i öğrencilerin derse olan ilgisini oldukça yüksek bulmakta, %78’i de ders kitaplarının öğrenim ihtiyacına cevap verdiğini düşünmektedirler.

3. Öğretmenlerin %76’sı da öğrencilerin derste büyük ölçüde aktif olduklarını düşünmektedirler.[50]

II.X. Ebeveyn Rehberliği

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلاَئِكَةٌ غِلاَظٌ شِدَادٌ لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ}

“Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır; görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.” (Tahrim, 66/6)

Ebeveynin çocukları için yapacağı dini eğitim rehberliği oldukça önem taşımaktadır. Çünkü aile rehberliğinde, çocuğun hem bireyselliği hem de sosyalleşmesi önem taşır. Özellikle 7 yaşına doğru gelen çocukların sosyal ve ahlaki değerlerinin sağlıklı bir şekilde gelişmesi, ailesinin bu konuda uygun örnekler oluşturabilmesine bağlıdır. Ebeveyn hem çocuklarına hem de çevresine sosyal ve ahlaki değerler bakımından örnek olmak durumunda olduğu gibi, şayet yoksa böyle bir çevre oluşturma sorumluluğu da vardır.[51]

İşlem öncesi ve somut zihinsel işlem dönemlerini kapsayan 10 yaşa kadarki dönem, ahlak gelişim dönemidir. Bu dönemde de çocuklar, ahlaki yargılar açısından tamamen ailesine bağımlıdır denilebilir. Büyükleri tarafından uyması istenen kurallara, sorgulamadan uyar. Bu dönemde çocuklar, davranış ve olayların arkasındaki niyetleri fark edemeyebilirler.

Anne–babanın rehberliği, çocuğun ıslah veya ifsadında en büyük iki amil durumundadır. Ebeveyn doğru, güvenilir kişiler olur, ahlakı güzel, cesareti makul, iffet ve namus abidesi olursa, çocuk da doğruluk, güvenirlik, ahlak, şeref, cesaret ve iffet üzere yetişir. Aksi durumda (Allah muhafaza buyursun) yani yalancı, hain, helal sınırlarını aşan, cimri, korkak, sefil ve hasis ise, çocuk da yalancılık, hıyanet, korkaklık, cimrilik ve hasislik üzere büyür.[52]

11–12 yaşlarında ise, genelde çocukların ahlak kurallarının gerçek anlamını kavramaya başladığı görülür. Çocuk bu dönemde, kendisini başkalarının yerine koyabilecek ve durumu başkalarının açısından görebilecek güce erişmiştir denilebilir. Yani empati ya da başkasının rolünü üstlenebilme yeteneği gelişmiştir.

Böylece çocuk, kaynağını kendisine önceden yapılmış dini eğitimden alan “iç–bağımsız” ahlaka geçiş yapmaktadır. Bu dönemde ahlaki konuları değerlendirirken, iki ya da daha fazla bilgi parçasını birlikte görebilmekte, insanların niyet ve tasavvurlarını ise sonuçlardan daha fazla göz önüne alabilmektedir.[53]

O halde anne–babalar, kademeli ve metotlu biçimde çocuklarını doğruluk, emanet, iffet ve rahmetle süsleme, batıl ve anlamsız şeylerden uzak kalma gibi faziletli bir ahlakla yetiştirip geliştirmek istiyorlarsa, o takdirde kendi söz ve davranışlarıyla onlara hayırlı konularda en güzel misal ve örnek olma durumundadırlar. Şerden uzak kalıp birçok faziletlerle süslenmede, bir sürü rezilliklerden sıyrılıp hakka uymakta, batıldan kaçınıp yüce konulara adım atmada önder ve rehber olmalıdırlar.[54] Şimdi yukarıda kısaca bahsettiğimiz temel ahlâkî ve dini eğitim konularından bazılarına Kur’ân-ı Kerîm hadîs-i şerîfler rehberliğinde ışık tutmaya çalışalım.

II.X.I. Güzel Söz Eğitimi

Bu konuda başvuracağımız ilk kaynak şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm’dir. Güzel sözün ne denli önemli ve ne derece büyük ürünler meydan getirebileceği bizlere şu örnekle anlatılmaktadır:

{أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ}{تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللهُ الأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ}{وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الأَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ}{يُثَبِّتُ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ}

“Görmez misin Allah nasıl bir benzetme yapmaktadır? Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir. O ağaç Rabbinin izniyle meyvesini devamlı verir. Allah, düşünüp ders çıkarsınlar diye insanlara böyle örnekler getirir. Kötü sözün misali ise, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer. Allah iman edenleri hem dünyada hem âhirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar. Zalimleri ise şaşırtır. Allah elbette dilediğini yapar.” (İbrahim, 14/24–27)

Pek çok anlayışa hitap etmekle ve sayısız mertebeleri bulunmakla birlikte âyet-i kerîmeyi iki temelde görmeye çalışacağız:

II.X.I.I. Birinci Temel

Cenâb-ı Hak, bir ağacı dört sıfatla nitelemiş, sonra da güzel kelimeyi veya sözü bu ağaca benzetmiştir.

Birinci sıfat, bu ağacın “güzel” olmasıdır. Bu birkaç manaya gelebilir:

1)  Ağacın görünüşünün, biçiminin ve şeklinin güzel olması.

2)  Kokusunun güzel olması.

3) Ondan elde edilen meyvelerin son derece lezzetli ve hoş olması.

4) Bu ağacın, meyvelerinin yenilmesinden nasıl lezzet ve tat alınıyorsa, aynı şekilde ağacın kendisinden de çok faydalanılması.

Ayetteki “şecere-i tayyibe” tabiri, bütün bu izahların toplamı şeklinde de düşünülebilir. Çünkü bu hususların birlikte bulunması, daha mükemmel bir anlam sağlar.

İkinci sıfat, ayetteki “kökü sabit” ifadesidir. Bu, “kökü sağlamlaşmış, sökülmekten, kesilmekten, yıkılmaktan ve yok olmaktan uzak” demektir. Bir şey, yıkılma ve sona erme durumunda olursa, onu elde etmekten dolayı bir mutluluk hâsıl olsa bile, hep yok olup sona erecek diye korkulduğu için meydana gelecek olan hüzün ve endişe son derece büyük olur. Ama onun “sonsuz, devamlı ve yıkılmaz” olduğu bilinince, onu elde etmekten duyulan sevinç son derece büyük ve mükemmel olur.

Üçüncü sıfat, ayetteki “dalları göktedir” ifadesidir. Bu sıfat, o ağacın durumunun şu iki yönden mükemmel olduğunu gösterir:

1) Ağacın dallarının yüksekliği ve boy atmadaki gücü, kökünün sağlamlığına ve toprak altındaki köklerinin derinliğine delalet eder.

2) Ağacın boyunun yüksekliği, yeryüzündeki çöp ve atıklardan uzak olmasını sağlar. O zaman da meyveleri son derece mükemmel, güzel ve hoş olur.

Dördüncü sıfat, ayetteki “Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir” ifadesidir. Bahsedilen ağacın meyveleri devamlı ve her zaman mevcuttur. Meyveleri bazen bulunan bazen bulunmayan diğer ağaçlar gibi değildir. İşte insanda böyle bir ağacı elde etme arzusu son derece yüksektir. Akıllı bir kimsenin o ağacı elde etme ve o ağaca sahip olma imkânı bulduğunda, onu elde etme hususunda gevşeklik göstermesi mümkün değildir.[55]

II.X.I.I.I. Allah’ı Tanımadaki Lezzet

Marifetullah ve muhabbetullaha ulaşmak, Allah’a hizmete, O’na itaate girmek, bu ağaç örneğindeki dört sıfata benzemektedir:

Birinci sıfat, ağacın güzel olmasıdır ki, hakikatte güzel ve leziz olan, marifetullahtır yani Allah’ı bilmektir. Çünkü belli bir meyveyi elde etmekle ya da yemekle insanda bir lezzet meydana gelir. Çünkü meyve yemek, insanın biyolojik yapısını ve canlılığını devam ettirmesinde önemli bir unsurdur. İşte bu uygunluk ve önemden dolayı, bu büyük lezzet meydana gelmektedir. İnsanın benliğine ve kutsal ruh cevherine uygun düşen şey, ancak marifetullah ve muhabbetullahtır. İnsan esas huzur ve itminanı bunlarla duyar. Hatta meyveyi yemekten dolayı alınan lezzet, nefs cevherinin ve ruhun, marifetullah ile aydınlanmasından elde edilen lezzetten çok daha değersizdir.

Çünkü maddi olarak hissedilen ve idrâk edilen şeyler, ancak hissedenin, hissolunan şeyin yüzeyi ile temas etmesi neticesinde idrâk edilirler. Ama hissedilenin cevheri, hissedenin cevherine nüfuz ettiğinde, yani marifetullahın nuru ve marifetullah ile aydınlanma, nefis cevheri ve ruha sirayet ile birleştiğinde, nefis bu aydınlanma ile önceki halinden bambaşka bir hale bürünür.

Yenen meyveden duyulan lezzet, sadece bir tatma hissidir. Hissedilen, idrâk edilen şey, sınırlı ve belli bir tattır. Ancak marifetullah ve muhabbetullahta idrâk eden ve hisseden, kutsî nefis cevheridir. Bu nefis ve ruh ile bilinen ve hissedilen ise, Allah Teâlâ’nın zâtı, onun celâl ve ikram sıfatlarıdır.

Güzel bir meyveyi yemeden doğan lezzetler, meydana geldikten kısa bir süre sonra yok olurlar. Çünkü lezzetin özelliği, onun çabucak kaybolması ve süratle değişmesidir. Cenâb-ı Hakkın kemâl ve celali ise, asla değişikliğe uğramaz. Nefis cevherinin bu mutluluğu kabul etme kabiliyetinin değişmesi de imkânsızdır. Çünkü insan ruhu, Allâh’ın ruhundan nefh edilmiştir. Binaenaleyh bu açıdan da iki durum arasında büyük bir fark vardır.

İkinci Sıfat, ağacın kökünün sabit olmasıydı. Bu sıfat, marifetullah ağacında daha kuvvetli, daha mükemmel olarak mevcuttur. Çünkü marifetullah ağacı, kutsî nefis cevheri içinde kök salmıştır. Bu cevher, sonradan olma ve bozulmadan, değişme ve yok olmadan uzak bir cevherdir. Bu kök salma, Cenâb-ı Hakk’ın celâlî ve cemâlî tecellileri ile meydana gelmektedir. Allah Teâlâ’nın zâtı ve nuru ile meydana gelen bu tecellinin kaybolması veya yok olması aklen imkânsızdır. Çünkü Allah Teâlâ, zâtından dolayı vâcibu’l-vücûddur. Aynı zamanda bütün sıfatlarında da yine vâcibu’l-vücûddur. Dolayısı ile değişme, yok olma, cimrilik ve vermeme gibi sıfatlar O’nun hakkında düşünülemez. Böylece kökü sabit olarak vasfedilen ağacın, marifetullah ağacı olduğu kesinlik kazanır.[56]

Bediüzzaman da Mektubat adlı eserinde şöyle demektedir: “Katiyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.

Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.”[57]

II.X.I.I.II. Marifetullahın Meyveleri

Marifetullah ağacının, ilahî âlemin göklerinde yükselen dalları ve cismani âlemin göklerinde yükselen dalları vardır.

Birincisi, pek çok kısım olup, Hz. Peygamber (sas)’in “Allah’ın emrine tazim göstermek” ifadesi, bütün bu kısımları içine alır. Marifetullahın mana âlemi ile felekler, yıldızlar ve dünya gibi maddî âlemdeki delillerini tefekkür etmek ile muhabbetullah, ibadetullah ve zikrullaha devam, bütünüyle Allah’a itimat ve tevekkül, masivallah dışındaki her şeyden kesilmek bu kısma dâhildir. Bu kısım, sonsuz denecek kadar çok olan muhtelif hallerdir.

İkincisine gelince, bunlar da pek çoktur. Hz. Allah’ın mahlûklarına “şefkat duymak” ifadesi bütün bunları kendisinde toplamaktadır. Rahmet, refet, müsamaha, günahlardan geri durma, insanlara iyilik yapma, onlardan kötülüğü uzaklaştırma ve kötülüğe iyilikle mukabele etme bu kısma dâhildir. Bunlar, marifetullah ağacının sabit olan dallarıdır. Çünkü insan, marifetullaha ne kadar çok dalarsa, ondaki bu haller de o nispette daha mükemmel, daha güçlü ve daha üstün olur.

Dördüncü Sıfat, Rabbinin izniyle bu ağacın her zaman meyvesini vermesidir. Marifetullah ağacı bu sıfata, maddi ağaçlardan daha layık ve müstahaktır. Çünkü marifetullah ağacı, bu halleri iktiza etmektedir ve bunların meydana gelmesinde müessirdir. Sebep, sonuçtan ayrılmaz Dolayısıyla, marifetullah ağacının kalp toprağında kök salmasının tesiri, kalbin, eşya ve hadiselere nazar-ı ibretle bakar hale gelmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “işte ey akıl ve basiret sahipleri, ibret alın” (Haşr, 2) buyurmaktadır. Yine bunun tesiri, Allah Teâlâ’nın, “O kullarım ki söze dinlerler de onun en güzeline uyarlar” (Zümer, 18) şeklinde beyan ettiği gibi, işitmesinin hikmetle olmasıdır. Böyle bir kişinin konuşması da “kendi aleyhinizde bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutup Allah için şahitlik edenlerden olun” (Nisa, 135) buyruğunda belirtildiği gibi, doğruluk ve sıdk üzeredir. Nitekim Hz. Peygamber de (sas) “Aleyhinize de olsa, doğruyu söyleyin” buyurmuştur. Marifetullah ağacının, insanın kalp toprağında kök salması ne kadar kuvvetli ve mükemmel olursa, kişide bu tesirlerin zuhuru da, o nispette fazla olur. Çoğu zaman, insan bir tefekküre dalar da her şeyde Hak Teâlâ’yı görecek bir hale gelir. Bazen terakkisi o hale gelir ki varlıkta, önce Allah’ı görür. İşte Allah Teâlâ’nın “Rabbinin izniyle her zaman yemişini verip durur” buyruğu ile kastedilen budur. Yine zikrettiğimiz bu hususlar, rahmanî ilhamlara ve ruh cevherinde bulunan ruhanî melekelere bir işarettir. Böylece nefis her an, her lahza ve her saniye, bu ağacın meyveleri gibi güzel söz, salih amel, huzû, huşu ve tevazu meyveleri verir.

Ayetteki “Rabbinin izniyle” kaydında dikkate şayan bir incelik bulunmaktadır. Çünkü bu yüce hallerin ve yüksek derecelerin meydana gelmesine bazen insan sevinir. Ancak bunlar Allah’tan bilinmelidir. İşte o zaman sevinci, bu hallerden dolayı değil de, Mevlası için olmuş olur. Bundan ötürü muhakkiklerden birisi şöyle demiştir: “Kim irfanı, irfan olduğu için seçerse, fâni olanı kabul etmiş olur. Kim de irfanı, irfan olduğu için değil, onunla bilinenden yani Allâh’tan dolayı tercih ederse, Allah’a kavuşma ummanına dalmış olur.” Bu izah ve Allah Teâlâ’nın kitabında zikretmiş olduğu misal, kutsiyet âlemine, Allah’ın Celâlinin huzuruna ve O’nun kibriyasının saraylarına ulaştıran bir misaldir.[58]

II.X.I.II. İkinci Temel

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: “Kelimeten tayyibeten” kelimesi ile ilgili iki izah bulunmaktadır:

1) “Hoş bir kelimeyi, hoş olan bir ağaç gibi yapmıştır” şeklindedir.

2) “Allah Teâlâ, hoş kelimeyi bir misal yapmıştır. O misal güzel bir ağaç gibidir” şeklindedir.[59]

Üçüncü Mesele 

İbn Abbas (ra): “Kelime-i tayyibe, “Lâ ilahe illallah” sözüdür” demiştir.

II.X.I.II.I. Örneğin Önemi

Allah Teâlâ daha sonra “Allah insanlara meseller getirir. Olur ki onlar, çok iyi düşünüp ibret alırlar” buyurmuştur. Bu “örneklemede, daha çok anlatma, daha çok hatırlatma ve ibret verme ve manaları daha iyi ortaya koyma bulunmaktadır” demektir. Zira aklî konuları his, hayal ve vehim anlayamaz. Bu konulara maddi âlemden benzerler zikredildiğinde his, hayal ve vehim, bu çekişmeyi terk eder, makul ile mahsüs birbirine mutabık olur. Böylece tam bir anlayış meydana gelir.[60]

II.X.II. Kötü Söz

Allah Teâlâ “Kötü bir kelimenin misali de toprağın üstünden koparılıvermiş kötü bir ağaç gibidir ki, onun hiçbir sebatı yoktur” buyurmuştur.

“Kötü ağaç” Allah’ı bilmemektir. Çünkü Allah’ı tanımama afetlerin ilki, korkuların başı, bedbahtlıkların da en başta gelenidir. Allah Teâlâ, bu durumu şu üç sıfatla muttasıf olan bir ağaca benzetmiştir:

Birinci sıfat, onun kötü bir ağaç olmasıdır.

İkinci sıfat: Ayetteki “kökünden koparılıvermiş” tabiridir. Bu sıfat, “şecere-i tayyibe”nin, “kökü sabit” şeklindeki sıfatına mukabil zikredilmiştir. Allah’a şirk koşmak da böyledir. Onun da ne bir delili ne bir sebatı ne de bir kuvveti vardır.

Üçüncü sıfat: “Onun hiçbir sebatı yoktur” ifadesidir. Bu sıfat, birincinin tamamlayıcısı gibidir ve “Onun bir istikrarı yok” demektir. Bir delil ile desteklenmemiş söz, buna benzetilmiştir. O da sabit, dayanıklı değildir, yıkılıp gider.[61]

II.X.III. Güzel Sözde Sebat

“Allah, iman edenlere dünya bayatında da ahirette de o sabit sözde sebat ihsan eder. Allah, zalimleri saptırır, şaşırtır; Allah ne dilerse yapar” (İbrahim, 14/27).

Bil ki Allah Teâlâ, güzel kelimenin vasfının, kökünün sabit olması, kötü kelimenin vasfının da köksüzlük ve istikrarsızlık olduğunu beyandan sonra, kendilerinden dünya hayatında sadır olmuş olan sabit sözün, onlar için Allah’ın lütfunun ve mükâfatının sübutunu gerektirdiğini zikretmiştir. Marifetullah ve Allâh’a itaatteki devamlılığın, Allah’ın mükâfat ve ikramının da devamını iktiza edeceğini beyan etmektir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, “Allah zalimleri saptım” buyurmuştur. Yani, “O kötü kelimenin sabit bir kökü ve yükselmiş dalları yoktur. İşte zalim olan kötü kelime sahipleri de böyledir. Allah onları, ikramından uzaklaştırır, sevabına nail olmaktan alıkoyar” demektir.

Bu açıklamalarımızdan da rahatça anlaşılacağı üzere, ebeveyn, çocuklarının dini–ahlaki gelişim ve eğitimlerinde tamamen kendilerinin sorumluluğu bulunduğunu, bu açıdan çocuklarına mutlaka yardım etmeleri gerektiğinin bilincinde olmalıdırlar.

II.XI. Çocuğun Dini Eğitimi

Çocuğu öğüt vererek terbiye etmek, güzel ve yapıcı sözlerle yönlendirmek gerekmektedir. Çünkü çocuğun gerçekleri görebilmesinde, yüce amaçlara döndürülmesinde, en güzel ahlakla süslenmesinde ve İslam esaslarına gönül kulağını vermesinde öğüdün ve yapıcı güzel sözlerin büyük tesiri inkâr edilemez. Kur’an–ı Kerim’in bu yolu ve metodu kullandığını, insanlara bu açıdan seslendiğini, ebeveynin, çocuklarına iman konusunda nasıl rehberlik yapacağını Nisa Suresi 36. âyet-i kerîmede çok vecîz bir şekilde toplandığını görüyoruz.

{وَاعْبُدُوا اللهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا}

“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, sorumluluklarını taşıdığınız kişilere (işçi, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisa, 4/36)

Bu âyet-i kerîmede müminlere on görev verilmektedir. Şimdi sırası ile bu görevleri âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler ışığında anlamaya çalışacağız:

II.XI.I. Allah Teâlâ’ya İbadet

İbadet, insanın hayatını daima Allah’a karşı saygı ve itaat bilinci içinde sürdürmesi, Allah’tan hoşnut, razı ve memnun olması, O’nun razı olacağı işleri yapmasıdır. İbadetin bir tek şekli yoktur.

a) Dua: Allah’a, faydalı bir şey istemek ya da zararlı bir şeyden uzaklaştırması, koruması, belanın yok olması ya da düşmana karşı zafer elde etmek v.b. şeyler elde etmek için yönelmektir. Kalbten gelen bir istekle, Allah’a yönelme, ibadetin özü ve ruhudur. Hadiste dendiği gibi, “dua ibadettir” (Tirmizi).

b) Dinî yükümlülükleri yerine getirme: Namaz, oruç, sadaka, hac, adak, kurban v.b.gibi. Bu ibadetlerin Allah’tan başkası için yapılması caiz değildir. Allah’tan başkasına ne namaz kılınır ne oruç tutulur ne sadaka verilir, ne adakta bulunulur, ne kurban kesilir, ne de başka bir ibadet yapılır.

II.XI.II. Sorumlu Olduklarımıza Yardım

Ailenin çocuklarına dini eğitim açısından nasıl rehberlik yapacakları konusunda bizleri aydınlatan âyet-i kerîme gruplarından birisi de Lokman suresinin 13–18. ayet–i kerimeleridir. Şöyle ki:

II.XI.III. Şirkten Uzak Olma

“Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım! Dedi, sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür”

Çocuğun dini eğitimi açısından baktığımızda, Lokman (as)’ın oğluna öğüt verirken, ilk değindiği konu, Allah’a şirk koşmaması olmuştur. Lokman (as), “Allah’ın varlığına inanmak” şeklinde beliren dinin ilk prensibini, öğüdünde bir başka açı ile en başta ele almıştır. Oğlunun Allah’a inandığı kesindir. Onun için ona: “Allah’a inan” demiyor da “Allah’a eş koşmamasını” öğütlüyor. Çocuğun (hâşâ) Allah’a eş koşma ihtimalini ortadan kaldırmak için, öğretime bu noktadan başlanmalıdır.

Dikkat edilirse Lokman (as), oğluna bu ikazı yaparken, “Kesinlikle, şirk büyük bir zulümdür” diyerek nedenini de izah etmektedir. Böylece şirkin çok büyük bir hata, büyük bir günah olduğunu anlatmaktadır.

II.XI.IV. Allah’ın Latif ve Habir Olması

Birinci basamakta şirk koşulmaması öğütlendikten sonra, burada yani ikinci basamakta, Yüce Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu, insan ameli ile bağlantılı bir şekilde açıklamaktadır. Surenin 16. ayetinde: “Yavrucuğum, yapılan iş, bir hardal tanesi kadar küçük de olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah, onu meydana çıkarır. Allah, öyle Latif, öyle Habirdir. İlmi, gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder.”

Lokman (as), Yüce Allah’ı oğluna “Latif” ve “Habir” sıfatları ile tanıtmaktadır. Latif, yoğunluğu bilinmeyen, her şeye nüfuz eden anlamındadır. Habir ise, tüm yapılan ve söylenen şeylerden haberi olmak demektir. Bu ayet–i kerime, Yüce Allah’ın insanla ne denli yakın ilişkisi olduğunu dile getiren ayetlerden bir tanesidir. Ayet–i kerimede, insanın yaptığı bir işin “ister göklerde isterse de yerde olsun” şeklinde bir ifade kullanılmış olması, insanoğlunun uzay serüvenine de işaret etmektedir denilebilir.

II.XI.V. Namaz

Lokman (as), üçüncü merhalede oğluna “namaz kılmasını” öğütlemektedir. Suredeki 17. ayet–i kerimede üç konu ele alınmaktadır. Bunlardan birincisi; “yavrucuğum, namazını kıl” öğüdüdür. İkincisi ise; iyiliğin yayılması, kötülüğün de önlenmesi için çalışmak olarak tespit edilmiştir. Üçüncüsü ise; başa gelebilecek sıkıntılara sabredilmesi ve bu üç hususun da azim ve kararlılık gerektiren işlerden olduğuna dikkat çekilmesidir.

Görüldüğü gibi Hz. Lokman, oğluna din eğitimi verirken, öncelikle Allah’ı anlatmakta, Allah–insan ilişkisine insanın ameli açısından yaklaşmış olmaktadır.

Böylece Yüce Allah, bir babanın, dolayısıyla da ailenin din eğitimindeki tartışmasız yerini ve önemini net bir şekilde göstermektedir.

II.XI.VI. Kibir / Büyüklenme

Allah (cc), bu sure–i kerimede, çocuğun toplumsal hayattaki davranış tarzlarına da Lokman (as)’ın dilinden düzenlemeler getirmektedir. Dolayısı ile dördüncü bir merhale olarak Hz. Lokman (as) 18. ayet–i kerimede şu tavsiyede bulunmaktadır: “Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme/yanağını bükme”.

Dikkat edilirse, Hz. Lokman oğluna sosyal ilişkileri ve insanlara karşı takınması gereken tavrı öğretmektedir. Toplumda, sağlam insan ilişkilerini ve sağlıklı iletişimi yaşatan en önemli değer insanlara karşı sevecen davranmaktır. İnsan ilişkilerini sıcak tutan bu sevecenliktir. İnsanlardan yüz çevirmemek, onları aşağılamamak ve onlara karşı güler yüzlü davranmak kadar birleştirici ve kaynaştırıcı bir davranış biçimi bulmak çok zordur.[62]

Şifai’de de şunları görüyoruz: “Çocuk, kibir, büyüklenme, alay etme, hakir görme vb. güzel olmayan hallerden korunmalıdır. Ayrıca, çocukta böyle yanlış vasıfların büyümesine sebep olabilecek her türlü söz, hal ve hareketten uzak durulmalıdır”.[63]

Dolayısı ile, çocuklara İlahi rızanın, insanların rızasından geçtiği öğütlenmelidir. Çünkü insanlarla sağlıklı iletişim kuramayanlar, Allah ile de sağlıklı iletişim kurmada zorlanabilirler.

II.XI.VII. Yürüme Adabı

Beşinci merhalede, Hz. Lokman (as), yine 18. ayet–i kerimede, oğlunun yürüyüşünü bile şekillendirmektedir. Şöyle ki: “Yavrucuğum, yürürken, çalımlı çalımlı, böbürlenerek yürüme”.

Burada, ayet–i kerimenin devamı da nazar–ı dikkate alındığında, çok önemli bir öğretim metodunun kullanıldığı rahatlıkla görülebilir. Lokman (as); “Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez” diyerek, davranışlardaki yanlışlığın neticesinde, “Allah’ın sevmediği bir insan olma” tehlikesine dikkat çekmektedir. Dolayısı ile, bu tür davranışlardan kaçınanların, Allah’ın sevgisini kazanacağına işaret etmiş olmaktadır. Demek ki, insanlara karşı davranışlarımız Yüce Allah tarafından değerlendirilmekte, O’nun sevgisini elde edebilme, insanları da sevme ile mümkün olmaktadır.

19. ayet–i kerimede; “Yürüyüşünde tutumlu ol” öğüdünde bulunmakla da, orta seviyede bir yürüyüş biçimi sergilemesini istemektedir.

II.XI.VIII. Konuşma Adabı

Bu merhalede de insanlarla nasıl konuşulması gerektiği, yine 19. ayet–i kerimede; “Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma” şeklinde, dini terbiyenin ayrı bir boyutu olarak bizlere sunulmuş olmaktadır. Çocuklarımıza, konuşmanın adabını öğretmek, İslam ahlakının çok ciddi ve önemli bir konusudur.[64] Şifai de bu hususta şunları söylüyor: “Çocuğa hareketi ve sükûnu, yani oturma, ayakta durma, yerinde konuşma adabı öğretilmelidir ki, gereksiz ve lüzumsuz harekette bulunmasın”.[65]

Dolayısı ile ebeveyn, çocuğun konuşması ile de yakından ilgilenmeli, dikkat etmelidir. Çocuk konuşmasını bozmaya başlıyorsa, etrafına kötü sözler söylüyorsa, bunu süratle giderme yollarını arayarak düzeltmeye çalışmalı, çareler bulunmalıdır. Çocuğun konuşmasını bozan sebepler incelenmeli, tesirli olan etkenler ayıklanmalıdır. Daha sonra da çocuğa edepli insanların özelliklerinden bahsedilmeli, başta ebeveyn kendisini bu hususta örnek olarak gösterebilmelidir.

Bakış, yürüyüş ve konuşma gibi insan ilişkileri belli değerler üzerine oturtulmalıdır. Çocuklarımıza güzel bir şekil kazandırmak, itici olmaktan kurtarmak ve yapıcı bir eda kazandırmak, aile terbiyesinin önde gelen konularından birisidir.[66]

II.XII. Anne-Babaya Saygı

Şimdi de özellikle babaya saygı ile ilgili Efendimiz (sas)’den bize ulaşan bir rivayete yer vermek istiyoruz.

Ebu Ğassân ed-Dabbi anlatıyor: Babamla birlikte yürüyordum. Derken Ebu Hüreyre (ra) ile karşılaştık. Ebu Hureyre:

— “Bu kimdir?” dedi. Ben:

— “Babamdır” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi:

  • “Babanın önünde yürüme, onun arkasından veya yanı başından yürü. Seninle onun arasına birisini alma, babanın bulunduğu yerin çatısında dolaşma onu korkutursun, baban sana bakarken önünde babanın canının çekebileceği bir yemek yeme.”[67]

Görüldüğü kadarı ile baba izin veriyor olsa bile çocuğunun babanın önünde yürümesi, isteklerinin dışında hareket edilmesi ve babadan önce yemeğe uzanılması büyük bir nezaketsizliktir. Bu gibi durumların özellikle de psikolojik açıdan olumsuz bir etki meydana getirme riski taşıdığı anlaşılmaktadır.

İbn Abbas’dan (ra) rivayet edildiğine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

— “Baba çocuğuna bakar da çocuk onu sevindirirse, çocuğa bir köleyi azat etme sevabı verilir.” Denildi ki:

— “Ya Resulallah! Üç yüz altmış defa bakarsa ne olur?” Bunun üzerine Peygamber (sas):

— “Allahu Ekber (Allah her şeyden daha büyüktür)” buyurdu.[68]

Baba hoşnutluğu ile ilgili Abdullah İbnu Amr İbni’l-As’ın önemli bir rivayetine göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın rızası babanın rızasından geçer. Allah’ın memnuniyetsizliği de babanın memnuniyetsizliğinden geçer.”[69]

İbn Abbas’ın da (ra): “Ana babasının yüzüne rahmet nazarıyla bakan kimseye Allah makbul bir hac sevabı yazar” dediği rivayet edilmiştir.[70]

Ebu’d-Derda ise Resülullah (sas)’in: “Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı terk et, dilersen muhafaza et” dediğini işitmiştir.[71]

Ebeveynlerine sağlıklı zamanlarında ulaşıp da onların rızalarını alamayan evlatlar ile ilgili olarak Efendimiz (sas)’den önemli bir ikaz bulunmaktadır. Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayete göre Resülullah (sas) bir gün:

  • “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün” demiştir.
  • “Kimin burnu sürtülsün ey Allah’ın Resulü?” diye sorulunca şu açıklamada bulunmuştur:
  • “Ebeveyninden her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyen kimsenin burnu sürtülsün.”[72]

Burada oldukça temel sayılabilecek yanlış bir davranış şekline dikkat çekmek istiyoruz. İnsanlar özellikle de sinirli ve öfkeli zamanlarında bazen istemeyerek bile olsa karşısındaki insana kötü sözler söyleyebilmektedirler. Bu türden durumlarla ilgili olarak Efendimiz (sas) çok temel bir uyarıda bulunmaktadır.

İbnu Amr İbni’l-As’ın rivayetine göre Resülullah (sas):

  • “Kişinin anne ve babasına sövmesi büyük günahlardandır” buyurmuşlardı. Orada bulunanlar:
  • “Hiç kişi anne ve babasına söver mi?” dediler. Resülullah (sas):
  • “Evet! Kişi, bir başkasının babasına söver, o da kendisine söven bu kişinin babasına ve annesine söver, böylece kişi kendi annesine babasına sövmüş olur!” buyurdular.[73]

Son olarak, ana babanın çocuğuna kazandırması gereken edep hakkında bir usul ortaya koyan Velid b. Nümeyr’in babasından duyduğu bir söze yer vermek istiyoruz. “Sahabe nesli, ‘Olgunluk Allah’tandır, edep ise babalardandır’ derdi.”[74]

ÜÇÜNCÜ FASIL

III.I. Dua–İbadet Anlayışı

Dua, çocuğun bilfiil katılımda bulunduğu ve bu manasıyla da çocuğun heyecan gelişimine en uygun gelen bir davranıştır. Çünkü dua sayesinde anne ve babasının hatta en kuvvetli insanların bile yapamayacaklarını istediği zaman yapan bir sonsuz kudret ile, görülmeyen bir iletişim kurulmuş olur. Dua, çocuğun lügatinde tükenmez bir enerji kaynağı demektir. Her ne kadar şimdilik onu belli vakitlerde kullanıyorsa da gittikçe daha deruni ve mantıklı bir öz haline getirecektir. Bu tekâmülden sonra dua, hakiki anlamıyla yaratıcı ile kul arasındaki iletişim vasıtası olacaktır.[75]

Bu açıdan baktığımızda, okul öncesi dönemde çocuğun dua etmekten hoşlandığını görürüz. Yetişkinin okuduğu duayı tekrar edebilir, ezberleyebilir. Ancak yine de okul öncesi çocuğun din eğitim ve öğretiminde bir parça daha dikkatli olmak gerekmektedir. Her şeyi istekle kabul ediyor, her söylenene inanıyor görünce onun zihnine yüklenmek yanlış neticeler verebilir.[76]

Diğer taraftan, çocukça isteklerinin yerine getirilmesi arzusunda olan çocuk için dua önemli bir sığınaktır. Dua etmekle o, huzur bulmakta, mutlu olmaktadır. Her ne kadar çocukların, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bakmaksızın “Allah’ım bana şunu ver” diye istekleri olabileceği gibi, zaman içerisinde dua anlayışlarında –aşağıdaki örnekte olduğu gibi– gelişmeler de yaşanabilmektedir:

Annesi ilköğretim birinci sınıftaki çocuğuna, Allah’a dua etmesini, Allah’tan her şeyi isteyebileceğini söylemiş. Çocuk bir elektronik oyuncak istiyormuş. Duasını annesine şöyle anlatmış:

–Biliyorum, Allah bana gökten oyuncak atacak değil. Ama senin kalbine: “Çocuğuma elektronik bir oyuncak alayım” isteği verebilir, sen de bu oyuncağı bana alırsın”.[77]

Öyleyse, çocuklara çok yavaş olarak küçük dualar, kısa sureler ve anlamları, şükür cümleleri ve ilahiler belletilmelidir. Ezberletilen bu dualar onların Allah’a yaklaşımını sağlayacaktır. İnanmanın temelini atmak ve çocukta din ile ilgili kavramlar oluşturmak bakımından Peygamber Efendimiz (sas) çocuklarla yakından ilgilenir, onlara değer verirdi.[78]

İhlâs, sadakat, vefa, gıybet etmeme, vb. güzel ahlâka ait esasların insanda temel bir karakter halini alması ve bu dönüşümün gerekirse oldukça uzun sürebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak bu hususta bıkmadan ve sabırla, insanî donanımların Allâh’ın rızasına uygun bir hale gelebilmesi için samimi, azimli ve kararlı bir şekilde kavlî duanın da oldukça önemi vardır. Fiilî dua ise kavlî duadan daha az öneme haiz değildir. Bu sebeple kavlen dua etmenin yanında fiilen de adımlar atma, dünyaya dünya kadar, ukbaya da ukba ölçüsünde değer verme yüksek ehemmiyeti haizdir.

Ahlâk-ı âliyeye ve mesaviye ait bu esasların hayata intikali, şahsın fıtratı ile bütünleşmesi, sürecinde dikkat edilmesi gerekli olan en önemli şey, şahsın gerçekten bu konudaki azmi ve kararlılığıdır. Kavlen istediğimiz hususların fiilen de peşinde olabilmemiz gerekir. Bu süreç içinde hedefe doğru yol alırken, insanın katiyen vazgeçemeyeceği bir husus varsa o da dua olmalıdır. Dualar bize hedef verir, şuuru besler, gönüllerimizi kanatlandırır, kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve “her şeye gücü yeten birisine” sığınma ihtiyacını hissettirir. Zaten Bediüzzaman’ın ifadesiyle böylesine yürekten ve hâlisane yapılan dualar, bizatihi derin bir ubudiyettir. Allah, (cc) da böylesine inanmış kişilerin dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.

III.II. Çocuklukta Alınan Güçlü Din Eğitiminin Önemi

Sağlam ve doğru bir ibadet eğitimi ile çocuk, ileriki yaşlarda kendisinde meydana gelebilecek şüphe dönemini daha kolay ve rahat atlatabilecektir. İbadet hayatının, çocuğun ergenlik çağında, taklitçi unsurlardan arınmış, zengin bir muhteva ile derinlik kazanmış bir şekilde varlığını sürdürmesi beklenir. Ancak, tam aksine çocukluğunda güçlü bir dini eğitimden geçmemiş gençlerimizin, çevrelerinin olumsuz etkilerine fazlaca kapıldıkları ve dini faaliyetlere küçümseyerek baktıkları gözlenmiştir. Çocukluk çağında camiye hiç ayak basmamış bir gencin veya yetişkin bir insanın camiye girmeye çekinmesi veya girse dahi ne yapacağını bilememesi, tamamıyla ebeveynlerin dini eğitime ne derecede önem verdikleri ile doğru orantılı bir durumdur. Çocukluğunda yeterli dini eğitimi alamamış insanlar bunun eksikliğini ömür boyu hissederler veya çeşitli reaksiyoner dini tutum ve davranışlara sahip olurlar.

Yahya Kemal bu duyguyu şöyle resmeder: “Ezan sesi duyulmayan, camileri olmayan semtlerde doğan, büyüyen ve oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derece nasip alabiliyorlar mı? Bu gibi muhitlerde doğup büyüyen çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler. İşte aslında bizi ayakta ve bir millet olarak tutan bu rüyadır. Bugünkü Türk babaları ve anneleri, havası–toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu bu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezanlar okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ebeveyn ve dede–nineler gördüler.[79]

Bu itibarla, evin içinde ibadet ü taate ayrılmış belli bir mekânın bulunmasında büyük fayda vardır. Beş vakit namaz, imkân varsa ya evde cemaatle kılınmalı veya çocuğun elinden tutulup camiye götürülmelidir.

III.III. Din Eğitimini Yapılacak Gezilerle Renkli Hale Getirme

Burada yeri gelmişken çocuğun din eğitimi ile alakalı gördüğümüz gezi konusuna da kısaca değinmek istiyoruz. Çocuğun dini eğitimi açısından, ilginç sayılabilecek her yere yapılacak geziler önemlidir. Dini amaçlı gezi–gözlem denilince, ilk akla gelen yer cami ziyaretleri olsa da hanlar, hamamlar, türbeler, kervansaraylar, kaleler, çeşmeler gibi tarihi eserler dini eğitim için gezi yerleri olabilir. Çünkü Cenabı Hak, her tarafı güzelliklerle ve ibretlerle bezemiş, gözlenmeğe değer kılmıştır. Bu tür gezilerin, öğrenmede beş duyuya hitap etmesinden dolayı teorik öğrenmeye katkılarının yanında, duyarak–hissederek öğrenmeye de katkıları büyüktür. Çocukların, cami, türbe, kitap fuarları, hat sergileri, saray–müze ziyaretleri, mevlit törenleri ya da Kur’an–ı Kerim okuma yarışmalarına, dini sempozyum ve panellere ebeveynleri ile birlikte katılmaları, onlar için büyük bir tecrübe olmasının yanı sıra, sözlerle aktarılamayacak olan dini duyguları hissetmelerine sebep olabilir.[80]

Kanaatimizce, bu gezi konusu, daha ziyade annenin namaz kılamadığı dönemlerde yararlı olabilir… Evet, anne, belli dönemlerde namaz kılamayınca, çocuk “namaz kılınmasa, dua edilmese de olabiliyor” fikrine kapılabilir. Bilhassa o günlerde mabede gitme, meselenin ciddiyeti adına iyi bir rehabilitasyon sayılabilir. Tabii şöyle yaparak da bu boşluk kapatılabilir: “Kadın özel hallerinde dahi abdest alıp, seccadesine oturur; ellerini Mevla’ya açıp dua eder, o, namaz kılmış gibi sevap alırken çocuk nazarında da bu boşluk kapatılmış olur.” Fıkıh kitaplarında böyle bir yaklaşım bulunduğunu belirtmemiz gerekir.[81]

Terbiye açısından bunun önemi oldukça büyüktür. Bir kere bu vesile ile çocuk, hiçbir zaman evde secde etmeyen baş, ağlamayan göz, duaya kalkmayan el görmeyecektir. Bilakis o, her zaman evde hassasiyet, titizlik ve derin bir kulluk şuuru müşahede edecektir. Dolayısıyla kadının hususi durumlarından ötürü ibadet yapamadığı dönemlerle ilgili olarak, çocuk bu meselenin ruhunu anlayacağı, siz de bu konuların dindeki yerini ona anlatacağınız ana kadar, zaman zaman elinden tutarak, onu camiye götürmeniz uygun olacaktır.

III.IV. Yetişkinlerin Çocukları İçin Dua Etmesi

 Ayet–i Kerimeler, beşerî eğitimcilerin, eğitim alanında sınırsız bir kudretleri bulunmadığını, her istediklerini yapabilecek bir yetkiye, insanların bütününü doğru yola götürebilecek bir güce sahip olmadıklarını gösterdiği gibi, doğru yola sevk etmenin yani hidayetin de İlahi İradeye bağlı olduğunu vurgulamaktadır.

Mesela, kendisinden sonra yerini alacakların yetersizliklerinden endişe eden Zekeriya (as)’ın, Meryem suresinin 5. ayetinde Allah’tan güçlü bir evlat istediğini görüyoruz. Bu ayet–i kerime bize, yetişkin neslin yeni yetişecek olan nesli istediği seviyede eğitmesinin sınırlılıklarını, bu sebeple de İlahi yardımı talep etmenin gerekliliğini hatırlatmaktadır.

İnsana her zaman her yerde istenilen düzeyde eğitim vermek zordur. Eğitimcinin elinde her şeyi yapabilen sihirli bir değnek olamayacağına göre, gelecek neslin yetişmesi konusunda makul bir sorumluluk ve endişe taşımak gerekir. Bu endişe, insanı çare aramaya sevk edecektir. İslam, bu hususta bizlere dua ile Allah’tan yardım talep etme yolunu yegâne çare olarak göstermektedir.

Bakınız Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail nasıl dua ediyorlar: “Ey Rabbimiz! Soyumuzdan yalnız Sana teslimiyet gösteren Müslüman bir ümmet yetiştir” (Bakara, 2/128).

Doğruyu bilip, doğruyu takip eden bir toplumu meydana getirmek, çok kolay bir görev olmayabilir. Bu sebeple, Allah’a dua etmeksizin bunun üstesinden gelinebileceğini sanmak, sadece bir kuruntudur denilebilir. Yetişmekte olan nesli, istenilen kıvama getirebilmenin yollarından birisi, Allah’ın yardımı için dua etmektir. İbrahim (as), başka bir duasında Cenabı Hakka şöyle niyazda bulunuyor: “Ya Rabbi, beni de neslimden çoğunu da namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle! Duamı lütfen kabul buyur Ya Rabbi!” (İbrahim, 14/40).

Bu ayetten anlaşılıyor ki, bir baba çocuklarına mesela zorla namaz kıldırma yerine, onların ruhlarında ibadete karşı itici bir gücün meydana gelmesi için çaba göstermelidir. Bunu da ancak Allah’ın yardımı ile yapabileceğinin şuurunda olmalıdır. Çünkü Allah’ın doğruya sevk etmesi, dıştan ziyade insanın içinden gelen bir dalgalanma, bir samimiyet ve yönelme ile kendisini gösterir. Ayet–i kerimede Hz. İbrahim (as) hem kendisi hem de nesli için aynı duayı yapıyor. Bu, aynı zamanda şunu da ifade eder: Bir anne–baba, çocukları için talep etmiş olduğu şeyi kendisi için de talep etmelidir.

Duasız eğitim, susuz çeliğe benzer. Dua, insanı Allah’a yaklaştıran, Allah’ın rahmet ve inayetini celbeden ve onlar için İlahi bereketi artıran bir bağlantı durumudur.[82] 

III.V. 5–12 Yaş Grubu Çocuklarda Dua Anlayışı

Dua konusunda bu yaş grubu üzerinde yapılan bir araştırmanın sonuçlarını üç basamak üzerinden özetle şu şekilde ele almak istiyoruz:

III.V.I. Birinci Basamak (5–7 Yaşlar)

Bu basamakta dua, belli belirsiz ve bizlere göre yüzeysel kabul edilebilecek bir kavramdır. Fakat, bu yaş grubunda yine de duaların, Allah ile kurulan bir nevi iletişim olduğunun farkına varılmış ve bazı dua cümlecikleri belli formüller halinde öğrenilmiştir.

Bu aşama içerisinde çocuklar, dünyadaki kız ve erkek bütün çocukların dua ettiğini tereddütsüzce iddia ettikleri gibi, duanın belli aralıklarla bir plana göre yapıldığına inanırlar. Yapılan dualarda pek rasyonellik görülmeyebilir. Çünkü duaların muhtevasının büyük çoğunluğunu öncelikle kişisel maddi talepler oluşturur.

Yine bu dönemde çocuksu bir beklentiyle hayvanların da eğer konuşabilirlerse dua edeceklerine inanılır.

Küçük çocukların dua etme duyguları belli zaman aralıklarında –yatmadan önce, yemekten önce ve sonra gibi– ve belli yerler ile irtibatlı olarak çağrışım yapabilir.

III.V.II. İkinci Basamak (7–9 Yaşlar)

Bu aşamada çocuğun dua anlayışı hala ferdi, dış dünyaya ait rutin faaliyetlerdendir. Ancak duanın muhtevasında kendileri için bir şeyler istemek yerine, Allah’a şükran duymaya doğru bir yöneliş vardır. Kalıplaşmış duaların tekrarında duygusal yön daha bir ağır basmaya başlar. Duanın duygu boyutundaki bu olgunlaşmanın yanında bir de daha mutedil, daha mantıki isteklerin yer aldığı görülür.

Bu dönemde çocuklar, Allah’ın (cc) sınırlı bir varlık olduğunu sanarak “herkesin duasını aynı anda kabul edebilir mi?” vb. sualler sorabilirler. Ebeveynler bu sorulara, çocukların yaşına uygun akli cevaplar verebilmelidir.

Bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre 7–9 yaş grubu çocuklarının dua ve ibadet konularına karşı ilgisi çok yüksektir. Çocuk bu yaşta ibadet edenleri izlemekten hoşlanır, onları taklit etme ve onlar gibi dua etme denemelerine girişir.[83] Resülullah (sas) 7 yaşına gelen çocukların namaza alıştırılmalarını emrettiğine göre, demek ki bu yaştan önce, namazla ilgili bazı temel bilgilerin çocuğa öğretilmesi gerekmektedir. Bunlar abdest almak, büyüklerin yanında namaz kılmak gibi hususlardır.[84]

III.V.III. Üçüncü Basamak (9–12 Yaşlar)

Çocuk, ancak bu basamakta, duanın, insan ve Allah arasında hakiki bir iletişim olduğunu fark edebilir. Mücerret bir kavram haline gelen dua, artık “Allah’ın affını talep etme”, “kötülüklerden kaçınmayı dileme” gibi maddi olmayan konulara da çevrilir.

Yaşın artışı ile çocuklar istedikleri, canları sıkıldığı, endişe duydukları anlarda hemen dua edebileceklerini düşünmeye başlarlar. Artık Allah’ın en büyük yardımcı olduğu, insanların da Yüce Yaratıcı’sına karşı sorumluluğu bulunduğu kavranmaya başlanmıştır.[85]

Bu dönemde, namazların sonunda yapılan duanın psikolojik rahatlığından da çocuğu haberdar etmek gerekir. Dua yolu ile Allah inancı güçlendirilmeli, Allah sevgisi arttırılmalı, onu esirgeyen ve bağışlayan yüce varlık ona hissettirilmelidir. Çocuk dua yolu ile Allah’a sığınabilmelidir.[86]

Yine bu yaş grubundaki çocuklara basit dini hikâyeler anlatılabilir. Hikâyelerin onların ufkunu geliştirmesine özen göstermeli, anlatılanlar çocuğa geniş düşünme imkânı sağlamalıdır. Bu itibarla, Peygamber kıssaları ve Türk–İslam Tarihine ait kahramanlık ve fedakârlık örnekleri dikkatle seçilerek aktarılmalıdır.

III.VI. Çocuğun Dini Eğitiminde Namazın Yeri ve Önemi

Kur’an–ı Kerim’de, aynı zamanda Hz. İbrahim’in bir duası olarak namazın yetişkinler ve çocuklar için önemi şöyle açıklanmaktadır: “Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılan kimseler eyle, Rabbimiz! Duamızı kabul buyur” (İbrahim,14/40). Lokman suresinde de: “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir” (Lokman, 31/17) buyrulmakta, namazın çocuklara birtakım güzel davranışlarla birlikte öğretilmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Namazın, bütün aile fertlerince kılınması gereğini emir ve işaret eden ayet–i kerimeler (Ta Ha, 20/132; Meryem, 19/17; İbrahim, 14/37) ailenin bütün fertlerinin ibadet ve dua ile özellikle de namazla ilgili vazifelerini hatırlatmaktadır

Bu konudaki dini tavsiye, çocukları erken yaştan itibaren ibadete hazırlamaktır. “tek secde ile de olsa” çocuklar namaza alıştırılmalıdır.[87] Çocuk, namaz kılınan bir evde, büyükler namazda ne yapıyorsa, onlarla birlikte aynısını yapmaya çalışır. Nitekim 2–3 yaşındaki çocukların, büyüklerle birlikte aynı hareketleri yapmaya çalıştıkları, secdede, tahiyyat esnasında onların sırtına binmek için uğraştıklarını görürüz. Bazı büyükler, namazın huzur ve dikkatini dağıtıyor diye, çocukların bu gibi davranışlarından uzaklaşmalarını isterler. Oysa çocuklardaki bu taklit arzusunu anlayış ve takdirle karşılamak gerekir. Çocuklar namaz kılınan odaya, namaz kılan büyüklerinin yanına serbestçe girmeli, büyüklerin nasıl bir dikkat ve huzur ile namaz kıldıklarını görebilmelidir. Bunun temini için de Peygamber Efendimizin bu konudaki örnek tutumları dikkate alınmalıdır.[88]

Namaz eğitiminde çocuğu özendirme teşvik etmenin özel ve önemli bir yeri vardır. Çocuk herhangi bir sebeple namazla ilgilendiğinde bu durum fırsat bilinmeli ve çocuk mutlaka teşvik edilmelidir.

Öğrenmede oyunun rolü önemlidir. Şüphesiz çocukta namaza karşı ilk ilgi, oyun şeklinde ortaya çıkacaktır. Namaz esnasında sırta atlama veya secdede yanına yatma, sırta binme gibi haller, çocukta bir ilgi alanı oluştuğunun göstergeleridir. Çocuğun bu eğlenceli uğraşı belli bir dönem engellenmemelidir.

Zaten Peygamber Efendimiz (sas) de böyle yapmış, namaz esnasında sırtına, başına binen çocukları hiçbir zaman azarlamamış, hatta onların keyfini kaçırmamak için secdeyi uzatmış, namazda kendisi ile oynamalarına izin vermiştir.

Dini hayatın temeli olan namazın bu özel durumu düşünülerek çocuğun dini eğitimi de namaz eksenli olarak yürütülmelidir. Bir hadis–i şerifte de namaz eğitiminin 7 yaşında başlatılıp 10 yaşına kadar kesintisiz olarak sürdürülmesi istenmiştir.[89] Bu zaman içinde de çocuk hiçbir zaman kaba davranışlara ve baskıya maruz bırakılmamalıdır. Bu olumsuz davranışlar, çocuğun namaza karşı sempatisini yok edebilir. Hele hele dayak gibi davranışlardan mutlaka kaçınmak gerekir.[90]

Namaz aslında ergenlik çağı ile birlikte farz olur. Fakat eğitim hadisesi belli bir süreç gerektirmektedir. Dolayısıyla, çocuğun 7 yaşından itibaren namaz kılmasını talep etmenin hikmeti böylece ortaya çıkmaktadır. Çünkü namaz, insan hayatında yalnız Allah’a yönelik bir ibadet olarak kalmaz. Aynı zamanda davranışlar ve günlük hayat namaz ile disiplin altına alınmış olur.[91]

III.VII. Oruç Eğitimi

Namazla ilgili bu tavsiyeler hiç şüphesiz oruç için de geçerlidir. Çocuklar açlığa takat getirdikleri zamanlarda Ramazan Orucuna katılarak bu ibadeti deneyecek, kendilerini ona alıştırmaya çalışacaklardır.[92]

Namaza göre toplumumuzda daha yaygın bir ibadet olan oruç, çocuğun hayatına yine eğlenceli olabilen ortamlarla girebilir. Bu konuda öncelikle Ramazan ayının getirdiği psikolojik ortamdan yararlanılabilir. Sahur ve iftar vakitleri, büyükler için olduğu kadar çocuklar için de ilgi çekici vakitlerdir. Özellikle iftarlarda çocukların sevdiği türde yiyecekler bulundurulabilir.

Çocuğa zaman zaman da orucun bireysel ve toplumsal önemi anlatılabilir.[93]

III.VIII. Çocuğun Dini Eğitimini Kolaylaştırma

Çocuğun din eğitimi sürecinde onun öğrenmesini kolaylaştıran ve oyun ihtiyacını karşılayan bazı hususlar yan yana getirildiğinde pratikteki değerinin çok yüksek olduğunu düşündüğümüz birkaç uygulama vardır. Bu uygulamalar şöyle sıralanabilir;

Abdest almayı öğretmek (Su ile oynamasına izin verme ile),

Dua etmeyi öğretmek (Acı ve üzüntüyü dindirme, hoşa giden bir şeyi isteme),

Oruç tutmayı öğretmek (İftar saatlerindeki neşeyi, sahur saatlerindeki ruhani heyecanı yaşamak),

Bayram atmosferini yaşatmak (Yeni elbiseler giydirme, hediyeler alma vb. coşkuları yaşatma),

Zaman zaman vakit ve teravih namazlarına götürme (Toplumsal bir olaya iştirak etme sevinci gibi).[94]

DÖRDÜNCÜ FASIL

IV.I. Diğer Dini Kavramları Anlayış

Araştırma sonuçlarının üzerinde birleştiği husus şudur: Özellikle 7–9 yaş grubunda cennet–cehennem, melek–şeytan gibi tasavvurlar henüz yeterince olgunlaşmamıştır. Çocuklar bu konularda ancak kendilerine anlatılanlar kadar bilgi sahibidirler. Fakat çocuk düşüncesi soyuttan somuta doğru bir açılış içindedir. Dolayısı ile çocukta bu tür kavramların zamanla beslenmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir.[95]

IV.I.I. Ahirete İman

Mesela, ahirete iman konusu, öyle bir şekilde anlatılmalıdır ki, ümit ve yaşama sevincinin artmasına yardımcı olmalıdır. Bütün sevdiklerine, güzelliklere, ruhi–bedeni bütün isteklerine kâmil anlamda ancak ahirette, ebedi âlemde kavuşacağını kabul etmek ve beklemek çocuğa en büyük destek olacaktır. Bu dünyada neler elde edilmek isteniyorsa, bütün bunlara dünyada iken temiz–helal hayat ile kavuşulacağı anlatılmalıdır. Ahirete iman, çocukların özellik ve temayüllerine göre işlenirse çok müspet sonuçlar doğurur. Sonsuz kemal ve güzelliğe ulaşmak için daimî bir gayrete sebep olur. Dolayısı ile bu duygu ve inanç çocukta güzellik ve doğruluk istikametinde devamlılık sağlarken, kötülük, çirkinlik ve yanlışlıklar karşısında direnme ve dayanma gücü sağlar. Nefsinin isteklerine meşru olan tatmin yolları gösterir.[96]

Çocuk, o zayıf, o nahîf ruhuyla ancak haşire iman ile huzurlu bir hayat bulabilir. Herkes çocukluğunu bu zaviyeden tetkik etse ve hayâlen çocukluk anlarına gitse bu hükmü tasdik edecektir.

Evet, çocuk ince bir kalbe sahiptir, aynı zamanda da hâdiselerin terkibini yapıp neticeye gidecek bir zekâya da sahip değildir. Hem o, büyükleri gibi, kendisini eğlenceye verip tenvîm de edemez. Onun içindir ki, ölüm endişesini bir büyükten daha derin hisseder. Her an etrafından kopup gidenler, onun içinden de bir parça koparıp götürürler. Annesi, babası vefat eden bir çocuğun dünyası ise bütün bütün yıkılır. Ruh âlemini aydınlatan bütün yıldızlar söner ve vicdanının seması karanlığa gömülür. Vicdan taşıyan hemen her insan bunları hissedebilir.

Çocukluğumda bir kardeşim ölmüştü. Onun mezarına her uğrayışımda ellerimi açar “Allahım ne olur dirilt de onun güzel yüzünü bir kere daha göreyim!” der yalvarırdım. Şimdi bu halette olan, ben ve benim gibi binlercenin kalbindeki “Öldükten sonra dirilme inancını silin; gönlünden bu imanı söküp atın, bu yanan kalbe ve figan eden gönüle ne ile derman olacak ve bu yangını nasıl söndüreceksiniz? Hayır, hayır, hiçbir şeyle ona derman olmanız ve onun ateşini söndürmeniz mümkün olmayacaktır. Sadece haşir akîdesidir ki, bu buhranlar ve sıkıntılar arasında kıvranan çocuğa soluk aldırır ve rahat ettirir.

Evet, yakınlarının teker teker kopup gidişi karşısında; ancak onların cennete gittiğine imandır ki, bu yavruya teselli verir ve onu bu dayanılmaz dertten kurtarır.

Küçük dahi olsa, alıştığı, ülfet ettiği bir yakını, büyüğü veya onsuz yapamayacağını kabul ettiği bir sevdiğinin göçüp gitmesi, onun nazenin kalbinde kapanmayacak bir yara açar. Bu öyle onulmaz bir yaradır ki, ona ancak şu düşünce merhem olabilir:

“Buradan gitti veya alındı; fakat orada Hudâ, ona cennet kapılarını açtı. Şimdi o, cennet bahçelerinde kuşlar gibi kanat çırpıp uçuyor. Eğer ben de ölsem onun gibi uçacağım.

Şayet ölen büyük ise, şöyle düşünecek; o öldü, ama orada da beni kucağına alıp sevecek, başımı okşayıp bağrına basacak. Ve işte bu düşüncelerdir ki, ölümün açtığı firkat ve ayrılık gediğini kapayacak ve onun kanayan yarasına merhem olacaktır.

Huzur mu istiyorsunuz? Onu ne dört bir yanda tütüp duran fabrika bacalarıyla, ne de yıldızlar arası seferler düzenlemekle temin edemezsiniz. Hakikî huzur, işte bu iman ve inanca dayalı olan huzurdur. Evet, bu öldükten sonra dirilme esasları üzerine kurulu huzur, işte gerçek huzur odur.

IV.I.II. Meleklere İman

İman esaslarından birisi olan meleklere iman öğretimi hususu da dikkatle ele alınması gereken bir meseledir. Çünkü melekler normalde gözle görülemeyen soyut varlıklardır. Bu nedenle önce, çocukların ilgisi konuya yöneltilerek onların meleklerle ilgili sorular sormasına zemin hazırlanmalıdır. Meleklerin özellikle çocukları kötülüklerden ve tehlikelerden korudukları anlatılabilir. Meleklerin onlar için yardımcı olduğu, çocukları, Allah ile birlikte meleklerin de sevdiği belirtilmelidir. Özellikle küçük yaştaki çocuklar için bu düşünce, inancın gelişimi açısından oldukça faydalıdır denilebilir.

Meleklere iman öğretiminin, çocuğun dini hikâye ve masallardan özellikle zevk duymaya başladığı 3–4 yaşlarında başlatmakta isabet vardır. Yaşına paralel olarak, meleklerin Kur’an–ı Kerim ve hadis–i şeriflerde zikredilen özelliklerinden de bahsedilebilir. Bu anlamda meleklerin yemek, içmek, çoğalmak, erkek ya da dişi olmak, uyumak, yorulmak, genç veya ihtiyar olmak gibi insana mahsus özellikleri olmadığı anlatılabilir. Bu itibarla çocuklara, meleklerin daimî olarak Allah’a ibadet eden, O’na hiçbir zaman karşı gelmeyen varlıklar olduğu anlatılmalı, eğer insanlar da ibadetlerine devam edecek olurlarsa, meleklerin derecesine yükselebilecekleri hatta onları kısmen geçebilecekleri vurgulanabilir.

Bu bilgilere ilave olarak, büyük melekler ve görevlerinden de kısaca bahsedilmelidir. Dört büyük melek olarak Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (aleyhimusselam)’dan, Kiramen Kâtibin (insanın sağ ve sol omuzlarındaki şerefli yazıcılar), Hafaza melekleri, Münker–Nekir melekleri ve görevleri sade bir anlatımla çocuklara aktarılmalıdır.

Yukarıda zikredilen bilgilerin 3–5 yaş arasındaki çocuklar için yeterli olacağı söylenebilir. Vicdan duygusunun gelişimi ile beraber, bir diğer ifade ile 8–10 yaşlarından itibaren çocuklara şeytan kavramından da bahsetmek uygun olabilir. Melek ve şeytanın vazifelerini anlatan şimdi nakledeceğimiz hadis–i şerif bu yaştaki çocukların anlayabileceği niteliktedir:

“Şeytan da Melek de insanoğluna sokularak onun kalbine birtakım şeyler getirir. Şeytanın işi, kötü şeylerle korkutup, doğruyu yalanlatmaktır. Meleğin işi ise, iyiyi tavsiye edip, doğruyu tasdik ettirmektir. İçinde, doğruluğun tasdiki ile alakalı bir duygu hisseden, bilsin ki, bu duygu melektendir. Kim de içinde kötülüğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki, o şeytanın sesidir. O halde, şeytandan koruması için Allah’a sığınsın”.[97]

Bu hadis–i şeriften hareketle, anne ve babalar, zaman zaman içimizde hissettiğimiz iyi duygu ve düşüncelerin, bize Allah tarafından görevlendirilen meleklerince ilham edildiğini, meleklerin büyüklerle olduğu kadar çocuklarla da yani kendileri ile ilgilendiklerini bilmeleri özellikle izah edilmelidir.

Kötü düşüncelere ve hayallere daldıklarında ise, kendileri ile şeytanın ilgilendiğini hatırlayarak, bir an önce bu duygulardan uzaklaşmaları gerektiğinden bahsedilmelidir. Bunun için de şeytandan Allah’a sığınmak maksadı ile “euzu besmele” çekmek gerektiği onlara sık sık telkin edilmelidir. Küçük yaşlardan itibaren bu alışkanlığın verilmesi gerçekten önemlidir.[98]

Çocuğa, nurani varlıklar olan melekler hakkında anlayabileceği ölçüde bilgiler verilebilir. Meleklerin insan için koruyucu, haberci ve daha başka vazifeleri olduğu anlatılabilir. Mesela, sıkıntılı durumlarda Allah’ın ve meleklerinin insanlara feyiz ve rahmet indirdiği (Ahzab, 33/43), dolayısı ile her durumda ümidini yitirmeden azimle çalışması gerektiği öğretilebilir. Meleklere iman, çocuğun yaşı arttıkça ruhunun yücelmesine ve insanın yaratılış gayesini gerçekleştirmesine yardımcı olur. Kur’an–ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “Takva (iyilik), Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara inanan insanın iyiliğidir..” (Bakara, 2/177)

IV.I.III. Peygamberlere İman

Peygamberlere iman konusu çocuklara yine soru–cevap metoduyla, Peygamberimiz Hz. Muhammed’den başlamak sureti ile öğretilebilir. Daha sonra Kur’an–ı Kerim’de ismi ve kıssaları geçen peygamberlerden bahsedilebilir. Hz. Yusuf kıssası, Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’un Firavun ile olan mücadeleleri, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in başından geçenler… Çocukların ilgi ve merakla dinleyebileceği, yaşanmış önemli hadiseler olan bu kıssalar, onların anlayış ve kavrayış seviyelerine uygun bir anlatımla nakledilirse, rahatlıkla kavrayabilecekleri ve peygamberlere iman bahsinde istifade edilecek unsurlardır. Özellikle Hz. Peygamberin çocuklara gösterdiği ilgi, şefkat ve sevgi, hadis–i şeriflerden örneklerle zenginleştirilerek verilebilir. Mesela; “Hz. Peygamberin çocukluğu nasıl geçmiştir? Ne gibi olaylarla karşılaşmıştır? Çocukluğundaki davranışları nasıldı? Benzer konular Hz. Peygamber (sas)’in hayatını anlatan siyer kitaplarına müracaatla çocuklara aktarılabilir. Hz. Peygamber (sas)’in çocuklara karşı sevgi ve şefkati de ayrı bir şekilde anlatılmalıdır.

Özellikle okul öncesi dönemde başkalarını taklide özenen çocuk, bu devrede bir yandan sosyalleşme süreci yaşarken, aynı zamanda en küçük ayrıntısına kadar kopya edeceği bir modele de ihtiyaç duyar. İşte bu dönemde, çocuklara Peygamber Efendimizle alakalı olarak anlatılan çeşitli hatıralar, onun Hz. Peygamberi daha iyi tanımasına ve kendisine model almasına kapı aralayabilir. Ayrıca anlatılan hikâye ve menkıbelerin, çocukların manevi hayatlarına katkıda bulunduğu, onlarda ruhi tecrübe ve dini şuurlarının gelişimini de etkilediği bir gerçektir. Çünkü anlatılan dini hikâye ya da kıssaların renkli ve zengin motifleri çocuklara oldukça uygun düşmektedir. Hikâyede geçen ideal kahraman, çocuğun ruhunda müspet tesirler meydana getirmekte ve adeta onun benliğinin bir parçası olmaktadır. Diğer yandan, çocukların kendilerine anlatılan dini hikâyeleri aradan uzun yıllar geçse de unutmadıkları gözlenmektedir. Bu tespiti doğrulayan bir vakayı gelin büyük şair Necip Fazıl’dan dinleyelim:

“İlk dini telkinlerimi büyükbabamdan aldım. Ondan dini menkıbeler dinliyorum. Hz. Ali’ye, onun misalsiz kuvvet ve şecaatine dair anlattıklarından sonra şunu soruyorum:

–Büyükbaba! Hz. Peygamber mi daha kuvvetliydi, Hz. Ali mi?

Beş yaşındaki çocuk saflığından fışkıran bu sual, büyükbabama hem çocuklara hem de büyüklere verilebilecek cevapların en güzelini verdiriyor:

–Onda peygamber kuvveti vardı.”

Büyükbabamın; “Onda peygamber kuvveti vardı” sözünü hecesi hecesine hiç unutmadım.

O halde, çocukların hikâye ve masallara ilgi duydukları 3–4 yaşlarından itibaren dini hikâye ve menkıbeler okunmalıdır. Bu konu ile alakalı olarak, peygamberlerin hayatlarını ihtiva eden çocuk kitapları oldukça faydalıdır. Peygamberlerin, vazifelerini sağlam bir irade ve metanetle yerine getirmeleri, gerektiği zaman Allah’ın izni ile mucizeler göstermeleri, Allah’ın yardımı ile başarıdan başarıya ulaşmaları… Bütün bunlar çocuk ruhunda tertemiz, olumlu tesirler meydana getirecektir. Özellikle Hz. Peygamber (sas)’in çocukluğu, mucizeleri, hicreti ve hayatı çocuklar için zevkle dinleyebilecekleri konulardır. Mekke’den Medine’ye hicret esnasında Hz. Peygamber (sas)’in mağaradaki durumunu dinleyen hemen her çocuk, Peygamberin görülmesini engellemek için ağ ören örümceğe, yumurta bırakan güvercine minnet duyguları ile sevgi beslemektedir.[99]

IV.I.IV. Kitaplara İman

İman esaslarından birisi de Allah tarafından peygamberlere kutsal kitapların gönderildiğidir. Bu itibarla çocuklarımıza, Kur’an–ı Kerimin Allah tarafından Efendimiz (sas)’e vahyedildiği, mucize bir kitap olduğu anlatılmalıdır. Çünkü her büyük medeniyet, kendi çapında bir ilim, fikir ve sanat hayatıyla birlikte yürür, bunları geliştirmeye çalışır. İşte Türk–İslam Medeniyeti’nin ilim ve fikir hayatının en önemli dinamiklerinden birisi de hiç şüphesiz Kur’an–ı Kerim olmuştur. Türk–İslam toplumu olarak, iyilik ve güzellik namına her neye sahip olmuşsak bütün bunları Kur’an–ı Kerim’e borçluyuz. Yetişmekte olan nesillerimize Kur’an–ı Kerim’i tanıtmak, O’nun okunuşunu öğretmek, bazı surelerin kısa da olsa anlamlarını okumak–anlatmak çocuğun dini eğitimi açısından oldukça önemlidir.

Kur’an–ı Kerim Hakkında çocuklara verilecek olan bilgilerin, teorik olmasından ziyade, çocuğu Kur’an–ı Kerim’e yaklaştıracak, ona ısınmasını nihayet okumaya çalışmasını sağlayacak bilgiler olmasına dikkat edilmelidir. Bu amaçla Kur’an–ı Kerim’in güzel sesli kişilerce okunan teyp ve video bantları çocuklara dinletilmeli veya izletilmelidir. Kur’an–ı Kerim’in manevi ve lahuti cazibesi küçük yaştaki çocuklarımızın kulağında yer etmelidir.[100]

Çünkü çocukluğun ilk yıllarında ezan, Kur’an, cami gibi dini unsurların kalıcı ve derin tesirleri olur. Kasetlerden, radyo ya da televizyonlardaki programlardan faydalanarak çocuğa güzel sesle okunan bir Kur’an dinletmek, okunan surelerin manasını ailece müzakere etmek, bütün aile fertlerinin bunu ilgi ile takip etmesi çocuklar için kalıcı ve müspet tesirler meydana getirir.[101]

Ömer Seyfettin, Kur’an–ı Kerim’i huşu ile okuyan annesinin, kendisinde bırakmış olduğu o derin çocukluk anısını bizlere şöyle aktarıyor:

“Uykum yoktu. Anneme bakıyordum. Yeşil baş örtüsü başında, bu ışıklı karanlık içinde, bir hayal gibi hareket ederek Kur’an–ı Kerim’ini aldı ve pencerenin kenarına, geniş sedire oturarak dokunaklı ve ince sesi ile okumaya başladı. Ruhumda inleyen bir şiirin mısralarının yankısını andıran bu güzel sesi dinleyerek… Büyük, yeşil baş örtüsünün altında, tıpkı ölen kız kardeşime benzeyen güzel ve temiz çehresini görerek… Ve yavaş yavaş sallanan başının ahenkli ve az sesli duasını seyrederek dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı sema gittikçe aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız, koyu lacivert bir atlasa düşmüş mavi ve nadide elmaslar gibi parlıyor, son ışıklarını yayıyorlardı. Annemi bir meleğe benzetiyordum. Bu hayal ile melekleri düşünerek… Kur’an–ı Kerim okuyan annemin şimdi etrafına toplanmaları gereken melekleri müşahede ediyorum zannederek dalıyordum. Yüzümün üstünde ahirette güler bitecek ve cehenneme girecek olsam dahi katiyen yanmayacak olan sol kaşımın ucunda tatlı bir zambak aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldanmasına bakarak… O görülemeyen meleklerin kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi Kur’an–ı Kerim tutan ince parmaklarıyla okşadığı sarı ve çok saçlarıma dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum”.[102]

Burada yeri gelmişken, şu tespiti yapmamızda fayda olacağını düşünüyoruz. Kur’ân–ı Kerim, yaratılış, varlık, genişliğiyle bütün kâinat hakkında en yeni ilmî verilere muvafık, onlarla çelişmeyen; hatta küllî kaideler halinde onlara dair icmali bilgiler veren öyle harika bir kitaptır ki, onun için, mikro–âlemden makro–âleme kadar her şeyi kulluk hedefli şerh ve izah ediyor dense sezadır. “Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb âleminin anahtarları onun nezdindedir. Onları Kendisinden başkası bilemez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun haberi olmadan bir yaprak bile düşmez. Yerin derinliklerine doğru karanlıklar içindeki herhangi bir tane, hâsılı yaş–kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık kitab–ı mübinde bulunmasın.” (En’âm, 6/59) ayeti de bu gerçeğin semâvî şahididir.

Dolayısıyla, İslam tarihi gibi, İslam’ın eğitim tarihi de Kur’an–ı Kerim’e iman ve bu imanın gereği olarak Kur’an–ı Kerim eğitimiyle başlamıştır denilebilir. Bu eğitimi ilk kez başlatan da Peygamber Efendimiz (sas) olmuştur. Daru’l–Erkam’dan başlayıp Suffe’ye, oradan da Daru’l–Kurralara uzanan Kur’an–ı Kerim Eğitimi günümüze kadar kesintisiz olarak devam etmiştir. Dolayısı ile ebeveynin, çocuklarını bu hususların bilincinde olarak, Kur’an–ı Kerim’e iman ve onunla amel konusunda eğitmesi gerekmektedir.

Kitaplara iman mevzuunu, Zümer suresindeki şu ayet–i kerimelerin meali ile noktalamak istiyoruz:

“Hiç Allah’ın, göğsünü İslam’a açması sebebiyle, Rabbi tarafından nura kavuşan kimse kötü tercihi sebebiyle fıtratını değiştiren, kalbi katılaşan, göğsü daralan kimse gibi olur mu? Yazıklar olsun, kalpleri Allah’ı anmak hususunda katılaşmış olanlara! İşte onlar besbelli bir sapıklık içerisindedirler.

Allah, sözlerin en güzelini indirmiştir. Allah’ın vahiy yolu ile gönderdiği bu söz, her tarafı birbirini tutan, gerçekleri, farklı üsluplarla tekrar tekrar beyan eden bir Kitaptır. Rablerini tazim edenlerin derileri onu okuyup dinlerken ürperti duyar, sonra derileri ve kalpleri Allah’ı anmakla ısınıp yumuşar, sükûnet bulur. İşte bu Allah’ın hidayetidir ki, onunla dilediğine yol gösterir. Ama Allah’ın şaşırttığı kimseyi ise hiç kimse doğru yola koyamaz” (Zümer, 39/ 22,23).

IV.II. Helal–Haram İnancı

Haram, kişinin kendi hakkı olmayan bir şeyi elde etmesidir. Aslında “haram” kelimesi ile dinimizde yasaklanmış olan tüm davranışlar kastedilmektedir. Ancak “haram lokma, haram kazanç” gibi ifadelerde halkımız arasında daha çok, kişinin kendisinin ve başkalarının hak–hukuku ile ilgili olumsuz anlam dile getirilmektedir. Kul hakkı Allah’ın bağışlamadığı bir haktır. Helal ise, dinimizce yapılması uygun görülen davranışlardır.

Bugün toplumumuzda adi suçlar kapsamına giren davranışlar, dinimizce de suç ve dolayısı ile haram olarak kabul edilirler. Bu nedenle eğer çocuklara haram ve helalin ne olduğu, hangi davranışların haram kabul edildiği, bunu yapanların dinen sorumlu olup cezalandırılacakları, helal davranışlarda bulunanların ise hem bu dünyada hem de ahirette huzurlu olacakları inancı kazandırılabilirse, bu inanç mutlaka onların davranışlarına yansıyacaktır. Çocuk, başkasına zarar vermeyi düşündüğünde dahi haram–helal kavramı ve günah duygusu onun koruyucu kalkanı olacaktır. Yalnız bu inanç ona, daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi baskı ile değil sevdirilerek yapılacaktır.[103]

Meseleye ebeveyn açısından baktığımızda ise, İslam eğitiminin en çok dikkat edilmesini istediği hususun “helal–haram” konusu olduğunu görürüz. Anne babanın yedikleri ile, çocuklarını besledikleri yiyeceklerin helal olması önemli bir husustur. Haram lokmanın insan karakterini etkileyeceği uyarısını yapan İslam, çocuğa verilen anne sütünün helal olmasını, dolayısı ile anne–babanın çocuklarını helal lokma ile büyütmelerini ister. Onun içindir ki İslam bilginlerince, çocuğun emdiği sütün karakterine de tesir edeceği kabul edilmektedir.[104]

Bu noktadan hareket eden Ragıb el–İsfehani, Tafsilu’n Neş’eteyn ve Tahsilu’s–Saadeteyn isimli eserinde Araf suresinin 57. ayet–i kerimesini izah ederken şöyle demektedir: “Ayet–i kerimedeki ‘temiz beldeden’ kasıt, çocuklarını helal lokma ile büyüten anne ve babalardır. Bu anne–babadan doğacak çocuklar ise temiz bir arazinin meydana getireceği bitkinin Allah tarafından büyütülmesi gibi, Allah tarafından terbiye olunacaklardır. Helal lokma ve sütle büyüyen anne–babaların çocukları İlahi müdahale ile büyür. ‘Verimsiz bir araziden’ kasıt ise, çocuklarını haram lokma ve sütle büyüten anne–babalardır. Böyle bir aileden de toplumda problem haline gelen çocuklar dünyaya gelecektir. O halde, çocuğu meydana getiren unsurların helal ya da haram olmasının, çocuğun karakterine doğrudan etkisi vardır.[105]

Buna rağmen İslam eğitimi, haram lokma ve sütle oluşan karakterlerin de eğitilebileceğini kabul etmektedir.

Burada, mevzuumuza olan paralelliği açısından Sadık Dânâ’ya ait bir hatırayı nakletmek istiyoruz: “Sabahları çocukluğumda, evden çıkarken anneciğim her işi bırakıp kapıya gelir; ‘Aman evladım, komşu bahçelerinden en ufak bir meyve dahi olsa, sakın sahibinin haberi olmadan alıp yeme, çünkü haram olur’ diye tembih ederdi. Çünkü Erenköy, o zamanlar ıssız bir kasaba idi. Evler, üç–beş dönüm meyve bahçeleri içerisinde bulunurdu. Bu tenhalıktan istifade ederek, gizlice meyve koparıp yiyenler olurdu. Hatta yetişkin çocukları olan bazı kadınlar, müstakbel gelinleri için: ‘Ya Rab! Oğluma–kızıma helal süt emmiş bir kısmet ver diye dua ederlerdi. Yaşım küçük olduğu için bu sözlerden bir şey anlamazdım. Şimdi anlıyorum ki, helal sütle gıdalanan yavrular, Cenabı Hakkın izni ve inayetiyle diyanetli, hüsnü ahlak sahibi, dürüst insanlar oluyorlar. Hatta bir darb–ı mesel (atasözü) vardır: Zamanında bazı insanlar, bir Allah dostundan, çocuklarının dini eğitimi ile ilgili güzel tavsiyeler almak için: ‘Çocuğumuzu nasıl terbiye edebiliriz?’ diye sormuşlar. O da cevaben şunu söylemiş: ‘Helal lokma yediriniz, sonra sokağa salıveriniz, Allahu Teâlâ onu himaye eder”.[106]

Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helal ve meşru rızkla beslenmesi de fevkalade önemlidir. Katiyen bilmeliyiz ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluğun, negatif bir “olgu” olarak –muvakkaten dahi olsa– çocuğa da aksettiği çok görülen vakalardandır. Damarlarındaki bir parça haram ya da şu şekilde bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne –aynı şeyler hanımınız için de söz konusudur– o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

İmam–ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin ikinci talebesi Muhammed b. Hasan eş–Şeybani ibadetler konusunda bir kitap telif etmişti. Ona: “Zühd (kalben dünyadan alakayı kesip insanın kendini ibadete vermesi) ile alakalı bir kitap yazacak mısınız?” diye sordular. O da: “İşte Kitabu’l–Büyu (alışveriş hükümlerinin anlatıldığı kitap), bunu telif ettim” dedi. Ona: “Zühde daha yakın konular olması itibarı ile, hiç olmazsa namaz ve oruç gibi konuları yazsaydınız. Böyle yapmayıp siz, alışveriş hükümlerini anlatmışsınız” denilince, cevaben şunu söylemiştir: “Yanılıyorsunuz! Bütün zühdün esası helal lokma yemektir. Eğer bir kimse Müslümanlıktaki alışverişin hükümlerini bilmezse harama düşebilir”.[107]

IV.III. Çocuğun Doğruluk– Yalan Konusunda Eğitilmesi

Çocuğun dini eğitiminin temel amaçlarından birisi de doğruluk alışkanlığının verilmesi olmalıdır.

Bir davranış olarak yalancılık her zaman korkunun ürünüdür. Çünkü kendisine akıllıca ve sevecenlikle davranılmış olan çocuğun gözlerinde açık yüreklilik olacak, yabancıların yanında bile korkusuz bir tavır gösterecektir. Azarlanan ve şiddete maruz kalan bir çocuk ise sürekli olarak korku içerisinde olduğundan, normal bir davranışta bulunsa bile bir kuralı çiğnediğini düşünecektir. Başlangıçta küçük bir çocuk yalanı bilmez ve tanımaz. Yalanı tanıması yetişkinleri gözlemlemesi ve duyduğu korku ile başlar.

Çocukların yalan söylemeyi öğrenmemeleri isteniyorsa, yetişkinlerde şaşmaz bir doğru sözlülük kesinlikle zorunludur. Yalan söylemenin bir suç olduğunu öğreten, ama yine de yalan söylediği çocuklarca bilinen anne–babalar ahlaki açıdan otoritelerini yitirirler.  

Çocuk, esas itibarı ile hareketlerinde samimi olduğundan yalan söyleme ihtiyacı duymaz. Halkımız arasında “haberi çocuktan al” sözü, onun gizli–kapaklı konuşma bilmediğini gösterir. Bu nedenle çocuk, yalanı yetişkinlerden öğrenir veya onların yanlış eğitimleri sonucu yalancılığa alışır.[108]

Yaklaşık 6–7 yaşına kadar çocuğun, yalanın sonuçlarına ilişkin hiçbir fikri yoktur. Büyüklerin şiddetli tepki göstermelerine bağlı olarak yalanı, yasak çerçevesinde yorumlar. Ona göre gerçek olmayan her şey yalandır. 8 yaş civarında yalan, hala gerçek olmayan her şey olarak nitelendirilir. Ancak, yanlışlar artık yalan olarak yorumlanmazlar. Bu yaştaki çocuklar henüz yalanın kuralını tam olarak anlayamamışlardır. 10 yaş civarında yalanın, “kasden doğru söylenmeyen her şey” olarak anlaşıldığı görülür. Buna göre, çocukta doğru–yalan eğitiminin ahlaki açıdan ciddi bir şekilde 7 ila 10 yaşlar arasında ele alınabileceği düşünülebilir.[109]

Çocukların yalana başlaması ve yalan söylemesinin sebepleri genel olarak şunlardır:

1. Övünmek, kendini üstün göstermek,

2. İlgi çekmek,

3. Ceza ve dayak korkusu,

4. Büyüklerin yalan söylemesi,

5. Utanma, çekinme veya alay edilmekten korkması,

6. Menfaat elde etmek istemesi,

7. İntikam almayı düşünmesi.

Çocuğun yalana alışmamasını temin etmek için dikkat edilmesi ve yapılması gereken hususlar şunlar olabilir:

1. Anne–baba ve diğer yetişkinler çocuğun yanında şaka dahi olsa kesinlikle yalan söylememeli, bu açıdan çocuğa kötü örnek olmamalıdırlar. Eğer ebeveyn yalan söylüyorsa çocuk da yalan söyler ve bunu önlemek oldukça güç olur.

2. Çocuğa gereken ilgi ve sevgi mutlaka gösterilmelidir.

3. Çocuktan gücünün üstünde işler ve başarılar beklenmemeli ve zorlanmamalıdır.

4. Çocuk başkaları ile karşılaştırılmamalı, aleyhte kıyaslamalar yapılmamalıdır. Yoksa kendisi ile kıyaslanan çocuğa kin besleyecek, kendisini ondan üstün göstermek için yalan söylemeye başlayacaktır.

5. Yalan söyleyen çocuk kesinlikle dövülmemeli, cezalandırılmamalıdır. Bunlar çocuğu daha ihtiyatlı olmaya, yalanının çıkmaması için daha düzenbaz olmaya doğru götürür.

6. Çocuk, doğruyu söylemenin kendisi için güç olduğu bir zamanda doğruyu söylemişse mutlaka övülmeli ve ödüllendirilmelidir. Böylece, ödülden memnuniyet duyacak ve onda doğru söyleme yer edecektir. Yalan söylediği zaman ise ona yalanın kötü bir şey olduğu, yalan söylemesinin büyüklerini üzdüğü ve bir dahaki sefere ondan mutlaka doğru konuşmasının beklendiği belirtilmelidir.[110]

Çocuğun doğruluğa alışması yönünde yapılacak dikkatli ve yeterli bir kontrolün, çocuklar üzerindeki yararı ve tesiri açıktır. Çünkü küçük çocuk hayır ve iyiliğin kabiliyetini, fıtratın o tertemiz halini kendisinde henüz bozulmamış bir şekilde taşımaktadır. Nefsi arı–durudur, yaşı gereği kötülüklerden çok uzaktadır. Büyüklerde bulunmayan birçok hayır ve fazilet mayası onlarda terü–taze durmaktadır. Bu bakımdan çocuk, iman, ahlak, şahsiyet ve doğruluk bakımından gelişmeye oldukça istidatlıdır. Eğer bu yaşlarda çocuğa iyi bir çevre ve eğitim verilebilirse istenilen sonuca Cenabı Hakkın izni ve yardımı ile rahatlıkla ulaşılır.

BEŞİNCİ FASIL

V.I. Dini Eğitimde Çocuklara Sevgi Ve Şefkatin Önemi

İnsan hayatının hem ruhi hem de dini bakımdan en önemli kavramı sevgidir. Buradan hareketle kardeşlik duygusunu, insan sevgisini, hayvan ve tabiat sevgisini güzel bir şekilde geliştirmek mümkün görülmektedir. İnsanın fıtratında bulunan bu duygunun geliştirilmesiyle eğitime ait pek çok problem de halledilmiş olacaktır.

Anne–baba ile çocuklar ve daha geniş anlamda dünyadaki bütün fertler arasındaki ilişkilerde sevginin pratik anlamda sayısız denebilecek kadar çok mana ve değeri vardır. Sosyal ilişkilerin uyumlu ve ahenkli olması, korku, tasa ve güvensizlik duygularından uzak olarak yaşayabilmesi için sevgi duygusunun geliştirilmesi yani çocuğun bu anlamda eğitilmesi gerekmektedir. Bu da ancak, sevgi duygusunun insanda yerleşmesi ile mümkündür.[111]

Bazı ebeveynler bebek–çocuk bakımını bir yük olarak görürler. Çocukla konuşmayı, gülüşmeyi gereksiz bulurlar. Bebeğin ağlamasına aldırış etmezler ya da kızar, öfkelenirler. İşte böyle anne–babanın çocuklarında oluşacak ruhsal boşluk, onların karakterini olumsuz yönde etkileyecek ve çevreleri ile olumlu ilişki kurmalarını güçleştirecektir.

Çocuk için en mutlu ortam, anne–babanın tebessümleri ile süsledikleri aile ortamıdır. Şayet böyle bir tablo çizilemiyorsa çocuk için paranın, oyuncakların, elbise ve eşyaların bir önemi yoktur. Çünkü ebeveynin geçimsiz olduğu bir ortamda, çocuk kendini güvende hissedemez ve ruh dünyası karmaşa yaşar. Endişe ve korku duymaya başlar.

Hatta bazı anne ya da babalar çocuğa karşı nefret duyduklarını açıkça dile getirirler. Çocuğa, adeta bir hayvanmış gibi davranır, aslında hayvana dahi yapılması yasak olan eziyeti, dayağı reva görürler. Çocuk, anne ya da babanın ilgilerini çekebilmek için bir şeyler yapmaya çalışır. Ama onlar sanki kör gibidir ve daha da itici davranırlar. Çocuğun olumlu davranışlarını hiç görmez, olumsuz davranışlarını ise anında cezalandırmak isterler.

Aslında bu tür anne–babalar, kendi huzursuzluklarını ve olumsuz duygularını çocuklarına yansıtmakta, bu durumlarının acısını adeta çocuktan çıkarmaktadırlar. Böyle anne–babalar incelendiğinde, çoğunlukla kendilerinin de yeterli sevgi görmedikleri ya da öksüz/yetim büyüdükleri anlaşılır.[112]

Böyle anne–babalar ahlaklı da olsa, onlar katı ahlaklı bir tabiata bürünmüş olduklarından dolayı, çocuklarının kusurlarını şiddetle eleştirirler. Oysa bu kusurların daha büyüğü kendilerinde vardır, ama bilinçaltında kaldığından bunu bilmezler.[113]

Sevgisiz anne–babalar verici olmayan kişilerdir. Böyle bir ailede çocuğun ruhsal gereksinimleri çok az olarak karşılanır. Çocuğa yaklaşım sıcaklıktan yoksundur. Anne ya da baba genel olarak çocuğu benimseyememiş gibidirler. Sevecenlik gösterdikleri zaman bile, hallerinde bir yapmacıklık ve zorlama göze çarpar. Çocuk, hakkı olan koruma ve kollanmadan mahrum kalmıştır. Çocuk bakımı anneye ağır bir yük gibi gelir. Çocukların kendisini eve bağladığından, gezmesine, çalışmasına engel olduğundan yakınır. Yanına sokulmalarını istemez. Öpüşü, kucaklayışı soğuktur. Kimi anne bu soğukluğu bilinçli olarak açığa vurur.[114]

Endişeli anne babalar, gerçeği doğru olarak değerlendiremezler. En küçük şeyleri bile abartırlar. Hâlbuki aile ilişkilerinde anne–baba, çocuklarını denetlemeden önce kendilerini geliştirmelidirler. En küçük yanlışları karşısında dahi, çocuklarına hemen sinirlenen anne–babalar genelde kalıplaşmış, eski örneklerdir. Sevgiye dayalı örnek anne–baba ise, uzun vadeyi göz önüne alır ve çocuğun problemini anlamaya çalışır. Konuşarak ona yardımcı olur. Böyle bir çabanın ürünü ise gelişmiş insandır.[115]

Çocuk, sevildiğini bildiği bir ortamda güvenli hareket edebilir. Kendinden emin davranışları, konuşması, başarısı, kurduğu arkadaşlıklar bunun en büyük ispatıdır. Çocuk, sevmeyi ancak başkaları tarafından sevilerek öğrenir. Bu sayede insanlara karşı sevecen ve sempatik tavırlar sergiler. En önemlisi insanları sever. Bu da çocuğun insanlarla olan ilişkisini daha bir güçlü hale getirir.[116]

Başta ebeveyn olmak üzere, bütün büyüklerin küçüklerle olan münasebetinde en mühim esas, onlara gösterilecek olan sevgi ve şefkattir. Büyüklerde takdir edilme ihtiyacı ne ise, küçüklerde de sevilme, şefkat görme ihtiyacı aynı şeydir. Ancak, çocuklarda sevgi, onların gelişmesi açısından gıda hükmüne geçtiği için, şahsiyetlerinin tam olarak teşekkülünde ve sosyalleşebilmelerinde en önemli faktör hükmündedir. Çocuğun, daha sonraki yıllarda göstereceği bir kısım ruhi bozukluklar, ailesinden yeteri kadar sevgi ve alaka görmemesi, kötü muamelelere maruz kalmasıyla izah edilmektedir. Russel, “eğiticide sevgi olmaz ise, çocukta ne karakter ne de zekâ serbest bir şekilde gelişemez” demektedir. Perval, çocuk intiharlarının sebeplerinden biri olarak, çocuktaki “sevilmediğine” dair olan inancı gösterir. Jacquin, “az veya çok bilinçli olan sevgi ihtiyacı çok büyüktür, hiç olmazsa ölçülü de olsa sevilmeyen bir çocuk içine çekilir, zayıflar ve bencil bir şekilde kabuğuna çekilir. Çocuk temiz havaya nasıl muhtaç ise sevgiye de aynı şekilde muhtaçtır” demektedir.

V.II. Efendimizde (sas) Çocuk Sevgisi

Efendimiz (sas)’de çocuk sevgisi oldukça aşikârdır. Onlarla haşir neşir olmuştur. Kendisi ile çocuklar arasına hiçbir hiyerarşi ve engel koymamıştır. Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verecek her çeşit tutumdan kaçınmış, onların teklifsizce yanaşıp konuşmalarını teşvik edecek davranışlara ehemmiyet vermiştir. Normal olarak Hz. Peygamberin yanına gelenler izin isterlerdi. Ama bunun tek istisnası çocuklardı. Rivayetler, Hz. Peygamberin, içeriye kimsenin alınmamasın tembih ettiği zamanlarda dahi, çocukların bu tembih dışında tutulduğunu görüyoruz. Çocuklara, onlar birer yetişkinmiş gibi selam verir, hal ve hatırlarını sorardı. Hastalanan bir Yahudi çocuğunu ziyareti de yine rivayetlerde açıkça görülmektedir. Buhari, Hz. Peygamberin bu durumunu “Çocuklara geçmiş olsun ziyareti” adı altında müstakil bir başlıkta ele almıştır. Enes’in rivayetiyle Efendimiz (sas), çocuklarla şakalaşmada da diğer insanlardan çok öndeydi. Ancak bu şakalaşmalarda hiçbir zaman yalana yer vermediği de rivayetlerde gelmektedir. Hz. Peygamber Efendimiz, çocukları sık sık omzuna alır, onların sırtına binmelerine, göğsüne çıkmalarına müsaade ederdi.

Resülullah (sas), çocukların tabii ve insiyaki hususlarında hemen kemen hiç müdahale etmemiştir. Esasen çocuklar, ciddi davranışlarında dahi bilindiği gibi hukuki mesuliyetten muaf tutulmuşlardır. Durum böyle olunca, çocuğun terbiyesinde ne derece müsamaha ve anlayış gösterilmesi gereği kendiliğinden anlaşılır. Nitekim Ayşe Validemiz, Resülullah (sas)’ın kimseyi dövmediğini, bu niyetle eliyle hiçbir şeye vurmadığını haber vermektedir.[117]

Çocuğun yaramazlıklarına tahammül etmek gerekmekte, her an karşılaşılması normal olan bu tür hareketlere müdahale etmemek, kızmamak, dövmemek iktiza etmektedir. Efendimiz (sas) bu durumu; “Çocuğun küçüklüğündeki yaramazlığı, büyüdüğü zaman aklının çok olacağına alamettir”[118] diyerek bizlere yol göstermektedir. Peygamberi terbiyede, çocukların arzusuna karşı ilgisizlik yoktur. Esas olan gereken ilgiyi göstermek ve çocuğun arzularını imkanlar nispetinde gidermeye çalışmaktır.[119]

Çocuk, sopadan, tehditten, azaptan değil, eğer bir şeyden korkacaksa, ebeveyninin şefkatini kaybedeceğinden korkmalıdır. Babasının yüzünü ekşitmesi, annesinin sımsıcak yüzünün buğulandığını müşahede etmesi veya sezmesi onu hizaya getirecek en büyük bir müeyyide gibi algılanabiliyorsa, yeter ve artar zannediyorum. Ancak çocuğun size güvenmesi, acılarını elemlerini paylaştığınıza inanması çok ehemmiyetlidir. Öyle ise, o ağladığı zaman yapabiliyorsanız oturup içten ağlayınız, hiç olmazsa üzüntüsünü paylaşınız. Ölüp giden bazı insanlar için semanın sizlere ağladığı, arşın titrediği gibi, çocuklar müteessir oldukları zaman siz de teessür izhar edip, onların üzüntülerini paylaşınız. Böylece onların nazarında daha bir ulvîleşirsiniz ve söylediğiniz, anlattığınız sözler onlarda tesir icra eder ve onların gönüllerine öyle bir girersiniz ki, artık hiçbir güç oradan sizi söküp atamaz. Daha sonra söyleyeceğiniz her söz de onların, gönüllerinde hep makes bulur. Evet eğer, onların melek–misal yetişmelerini düşünüyor ve sizi gelecekte en mükemmel şekilde temsil edeceklerini bekliyorsanız böyle yüksek bir mefkûre ancak bu yollarla gerçekleştirilebilir.

Kur’an–ı Kerimde ebeveyn–çocuk ilişkisini ihtiva eden ayet–i kerimelere bakıldığında, hemen hepsinde “yavrucuğum, oğulcuğum” hitapları görülecektir. Aynı özellik hadislerde de göze çarpmakta, Hz. Peygamber (sas)’in bütün çocuklara karşı “yavrucuğum” şeklinde sevgi ve şefkat ifadesi ile hitap ettiği görülmektedir. İmam Gazali vb. âlimler, çocuklara yönelik yazmış oldukları eserlerinde nasihatlerine: “Ey sevgili ve aziz oğlum / yavrum / ciğerparem / aziz can / biricik yavrum / ey sevgili evladım” gibi sevgi ve şefkat yüklü ifadelerle başlamışlardır.[120]

 Bu anlamda mutlu bir dini hayatın çocuklara aktarılmasında anne–babaya yani aileye büyük sorumlulukların düştüğü anlaşılmaktadır. Kuran–ı Kerim’de: “Kendini ve çocuklarını ateşten koru. Öyle bir ateş ki yakıtı sadece birtakım insanlar ve taşlardır” (Tahrim, 66/6) buyurulmaktadır. Efendimiz (sas) de: “Çocuklarınıza ikramda bulunun ve onların dini eğitimlerini güzel bir şekilde almalarını sağlayın”[121] buyurarak aileye atfedilen sorumluluğu ortaya koymaktadır. Yapılan ilmi araştırmalar da çocuğun inanma ve ibadet gibi konulardaki tutum ve tavırlarını belirleyen en baskın dış unsurun aile olduğunu göstermektedir.

Çocukların 11–12 yaşlarına kadar her telkinden “kolay etkilenir” olma özelliği anne–babaların direk ya da dolaylı olarak tesirlerinin tümünü anlamlı kılmaktadır. Çocuğa dini değerlerin benimsetilmesi, yaşatılması ve aktarılması aile yoluyla gerçekleştirilmektedir. İnanç ve ibadetler bütünü olarak din, kaçınılmaz bir şekilde ailenin sunduğu modeller üzerine bina edilecektir.

Çocuğun gözünde ana–babalar kusursuz, her şeye gücü yeten, en iyi bilen insanlardır. Ailenin kullandığı dini ifadeler, semboller, terimler, tavırlar benzer şekilde çocuk tarafından transfer edilirler. Kişiliğin tam olarak kurulmadığı okul öncesi dönemde dini hislerin, itikatların, heyecanların sorgulanmaksızın kabul edilip ezberlendiği ve taklit edildiği görülür. O halde aileye düşen görev öncelikle çocuğun fıtraten getirdiği tabi dindarlığı değerlendirmek, gelişmesini sağlamaktır. Buna ilaveten, çocuğa taklit yolu ile yerleşen itaatkâr davranışlar, ebeveynler tarafından verilecek güçlü bir dini eğitim ile ele alınıp şuur haline yükseltilmelidir.

Yaklaşık 8 yaşına kadar çocuğun gözündeki en ideal insanı temsil eden anne, dini davranış ve duygu mevzu bahis olduğunda çocuk üzerindeki en etkili kişidir. Her ne kadar dini eğitim bütün aile büyüklerini ilgilendiriyor olsa da kardeşlik sevgisi, Allah’ın mahiyetini anlamayı teşkil eden bütün duygu ve hareketler ilk olarak ana kucağında gelişir.[122]

V.III. Efendimizin (sas) Çocuklara Şefkati

Müslim–i Şerif’in rivayet ettiği bir hadiste Allah Resulünün hizmetçisi olma gibi en yüksek payeye ulaşan ve on sene ara vermeden, fasılasız, kemal–i sadakatle bu hizmetini yürüten Enes b. Malik diyor ki: “Aile fertlerine karşı, Hz. Muhammed (sas)’den daha şefkatlisini görmedim”.[123]

 Evet, o kadar şefkatli o kadar içten davranır ve öylesine açık hareket ederdi ki; O’nun gibi bir ikinci aile reisi ve baba göstermek mümkün değildir.

Bu itiraf sadece bize ait olsa, belki ehemmiyeti sınırlı kalırdı. Ancak, karıncayı daha incitmeyecek kadar re’fet ve şefkatle derinleşmiş milyonlarca insan, ilan ve itiraf ediyorlar ki, bütün varlığı şefkatle kucaklamada Allah Resulünün bir eşi daha yoktu.

Evet, herkes gibi O da bir insan olarak yaratılmıştı ama Allah (cc), insanlarla münasebet kursun diye O’nun kalbine bütün varlığa karşı derin bir alâka vaz’ etmişti. Ondandır ki, Allah Resulü hem aile fertlerine karşı hem de diğer insanlara karşı görülmemiş bir alâka ile dopdoluydu.

Erkek evlatlarının hepsi daha önceden vefat etmişti.[124] En son Mâriye Validemizden bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş o da yaşamamıştı. Allah Resulü, onca önemli işlerinin arasında sık sık bakıcı himayesindeki çocuğunun yanına gider, onu bağrına basar, öper, okşar, sever, kucağına alır sonra da döner evine gelirdi.[125] Vefat ettiği zaman da yine onu kucağına alıp, bağrına basıp, gözleri dolu dolu hüznünü ifade etmişti. O’nun bu durumuna hayretle bakanlara da: “Gönül mahzun olur, gözler ağlar; fakat inşallah Allah’ın dediğinden, Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söylemeyiz” demişti ve ardından da dilini işaret ederek: “Allah şununla muaheze eder” buyurmuşlardı.[126] Bir kere daha hatırlatalım O, insanların en merhametlisi, en şefkatlisiydi.

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i sırtına alır şurada–burada dolaştırırdı. O seviyedeki bir insan çocuğu sırtına alır ve halkın içine öyle çıkar mıydı? O, alır ve çıkardı. Böyle yaparken de onların gelecekte kazanacakları şerefi âdeta istikbal ederdi. Bir gün Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin sırtında iken hane–i saadetten içeriye Hz. Ömer girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce “Ne güzel bineğiniz var” dedi. Ve hemen Allah Resulü şöyle buyurdu: “Ya ne güzel süvariler onlar!”[127] Başka bir gün de Peygamberimiz (sas) minberde hutbe okurken küçük yaştaki Hz. Hüseyin, üzerinde uzun bir hırka ile mescide girdi. Yürürken ayağı takılıp yüz üstü yere düştü. Peygamber Efendimiz onu yerden kaldırmak için hemen hutbesini kesip minberden indiyse de O’nun (sas) indiğini gören ashap daha önce davranıp yerden kaldırdılar ve getirip Peygamber Efendimize verdiler.[128] Bir defasında da Resülullah (sas) Efendimiz bir farz namazı kıldırırlarken secdeye vardığında Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz gelip Resülullah (sas) Efendimizin boynuna oturdular. Resülullah (sas) da bunun üzerine secdeyi uzattı. Oradakiler: “Ya Resülullah secdeyi uzatmış oldunuz” dediklerinde Hz. Peygamber Efendimiz (sas): “Oğlum sırtıma binince acele etmekten çekindim” buyurdular. Torunları, şuurunda veya değildirler. Fakat Allah Resulü onları işte böyle onore ediyordu. Bir başka defasında da Hz. Hasan’a: “Ne güzel bineğin var” diyene karşı: “O ne güzel binici!” cevabını vermişti.[129] Evet, O, kıyamete kadar gelecek bütün evliyanın babası ve bütün evliyaya ait şerefin, haysiyetin, izzetin ve onurun nüvelerini mahiyetinde taşıyan Ehl–i Beyt’in bu iki mühim imamına hususi teveccühte bulunarak zaman zaman onları omuzunda taşıyordu. Onlara gösterdiği bu ilgi ve alâkanın altında, şüphesiz temsil edecekleri Ehl–i Beyt ve bütün evliyanın da hissesi vardı.

Bir başka defasında, torunları omuzlarında çıkagelecek ve bizzat kendisi onlara şöyle diyecektir: “Altınızdaki bineğiniz ne güzel binek ve üstündeki yük olarak sizler ne güzel yüksünüz!”[130] O, evlat ve torunlarını böyle aziz tutmuş, onların kalbine taht kurmuş ve babalar, dedeler üstü bir sevgiye mazhar olmuştu.

Allah Resulü, her hususta olduğu gibi, çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlatlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O’nun evlat ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Resulünün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vakar buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmaktan alıkoyardı. Mesela bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzattıklarında, Allah Resulü hemen harekete geçmiş ve hurmayı elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır” demişti.[131] Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.

Medine–i Münevvere’ye her girişinde bindiği merkubun üzerinde, Allah Resulüne sarılmış, birkaç çocuğu birden görmek mümkündür.[132] Demek ki Allah Resulü (sas) sadece kendi torunlarına karşı değil, hanesinde, hanesine yakın hanelerde ve daha ötede oturan bütün çocukları, kemal–i şefkat ve samimiyetle bağrına basıyor ve onların gönüllerini sevgiyle fethediyordu.

V.IV. Kız Çocuklarına Karşı Sevgi ve Şefkati

Evet, O’nun sevgi halesine dâhil olanlar sadece erkek evlat ve torunları değildi. O nasıl Hz. Hasan ve Hüseyin’i seviyordu, aynı şekilde torunu Ümame’yi de seviyordu. O kadar ki, bazen sokağa çıkarken Ümame’nin O’nun omuzlarında olduğu görülüyordu. Hatta bazen kıldığı nafile namazlarda dahi Ümame’yi sırtında taşıdığı olurdu. Secde yapacağı zaman onu yere kor secdeden kalkarken de yine omuzuna alırdı.[133]

Allah Resulü, Ümame’ye olan bu sevgisini öyle bir toplum ve cemiyet içinde izhar edip açığa vuruyordu ki, bu insanlar daha düne kadar kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. İşte böyle insanlar arasında, Allah Resulünün kız torununa gösterdiği bu ilgi ve alâka, oldukça değişik ve o güne kadar kimsenin görmediği orijinallikte bir hareket tarzıydı.

Bilindiği gibi, namazın huşu ile kılınmasını emreden ayet–i kerimeler (Müminun, 23/1–2) vardır ve namazda başka şeylerle meşgul olunmaması yönünde Efendimiz (sas) de çeşitli ikazlarda bulunmuştur.[134] Ancak buna rağmen, diğer taraftan yine Efendimizden gelen ve çocuklarla ilgili namazdaki durumunu anlatan bu rivayetler, özellikle gelişme çağında bulunan çocuklara gösterilmesi gereken sevgi, anlayış ve ilginin boyutlarını oldukça güzel bir şekilde ifade etmektedir. Buna rağmen, günümüzde bazı Müslümanların, “huzurum bozuluyor” boş bahanesi ile namaz kılacağı vakit çocukları yanından uzaklaştırmasını anlamak inanın pek mümkün değildir. Ayrıca, annelerin, çocuklarına göstermiş oldukları şefkati yüksek seviyede takdir eden Hz. Peygamberin, “gözümün nuru” dediği namazını nasıl kısa kestiğini, sahabi (radiyallahu anhum ecmain) hazaratı bizlere şöyle naklediyor:

Efendimiz (sas) şöyle buyuruyor: “Uzun kıldırmak niyeti ile namaza dururum. Derken bir çocuk ağlaması işitince, annesine iç sıkıntısı vermemesi için namazı kısa keserim.”[135]

V.V. Hz. Fâtıma Örneği

İslâm’a göre kız–erkek ayırımı yoktur. Ve Allah Resulü bunu bizzat kendileri göstermiştir. İşte Allah Resulü, Fatıma yanına gelince hemen ayağa kalkar, onun elinden tutup getirir ve kendi oturduğu yere oturturdu. Halini–hatırını sorar, onu sever ve gönderirken de yine aynı iltifatlarla gönderirdi.[136]

Evet, baba onu, o da babasını çok seviyordu. Ancak, Allah Resulü, Fatıma’yı severken de dengeyi korumasını biliyor, hep ölçülü hareket ediyor ve onu, insan ruhunun yükselmesi gereken âlemlere göre hazırlıyordu.

Peygamber Efendimizin (sas) çocuklarla ilgili bu davranış ve tavsiyelerini göz önünde bulundurarak O’nun (sas) sevgisini, O’na bağlanmayı ve O’na imanı çocuklarımızın gönüllerine yerleştirebilir, büyük hedeflere ve her alanda yüksek ufuklara yönelmelerine yardımcı olmuş oluruz. Dini–ahlaki prensiplerin bilinmesi ve yerleşmesinde en önemli rehberler peygamberlerdir (hepsine salât ve selam olsun). Onların gösterdiği esasları yaşamak ve çocuklarımıza aktarmak hem kolay hem de ailenin en başta gelen görevidir.[137]

V.VI. Çocukların Dini Sorularına Cevaplarda Bazı Prensipler

1. Anne–baba çocuklarını eğitirken gelişim evrelerini iyi bilmeli ve onları tanıyarak işe başlamalıdır.

2. Çocuk neyi sormuşsa ona cevap verilecektir. Bu arada soruyu sordurtan sebepler öğrenilmeye çalışılmalıdır.

3. Cevap, çocuğun tecrübe ve anlayışına göre ayarlanmalıdır. En iyisi kısa ve sade cevap yoluna gitmektir.

4. Çocuğa verilecek cevapta samimi olunmalıdır. Şayet soru cevaplanamıyorsa bu içtenlikle itiraf edilebilmelidir.

5. Çocuk ibadet yerlerini merak edebilir, onlar hakkında sorular sorabilir. Bu durumda mutlaka cami, mescit gibi ibadet yerleri gezdirilip, gösterilmelidir.[138]

6. Her çocuğun farklı bir şahsiyet olduğu ve ferdi farkları bulunduğu bilinmelidir.

7. Anne–baba, davranışlarında dengeli ve tutarlı olmalıdır.

8. Ailede güven ortamı oluşturulmalı, fertler birbirine güven duymalıdır.

9. Çocuklar anne–babalarını taklit ettiklerinden, ebeveyn olumlu davranışlarda devam etmelidirler.

10. Aşırı himayeden kaçınarak, çocuğun kendini yöneten bir şahsiyet geliştirmesine yardımcı olunmalıdır.

11. Tatlı bir şekilde kararlılık göstermenin, öfkeli ve asık suratlı bir şekilde diretmekten daha güzel sonuçlar verdiği göz önünde bulundurulmalıdır.

SONUÇ

Bu çalışmamızda, kanaatimizce açık ve net olarak görünen özellik şudur: Çocuklarımızı, sadece maddi anlamda değil, ama aynı zamanda manevi/dini anlamda yetiştirmemiz, Cenabı Hakkın bize vermiş olduğu önemli görevler arasındadır. Bu görev, üzülerek ifade edelim ki, henüz kâmil anlamda yerine getirilememektedir. Bunun elbette çeşitli sebepleri vardır. Bu sebeplerin en önemlisi, ülkemizde yeterince yaygınlaşamamış bulunan “eğitim” ve buna paralel olarak da “dini eğitim” konusudur. Ülkemizde, milli hâsıladan eğitime ayrılan, daha özelde de “din eğitimine” ayrılan mali kaynaklar, henüz düşük oranlardadır. Çocuklarımızın dini eğitimleri, devletimizin imkânlarının kısıtlı olmasından ötürü, ancak ilköğretim 4. sınıftan itibaren başlatılabilmektedir. Gerçek bu olduğuna göre, bu araştırmamızın başından beri vurgulamaya çalıştığımız üzere, en az 10 yaşına kadar çocuklarımızın “dini eğitimlerinden” ebeveynler doğrudan sorumludurlar. Bu eğitimi, kendilerini de geliştirmek sureti ile ya doğrudan kendileri üstlenecek ya da hakkıyla bu görevi yapacaklarına inandıkları gönüllü kişi ve kuruluşları bulacaklardır.

Çocuğun, sadece maddi gelişimini önemseyip, manevi alanı ihmal etmenin, ileride çocuğun ruhunda boşluklar meydana getirebileceği ve bu boşlukların bir daha doldurulamayacağının bilincinde olunması gerekmektedir. Bazı hususlar vardır ki, yeri ve zamanı kaçırıldığında yeniden telafisi asla mümkün değildir. Bunun bilincindeki anne–baba, kendi arzu ve isteklerinden daha ziyade, çocuğun ihtiyaçlarını göz önünde tutarak, onun sağlam bir şahsiyet meydana getirmesinde yardımcı olmalıdırlar. Bu itibarla çocuğun dini eğitiminde “sevgi” ve “şefkat” prensipleri ile hareket edilmesi gereği bulunmaktadır.

Ebeveynler, bugüne kadar, bir şekilde almış oldukları dini bilgileri yeniden kontrol etmeli, varsa yanlış olanların tashihine gitmelidir. Yeni yetişen neslin, kendilerini örnek almasını isteyen anne–babalar, mutlaka kendilerini dini alanda yenilemek durumundadırlar. Çocukların özellikle dini alana yüksek ilgi duydukları dönemleri ebeveynler dikkatlice kullanmalı, çocuklara bilmeyerek de olsa yanlış dini bilgi vermekten kaçınmalıdırlar. Bunun tek geçerli yolu da dini alandaki yayınları takip etmek, okumaktır.

Bu çalışma vesilesi ile bütün ebeveynlere, yeni yetişen çocuklarımızın, manevi gelişimine özen göstermeleri ümidiyle, Cenabı–ı Hak’tan sağlık, sıhhat ve afiyet temenni ediyoruz.  

BİBLİYOGRAFYA

Ay, M. Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.–1998.

Aydın, M. Zeki, Din Öğretiminde Yöntemler ve Buldurma Yöntemi, Karakoç Yay., Ankara–1998.

Ayhan, Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.–1997.

Bilgin, Beyza, İslam ve Çocuk, Diy. İşl. Bşk. Yay., Ankara–2000.

Canan, İbrahim, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, Türdav, İst.–1982.

Corman, Louis, Psikanaliz Açısından Çocuk Eğitimi, Cem yay., İst.–1998.

Dânâ, Sadık, Altınoluk Sohbetleri, Erkam Yayınları, İst.–1994.

Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 2, 1995.

Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 4, 1997.

Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 5, 1998.

Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 6, 1999.

Dodurgalı, Abdurahman, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.–1998.

İlahiyat Bilimleri Araş. Vakfı, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitiminin Problemleri, Kayseri–1998.

İslami İlimler Araştırma Vakfı, İslam’da Aile ve Çocuk Terbiyesi, İlmi Neşr., trsz.

_______, İslam’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, Ensar Neşr., İst.–1996.

_______, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Ensar Neşr., İst.–1998.

Konuk, Yurdagül, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, TDV Yay., Ankara–1994.

Peker, Hüseyin, Çocuk ve Suç, Çocuk Vak. Yay., İst.–1994.

Russell, Bertrand, Eğitim Üzerine, Say Yay., İst.–1996.

Salzmann, C. Gotthilf, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.–1998.

Selçuk, Mualla, Çocuğun Eğitiminde Dini Motifler, TDV, Ankara–1991.

Ulvan, Abdullah Nasıh, İslam’da Aile Eğitimi, Çev. Celal Yıldırım, I–II, Uysal Kitabevi, Konya, trsz.

Yörükoğlu, Atalay, Çocuk Ruh Sağlığı, Özgür Yay., İst.–1998.

Yüter, Ahmet, Çocuk Yetiştirmede Altın Kurallar, Türdav, İst.–1999.


[1] Selçuk, Mualla, Çocuğun Eğitiminde Dini Motifler, TDV, Ankara–1991, s.16.

[2] Ebu Dâvud, Sünnet 17, Tirmizî, Tefsir, Bakara, (2948).

[3] Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Neşriyat, İst.–1979, 4/2323–2328.

[4] Elmalılı, 4/2331–2333.

[5] Buhari, Cengiz 80, 93; Müslim, Kader 22, (2658); Muvatta, Cenaiz, 52, (1, 241); Tirmizi, Kader 5, (2139); Ebu Davud, Sünnet 18, (4714)

[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları, 14/303.

[7] Râzi, age., 15/528–529.

[8] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/370–373.

[9] Selçuk, 27.

[10] Olcay, Sinem, http://www.istanbulparentingclass.com.

[11] Sinem, a.y.

[12] Belgin Temur, Bebeğim ve Biz (www.pudra.com).

[13] Yörükoğlu, Atalay, Çocuk Ruh Sağlığı, Özgür Yay., İst.–1998, s. 30.

[14] Selçuk, s.56.

[15] Ayhan, Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.–1997, s.93.

[16] Selçuk, s.25.

[17] Bayraklı, “Eğitimin Doğum Öncesi Boyutu”, İslam’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, s.169–171.

[18] Buhari, Bed’ül–Halk, 6.

[19] Yörükoğlu, s.221.

[20] Ay, M. Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.–1998, s.17.

[21] Ay, s.124.

[22] Selçuk, s.34.

[23] Selçuk, s.32.

[24] Dodurgalı, Abdurahman, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.–1998, s.200–201.

[25] Bayraktar, “XVIII. Yüzyıl Osmanlı Âlimlerinden Şaban Şifai’nin Çocuk Eğitimi İle İlgili Görüşleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, IV/140.

[26] İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir.

[27] Selçuk, s.40.

[28] Selçuk, s.57.

[29] Öcal, s.103.

[30] Dodurgalı, s.172.

[31] Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim–Öğretiminin Problemleri, s. 84–90.

[32] Selçuk, s.70.

[33] Ayhan, s.114.

[34] Ayhan, s.117.

[35] Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243.

[36] Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92–96.

[37] Salzmann, C. Gotthilf, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.–1998, s.77.

[38] Ay, s.112.

[39] Selçuk, s.109.

[40] Yavuz, s.166–168.

[41] Selçuk, “Din Öğretiminin Kuramsal Temelleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, IV/150.

[42] Dodurgalı, s.198.

[43] Salzmann, s.17.

[44] Tirmizi, Kitabu Sıfati’l-Kıyame, 22, Hadis N. 2635.

[45] Selçuk, s.116.

[46] Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi”, s.246.

[47] Ebu Davut, Edep, 22.

[48] Münavi, III/377.

[49] Konuk, Yurdagül, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, TDV Yay., Ankara–1994, s.69–80.

[50] Selçuk, s.123–129.

[51] Çamdibi, Hasan Mahmut, “Aile İçi İlişkiler ve Aile Rehberliği”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, VI/134.

[52] Ulvan, Abdullah Nasıh, İslam’da Aile Eğitimi, Çev. Celal Yıldırım, I–II, Uysal Kitabevi, Konya, trsz, C.2, s.68.

[53] Kaya, Mevlüt, “Kişilik Özelliklerinin Ahlaki yargı Üzerindeki Etkisi”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, IV/188.

[54] Ulvan, a.e., C.2, s.98.

[55] Râzi, age., 13/547–548.

[56] Râzi, age., 13/548–549.

[57] Nursi, Said, Mektubat, Şahdamar Yayınları, İst.–2006, s.324.

[58] Râzi, age., 13/549–550.

[59] Râzi, age., 13/551.

[60] Râzi, age., 13/552.

[61] Râzi, age., 13/552–553.

[62] Bayraklı, Bayraktar, “Kur’an–ı Kerim’e Göre Ailede Çocuk Terbiyesi”, İsl. Aile ve Çocuk Terb., s.157–160.

[63] Bayraktar, Faruk, “XVIII. Yüzyıl Osmanlı Âlimlerinden Şaban Şifai’nin Çocuk Eğitimi İle İlgili Görüşleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, IV/142.

[64] Bayraklı, agm., İsl. Aile ve Ço. Terb., s.157–160.

[65] Bayraktar, “XVIII. Yüzyıl Osmanlı Âlimlerinden Şaban Şifai’nin Çocuk Eğitimi İle İlgili Görüşleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, IV/140.

[66] Bayraklı, agm., İsl. Aile ve Çocuk Terb., s.157–160.

[67] Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VIII, 137.

[68] Taberâni”nin rivayet ettiği bu hadisin senedi hasendir. Bkz. Heysemî, age., VIII, 156.

[69] Tirmizi, Birr 3 (l900).

[70] Münavî, Feyzu’l-Kadir, V, 483.

[71] Tirmizi, Birr, 3, (1901).

[72] Müslim, Birr 9, (251); Tirmizi, Daavat 110 (3539).

[73] Buhari, Edeb 4; Müslim, İman 146, (90); Tirmizi, Birr 4, (1903); Ebu Davud, Edeb 129, (5141).

[74] Buhârî, el-Edebul-Müfred, I, 731.

[75] Konuk, s.84.

[76] Selçuk, s.75.

[77] Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi”, s.250.

[78] Selçuk, s.83.

[79] Ayhan, Halis, “Çocuklara İbadet Eğitimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.284.

[80] Aydın, M. Zeki, Din Öğretiminde Yöntemler ve Buldurma Yöntemi, Karakoç Yay., Ankara–1998, s.122.

[81] İbn Abidin, Reddu’l–Muhtar, 1/291.

[82] Bayraklı, “Eğitimin Doğum Öncesi Boyutu”, İsl. Aile ve Ço. Terb., s.176.

[83] Selçuk, s.100.

[84] Dodurgalı, s.204.

[85] Konuk, s.18.

[86] Dodurgalı, s.230.

[87] es–Sanâni, Musannef, 4/154.

[88] Ayhan, “Çocuklara İbadet Eğitimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.286.

[89] Ebu Davut, Salât, 26.

[90] Dodurgalı, s.226.

[91] Dodurgalı, s.230.

[92] Selçuk, s. 115.

[93] Dodurgalı, s.234.

[94] Dodurgalı, “Kur’an–ı Kerim Okumayı Öğrenmede Tartışmalar ve Öneriler”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.38.

[95] Selçuk, s.103–104.

[96] Ayhan, s.143–144.

[97] Tirmizi, Tefsir, 3.

[98] Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.257–259.

[99] Ay, agm., Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.252–254.

[100] Ay, agm., Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.255.

[101] Ayhan, 150–155.

[102] Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 134.

[103] Peker, Hüseyin, Çocuk ve Suç, Çocuk Vak. Yay., İst.–1994, s.142–143.

[104] Bayraklı, “Eğitimin Doğum Öncesi Boyutu”, İsl. Aile ve Ço. Terb., s.171.

[105] Tunç, Betül, “Anne Kavramından Hareketle Eğitimde Anne–Çocuk İlişkisi”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, V/209.

[106] Dânâ, Sadık, Altınoluk Sohbetleri-4, Erkam Yay., İst.-1994, s.119.

[107] Altınoluk Sohbetleri, s.100.

[108] Russell, Bertrand, Eğitim Üzerine, Say Yay., İst.–1996, s.114.

[109] Hökelekli, Hayati, “Çocukta Ahlak Gelişimi ve Eğitimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.193.

[110] Peker, s.87–90.

[111] Ayhan, s.73.

[112] Peker, s.31–33.

[113] Corman, Louis, Psikanaliz Açısından Çocuk Eğitimi, Cem yay., İst.–1998, s.184.

[114] Yörükoğlu, s.188.

[115] Çamdibi, “Aile İçi İlişkiler ve Aile Rehberliği”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, VI/133.

[116] Yüter, Ahmet, Çocuk Yetiştirmede Altın Kurallar, Türdav, İst.–1999, s. 94.

[117] Ebu Davut, Edep, 5.

[118] Feyzu’l–Kadir, 4/310.

[119] Bu hususta daha geniş bilgi için bkz.; Canan, İbrahim, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s.148–170.

[120] Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.242.

[121] İbn Mace, Edeb, 3.

[122] Konuk, s.24.

[123] Müslim, Fezail, 63.

[124] İbn Kesir, el–Bidaye, 5/328.

[125] Mecmau’z–Zevaid, 9/161.

[126] Buhari, Cenaiz, 44.

[127] Mecmau’z–Zevaid, 9/181.

[128] Mecmau’z–Zevaid, 8/155.

[129] Kenzü’l–Ummal, 13/650.

[130] Mecmau’z–Zevaid, 9/182.

[131] Müsned, 2/279.

[132] Hayatu’s–Sahabe, 3/182.

[133] Buhari, Edep, 18.

[134] Buhari, Ezan, 88.

[135] Buhari, Ezan, 65.

[136] Müslim, Fezailü’s–Sahabe, 98.

[137] Ayhan, s.127.

[138] Selçuk, s.78–82.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s