Cenâb-ı Hakk’a Ait Âlî Sıfatlar ve Tevhid II

Musa Kazım GÜLÇÜR

9 Ağustos/2019

İçindekiler

Giriş 1

A. Zâtî ve Sübûtî Sıfatlar 3

1. Hayât 3

2. İlim 4

3. İrâde 6

4. Kudret 7

5. Sem’ 8

6. Basar 8

7. Kelâm 9

8. Tekvin 10

Giriş

Bismillahirrahmanirrahim

Yâ Rabbe’s-semâvâti ve’l-aradîn, Yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm, Yâ Mâlike’l-Mülk, Yâ Azîz u Yâ Hakîm u Yâ Ğaffâr, Yâ Evvel, Yâ Âhir, Yâ Zâhir, Yâ Bâtın, Yâ Allah, bizlere lütfettiğin görünen ve görünmeyen bütün nimetlerine meleklerin adedince, arşın ağırlığınca, mahlukatın adedince, razı olduğun miktarda ve ilmin sayısınca hamd ederim.

Efdalu’l-Enbiya, Ekramu’l-Asfiyâ, İmamu’l-Evliyâ, Hâtemu’l-Enbiyâ, Habîbu Rabbi’-Âlemîn, Şehîdu’l-Mürselîn, Şefîu’l-Müznibîn, Seyyidi Veledi Âdem, Beşîru’n-Nezîr, Sirâcu’l-Münîr, Sâdıku’l-Emîn, Hakku’l-Mübîn, Sahibu’s-Seb’i’l-Mesânî ve’l-Kur’âni’l-Azîm, Nebiyyu’r-Rahme, Hâdi’l-Ümme, el-Müeyyed bi Seyyidinâ Cibrîl ve Seyyidinâ Mîkâîl, el-Mübeşşer fi’t-Tevrâti ve’l-İncîl, el-Müctebâ, el-Müntehab, Abdullah oğlu Efendimiz Muhammed’e, âl ve ashâbına, mukarrabîn meleklerine, bütün enbiyâya ve Allâh’ın sâlih kullarına salât ve selâm olsun. Âmin.

Şiir

Nimet-i bâkî dilersen aç Kitâbullâh’a bak,

Dîdâr-ı Hakk’ı dilersen gel sıfâtullâha bak,

Çünkü bildin Hak sıfâtı mazhar-ı insan durur,

Âlem-i kübrâ dilersen anla Zâtullâha bak.

Gir vücudun şehrine gör cân ile cânân nedir,

Kalb-i insânda görünen nûr-u arşillâha bak,

Cümle haccâc u melâike bil ziyâret kıldığı,

Girip ihrâm ile dâim sırr-ı beytullâha bak.

Lekad kerremnâ benî Âdem diye buyurdu Hak,

Cümle eşyadan kerametli olan insana bak,

Âdem’e kendi ruhundan nefh edip kıldı nazar,

Gel berü emvâtı ihya kılan ruhullâha bak.[1]

Bir önceki yazımızda, Cenâb-ı Hakk’a ait tenzîhî ve selbî sıfatlardan; Vücut (mümkünü’l-vücut olan biz insanlardan ve diğer canlılardan bütünü ile farklı, varlığı zorunlu yani Vâcibu’l-Vücud olması), Kıdem (Ezeli yani evvelinin olmaması), Beka (Ebedi, sonu olmaması), Vahdaniyet (Bir olması, ortağı bulunmaması), Muhalefetün-lil-havâdis (Zatının, mahlukatın zatlarına, sıfatlarının da mahlukatının sıfatlarına benzememesi), Kıyam binefsihî (Varlığının devamının zatından olması, başkasının yardımıyla olmaması) konularını işlemeye çalışmıştık.

Bu yazımızda ise Zâtî ve Subûtî sıfatlar konusunu, Allâh’ın (cc) izni ile ayrıntılandırmaya çalışacağız.

A. Zâtî ve Sübûtî Sıfatlar

Haşir Suresinin son üç âyet-i kerimesi

Zâtî ve Sübûtî Sıfatlar; Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Tekvin, Sem’, Basar ve Kelâm’dır.

Allâh (cc), bir ilimle Alîm, bir kudretle Kâdir, bir kelam ile Mütekellim, bir sem’ ile Semî’, bir basar ile Basîr’dir. Bu sıfatların hepsi ezelî ve Allâh’ın Zâtı ile kaimdir. Bu sıfatlar Allâh’ın (cc) ne aynı ne de gayrısıdırlar.

Bu sıfatlar cisim, araz ve cevher değillerdir. İlahi sıfatların varlığını kabul etmek başka bir şeydir, bu sıfatların zıtlarını reddetmek, Allâh’ı (cc) bu sıfatların zıtlarından tenzih etmek ise daha başka ve daha farklı bir şeydir. Sadece zıtları kabul etmemek, mesela Allâh (cc) hakkında “acz” sıfatını reddetmek yetmez, aynı zamanda “kudret” sıfatını da sınırsız bir şekilde kabul ve ikrar etmek gerekir. Diğer bütün sıfatlar için de böyledir.

Yani bir taraftan zıtlar reddedilirken, diğer taraftan da sonsuz bir şekilde kemâl sıfatların varlığı kabul ve iman edilir. Ayrıca bu sıfatlar, biz böyle vasıflandırdığımız için değil, Allâh (cc) kendisini bu şekilde vasıflandırdığı için iman edilmesi gereken yüksek sıfatlardır. Bizler O’nu, ancak ayet-i kerîmelerde ve sahih hadis-i şeriflerde geçen sıfatlarla tavsif edebiliriz.

Allâh Teâlâ, ezel itibarı ile yaratıcı, icat edici, şekil verici, affedici, merhamet edici ve şükredicidir. Allâh Teâlâ, ezelde de bu sıfatlarla mevsuf olduğu gibi ebed itibarıyla da bu sıfatların sahibidir. Her ne kadar ezelde affedilen, merhamet edilen bulunmamış olsa bile sıfatların ezeli ve ebedi oluş keyfiyeti değişmez.

Şimdi de bu zâtî ve subutî sıfatları biraz daha ayrıntısı ile görmeye çalışalım.

1. Hayât

Âyet el-Kürsî

Cenâb-ı Hakk’ın “hayat” sâhibi olması, en kâmil anlamı ile hayat vasfı ile muttasıf olması demektir. Cenâb-ı Hak hakkında vacip/zorunlu olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan, geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır.

Kur’an-ı Kerîm’de “hay” (diri) ve “muhyî” (dirilten, can veren) şeklinde zikredilen isimleriyle (el-Bakara 2/255; er-Rûm 30/50) Cenâb-ı Allah hayatın sebebidir.  Bir âyet-i kerimede de Cenâb-ı Hakk’ın hem “hayat” sıfatı hem de “ölümsüzlüğü” şu şekilde beyan buyurulur:

(وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذٖى لَا يَمُوتُ)

“Ölmek, şanından olmayan O Baki-i (Tealâ)’ya güvenip, dayan.” (Furkan, 25/58)

Hayat sıfatı, İlim, İrade, Kudret gibi kemâl sıfatlarıyla yakından ilgilidir. Bu sıfatların sâhibi bir Zâtın, hayat sâhibi olması zarurîdir. Çünkü ölü bir varlığın ilim, irade ve kudret gibi kemâlâtın sâhibi olacağı düşünülemez. Bunun içindir ki hayat sıfatı, Cenâb-ı Hakk’ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır. Hayat sıfatının zıddı memât, yani ölü olmaktır. Bu ise Allah hakkında bütünüyle muhaldir.

2. İlim

“Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)

İlim, Allah’ın zâtına nisbet edilen sübûtî sıfatlar içinde yer alır ve bunların en kapsamlısını oluşturur. Allah Teâlâ’nın her şeyi bilmesi, ilminin her şeyi kuşatması demektir. Diğer sıfatları gibi ilim sıfatı da kadimdir, öncesizdir.

Allâh’ın (cc) ilmi, her şeye taalluk eden bir ilimdir. Bu âlemi en güzel şekilde, en mükemmel bir nizâm üzere yaratan ve onu idare eden Zât-ı Akdes’in, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir. Zira hakikati, faydası, lüzumu ve hikmeti bilinmeyen bir şey, nasıl ve niçin yaratılacaktır?

O halde yaratıcının bir şeyi yaratabilmesi için, evvelâ ilim sâhibi olması, sonra o ilmin icaplarına göre yaratması şarttır.

(اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ)

“Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” (Mülk, 67/14)

Yukarıdaki âyet-i kerîmede beyan buyurulduğu üzere ilim, nesne ve olayların üzerinden bilinmezliği kaldıran bir özellik taşır (sıfat-ı kâşife) ve çok geniş bir alana yöneliktir.

Ayrıca Cenâb-ı Hak;

(يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فٖيهَا)

“Yere giren, oradan çıkan, gökten inen, oraya yükselen şeyleri O bilir.” (Hadid, 57/4)

Bu âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Allâh (cc), ilminin sonsuzluğunu, hem âfâkta hem de enfüste olan biteni en iyi şekilde bildiğini beyan buyurmaktadır.

Yine, iman ve salih amel sahiplerini mükâfatlandırmak, isyan eden ve kötü yolda olanları da cezalandırmak, ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün teferruatı ile bilmekle mümkündür.

İlim kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’in yaklaşık 380 âyetinde isim, muhtelif fiil sîgaları ve sıfatlar (âlim, alîm, allâm, a‘lem) şeklinde Allah’a nisbet edilmiştir.

سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهٖ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبٖيرُ الْمُتَعَالِ

“O (Hâlık-ı Kerîm) gizliyi de açıkta olanı da bilicidir. Pek büyüktür, her şeyden üstündür. Aranızdan sözü gizleyen de onu açık söyleyen de geceleyin gizlenen de gündüzün görünen de (O’nca) birdir. Hepsini bilir, görür. O’nun bilgisinden ve görmesinden hiçbir şey kaybolmaz.” (Rad, 13/9-10)

Bu ayet-i kerime de Allah’ın kâmil bir ilim ve tam bir kudret ile mevsûf olduğuna, kendisine yakışmayan her şeyden uzak olduğuna delâlet etmektedir.

O’nun ilmi, bütün kâinatı çevreler. Allah her şeyi bilir. Onun bilgisinden hiçbir zerre hariçte kalmaz. Hiçbir varlık düşünce ve hareketini Yüce Allah’tan saklayamaz. Bir başka âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

“Ne göklerde ne yerde bir zerre miktarda bir şey O’ndan (O’nun ilminden) kaçamaz. Bundan daha küçük ve daha büyük (hiçbir şey) müstesna olmamak üzere (hepsi) muhakkak apaçık bir kitapda (yazılıdır).” (Sebe, 34/3)

Allah’ın böyle her şeyi bildiğini güzelce düşünüp doğrulayan bir insan, elbette daima uyanık bulunur, her söz ve hareketini bir edep üzere düzenler. Fena sözler söylemez, fena işler düşünmez, başkasına sarkıntılık etmez, hiçbir kimsenin görüp bilemeyeceği yerlerde bile Allah’ın buyruklarına aykırı bir iş yapmaz. Çünkü her yaptığını bilen Yüce Allah’ın varlığına imanı vardır.

İlmin zıddı cehil, gaflet ve unutkanlıktır. Bütün bunlar Hak Teâlâ hakkında muhaldir. Çünkü O Yüce Zat;

(وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ)

“Her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/29; Enam, 6/101; Yasin, 36/79; Hadid, 57/3)

3. İrâde

“Onun emri, bir şey’i dilediği zaman, ona ancak «Ol» demesinden ibâretdir. O da oluverir. Her şey’in mülk-ü tesarrufu (ve kudreti) kendi elinde bulunan (Allah) ın şanı ne kadar yücedir, münezzehdir! Siz ancak Ona döndürülüp götürüleceksiniz.”
(Yâsîn, 36/82-83)

O’nun iradesi ezelî ve ebedidir. Allah yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile hikmetine göre meydana getirmeyi diler ve dilediği şey mutlaka olur. O dilemedikçe hiçbir şey vücuda gelmez. Hiçbir şey kendiliğinden var olmaz ve kendiliğinden yok olmaz. Ancak Allah’ın dilemesiyle var olur ve yine O’nun dilemesiyle yok olur.

Allah’ın bir şeyin olmasını ya da olmamasını dilemesi, her şeyi dilediği gibi tayin ve tespit etmesi demektir. Allah Teâlâ kâmil bir irade sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan iradesine uygun olarak yaratmıştır. Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah’ın dilemesi ve irade etmesiyle olmuş veya olacaktır. O’nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücut bulmaz. Bu hususta Kur’an’da:

(إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَن يَقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ)

“Onun emri, bir şeyi dilediği zaman, ona ancak ‘ol’ demesinden ibarettir. O da oluverir.” (Yasin, 36/82)

Bu âyet-i kerimenin bir benzeri de Âl-i İmrân, 47’de bulunmaktadır.

Hadîs-i şerîfte de: “Allah’ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı” buyurulmuştur. İrâde sıfatından başka, meşîet adında müstakil bir sıfat yoktur.

Eğer irade sıfatı âlemin belirli bir zamanda vuku bulmasını gerektiriyorsa, iradenin ona taallûku dolayısıyla ilim sıfatı da âlemin o vakitte var olmasının tâyinine taallûk eder. Böylece bu tâyinin gerçek illeti, sebebi irade olur. İlim ise, sadece bu tayine taallûk etmiş, ona tabi olmuş ve onda bir tesir icra etmemiş olur.[2]

İrade, bütün hâdis varlıklara taalluk eden bir sıfattır. Bütün varlıklar, Yüce Allah’ın kudretiyle yaratılmıştır. O’nun kudretiyle yaratılan her şey, kudretin makdüra iktiranı ve ona tahsis edilmesi için irade sıfatına muhtaçtır. Buna göre her makdür murâd, her sonradan olan da makdürdur.

Her sonradan olan, irade ile meydana gelmiştir. Şer, küfür ve masiyet gibi kavramlar da hâdis olduğuna göre, şüphesiz bunların da Yüce Allah’ın iradesiyle yaratılmış olmaları gerekir. Şüphesiz Yüce Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Selefin ve bütün Ehl-i Sünnetin itikadı işte budur.[3]

4. Kudret

“Şüphesiz ki Allah, her şeye kâdirdir.” (Bakara, 2/20; 109; 148; Ali İmran, 3/165)

Kudret, Hak Teâlâ’nın varlıklar üzerinde irâde ve ilmine uygun olarak tesir ve tasarruf etmesi, her şeyi yapmağa ve yaratmaya gücü yetmesi demektir. Ezelî ve ebedî kemal üzere bir kudret Allah Teala’ya mahsustur. Kudret de diğer sübûtî sıfatlar gibi ezelîdir.

Kudret, Allâh’ın (cc) İradesi doğrultusunda müessir olan bir sıfatıdır. Allah Teala her mümkün varlık üzerinde dilediğini yapmaya kadirdir. Allah Teâlâ’nın sonsuz bir kudret sahibi olduğuna ve her şeye kadir bulunduğuna, görmekte olduğumuz şu kâinat ve ihtiva ettiği güzellik ve şaşmaz nizam en büyük delildir. Onları yaratmaya ve yok etmeye güçlüdür. O’nun kudretine nihayet yoktur.

Evrende sürekli biçimde hâkim olan nizam ve ahenk, bu âlemin yaratıcı ve yöneticisinin fiilini kudret ve irade ile işlediğini gösteren en önemli delillerden birisidir. Bütün tabiata hâkim olan sürekli düzenin yanı sıra, canlıların yapılarındaki estetik ve uyum, şuurlu canlılardaki temyiz yeteneği ve diğer varlıklardaki şaşırtıcı güzellikler de Allâh’ın (cc) kudretinin işaretçileridir.

Alem, zihinleri hayrette bırakacak birtakım harikalardan ve ayetlerden meydana gelen, muhkem, mürettep ve üstün bir nizama, eşsiz bir düzene sahiptir. Bu ise şüphesiz üstün bir kudrete delalet etmektedir. Muhkem olan her fiil, kudret sahibi bir fail tarafından meydana getirildiğine, âlemin de muhkem ve mürettep bir fiil olduğuna göre, âlemin kadir olan bir fail tarafından yaratılmış bulunduğunda şüphe yoktur.[4]

5. Sem’

Es-Semi’ El-Basîr

Semi, Allah’ın her şeyi işitip, her işi görmesi demektir. Sem’ ve basar sıfatları da Allah’ın ezelî ve ebedî kemâl sıfatlarındandır. O’nun işitmesi, yaratıkların işitmesi gibi noksan ve hudutlu değildir. Yüce Allah her şeyi vasıtasız olarak işitir.

Semî’ ismi kırk altı âyette Allah’a izâfe edilmiş olup bunların otuz ikisi alîm, on biri basîr, biri karîb isimlerinden önce zikredilmiş, iki âyette de “semîu’d-duâ” (duayı işiten, kabul eden) şeklinde kullanılmıştır.

Allah’ın işitip görmesine, uzaklık-yakınlık, gizlilik-açıklık, karanlık-aydınlık gibi mefhumlar bir engel teşkil edemezler. Hiçbir şey O’nun işitme sıfatının dışında kalamaz. O, kullarının dualarını ve zikirlerini, gizli-aşikâr dilek ve yalvarışlarını işitip hikmetine uygun şekilde karşılık verir.

İşiticilik, Allah’ın Zâtıyla kâim olup işitilecek şeylerin kendisine gizli kalmadığı Yüce Zâtın ezelî sıfatını teşkil eder. Basîr, Alîm, Kadîr gibi. Bu anlamda semî’ için ilgi alanı (taalluk) düşünmeye gerek yoktur. Bu ilâhî isim veya sıfat karşısında gizli ile âşikâr, konuşma hali ile sükût hali eşittir.

Yüce Allah’ın böyle her şeyi işittiğine iman eden bir insan, daima güzel konuşur, her zaman Allah’ı anar, O’nu yüceltir. Her sözünü ve işini Allah’ın rızasına uygun yapar.

Sem’ ve Basar sıfatları birer kemâl sıfatı olduğundan, zıtları olan amâlık (görmemek) ve sağırlık (işitmemek) Zât-ı Bârî hakkında muhal olan noksan vasıflardandır.

6. Basar

El-Basîr

Basar, görme kuvveti demektir. Yüce Allah kendi şanına uygun bir halde Basar (görme) sıfatı ile vasıflanmıştır. Allah herhangi bir alet ve vasıta olmaksızın her şeyi görür. Fakat alet ve vasıta ile görenlerin gördüklerini de görür. Her gözden gören O’dur. Bazı şeyleri görmesi, diğer şeyleri görmesine engel olmaz ve O’nun görmesinden hiçbir şey gizli kalmaz. En karanlık gecelerde, karıncaların ve daha küçük yaratıkların kımıldamalarını, hareketlerini görür ve bilir.

Semî’ ve Basîr sıfatları Hayy sıfatı ile yakından ilgili hatta onun zaruri bir sonucudur. Çünkü hayat sahibi olan sonsuz varlığın, cansız nesnelerden farklı olarak işitme ve görme özelliklerine de sahip olması gerekir. İşitme ve görme yetkinlik ifade eden kavramlar olduğuna göre Allah’ın bu yetkinliklerden yoksun olduğunu düşünmek mümkün değildir.

O sebeple, ibadetler ancak semî’ ve basîr olan bir mâbuda yapılabilir. Kur’an-ı Kerîm, “Hiç görenle görmeyen bir olur mu?” (En‘âm 6/50; Ra‘d 13/16; Fâtır 35/19) buyurarak basar sahibi olmamanın mutlak kemale gölge düşüreceğine dikkat çekmiştir.

Diğer sübûtî sıfatlar gibi kadîm olan bu sıfat da görülebilen her şeye sonsuz (lâ yezâlî) olarak taalluk eder. Bu sıfatın kadîm olması onun taalluk ettiği şeylerin de kadîm olmasını gerektirmez.

Şüphe yok ki, görememek ve bilememek büyük bir noksanlıktır. Yüce Allah ise böyle bütün noksanlıklardan beridir ve bütün kemal sıfatları ile vasıflanmıştır. Kalbi iman dolu bir insan, Yüce Allah’ın kendisini görüp gözetmekte olduğunu bilir ve üzerinde düşünür. Böylece durumunu düzeltir, edebe aykırı hiçbir harekette bulunmaz, melekler gibi temiz bir hayat içinde yaşamaya çalışır.

7. Kelâm

“Ve Allah Teâlâ Musa’ya bilmuhatabe (aracısız) tekellüm buyurmuştur.” (Nisa, 4/164)

Kelam, Allah Teâlâ’nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir. Allah Teâlâ’nın kelâm, yani, söyleme, konuşma sıfatı vardır. Bu sıfat ezelî ve ebedîdir. Bu sebeble Allah’a Mütekellim denilir. Kur’ân-ı Kerîm’e de Kelâmullah tabir edilir. Allah’ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği İlâhî kitablar, insanlara ve diğer canlılara gönderdiği vahiy ya da ilhamlar, hep O’nun Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.

Allah (cc), gerek insanlarla gerekse de peygamberleri ile vahiy yoluyla, elçi göndermek suretiyle veya perde arkasından konuşmuştur.

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَائِ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِىَ بِاِذْنِهٖ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَكٖيمٌ

“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Şûrâ, 42/51)

(وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْلٖيمًا)

“Ve Allah Teâlâ Musa ile bilmuhatabe (aracısız) tekellüm buyurmuştur.” (Nisa, 4/164)

Bu âyet-i kerimede yer alan (كَلَّمَ) “konuştu” fiili, bu fiilin mastarı yani (تَكْلٖيمًا) “konuşmak” kelimesi ile teyit edildiği için, Arap dil bilginlerinin görüş birliği ile, hiçbir şekilde mecaza hamledilemez. Dolayısı ile âyet-i kerimede beyan edilen “konuşma” fiili tam bir “kelamı” yani “konuşmayı” beyan eder.

Bu durumda şimdi aktaracağımız âyet-i kerimenin meali de Allâhu alem şu şekilde olmalıdır:

(وَلَمَّا جَاءَ مُوسٰى لِمٖيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ)

“Musa, kendisiyle konuşacağımızı vadettiğimiz vakitte gelince, Rabbi ona kelâmını vasıtasız olarak söyledi.” (A‘râf 7/143).

Kelâm sıfatı, Allah’ın ezelde konuşma gücü bulunması ve Zâtında kelâm yaratması demek olup, konuşma gücü ezelî, Zâtında harf ve ses yaratmak suretiyle söz söylemesi ise hâdistir. Kelâm, Allah’ın Zâtıyla kaim manalardan ibaret olup ezelîdir.

Allah, ezelî kelâmını, harf ve ses vasıtası olmaksızın da harikuladelik çerçevesinde, dilediği kuluna işittirir. İlâhî sıfatların mahiyetini tam olarak bilmek imkânsız olmakla birlikte, teşbihten kaçınarak kabul etme şartıyla kelam, Allah’ın ilim ve iradeden ayrı sübûtî bir sıfatıdır.

Bu sıfatlar hâdis olsaydı, kadim olan Allah’ın da hadis varlıkların bir mahalli olması gerekirdi. Bu ise muhaldir. Yüce Allah için bu yedi sıfattan türeyen isimler, O’nun hakkında ezeli ve ebedi olan isimlerdir. Allah ezelde Hayy, Alîm, Mürîd, Kâdir, Semi’, Basîr ve Mütekellimdir.

8. Tekvin

“Ol der, oluverir.” (Yasin, 36/82)

Tekvin, Allah’ın sübûtî sıfatlarından biri olarak yoktan var etme, icat ve yaratma demektir. Tekvin, mâdum (yok) olan bir şeyi yokluktan çıkarmak, vücuda getirmek demektir. Bu da Allah’ın bir sıfatıdır. Yüce Allah bu tekvin sıfatı ile dilediği herhangi bir şeyi yoktan var eder veya var iken yok eder.

Kur’an-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın gökleri ve yeri yoktan yarattığı, O’nun şekil verenlerin en güzeli ve yegâne gerçek yaratıcı olduğu, yaratıcılığının kesintiye uğramadığı, her şeyin icat edilişi, tabiat düzeninin kurulup korunması, insana verilen nimet ve yetenekleri anlatan âyetler tekvin sıfatının naklî delilleridirler.

Tekvin, Ehl-i Sünnet’in iki hak itikâdî mezhebinden biri olan Mâtüridîlere göre, İlim, İrade ve Kudret sıfatından ayrı bir sıfattır. Yine Mâtüridîlere göre, Hak Teâlâ’nın yaratmak, rızık ve nimet vermek, azap vermek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiil sıfatları, tekvin sıfatına râcidir ve bu sıfatın eserleri ve tecellîleridirler. Bu sebeple fiilî sıfatlar olarak adlandırılır. Kudret ve tekvin, birer kemal sıfatı olup, zıtları olan acz, Allah hakkında muhaldir.

Eş’arî mezhebine göre ise, Allah’ın tekvin sıfatı, kudret sıfatının makdûrata (yaratılması takdîr edilmiş şeylere), yaratma ânında taallûkundan ibaret olup, müstakil bir sıfat değildir. Yani Tekvin, Kudret sıfatı içinde itibarî bir vasıf olmaktadır. Eşarilere göre, Allah Teâlâ’ya Mükevvin isminin verilmesi, O’na kudret sıfatından ayrı, “Tekvin” adında bir sıfatın isnat edilmesini gerektirmez. İcat etmek, yaratmak, bilfiil vücuda getirmek, Hak Teâlâ’nın doğrudan Kudret sıfatıyla olur.

Dolayısı ile Mâtüridîler, Tekvin sıfatını, Kudret sıfatından ayrı bir sıfat kabul ettiklerinden, zâtî ve sübûtî sıfatları sekiz olarak sayarlar. Eş’arîlere göre ise bu sıfatlar yedidir ve sıfât-ı seb’a olarak isimlendirilir.

Zikrettiğimiz bu sıfatlar, Zatın kendisi olmayıp, Zata ait sıfatlardır. Âlemin yaratıcısı olan Allah, ilim ile Alîm, hayat ile Hayy ve kudret ile Kâdir’dir. O, diğer bütün sıfatlarında da böyledir. Bütün bu sıfatlar Allah’ın zatiyle kaimdir. Bu sıfatlardan hiçbirinin Allah’ın zatı olmaksızın, var olması caiz değildir.

Ey Rabbimiz, Sen’den bizleri bağışlamanı, merhamet etmeni, yağmur, yıldırım, kar ve dolu gibi gökten gelen afetlerden, zulüm, eza, cefa, yangın, deprem, kıtlık gibi bütün maddî-manevî belalardan muhafazanı, kadın-erkek bütün inananlara mağfiretinle muamele etmeni, kalplerimizi ilimle nurlandırmanı, fikrimizi muteber işlerle meşgul etmeni dileriz. Fazlına güvenir, ancak sana tevekkül ederiz. Bizleri Zât’ından başkasına bırakma. Âmin.

İnşallah, “Cenâb-ı Hakk’a Ait Âlî Sıfatlar ve Tevhid III” yazısı ile devam etmeye çalışacağız.


[1] Meraj Niknam, Bursevî Muhyiddin Efendi (1550-1680), Hayatı, Edebi Kişiliği ve İlahîleri’nin Tahlili, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul-2014, s. 173.

[2] Ebu Hamid el-Gazzali, İtikatta Orta Yol, (Önsöz ve notlarla çeviren: Dr. Kemal Işık), Ankara Üniversitesi Basımevi-1971, s. 76.

[3] Ibid, s. 80.

[4] Ibid, s. 60.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s