Ezeli Plan ve Program Kaza ve Kader 1

Musa Kâzım GÜLÇÜR

22 Ekim/2019

İçindekiler

Giriş 1

Kaderî Programın Birinci Aşaması: Allah’ın (cc) Ezelî İlmi 5

Ezeli Plan ve Program Kaza ve Kader 1 Giriş

“Şüphesiz Rabbin istediğini yapandır.” (Hud, 11/107)

Kaza ve Kader kelimeleri Arapça kökenli olduğundan, bu kelimeleri Türkçemizde ne şekilde karşılayabileceğimizi görmemiz gerekmekteydi. Dolayısıyla yazımızın başlığında “kaza ve kader” kelimelerini bir nebze karşılayabileceğini düşündüğümüz “Ezelî Plan ve Program” tamlamasını kullanmış olduk. Bu açıdan önce Türkçemizde “plan” ve “program”, daha sonra da “kaza” ve “kader” kelimelerinin hangi anlamlara geldiğini, bu tamlamaların birbirlerini karşılayıp karşılamadıklarını kısaca görmeye çalışmamız yerinde olacaktır.

Yazımızı bir silsile halinde düzenleyecek, Cenab-ı Hakk’ın kaderî plan ve programını dört safha olarak görecek, bu minvalde kaderî programın birinci aşaması olarak da “Allâh’ın (cc) Ezelî İlmi” konusunu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler çerçevesinde anlamaya çalışacağız.

Plan” kelimesi, bir işin, bir yapıtın gerçekleştirilmesi, bir konunun yolunda yürümesi için uyulması tasarlanan düzeni, hedeflenen bir amaca ulaşılmasını sağlayacak diyagram veya adımlardan oluşan dokümanı tanımlar. Neyin ne zaman, niçin ve nasıl yapılacağını gösteren bir taslaktır. İş yapılmadan önce hazırlanır. İşin üstesinden gelmek için gereklidir. Bir yapının, bir kentin, bir makinenin vb. çeşitli bölümlerini gösteren ölçekli çizime de plan denir.

Program” kelimesi ise; bir düzene ve belirli koşullara göre yapılacak eylem ve işlemlerin tümü, yapılacak bir işin bölümlerini, bölümlerin sırasını ve zamanını gösteren tasarı, belirli işlevleri yerine getirmek üzere bir makinaya ne yapacağını söyleyen kodlanmış komutlar dizisi demektir. Program kelimesinin Türkçemizdeki bir diğer karşılığı da izlencedir.

Kader” kelimesi ise sözlükte “gücü yetmek, planlamak, ölçü ile yapmak, bir şeyin şeklini ve niteliğini belirlemek, kıymetini bilmek, rızkını daraltmak” gibi manalara gelmekte olup, ıstılahta ise “Allah’ın (cc), bütün nesne ve olayları ezeli ilmiyle bilmiş, bu ezelî ilme göre de planlamış ve programlamış olması” anlamına gelmektedir.

Kaza” kelimesi ise, “hükmetmek, muhkem ve sağlam yapmak, emretmek, yerine getirmek” anlamına gelmekte olup, keza ıstılahta “Allah’ın (cc), nesne ve olaylara ilişkin ezeli planını ve programını gerçekleştirmesi” manasındadır.

Bütün bu açılardan “kaza ve kader”, yazı başlığında belirtmeye çalıştığımız üzere, keyfiyet ve ayrıntılarına ancak Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i sahîha aracılığı ile ulaşabileceğimiz, Allâh’ın (cc) yüce kudretine, azametine ve ezelî ilmine uygun bir nevi “plan ve programdır”.

Kadere iman farzdır. Bu iman, kulların hayır ve şer bütün fiillerini Allah’ın yarattığına, bunları yaratmazdan önce levh-i mahfuz’da yazdığına, her şeyin O’nun kazası ve kaderiyle, irade ve meşieti ile olduğuna, Allâh’ın (cc), ancak iman ve taate razı olduğuna ve bunlara sevap vadettiğine, küfre ve masiyete razı olmadığına ve bunlar için de ikab vadettiğine ve ceza terettüp edeceğine inanmaktır.

Ayrıca kader, Allah’ın (cc) bütün mahlukatı yaratıp onları iki gruba ayırdığına inanmaktır. Bu gruplardan birini cennet için yaratmıştır ki, bu O’nun fazlındandır, bir grubu da cehennem için yaratmıştır ki bu da onun adaletindendir.

Bazı kimseler, olur olmaz konular için kaderi sorumlu tutar, kendilerinin hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranırlar. Herhangi bir davranış için şayet kınama değil de bilakis medih ve övgü söz konusu ise bu tür durumlar için kaderi delil göstermek doğrudur. Çünkü neticede “sana isabet eden her hayır ve güzellik Allâh’tandır” (Nisa, 4/79) fehvasına uygun bir tavır söz konusudur. Ancak herhangi bir tutum ve davranış için kınama ve kötüleme söz konusu olabiliyorsa, bu durumda kaderi delil göstermek batıldır ve “sana isabet eden her kötülük kendi benliğinden kaynaklanmaktadır” (Nisa, 4/79) fehvasına uygun olmayan bir davranış söz konusu demektir.

Huzeyfe (ra) anlatıyor: “Resülullah (sas) buyurdular ki:

“Her ümmetin Mecusileri vardır. Bu ümmetin Mecusileri “kader yoktur!” diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal’e ilhak etmek, Allah üzerine bir haktır.”[1]

Üstün ve fazilet sahibi kimseler şöyle dursun, her mükellef Müslümanın bilmesi gereken en önemli hususlardan birisi, imanın altı temel rüknünden birisi olan “kaza ve kader” konusunda doğru bilgiye ulaşmaktır.

Bu konuda bugüne kadar gayet sağlam çalışmalar neşredilmiş, yeterli doygunlukta gerekli izahatlar da tarih içerisinde yapılmıştır. Ancak takdir edilmelidir ki doğru bilgilerin lüzumlu hallerde tekrarında fayda bulunmaktadır. Çünkü, doğru bilgi verdiğini sanarak kaderi inkâr ya da tevil eden bazı kimseler, kendi zannî görüşlerini günümüzde Kur’ân-ı Kerîm ayetlerine delilsiz bir şekilde yamamaya çalışmışlardır. Ayrıca, bu konuda konuşmaya en yetkili durumdaki şari Efendimiz’in (sas) hadîs-i şerîflerini, asılsız teviller ile boşa çıkarmaya çalışan bir takım kimseler de değersiz görüşler serdetmişlerdir. Bütün bu grupların her biri, serabı su zannetmiş, içinde bulundukları dalaletten ve batıldan memnun bir hal sergilemişlerdir. Kaderin inkâr veya tevil edilmesi demek, Yüce Rabbin kulların amellerini yaratmasını, onları yazıp takdir etme kudretini de inkâr etmek demektir.

Esmâullâhi’l-hüsnâ

Şimdi aktaracağımız âyet-i kerîmeler, kaderi programın varlığını çok açık bir şekilde görebilen gözlerin önüne sermektedir:

(وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًا)

“Allah’ın emri, behemehal yerini bulan bir kaderdir.” (Ahzab 33/38)

اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغٖيضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَیْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ

“Allah dişilerin taşıdığı yavruların rahimlerde nasıl bir gelişme göstereceğini bilir, O’nun katında her şeyin bir programı (miktar) vardır.” (Ra’d, 13/8)

(اِنَّا كُلَّ شَیْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ)

“Biz her şeyi bir programla (bir plana göre) yarattık.” (Kamer, 54/49)

(وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ)

“Kulların faydalandığı hiçbir şey yoktur ki, onu meydana getiren hazinelerin anahtarları katımızda olmasın, (muhakkak her şey bizim kudretimizle meydana gelir). Fakat biz, onu, ancak görünen/bilinen bir kaderî program çerçevesinde indiririz.” (Hicr, 15/21)

Allâh (cc), insanların yaratılışlarını, yaşayacakları zaman dilimlerini, rızıklarını, doğum ve ölüm keyfiyetlerini, yaşayacakları mekânları ve ömürlerinin sürelerini takdir etmiş, belirlemiş, programlamış ve bütün bunların hepsini önceden tayin etmiştir (Fussılet, 41/10, 12; Furkan, 25/2; Müzzemmil, 73/20; Vakıa 56/60).

Takdir edilmelidir ki kaza ve kader hususunda bir söz söyleneceğinde, mutlaka vahyin aydınlığında söylenmelidir. Gelişi güzel konuşanlardan, şüphe uyandırmaya çalışanlardan, anlamsız zorlamalarla vahyi tağyir etmeye, anlamsız hale getirmeye çalışanlardan yüz çevirmekte büyük fayda vardır. Bu konuda rehber alınacaklar, günümüzde ne dediği belli olmayanlar değil, vahyi tam anlamı ile yansıtan başta Kur’ân-ı Kerîm’in aydınlatan beyanları, daha sonra Efendimiz’in (sas) hadîs-i şerîfleri olmak üzere, sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiînin sözleri olabilir.

 “Kâinatta ne varsa hepsi Allâh’ın iradesiyledir” diyenler, bu sözleri ile kaderin varlığını kabul ettiklerini iddia ederler. Halbuki diğer taraftan, bu ince noktada mükellefiyetlerin ve sorumlulukların defterlerini dürmüş, alabildiğine eksik ve hileli bir şekilde ölçmüş ve tartmış, kendi günahlarını kadere yüklemiş, hakikatte kendilerinin günah ve vebal işlemekten uzak olduklarını öne sürerek ya da ima ederek, bütün günah ve veballeri de Yüce Yaratıcıya yükleme aymazlığına düşmüşlerdir. Bu duruşları ile de Allah hakkında kötü zan beslemiş, bilerek ya da bilmeyerek O’na zulüm ve haksızlık nispet etmişlerdir.

Ebû Hüreyre (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

“Kuvvetli mümin, (Allah katında) zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayır vardır. Sen, sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah’tan yardım dile ve asla acizlik gösterme. Başına bir şey gelirse, “şunu şunu yapsaydım, başıma bu gelmezdi” diye hayıflanıp durma. “Allah’ın takdiri böyleymiş, O dilediğini yapar” de. Zira “keşke” sözü şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.”[2]

Bilhassa da bu hadis-i şerifte kader açısından önemli esaslar mevcuttur. Şöyle ki:

İnsanın dünyevi ve uhrevi mutluluğu, kendisine faydalı olacak şeylere gayretle sarılmasına bağlıdır. Gayretle bir işe sarılmak, bütün gücünü o işe vermekle olur. Bir gayretle kendisine yararı dokunacak şeyler elde eden kimse, övülecek neticeler almış olur. Bir kimsenin kemali, gayretine ve bu gayretinin de kendisine faydalı olacak hususlarda kullanılmasına bağlıdır.

İnsanın kendisine faydalı olacak hususlardaki hırsının azlığı, kemal mertebelerinde de o oranda noksanlığa yol açacaktır. Çünkü hayrın bütünü faydalı olan konularda hırslı olmaya bağlıdır. İnsanın gayreti ve faaliyetleri Yüce Allâh’ın yardımı, meşieti ve tevfiki ile gerçekleştiği için de kendisinden yardım istenmesi emredilmiştir.

Buna göre bir insanın kendisine faydalı olacak konulara şevkle sarılması Allâh’a bir ibadet hükmündedir. O’nun yardımı olmadan da bu ibadet tamam olmaz. Bu sebeple izahı sadedinde bulunduğumuz hadis-i şerifte bir insanın Allâh’tan yardım dilemesi emir buyurulmuş, sonra da “acizlik gösterme” denilmiştir. Çünkü acizlik gösterme, bir kimsenin kendisine faydalı olacak hususlarda gayret göstermesine ve Allâh’tan yardım dilemesine aykırıdır.

Kendisine faydalı olan şeylere gayretle yönelen ve Allâh’tan da bu konuda yardım isteyen kimse, aciz kimsenin tam aksi durumdadır. Her şeyi elinde bulunduran ve bütün işlerin kendisine döndürüleceği Yüce Allâh’tan yardım talebi ile faydalı bir faaliyete gayretle sarıldığı halde, kendisi hakkında takdir edilmemiş bir iş neticesinde iki durumdan birisi hasıl olur: Birisi, acizlik halidir ki şeytanın faaliyetine yol açar. Diğeri de kadere bakmak ve kaderi gözlemektir. Eğer takdir edilmiş olsaydı, o işin kendisinden kesinlikle kaçamayacağına inanmak ve itimat etmektir.

Şimdi Cenâb-ı Hakk’ın izni ve inayeti ile kader konusunu; “Allah’ın (cc) ezelî ilmi, kaderî programın kitabeti yani yazılı hale getirilmesi, kaderî programda meşîet ve irâde yani Allâh’ın dilemesi ve kaderî programda halk yani Allâh’ın yaratması” şeklinde dört aşamalı olarak tahlil etmeye ve naslar çerçevesinde anlamaya çalışacağız.

Kaderî Programın Birinci Aşaması: Allah’ın (cc) Ezelî İlmi

Fâtiha-i Şerîfe

Bu konuyu bir kısmı itibarı ile daha önce “Cenâb-ı Allâh’ın (cc) Ezelî ve Ebedî İlmi & İnsanları Sınaması“ başlıklı yazımızda ayrıntılandırmaya çalışmıştık.

Allah’ın (cc), nesne ve olayları önceden bilmesi “ilim” sıfatının kapsamıyla ilgili olup, kaderin ilk mertebesini teşkil eder. Allah’ın her şeyi önceden bilmesi, mükelleflerin fiillerini icbar altında yaptıklarını göstermez. Zira geleceği bilmek geçmişi bilmek gibidir. Geçmişi bilmek gerçekleşmiş olayların vukuu üzerinde etkili olmadığı gibi, geleceği bilmek de gerçekleşecek olaylar üzerinde müessir olmaz. İlahi ilim, kulların irade ve kudretlerini ortadan kaldırmaz. Aksine, Allah (cc) kulların fiillerini hür irade ve kudretleriyle yapacaklarını bilir.[3] Şimdi aktaracağımız âyet-i kerime Allahu a’lem bu durumu beyan etmektedir:

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِى السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّ ذٰلِكَ فٖى كِتَابٍ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ

“Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır. Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.” (Hac, 22/70)

Gökte ve yerde olan hiçbir şey, yüce Allah’ın eksiksiz bilgisine gizli değildir. O’nun bilgisi, unutturan ve silen etkenlerden etkilenmez. Bu, her şeye ait bilgileri kapsayan, içeren bir kitaptır.

İnsan aklı, gökte ve yerde bulunan ve gözlemlenebilen alemde yer alan bunca nesneyi ve şahısları, davranış ve niyetleri, düşünce ve hareketleri kuşatan Allah’ın (cc) ilmini tasavvur etmekte bile yetersiz kalır ve acze düşer. Ama bütün bunlar, Allah’ın (cc) gücü ve ilmi açısından gayet kolaydır.

اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْاَرْحَامِ وَمَا تَدْرٖى نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرٖى نَفْسٌ بِاَىِّ اَرْضٍ تَمُوتُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ خَبٖيرٌ

“Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.” (Lokman, 31/34)

Bu beş hususu yüce Allah’tan başka hiçbir kimse bilemez. Bunları ne mukarreb bir melek ne de mürsel bir nebi bilebilir. Her kim bunların herhangi birisini bildiği iddiasında bulunacak olursa, Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmiş olur.

Yağmurun yağma vaktini ve yerini bilmek sadece Allah Teâlâ’ya mahsustur. O emrederse; görevli melekler ve mahlûkatından Allah’ın dilediği kimseler bilirler. Günümüzdeki hava durumu tahminleri de neredeyse %90 oranında yanlış çıkmaktadır. Dolayısı ile bu raporlar gaybın bilinmesi olmayıp sadece zan ve tahminlerden ibarettir.

Rahimlerde bulunan ceninin özellikleri, büyüyüp olgunluk çağına eriştiğinde ne gibi bir vazife yapacağı, şahsiyet, mizaç, kişilik ve sıfatlarının ne şekilde olacağı gibi durumları da sadece Allah bilir.

Hiç kimse yarın dünya ve ahireti hakkında hayır ya da şer olarak ne elde edeceğini de bilemez.

Ölüm konusu da böyledir. Hiç kimse nerede ve ne zaman öleceğini bilemez. Rivayete göre ölüm meleği Hz. Süleyman’a (as) uğradı. Onun meclisinde oturan arkadaşlarından birisine dikkatlice bakıyordu. Adam bu durumdan rahatsız oldu ve Hz. Süleyman’a (as):

“Bana böyle dikkatli bir şekilde bakan bu adam kim?” diye sordu. Hz. Süleyman (as):

“O ölüm meleğidir” diye cevap verdi. Adam:

“Sanki o, benim canımı almayı istiyor” dedi ve korkusundan Hz. Süleyman’ın (as), kendisini rüzgâra yükleyip Hint diyarına atmasını istedi. Hz. Süleyman da adamın isteğini yerine getirdi ve onu Hint kıtasına gönderdi.

Bir müddet sonra ölüm meleği Hz. Süleyman’a (as) tekrar uğradığında şöyle dedi:

“Bu adama devamlı bakmam, hayretim sebebiyle idi. Çünkü, onun ruhunu Hindistan’da alma emri vardı. Fakat adamı bulduğumda senin yanında ikamet etmekteydi. Nihayet Hindistan’a gittim ve onu orada bularak emri yerine getirdim.”

وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا اِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فٖى ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.” (Enam, 6/59)

Gaybın ilmi Allah’ın yanındadır. Gayba ulaştıran yollar da O’nun elindedir. Buna O’ndan başka kimse sahip değildir. O, kimi gaybe dair herhangib bir konuya muttali kılmak dilerse muttali kılar. Kimi de bunlardan alıkoymak isterse alıkoyar ve perdeler.

Efendimiz’in (sas), bu âyet-i kerimeyle ilgili olabileceğini düşündüğümüz hadis-i şerîf, Enes b. Mâlik rivayeti ile şu şekildedir:

“İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, hayrın anahtarları, şerrin de kilitleridirler. Yine insanlar arasında öyleleri vardır ki, şerrin anahtarları, hayrın da kilitleridirler. Allah’ın, hayrın anahtarlarını ellerine nasip ettiği kimselere ne mutlu! Şerrin anahtarlarını, ellerine verdiği kimselere de yazıklar olsun!”[4]

Ayette geçen (مَفَاتِحُ) “mefâtih” kelimesinden, “anahtarlar” veya “hazineler” manası murat edilmiş olabilir. Birinci manaya göre Cenâb-ı Hak, gaybın anahtarları ifadesini mecazî olarak kullanmıştır. Çünkü “anahtarlar” sayesinde, emniyet altına alınmış hazinelerdeki kıymetli eşyaya ulaşılır. Hak Teâlâ her şeyi bildiğini, ayetteki ifade ile anlatmıştır. Aklî olan bu hüküm, herkesçe anlaşılabilecek bir hale gelsin diye, o aklî ve külli hükme uygun olan, görülebilen ve bilinebilen bir misalin yardımı ile müşahhas hale getirilmiştir.

Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ’nın, zamanî olan her türlü cüziyyatı ve teferruatı bütün incelikleri ile bildiğini gösteren en kuvvetli delillerdendir. (لَا يَعْلَمُهَا اِلَّا هُوَ) “Onları, O’ndan başkası kesinlikle bilemez” beyanı ile vahdaniyete bir vurgu yapılmış, Allâh’ın (cc) her türlü zıt, eş ve benzerden münezzeh olduğu beyan edilmiştir.

İnşâAllâh, bir sonraki yazıda “ilâhî ve ezelî plan ve programın yazılı hale getirilmesi (kitâbet) aşaması” ile ilgili ayet-i kerimeleri ve hadis-i şerîfleri görmeye ve anlamaya çalışacağız.


[1] Ebu Davud, Sünnet 17, (4692).

[2] Müslim, İlim, 34 (Hadis no: 2664); İbni Mâce, Mukaddime, 10 (Hadis no: 79).

[3] Razî, Fahreddin, Mefatihu’l-Ğayb, Beyrut-1981, II/49-51.

[4] İbn Mâce, Mukaddime, 19 (Hadis no: 237).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s