Kur’ân-ı Kerîm’de Firavun

Musa Kâzım GÜLÇÜR

11 Şubat/2019

İçindekiler

Giriş 3

Soykırım ve Katliam Yaptırması 4

Halka Korku Salması 4

İlahlık İddia Etmesi 5

Büyüden ve Büyücülerden Medet Umması 5

Halkı Gruplara ve Hiziplere Ayırması 7

Halkı Küçümsemesi 7

Sahte İlahlar İdeolojisi Üretmesi 8

Mucizelerle Alay Etmesi 8

Devasa Tapınaklar ve Dikilitaşlar Yaptırması 9

Gayet Yüksek Kule Yaptırması 9

Firavun İdaresinin Afetlerle Uyarılması 10

Firavun Beldesine Peş Peşe Gelen Beş Felâket 13

Ayrı Ayrı Mucizeler (Âyâtin Mufassalât) 15

“Ricz” Kelimesi 16

Firavun ve Ordusunun Denizde Boğulmaları 16

Horlanan Müminlerin Hâkim Kılınmaları 17

İsrail oğullarına Yapılan Vaadin Gerçekleşmesi 18

Firavun İdaresinin Yaptığı Bina ve Bahçelerin İmhası 19

Sonuç 20

Giriş

Mısır tarihinde yaygın ve bilinen anlamıyla “Firavun” terimi ilk olarak M.Ö. on dördüncü yüzyılda IV. Amenhotep yönetimindeki yeni krallık döneminden itibaren kullanılmaya başlamıştır. Hz. Yusuf bu tarihten en az iki yüz yıl önce Hiksoslar döneminde yaşamıştı.[1] Antik Mısır, Firavunlar tarafından yönetilen bir medeniyetti. Mısırlılar M.Ö. 1554 yılında 18. Hanedan döneminden itibaren hükümdarlarına “Firavun” demeye başladılar. Firavun, bütün tapınaklar için en yüksek rütbeye sahip rahip, yönetim ve kanunun başı ve ordu komutanı idi. Mısırlılar, Firavunların yarı-insan, yarı-tanrı olduklarına inanırlardı. Firavun kelimesinin kullanımı Hiksoslar döneminin sona ermesinden itibaren söz konusudur. “Firavun” kelimesi başlangıçta “krallık sarayı” anlamına gelirken, yeni krallıktan itibaren (18. Hanedandan başlar; M.Ö. 1539–1292’ye kadar devam eder) bugün bilinen anlamda kullanılmış, yirmi ikinci sülale dönemine doğru ise (M.Ö. 945–730) sadece bir saygı unvanı olmuştur.[2]

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yusuf dönemindeki Mısır yöneticisinden söz edilirken “hükümdar, kral, sultan” anlamlarına gelen “el-melik” kelimesi, Hz. Musa dönemindeki Mısır yöneticisi içinse “Firavun” kelimesi kullanılmaktadır ki yukarıda izah etmeye çalıştığımız tarihsel bulgular açısından bu ayırım Kur’ân-ı Kerîm’in mucizevî yönlerinden sadece birisidir.

Kur’an-ı Kerîm’de Firavun ile ilgili anlatımlar, kısa bölümler halinde yirmi bir kadar surede yer alırken, Araf (7/103–137), Yunus (10/75–90), Taha (20/43–79), Şuara (26/11–68), Kasas (28/36–42) ve Mü’min (40/24–29) surelerinde ise ayrıntılı bir şekilde yer almaktadır. “Firavun” kelimesinin geçtiği âyet-i kerîmelerin sayısı ise yetmiş dörttür.

Firavun ve melesi[3] Musa peygamber aracılığı ile gelen mucizeleri sihir diyerek inkâr etmişlerdir. Ancak bu inkârları ile de kalmamış, Musa (as) ve beraberindekileri ülkedeki yönetimi ele geçirmeye çalışmakla suçlamışlardır.

Soykırım ve Katliam Yaptırması

قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءهُمْ وَنَسْتَحْيِـي نِسَاءهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

“Firavun dedi ki: Oğullarını taktîl ederiz, kadınlarını da sağ bırakırız ve hiç şüpheniz olmasın ki, biz onların üstünde kahir hükümranlarız.” (Kasas, 28/4)

Âyet-i kerîmede geçen “taktîl” kelimesi, aşırı katliam yapmak ya da sık sık öldürmek anlamına gelmektir ki ‘katl’ ve ‘zebih’ kelimelerinden (Bakara, 2/49; Kasas, 28/4) daha kapsamlıdır. Bir manada soykırım demektir. Firavun’un en kötü yönlerinden birisi de budur. Firavun Melesi (erkanı), bütün erkek çocukların öldürülmesi konusunda Firavunu teşvik etmiş, Hz. Musa’nın dünyaya geleceği sırada bir önceki Firavun döneminde İsrail oğullarının çoğalmamaları için yapılan bu uygulama, Hz. Musa’ya tâbi olanlara da uygulanarak, ikinci bir işkence ve katliam dönemi başlatılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de İsrail oğullarının Hz. Musa’ya bu husustaki şikâyet ve serzenişleri: “Biz hem sen bize gelmeden önce hem de sen bize peygamber olarak geldikten sonra işkencelere maruz kaldık!” (Araf, 7/129) şeklinde aktarılmaktadır. Firavun ve melesinin, inanan insanlara karşı uygulamak istedikleri bu ikinci soykırım teşebbüslerine tam olarak ulaşamadıkları anlaşılmaktadır (Mümin, 40/25).

Halka Korku Salması

فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلاَّ ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَنْ يَفْتِنَهُمْ وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ

“Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir gurup gençten başka kimse Musa’ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan bir diktatör ve haddi aşanlardan idi.” (Yunus, 10/83).

Bir tehlike karşısında şiddetli heyecan ve dehşete kapılma haline “korku” denmektedir. Bu duyu durumu, irade ve mantıkla kontrol altına alınamayan, insanın içini daraltan yakın bir tehdit hissidir.

İşte azgın, haddini aşmış, küfürde olduk­ça ileri gitmiş, israfçı ve yücelik taslayan Firavun, idaresindeki halka inanç özgürlüğü tanımadığı gibi aynı zamanda büyük bir terör korkusu aşılayarak kitleyi idare etme yolunu seçmişti. Halkın yaşamakta olduğu terör korkusu nedeniyle yukarıdaki ayet-i kerîmede “zürriyet” kelimesi ile beyan buyrulduğu üzere Musa (as)’a inananların sayısı oldukça az seviyede kalmıştır. İbn Abbas (ra): “Sayıca önemsiz bir topluluk ‘zürriyet’ lafzıyla ifâde edilir” demektedir. Musa (as)’a inanan kimselerin sayıca az olmalarının sebebi, Firavun’un kendisine muhalefet eden kimselere dehşetli işkenceler ve katliamlar uygulamasıdır. Fi­ravun, uyguladığı bu cezalarla Musa (as)’a inananları dinlerinden döndürmeye çalışmıştır.

İlahlık İddia Etmesi

فَحَشَرَ فَنَادَى فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى

“Adamlarını topladı ve onlara: ‘Sizin en yüce rabbiniz benim!’ dedi.” (Naziat, 79/23-24)

Firavun, yaratıcıyı kabul etmeyen bir mülhit ve materyalistti. Bu yönüyle o adeta aklını yitirmiş bir insan görünümündedir. Firavun’a, “Ben si­zin en büyük tanrınızım” dedirten duygu, insanın içindeki yetkinlik ve yüksel­me isteğinin sapkın bir halidir. Çünkü gerçek yetkinlik ve yüksekliğe ancak marifetullahta derinleşmek, rıza-i ilâhî yörüngeli yaşamak ve ilâhî ahlâka bezenmekle ulaşıla­bilir. Bunun dışındaki bütün benlik ve şeref iddiaları aslında bir sefalet ve düşüştür.

Firavun, iddiasındaki gibi azametli ve cesur birisi de değildir. Tam tersine bütün müstebitler gibi oldukça korkak ve riyakârdır. Zor durumda kaldığında geri çekilmekte ve: “Bana bu konuda ne emredersiniz?” (Araf, 7/110; Şuara, 26/35) diyerek etrafındakilerden adeta yardım dilenmektedir. “Siz ne düşünüyor ne diyor ne teklif ediyorsunuz?” yerine, “Bana ne emrediyorsunuz?” demesi, yönetim ve işleri yürütme yetkisinin, kendisi dışında bir danışma meclisinin elinde bulunduğunu itiraf etmek demektir. Bu da Firavun’un güttüğü dava açısından temel çelişkilerden birisidir. Demek oluyor ki Firavun, önemli bir olayın sıkıntısı altında kalınca, tanrılık davasını geçici olarak bir tarafa bırakıp, kulları saydığı adamlarından ve memurlarından meydana gelen topluluğa karşı “ne emrediyorsunuz?” demektedir.[4]

Büyüden ve Büyücülerden Medet Umması

Firavun, hastalık derecesinde kendisini tanrı konumunda gördüğü ve inandığı halde (Kasas, 28/38; Şuara,26/29) büyücü rahiplerden medet ummuş, sadece yönetimde etkin olacakları vaadi ile değil ama aynı zamanda büyü yapmaları konusunda onlara baskı uygulayarak (Taha, 20/73) Musa (as)’a karşı mücadeleye girişmiştir. Firavun ve melesi, aslında büyücü rahiplere inanan kimseler değillerdi. Onlar için asıl önemli olan halkın Firavun’u ilah şeklinde telakkisinin devamı idi (Şuara, 26/40). Sihirbazları gayrete getirmek ve Musa (as) karşısında bu büyücülerin galip gelebilmelerini temin için onlara idarede söz sahibi olacakları yalanını bile söylemiştir (Şuara,26/40,42).

Ancak yaptıkları büyülerin işe yaramadığını gören ve gözleri hakikate açılan rahipler, Musa (as)’ın getirdiği mucizelerin Allâh katından olduğunu derhal anlamış ve iman etmişlerdir. Firavun, kısa bir zaman önce yönetimde üst kademelere getireceğini vadettiği büyücülere bu imanları neticesinde ise zulüm ve işkence yolunu seçmiştir.

قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنتُم بِهِ قَبْلَ أَن آذَنَ لَكُمْ إِنَّ هَـذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوه فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُواْ مِنْهَا أَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُون

“Firavun dedi ki: “Demek siz, benden izin almadan ona iman ettiniz! Şüphe yok ki bu, yerleşik Kıpti zümresini yurtlarından sürmek için, sizin anakentte/şehirde beraberce planladığınız, gizli bir oyundur. Ama yakında bileceksiniz başınıza gelecekleri!” (Araf, 7/123)

Bir toplumda Allah’a ve peygamberine iman yaygınlık kazandığında uygulanmakta olan haksızlık ve tahakküm yollarının kapanacağını gören Firavun, bu sözüyle kamuoyunu yanıltmak ve heyecan vermek için aslında siyasi bir entrika çevirmektedir. Tamamıyla aleyhine sonuçlanan yarışmayı, kendi iddiasını ispat eden bir olaymış gibi göstermeye çalışmakta ve aslında kendisi bir nevi siyasi sihirbazlık ve şarlatanlık yapmaktadır. Böylece Hz. Musa’nın peygamberliğine olduğu gibi, onu tasdik eden sihirbazların imanları hakkında da yok yere şüpheler uydurup ortaya atmakta ve kamuoyunun zihnini bulandırmaktadır.[5]

Firavun, sihri en iyi bilenler diyerek seçtiği kimselerin, büyük halk kalabalığının huzurunda Hz. Musa (as)’nın nübüvvetine iman ettiklerini görünce, bu durumun Hz. Musa’nın nübüvvetinin sıhhatine güçlü bir delil olacağı endişesini duymuştur. Kavminin, Hz. Musa’nın nübüvvetine inanmalarına engel olsun diye, o anda halkın kulağına iki çeşit şüphe atmaya çalışmıştır:

Attığı birinci şüphe, onun: “Bu, hiç şüphesiz ki anakentte/şehirde kurduğunuz bir tuzaktır” şeklindeki sözüdür. Abdullah b. Mes’ud diyor ki: “Meydanda toplanıp karşılıklı yarışmaya girmeden önce Musa (as), sihirbazların liderine: “Eğer ben sana galip gelecek olursam bana iman eder ve getirdiğim dinin hak olduğuna şahitlik eder misin?” diye sormuş, sihirbazların lideri ise: “Yemin olsun, yarın öyle bir sihir yapacağım ki, hiçbir sihir ona galip gelemez. Şayet sen bana galip gelecek olursan ben sana iman edeceğim ve getirdiğinin hak olduğuna şahitlik edeceğim” demiştir. Bu konuşmayı gözlemiş olan Firavun, daha sonra bu konuşmayı çarptırarak: “Bu sizin kurduğunuz bir tuzaktır” demiş ve böylece halkın arasına Musa (as)’ın peygamberliği ile ilgili şüphe yaymak istemiştir.[6]

Yaymaya çalıştığı diğer bir şüphe ise, Hz. Musa (as) ile sihirbazların maksatlarının, güya aralarında yaptıkları anlaşmaya göre, hâkim unsurları ülkeden çıkaracaklarını, rejimi değiştireceklerini ve mevcut siyasi hâkimiyetin sona erdirileceğini öne sürmek olmuştur.

Halkı Gruplara ve Hiziplere Ayırması

Firavun, hem zulmedebilmek hem de zulme dayalı saltanatını devam ettirebilmek için, halkı bir­birine yakın veya zıt çeşitli grup ve hiziplere ayırmaktaydı. Böylece toplumdaki muhale­fet duygusunu, bu hizipler ve gruplar arasındaki sürtüşmelere kanalize etmekte, neticede o toplumdaki mevcut muhalefet potansiyelini, bunları birbirlerine vuruşturarak pasif hale getirmekteydi. Kur’ân-ı Kerîm bu hususa şöyle işaret etmektedir:

إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلاَ فِي الأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءَهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ

“Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını pek çok guruba bölmüştü. Bu guruplardan güçsüzleştirdiği sınıfın oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Firavun kesin bir şekilde çokça fesat çıkaran bozgunculardandı.” (Kasas, 28/4)

Halkı Küçümsemesi

فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ

“Firavun halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54)

Firavun, kendisini diğer insanlardan daha farklı, daha üstün ve önemli biri olarak görmekte, kendisini en başarılı, en güzel, en zeki olarak değerlendirmekteydi. Fakat ondaki bu büyüklük duygusu özgüven taşıyan bir büyüklük duygusu değildi. Sürekli dışarıdan onay görme beklentisindeydi ve oldukça da kırılgandı. Fakat bu kırılganlığının, kendindeki büyüklük duygusuna olan güveninin azlığından kaynaklandığını görememekteydi. Kırılganlığına, sürekli başkalarını suçlama ve aşağılama duygusu eşlik etmekteydi. Dolayısı ile Firavun’da narsisistik kişilik bozukluğu yani büyüklenmecilik ve üstünlük duygusu, halkını küçümseme, aşağılama ve değersiz görme şeklinde tezahür etmektedir.

Sahte İlahlar İdeolojisi Üretmesi

وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ

“Firavun kavmindeki kodamanlar cemiyeti: ‘Ne yapıyorsun, seni ve tanrılarını terk etsinler, ülkede bozgunculuk yapsınlar diye Musa ile inananlarını kendi hallerine mi bırakacaksın?’ dediler.” (Araf, 7/127)

Burada “seni ve tanrılarını” denilmesinde Firavun’un taptığı birtakım mabutlar varmış gibi anlaşılabilir. Hâlbuki Firavun kendisinden üstün bir ilâh kabul etmiyor, “Ben sizin en büyük Rabbinizim” (Nâziât, 19/24) diyordu. Bu durumda “senin tanrıların” sözü “senin taptığın, senin ibadet ettiğin mabutların” demek değil, “senin hoşlanıp, kabul ettiğin, tapılsın diye izin verdiğin mabutlar” anlamında kullanılmış demektir. Bu da Firavun’un halkın itikadını bozmak için bir takım sahte mabutlar oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Mucizelerle Alay Etmesi

فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِآيَاتِنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ

“Musa, âyetlerimizle onlara gidince onlar alay edip gülmeye koyuldular” (Zuhruf, 43/46–47)

Bu âyet-i kerîmenin mantuk ve mefhumunca, hakikatleri küçümsemek ya da alay etmek, Firavun’un kendisini yüceltmek için kullandığı zalimce bir yöntemdir. Bu tür davranış gösterenlerin amacı, diğer insanlara göre üstün niteliklere sahip olduklarını vurgulamaktır.

Aslında günümüzde de Allah’ın kudretini ve yaratma mucizesini, canlı ve cansız varlıklardaki büyük düzeni, kâinatta akılları durduran dengeyi tesadüf olarak değerlendirip göz ardı edenler ve kendilerince hakikatleri küçümseyenler ve alay edenler, Firavun’un, Hz. Musa (as)’ın mucizelerine sihir diyerek inkâra sapmasındaki benzer bir ruhsal/mental tavrı sergilemiş olmaktadırlar.

Devasa Tapınaklar ve Dikilitaşlar Yaptırması

Allah (cc), bundan binlerce sene önce Mısır’ın yönetiminde diktatör olarak söz sahibi olan Firavun’un karakteristik özelliklerinden birisinin وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ / zi’l-evtâd” (Fecr, 89/10) olduğunu belirtmektedir. Bu âyet-i kerîmede yer alan “evtâd” kelimesi; “izzet ve hâkimiyet, Firavun’un insanlara azap etmek için yaptırdığı bir düzenek, Firavun’un ordusu, Firavun’un kalabalık cemaati” gibi manalarda anlaşılmıştır.[7] Ancak bilindiği üzere Firavun idaresinin en belirgin özelliklerinden birisi de kutsallaştırmaya çalıştıkları kendi mezarları yani piramitlerdir. Bu piramitlerin yanı sıra, yukarıya doğru incelerek yükselen ve tepesinde küçük birer piramit örneği bulunan dikilitaşlar da Firavunların hâkimiyet alameti olarak anakentlere dikilmiştir.

Bütün bu açılardan bakıldığında, âyet-i kerîmede yer alan “zi’l-evtâd” tabiri, diğer anlam tabakalarının yanında -Allâhu a’lem- “piramitler ve dikilitaşlar sahibi” şeklinde de anlaşılabilir.

Gayet Yüksek Kule Yaptırması

Kur’ân-ı Kerîm’de Kasas ve Mü’min surelerinde Firavun, yardımcısı Haman’a şöyle demektedir:

وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا اَيُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرٖى فَاَوْقِدْ لٖى يَا هَامَانُ عَلَى الطّٖينِ فَاجْعَلْ لٖى صَرْحًا لَعَلّٖى اَطَّلِعُ اِلٰى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنّٖى لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبٖينَ

“Firavun dedi ki: “Ey benim danışmanlarım ve devlet adamlarım! Ben sizin benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum. Haman! Haydi, benim için tuğla ocağını tutuştur, balçığı pişir, fazlaca tuğla imal ettirip benim için öyle yüksek bir kule yap ki, belki de onun vasıtasıyla yükselip Musa’nın (varlığını iddia ettiği) Tanrısını görürüm! Aslında, ben onun yalancının biri olduğu görüşündeyim!” (Kasas, 28/38)

Kur’ân-ı Kerîm’in anlattığı bu kule yakın zamana kadar bulunamamıştı. Ancak 1984 yılında, İskenderiye limanının birkaç yüz metre açığında 20-30 metre kadar deniz dibinde yer alan ve ağırlıkları 10 ile 75 ton arasında değişen pembe granitten dev bloklar tespit edilmiştir. Bir Mısır bilimci olan Jean Pierre Corteggiani’ye göre, bu dev granit bloklar İskenderiye Feneri’ne aittir.

Ayrıca Ranke tarafından hazırlanan “Dictionary of Personal Names of the New Kingdom” adlı Mısır isimleri sözlüğünde, Haman’ın, Taş Ocakları İşçilerinin Şefi olduğu kayıtlıdır.[8] Hiyerogliflerde Haman’ın isminin yanındaki ayraç ise onun Firavun’un yardımcısı olduğunu göstermektedir. Çünkü Mısırlılar, kelimeleri çok özel bir durum olmadıkça hep bitişik yazmaktaydılar. Bu hiyerogliflerin okunabilmesi, Kuran’da açıklandığı gibi Haman’ın Eski Mısır’da yaşadığını ve Firavuna yapılar inşa eden bir kişi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Firavun İdaresinin Afetlerle Uyarılması

Allâh (cc) Firavun hanedanı düşünüp ibret alsın diye, onları senelerce kuraklık, kıtlık, tufan, çekirge, kan, haşerat, kurbağa istilası ve ürün azlığı ile cezalandırmıştır. Ancak yine de Firavun hanedanı ve kodamanlar cemiyeti inkârlarında inat edip büyüklük taslamaya devam etmiş, sıkıntıların tek sebebi olarak inananları görmüş ve onları uğursuzlukla suçlamışlardır. Ancak ilginç bir şekilde Firavun ve kodamanlar cemiyeti her sıkıntıda Musa (as)’a müracaat ederek, üzerlerindeki maddi ve manevi felaketleri gidermesi için Allâh’a dua etmesini istemişlerdir. Bununla kalmamış, maruz oldukları felaket şayet uzaklaşır ve refaha kavuşurlarsa inananlardan olacaklarına da söz vermişlerdir. Ancak her defasında sözlerinden dönmüşler, arkasından da Allâh (cc) tarafından gönderilen semavî ve arzî felaketlerle yok edilmişlerdir (Araf, 7/130–136).

Firavun ve Kıptî sosyetesinin bu yok oluşu Orta Krallık döneminin sonlarına ait bir papirüste[9] açlık, kuraklık, kölelerin Mısırlıların servetleriyle kaçışı ve ülke çapındaki ölümler şeklinde tasvir edilmektedir. Bu papirüs, Mısır sosyetesinin ölümünü, Firavun’un yıkılışını ve Allâh’a isyanları karşılığında başlarına gelmiş felaketleri anlatan anlamlı bir el yazmasıdır.[10]

Cenâb-ı Hak, peygamberlerine başkaldıran, din-iman tanımayan, zulmü ve adaletsizliği bir kâbus gibi yayan firavun vb. yönetimleri, çeşitli semâvî ve arzî afetlerle uyarmış, uyarılar sonuç vermeyince de o yönetimleri ve kurdukları korku imparatorluklarını yok etmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın uyarı amaçlı gönderdiği bu semâvî/arzî felaketlerden tek başına kuraklık felaketi dahi, bütün ülkeler ve toplumlar açısından çok önemli bir tehlikedir. Ancak diğer felaketlerin aksine, kuraklığın sonuçları uzun bir sürede, genellikle birkaç mevsim sonunda veya daha uzun bir zaman diliminde ortaya çıkar. Yüksek rüzgârlar ve düşük nem, kuraklığı daha kötü hale getirir.

Yağmurların az yağması ya da hiç yağmaması kuraklığın ilk sinyalleridir. Uzun süre yağmur yağmaması neticesinde meteorolojik kuraklık oluşur. Meteorolojik kuraklıktan ilk etkilenen tarım sektörü ise ziraî kuraklığın oluşmasını beraberinde getirir. Yer üstü ve yer altı sularının çekilmesi ile hidrolojik kuraklık meydana gelir. Su azlığının bireyleri ya da toplumları olumsuz şekilde etkilemesi ile de sosyo-ekonomik kuraklık oluşur. Açıkça görüldüğü üzere su azlığının meydana getirebileceği olumsuzluklar, çok geniş bir alana dallanıp budaklanabilmektedir.

İnsan ve faaliyetlerinin su kaynaklarına doğrudan bağımlılığı nedeniyle kuraklığın, bireyler ve toplumlar üzerindeki olumsuz etkileri hem çok çeşitli hem de oldukça fazladır. Kuraklık, dünyadaki en tehlikeli doğal afetlerden birisi olarak kabul edilmektedir. İklim kaynaklı yokluklar ve trajediler büyük politik huzursuzluklara, rejim değişikliklerine, devrimlere, ihtilallere ve kitlesel göçlere yol açabilmektedir. Kuraklığın günümüzde fazlaca söz konusu edilen küresel ısınma ile bir ilgisinin bulunmadığı, 1917 Bolşevik ve 1789 Fransız Devrimlerinin, ayrıca çok daha eski tarihlerde M.Ö. 375 yılında Türklerin Orta Asya’dan göç etmelerinin temel sebeplerinin kuraklık ve kıtlık olduğu kabul edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, müsebbibü’l-esbâb Cenâb-ı Hak tarafından, bir belde ya da ülkeye gönderilen kuraklık, kıtlık ve diğer semavî/arzî felaketlerin, özellikle de sevdiği ve razı olduğu kullarına yapılmakta olan zulüm ve haksızlıkların durdurulması ve onların saygınlıklarının korunması adına oluşturulmuş uyarı ya da cezalar olduğu beyan edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususla ilgili pek çok pasaj ve paragraf bulunmakla birlikte[11], konuyu Musa (as) dönemi ile sınırlı tutacağız. Musa (as) ile ilgili kıssalar Kur’ân-ı Kerîm’de en az altı yerde ayrıntılı olarak anlatılmakla birlikte[12], A’râf suresindeki pasaja odaklanacak ve konuyu kuraklık ve kıtlıkla birlikte meteorolojik ve arzî diğer felaketler çerçevesinde işlemeye çalışacağız.

Cenâb-ı Hak, Firavun hanedanını ürün kıtlığı ve yoklukla nasıl cezalandırdığını A’râf suresinde şu şekilde beyan buyurmaktadır:

فَاِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِهٖ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُ اَلَا اِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

“Biz, Firavun hanedanı düşünüp ibret alsınlar diye, senelerce onları kuraklık, kıtlık ve ürün azlığı ile cezalandırdık. Fakat onlara iyilik, bolluk geldiğinde: “İşte, bu bizim hakkımız! Biz bunu kendi becerimizle elde ettik!” derlerdi. Şayet kendilerine bir kötülük gelse onu, Musa ile beraberindeki müminlerin uğursuzluklarına verirlerdi. Dikkat edin, iyiliği olduğu gibi kötülüğü de yaratmak, ancak Allah’ın kudretiyledir ama onların çoğu bunu bilmezler.” (A’râf, 130-131).

Âyet-i kerimedeki “sinîn”, “sene” kelimesinin çoğuludur ve Ebu Ali el-Fârisî’nin ifadesine göre “sene” kelimesi hem “yıl/sene” hem de “kıtlık” manasına gelmektedir. Bu âyet-i kerimede ise “sinîn” kelimesi “kıtlık” manasına kullanılmıştır. Mesruk, İbnu Mesud’dan (ra), şu rivayeti yapmaktadır: Hz. Peygamber (sas) Mekke’lilerde dine inanma konusunda bir tereddüt gördüğünde: “Rabbim, Hz. Yusuf un yedi (sene)si gibi yedi (kıtlık senesi) ver” diye bedduada bulunmuştu. Bu beddua üzerine Mekkeli müşrikleri öyle bir kıtlık yakalamıştı ki açlıktan laşelerin derilerini bile yemek zorunda kalmışlardı. Bu durum karşısında, (Mekkelilerin lideri olan) Ebu Süfyan Hz. Peygamber (sas)’e müracaat ederek: “Ey Muhammed, sen Allah’a taat ve yakınlarına yardımı emrederek geldin. Kavmin helak oldu. Onlar için Allah’a dua et!” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi:

“Göğün, insanları bürüyecek ve gözle görülecek bir duman çıkaracağı günü bekle. Bu can yakan bir azaptır. İnsanlar: “Rabbimiz bu azabı bizden kaldır, doğrusu artık biz inananlarız” derler. Nerede onlarda öğüt almak? Kendilerine gerçeği açıklayan bir peygamber gelmişti ve ondan yüz çevirmişler, “belletilmiş bir deli” demişlerdi. Biz sizden azabı az süre için kaldıracağız ama siz yine de eski inkârcılığınıza döneceksiniz” (Duhan, 10-15).[13]

Zeccâc, “sinîn” kelimesi, Arapça’da “kıtlıklar” manasınadır demiştir. Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîmede onlara senelerce kıtlık ve açlık verdiğini beyan etmiştir. Kuraklık köylüleri, kıtlık da şehirlileri doğrudan etkilemektedir.

Firavun Beldesine Peş Peşe Gelen Beş Felâket

وَقَالُوا مَهْمَا تَاْتِنَا بِهٖ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنٖينَ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمٖينَ

“Dediler ki; “bizi büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, sana inanacak değiliz.” Bunun üzerine biz de ayrı ayrı alâmetler olmak üzere başlarına; tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik. (Böyle iken), yine kibirlerine yediremediler. Zaten onlar mücrim bir topluluk idiler.” (A’râf, 132-133).

Cenâb-ı Hak, bir önceki ayette Firavun ve Kıptî sosyetesinin, dünyada meydana gelen hadiseleri Allah’ın irade ve meşietine izafe etmediklerini anlatmıştı. Bu âyette ise onların başka bir tür cehalet ve sapıklıkları nakledilmektedir ki bu da Firavun ve sosyetesinin, asanın ejderhaya dönüşmesi gibi mucizeler ile sihri/büyüyü birbirlerinden ayırt edemeyişleri ve Musa’ya, “bizi büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, sana inanacak değiliz” demeleridir.

İbn Abbas’ın ifadesine göre, Firavun ve Kıptî sosyetesi Hz. Musa’ya, “bizi büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, sana inanacak değiliz” dedikleri zaman, Hz. Musa çok sert tabiatlı bir kimse olduğu için, o esnada onlar aleyhine beddua etti.

Allah (cc) O’nun duasını kabul ederek, gece ve gündüzler boyunca, bir cumartesiden diğer cumartesiye kadar devam eden tufan/sel gönderdi. Öyle ki, hiç kimse ne güneşi ne de dolunayı göremez oldu. Evlerinden dışarı çıkamadılar. Tam boğulacakları zaman, Firavun’a sığındılar ve ondan, kendilerine yardım etmesini istediler. Firavun da Musa (as)’ya haber yollayarak; “Bizi bu belâdan kurtar. Mısır, deniz haline geldi. Eğer sen bizi bu belâdan kurtarırsan, sana iman ederiz!” dediler. Musa (as) dua etti. Allah Teâlâ, onlardan yağmuru kesti ve rüzgârları gönderdi. Mısır toprakları yeniden eski haline döndü. Bir benzerini asla görmedikleri muhteşem bitkiler yeşerdi. Onlar; “Bizim feryad u figanda bulunmamıza sebep olan tufan, meğer bizim için daha hayırlıymış. Hayır, Allah’a yemin olsun ki, sana iman etmeyeceğiz ve İsrail oğullarını da seninle beraber göndermeyeceğiz” dediler ve ahitlerini bozmuş oldular.

Bu defa Allah Teâlâ onların üzerine çekirgeleri saldı ve bu çekirgeler, bütün bitkileri yeyiverdiler. Bu durum onlara çok zor ve ağır geldi. Çünkü çekirgeler uçtuğu zaman bulut gibi güneşin önünü kapıyor, havada ve yerde kalın bir tabaka oluşturuyorlardı. Mısır sosyetesi, yeniden yalvarıp yakarmaya başladı. Hz. Musa (as) dua etti ve Allah Teâlâ bir rüzgâr göndererek o çekirgeleri Mısır’dan uzaklaştırdı. Halk, çekirgeler gittikten sonra geride kalan ot ve ekinlerin hala kendilerine yetebileceğini görünce yine; “Kalan bu şeyler bize yeter. Sana iman etmiyoruz” dediler.

Cenâb-ı Hak, bu defa da onlara bir cumartesiden diğer cumartesiye kadar haşeratları salıverdi. Bu canlılar, onların topraklarında ne var ne yoksa her şeyi yiyip, yeşil namına bir şey bırakmadılar. Onlar yine dua istediler. Musa yine Rabbinden bu azaba son vermesini diledi. Cenâb-ı Hak da o canlıların olduğu yere çok yakıcı bir rüzgâr yolladı. Rüzgârlar o haşeratı yaktı ve sürükleyerek denize döktü ama yine iman etmediler.

Bunun üzerine Allah, onlara kurbağaları gönderdi. Bu kurbağalar nehirlerden çıkıyor, elbiselere, yiyeceklerin içine ve her yere giriyorlardı. Çok büyük bir kurbağa sürüsü halindeydiler. Onlar yine Hz. Musa’dan dua istediler ve “şayet bizden bu azabı kaldırırsan, sana mutlaka iman ederiz” dediler. Hz. Musa, Allah’a dua etti. Allah Teâlâ da o kurbağalar üzerine yağmur saldı ve yağmur ile onları denize sürükledi.

Ancak küfür ve fesatlarını yine izhar ettiler. Bu sefer Allah Teâlâ onların üzerine kan salıverdi. Çaylar, dereler ve ırmaklar hep kan aktı, hiç tatlı su bulamaz oldular. Takatleri iyice kesilince, yine yalvarıp yakarmaya başladılar. Firavun ve sosyetesi:

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ

“Azap üzerlerine çöktüğünde; ‘Ey Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana olan ahdi hürmetine eğer bizden bu azabı kaldırır uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz ve İsrail oğullarını (Yahudîleri) seninle birlikte göndereceğiz” (A’râf, 7/134) dediler.[14]

Ancak daha sonraları bu sözlerinde de durmadılar.

Ayrı Ayrı Mucizeler (Âyâtin Mufassalât)

Cenâb-ı Hakk’ın “ayrı ayrı mucizeler/âyâtin mufassalât…” tabiri ile ilgili birkaç izah yapılmıştır.

1) “Âyâtin mufassalât”, benzerini Allâh’tan başkasının getirmeye kadir olamayacağından şüphe etmediği apaçık mucizeler demektir.

2) “Âyâtin mufassalât”, mucize nev’inden olan alâmetlerin belirli aralıklarla gönderilmesidir. Böylece, her seferinde onlar sınanıp, delil ve hüccetleri kabul edip etmedikleri ortaya çıkarılır. Müfessirler, bu bela ve azaplardan her biri Cumartesi’den Cumartesi’ye kadar üzerlerinde kalıyor ve her bir azap/belâ arasında da bir ay zaman bulunuyordu demişlerdir.

Bahsedilen bu çeşitli azap ve belaların, sadece Firavun kavmine (Kıptîlere) geldiği, İsrail oğullarının (Yahudîlerin) bir emniyet içinde oldukları ve bu azapların onlara uğramadığı da nakledilmektedir. Hiç şüphesiz bu olayların her biri mucizedir ve İsrail oğullarına (Yahudîlere) değil Kıptîlere mahsus kalmış olması da ayrı bir mucizedir.

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ

“Uğrayacakları son belâya dek üstlerine çöken musibeti giderdik mi derhal yeminlerini bozuyorlardı.” (A’raf, 7/135).

“Ricz” Kelimesi

“Ricz” kelimesi, “azap” manasında kullanılan bir isimdir. Âlimler, “ricz” (azap, pislik) kelimesi ile Kıptîlerin başlarına gelen ve yukarıda geçen beş çeşit azap olduğunu söylemişlerdir. Sa’îd b. Cübeyr ise, “ricz”in, “taun” manasında olduğunu, taunun da Kıptîlerin başına gelen bir azap olup, bu hastalık sebebiyle bir günde yetmiş bin kişinin öldüğünü, ölenlerin defnedilemeden bırakıldığını söylemiştir. Ancak “ricz” kelimesinin belirlilik takısı ile gelmiş olması birinci görüşü daha güçlü yapmaktadır.

Allah Teâlâ, Kıptîlerin içinde oldukları çirkin tezatları ortaya koymuştur. Çünkü onlar, Hz. Musa’yı tekzip ediyor, musibetlere uğradıklarında ise, hemen O’na başvurup, azabı kaldırması için Rabbine dua etmesini istiyorlardı. Bu onların, Hz. Musa (as)’nın duası kabul edilen bir peygamber olduğuna inandıklarını gösterir. Bela ve azaplar ortadan kalkıp zail olunca, O’nu yine yalanlamaya ve tenkit etmeye başlayıp, gayesine ancak sihir ile ulaştığını söylüyorlardı.

Firavun ve onun bağlıları olan Kıptîler, İsrail oğullarına çok şiddetli ve kötü muamele ediyorlardı. Hz. Musa’nın, azabı kendilerinden gidermesi için dua etmesi şartı ile hem iman edeceklerine hem de İsrail oğullarını, istediği yere götürmesi için salıvereceklerine söz vermişlerdi.

Firavun ve Ordusunun Denizde Boğulmaları

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِى الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلٖينَ

“Artık biz de bunca ayetlerimizi yalanladıkları, o ayetlere kulak asmayıp gafil bulundukları için kendilerinden intikam aldık ve hepsini denizde boğduk.” (A’râf, 7/136).

Arapça’da intikam, bir azap göndererek nimeti çekip almak manasındadır. Cenâb-ı Hak, bu intikamın, yalanlama sebebi ile olduğunu beyan etmiştir. “Onları umursamadıkları için” ifadesi, Zeccâc’a göre, onların görmek istemedikleri ve kabul etmedikleri mucizelerdir.

Horlanan Müminlerin Hâkim Kılınmaları

وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذٖينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتٖى بَارَكْنَا فٖيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ

“(Firavun yönetimince) aşağılanmaya maruz bırakılmış olan o toplumu da (Yahudîler) kendisine feyz ve bereket verdiğimiz yeryüzünün doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. (Bu suretle) Rabbinin İsrail oğullarına olan o pek güzel vaadi, (zorluklara) katlanmaları sebebiyle, tam bir şekilde yerine geldi. Firavunun ve Kıptî kavminin yapmakta oldukları şeylerle yükseltmekte devam ettikleri (binaları) ise hep harap ettik.” (A’râf, 7/137).

Musa (as), İsrail oğullarına şöyle demişti:

قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

“Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak edecek, sizi bu yerde hükümdar yapacak da sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” (A’raf, 7/129)

Allah Teâlâ, Firavunun Kıptî kavmini, bir ceza olarak, denizde boğmak suretiyle imha ettiğini açıklayınca, müminlere verdiği hayırları beyan etmiştir ki, bu da Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Musa’nın mümin olan kavmini, Firavunun ve kavminin yurtlarına varis kılmasıdır. Ayette bahsedilen mustazaflıktan (güçsüz bırakılmak, küçümsenmek, aşağı ve hor görülmek) maksat, Firavunun soykırım yapıp, İsrail oğullarının erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını sağ bırakması, onlardan hem vergi alıp hem de zor işlerde çalıştırmasıdır. “Yerin doğularına ve batılarına” tabiri bütün yeryüzüdür. Çünkü Davud ve Süleyman (as) da İsrail oğullarından olup, bütün dünyaya hâkim olmuşlardı.

İsrail oğullarına Yapılan Vaadin Gerçekleşmesi

{وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى} “Bu suretle Rabbinin İsrail oğullarına olan o pek güzel vaadi, tam olarak yerine geldi” buyruğundaki “Rabbinin vaadi” cümlesi ile şu âyet-i kerîmede zikredilen hususların kast edildiği söylenmiştir:

وَنُرٖيدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا فِى الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثٖينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ وَنُرِىَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ

“Biz ise, ülkede güçsüz bırakılanlara iyilik etmek ve onları önderler yapmak ve onları oraya mirasçı kılmak istiyorduk. Ve o yerde onları hâkim kılmak; Firavun ile Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrail oğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek (istiyorduk)” (Kasas, 28/5-6)

Ayetteki “hüsnâ” kelimesi, “ahsen” (daha güzel) lafzının müennesi olup, “kelime” lafzının sıfatıdır. Bu âyetin manası ise, “Bu vaad, onlar için gerçekleşti ve devam etti” şeklindedir. O pek güzel vaadin, tam olarak yerine gelmesinin manasının, “Allah Teâlâ’nın daha önce yapmış olduğu İsrail oğullarının düşmanlarını imha edip, onları düşmanlarının yurtlarına varis kılacağı hususundaki vaadini yerine getirmesi” olduğu söylenmiştir. Bu “yerine getirme” işi, “sözün tamamlanması” manasına alınmıştır. Çünkü bir şey vaat edildiğinde, adeta muallakta gibidir. Ama vaat edilen şey, bizzat yerine getirilip gerçekleşince, o zaman tamamlanmış olur.

Allah Teâlâ, “sabretmeleri sebebiyle” buyurmuştur. Çünkü bu vaadin tamamlanması ve gerçekleşmesi, ancak onların sabrı sayesinde olmuştur. Bu, insanın sabra teşvik edilmesine, belalara feryad u figan ile mukabele eden kimselerin belayla baş başa kalacaklarına, belalara sabırlı ve ilahî yardımı bekleyerek göğüs geren kimseleri de Cenab-ı Hakk’ın o sıkıntılardan kurtaracağına söz verdiğine bir açıdan delalet etmektedir.

Firavun İdaresinin Yaptığı Bina ve Bahçelerin İmhası

Cenâb-ı Hak; وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ “Firavunun ve kavminin yapmakta oldukları şeylerle yükseltmekte devam ettikleri binaları ise hep harap ettik” buyurmuştur. İbn Abbas (ra) “Allah, (yasnau) sözünden, bina yapanları kastetmiştir” demiştir. Zeccâc da şöyle der: “Birisi bina yaptığında “yasnau” ifadesi kullanılır. Ayetteki “Yükseltmekte devam ettikleri” ifadesi ile Hâmân’ın ve Firavun’un sarayları gibi, gökyüzüne uzanan sapasağlam binalar veya {جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ} “çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri” (En’âm, 6/141) âyetine bakarak, çardaklı bahçelerin kastedilmiş olabileceği söylenmiştir.[15]

Daha sonraları ise horlanan, aşağılanan ve ezilen insanlar , bu sabırlarına karşılık Allâh’ın bereketlerle donattığı Mısır coğrafyasının doğularına ve batılarına vâris kılınmışlardır (Araf, 7/137).

Sonuç

Firavun, soykırım ve katliam yaptıran, halka korku salan, ilâhlık iddia eden, büyüden ve büyücülerden medet uman, din konusunda şüphe yayan, ülke bölünecek propagandası yapan, halkı gruplara ve hiziplere ayıran, halkını küçümseyen, sahte ilâhlar ideolojisi üreten, mucizelerle alay eden, devasa tapınaklar, dikilitaşlar, gayet yüksek kuleler yaptıran, âfetlerle uyarılan dehşetli bir figürdür.

Kur’ân-ı Kerîm’deki tasvirlerin genel hatları arasında görebildiğimiz kadarı ile Firavun, ilâhlık iddiasında bulunan bir şaşkın, kendisinden başka tanrı olup olmadığını anlamak için gayet yüksek kule yaptıracak kadar da marazi ruha sahip bir sapkındır. O, halkını küçümseyerek zayıfları ezen, gerçeklerden uzak yaşayan bir kraldır. Firavun portresinin en temel özelliği ise, Allah’ın kâinattaki hâkimiyetini reddetmesidir. Firavun’un ilâhlık ve rablik iddiası, kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını göstermektedir. Firavun ve hanedanı, kendilerini mülkün tek hâkimi saymışlardır. Böylece küçük bir azınlık servet içinde yüzerken, halkın büyük çoğunluğu köleleştirilmiş, açlık ve sefalet içinde bırakılmışlardır.

Ayet-i kerimelerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok, Firavun aile­si (âl-i Fir’avn), avenesi (mele’), kavmi ve askerleri (cünûd) şeklinde erkânıyla birlikte zikretmesi, Firavun’u tek bir kişi olmaktan daha çok zalim bir zihniyet, karanlık bir odak ve dehşetli bir merkez olarak işaretlemektedir denilebilir.

Cenâb-ı Hak, bireyler ve toplumlar kendi rızası istikametinde olduğu müddetçe onlardan hoşnut ve razıdır. Dolayısı ile Cenâb-ı Hak, her güzel hususu kendinden gören, düşük ahlâkla benlik ve enaniyet girdabında yok olan, masum insanlara kara çalan, kendisinde nübüvvet vehmeden, daha da ileri giderek ilahlık iddia eden, en küçük gürültüde bile paranoyaya giren yönetimleri, yeniden yola gelmeleri amacı ile çeşitli bela ve musibetlerle sınar. Bu sınama ve imtihanlar pek çok kereler de devam edebilir. İnananlar ve Allâh’ın hizbi, sabretmeleri, bela ve sıkıntılara Allâh’a gönülden tevekkülle göğüs germeleri kaydı ile sonunda mutlaka galip gelir.

Kur’anda en az altı surede ayrıntılı olarak yer alan Musa (as) ile Firavun kıssasında pek çok hikmetler bulunmakla birlikte, bu yazıda oldukça sınırlı sayılabilecek özelliklere değinebildik. Bu kıssalar ve tekrarlarında Firavun ve cemiyetinin haksız bir şekilde büyüklenmeleri, mucizeleri gördüklerinde “sihirdir” demeleri, halkın Firavun ve cemiyetinden korkması, Firavun ve melesinin ziynet ve servet içerisinde yüzmeleri gibi hususlar işlenmektedir. Firavunlar, düz Mısır düz coğrafyasında kendi hükümranlık alametleri olarak gayet yüksek ve büyük piramitler inşa ettirmiş, yekpare dikilitaşlar yaptırmışlardır. İsrail oğullarının maruz kaldıkları işkenceler ve onlardaki müthiş ölüm korkuları da bu surelerde yer alan konulardır.


[1] http://www.islamic-awareness.org/Quran/Contrad/External/josephdetail.html

[2] Ana Britannica, Ana Yayıncılık, 12/235.

[3] Mele: Bir rey üzerine bir araya gelip şekil ve görünüşü insanın gözlerini, kıymet ve önemleri de insanların gönüllerini dolduran cemaat, bütün adına söz söylemeye yetkili kişilerin teşkil ettikleri heyet, danışma meclisi. Görülüyor ki, bu mana, zamanımızda Frenklerin “sosyete” adını verdikleri cemiyet manasınadır. Bunda bir maksat üzere toplanmış olmak, iyi anlaşma, uzlaşma ve kıymetli olma en esaslı anlamı teşkil eder. Mesela bir dernek, bir kabine ve bir parlamento, bir ordu ve her hangi bir toplumun bütünü adına söz söylemeye yetkili kişilerin bir araya gelip bir heyet teşkil etmesi hep birer “mele” demek olur. Ve önde gelen eşrafa “mele” denilmesi de bu yüzdendir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Neşriyat, 4/90–91.)

[4] Yazır, 4/93–94.

[5] Elmalılı, 4/97.

[6] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi, 4/97–98.

[7] Râzi, 19/41.

[8] Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J. J. Augustin in Glückstadt, Band I, 1935, Band II, 1952.

[9] Mısır’da, 19. yüzyılın başlarında bulunan bu papirüs, Hollanda’daki Leiden Müzesi’ne götürülmüş ve A. H. Gardiner tarafından 1909’da tercüme edilmiştir. Papirüsün tamamı “Admonitions of an Egyptian from a Heiratic Papyrus in Leiden (Leiden’deki Papirüste Bir Mısırlının Nasihatleri)” adlı kitapta yer almaktadır.

[10] http://ohr.edu/yhiy/article.php/838

[11] Bkz. Kur’ân-ı Kerîm, Bakara, 2/59; En’âm, 6/42; A’râf, 7/94, 162; Ankebût, 29/34, 40; Sebe, 34/16; Fussilet, 41/16; Zâriyât, 51/41; Kamer, 54/19, 31, 34;

[12] Kur’ân-ı Kerîm’de Firavun ile ilgili anlatımlar, kısa bölümler hâlinde yirmi bir kadar sûrede yer alırken, A’râf (7/103–137), Yunus (10/75–90), Tâhâ (20/43–79), Şuarâ (26/11–68), Kasas (28/36–42) ve Mü’min (40/24–29) sûrelerinde ayrıntılı olarak yer almaktadır.

[13] Buhari, enbiya 19; tefsir, Yusuf 4, Ha-mim ed-Duhan (Duhan) 1; istiska 2, 13.

[14] Fahru’r-Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 14/225-227, Dâru’l-Fikr-1981.

[15] Razi, age, 14/227-231.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s