Hucurât Suresinin İncelikleri III

Musa Kâzım GÜLÇÜR

11 / 8 / 2020

İçindekiler

Ahlâkî Tutum 2

İnsanlarla Alay Etme 4

Kişileri Karalama 5

Çirkin Lakaplar Takma 5

İnancı Hafife Alma ve Alay Etme 6

Sû-i Zan, Tecessüs ve Gıybet 8

Zan 9

Tecessüs 13

İnsanın Şeref ve Haysiyeti 14

Söz Taşıma 16

Gıybet ve Tevbe 17

Gıybeti Dinleme 20

Gıybetin Caiz Olduğu Durumlar 21

Gıybet Yapan Kimsenin Tövbesi 22

Tevbenin Şartları 25

Önceki yazımızda, Efendimiz’e (sas) saygısızlıktan kaçınmamız gereği, haber ve rivayetlerin doğruluğunun araştırılması zarureti, fasık kimselerden gelen rivayet ve haberlere iltifat edilmemesinin önemi işlendi. Ayrıca iman, fısk, küfür, isyan, rüşd, çarpışma, ıslah ve adalet kavramları üzerinde duruldu.

Bu yazımızda ise, Hucurât Suresi 11 ve 12’nci ayet-i kerimeleri üzerinde tafsilatlı bir şekilde durmaya çalışacağız.

Ahlâkî Tutum

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَىٰ أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَىٰ أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ ۖ وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ ۖ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ ۚ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ 11

Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Hucurât, 49/11)

Bu âyet-i kerîme, insanlara edebi öğretmekte hem yüz yüze baktıklarında hem de birbirlerinin arkasından nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin ahlaki bir yol göstermektedir.

Âyet-i Kerîmenin İniş Sebebi

Âyet-i kerîmenin iniş sebebi ile ilgili olarak birkaç rivayet nakledilmiştir:

İbnü Abbas’tan (ra): Hz. Safiyye binti Huyey (r. anhâ) Resülullah’a (sas) gelmiş, “Kadınlar bana, ‘Ey Yahudi kızı, Yahudi kızı! diye söz atıyorlar’ demiş, Resülullah da (sas): “Babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed niye demedin?” buyurmuştu.[1]

Müfessir ve Arap dili âlimi Ebü’l-Hasen Alî b. Ahmed b. Muhammed en-Nîsâbûrî’nin (“Vâhidî” diye şöhret kazanmıştır, v. 468/1076) İbn Abbâs’a (ra) dayandırdığı bir rivayete göre, Sabit İbn Kays İbn Şemmâs (ra), ağır işitirdi. Meclise geldiği zaman Allah’ın Elçisine (sas) yakın oturup Hz. Peygamber’in (sas) sözlerini işitebilmesi için daha önce gelenler, ona yer verirlerdi. Bir gün Sabit (ra) geç kalmış, sabah namazının birinci rekatına yetişememişti. Hz. Peygamber (sas) namazı bitirip cemaate dönünce, ashabı yanında oturmak için yerlerini aldılar. Kalabalık olduğu için Hz. Peygamber’in (sas) yanında başka kimseye yer kalmamıştı. Sabit (ra) namazını bitirince, insanların omuzlarını okşayarak Allah’ın Elçisinin (sas) yanına doğru yürümeğe başladı. “Yer açın, yer açın” diyordu. Cemaat de ona yer açıyordu. Allah’ın Elçisinin (sas) yanına kadar vardı. Arada tek bir adam kaldı. Ona da “Yer aç” deyince adam:

“İşte yer buldun, otursana,” dedi.

Sabit (ra) kızarak onun arkasına oturdu. Ortalık ağarınca, Sabit (ra) adamı işaretle çekiştirerek:

“Bu da kim?” dedi. Adam:

“Ben falanım,” dedi. Sabit (ra):

“Ha, falan kadının oğlu mu?” dedi.

Cahiliye döneminde kötü görülen bir kadının adını andı (yani annesinin vaktiyle kötü olduğunu anlatmak istedi). Adam boynunu büktü, utandı. İşte ayetin, Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Olabilir ki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır bu ilk cümlesi, bilhassa erkeklerin alay etme, küçük düşürme, küçümseme, kaş göz işaretleriyle çekiştirme eylemlerini yasaklama için inmiştir.[2]

Diğer bir rivayete göre, Âişe (r. anhâ), Hz. Hafsa’nın (r. anhâ) elbisesinin görünüşü ile ilgili olumsuz olarak konuşmuş, âyet-i kerimenin kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler kısmı da bu nedenle inmişti.[3]

Ebu Cebire İbnu’d-Dahhak’ın bir rivayetine göre ise bu âyet-i kerîme, kendisinin bağlı olduğu “Beni Selime” hakkında nazil olmuştur. Şöyle diyor:

“Hz. Peygamber (sas) bize geldiği vakit herkesin mutlaka iki veya üç adı vardı. Resülullah (sas) bu adlardan biriyle: “Ey falan!” diye birini çağırınca kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! O, bu isimle çağırılmaya kızar” diye ikaz ederlerdi. İşte bu durum üzerine bu ayet-i kerîme indi.[4]

Ayet-i kerimede görebildiğimiz üç temel husus yasaklanmaktadır. Bunlar; alay etme, karalama ve kötü lakaplarla anmadır. Şimdi bu önemli emir ve tavsiyelere maddeler halinde kısaca temas etmeye çalışalım:

İnsanlarla Alay Etme

Alay etme, bir kimsenin gülünç, kusurlu ve eksik taraflarını bulduğunu sanarak eğlenme ve küçümsemedir. Alay etme, hakaret, horlama ve aşağılayacak şekilde kusurlardan bahsetmedir. Alay etme ahlaki bir zaaftır. Ancak bazen alay eden kimseler dürüst kaldıklarını, inandıkları şeyleri söylediklerini, yalan söylemediklerini bile iddia edebilirler.

Alay etme, bir kişinin davranışını veya sözünü aşağılayarak anlatma, işaret veya imâ etme, bazen de kişinin sözüne, işine, herhangi bir eksiğine alaycı bir şekilde gülme ile olur. Alay etme, bir şahsı, huzurunda kendisine gülünecek şekilde sözle veya hareketle aşağılama ve kendince eğlenmedir.

Bu âyet-i kerîmede alay etmeme konusu “erkek” ve “kadına” ayrı ayrı hatırlatılmak üzere “kavim” ve “kadın” kelimeleri ile açık bir şekilde belirlenmiştir.

(لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ) Hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin ve (وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ) kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler cümlelerinin, herhangi bir topluluğun ismini vermeden gelmesi, kelimelerin belirli bir ismi ya da topluluğu göstermiyor olması, alay etme ve lakap takmanın yanlışlığında bir genellik ifade etmesi içindir. Ayrıca bu cümlelerin çoğul gelmesinde bazı incelikler vardır. Şöyle ki:

1. Alaya alma işinin zararının büyük olduğunu, erkeklerin ya da kadınların bu davranışlarını devam ettirmemeleri ve sona erdirmeleri gereğine bir işarettir.

2. Alay eden veya maskaralık yapan kişinin yanında, gülüp eğlenecek ve bu şekilde ona arkadaş olacak kimselerin eksik olmayacağına, bu yüzden bir tek kişinin topluluğa dönüşerek alaya alma işinin bazen çoklu bir alay haline dönüşebileceğine işarettir.

Halbuki, takdir edileceği üzere eğlenilen kişi, Allah katında o eğlenenlerden daha hayırlı olabilir. Çünkü insanlar yalnız görülebilen halleri ile bilinebilirler. İç dünyalarında bizlere gizli kalan yönleri ile asla bilinemezler. Allah yanında esas kıymet, vicdanların ihlâsı, kalplerin takvasıdır. İnsan, alaya aldığı kişinin Allah yanındaki değerini ölçebilecek kapasitede değildir. Onun için, dış görünüşe bakıp da aşağılama ya da eğlenmeye teşebbüs etme yanlış bir tutum olur. Şayet Allah katında vakarlı, saygılı olan bir şahsa hakaret etmiş, kıymetli bir insanı alaya almış olursa, insan kendisine çok büyük zulüm etmiş olur.

Kişileri Karalama

Âyet-i kerîmede geçen (وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ) birbirinizi karalamayın cümlesindeki lemz kelimesi; dil ile yaralamak, ayıplamak, kötülemek ve aşağılamak demektir. Burada şu iki anlam düşünülebilir:

1. Müminlerin hepsi bir tek can gibi olduklarından, bir mümini ayıplayan kendi nefsini ayıplamış gibi olur.

2. Ayıplanacak şeyi yapan kimse, kendi nefsini ayıplamış olur.

Ebu Hüreyre’den (ra) gelen rivayete göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Sizden herhangi bir kimse, kardeşinin gözündeki küçücük bir çöpü görür de kendi gözündeki kocaman kütüğü görmezlikten mi gelir?[5]

Çirkin Lakaplar Takma

Lakap”, hem övmeye hem de kötülemeye işaret eden bir isim veya vasıftır. Kötülüğe işaret eden lâkaplar çirkin lâkaplardır. Âyet-i kerimede geçen (وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِ) birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın cümlesindeki “nebz” kelimesi, “kötü lâkap takmak” manasına olduğu için, burada yasaklanan, “kötü lâkap” ile çağırmadır. Yoksa karşıdakinin haline uygun övgü veya saygıyı ifade eden güzel lâkapları kullanmak yasak değildir.

Osman b. Talha (ra), Hz. Peygamber (sas)’den şu hadîs-i şerîfi işittiğini rivayet etmektedir:

Üç şey vardır ki kardeşinin sana sevgisini celp eder: Bunlar; karşılaştığın zaman ona selam vermen, bir mecliste ona yer açman ve en sevdiği ismiyle ona hitap etmendir.[6]

Onun için künye koymak sünnetten ve güzel hareketlerdendir. Hz. Ömer (ra) “Künyeleri yayın, çünkü uyarıcıdır” demiştir. Mesela Hz. Ebu Bekir (ra), “Atîk” ve “Sıddîk”, Hz. Ömer (ra) “Fâruk”, Hz. Hamza (ra) “Esedullah”, Halid b. Velid (ra) için de “Seyfullah” lâkapları kullanılmıştır. Böyle güzel lâkaplar milletlerin hemen hepsinde var olagelmiştir.

Fakat kişiyi gücendirecek ve ayıplayacak lâkaplar kullanılmamalıdır. İmandan sonra birbiri ile alay etme, insanları karalama ve kötü lâkaplarla anma gibi yasaklanan hususları işleyenler, “fısk” yapmış ve böylece kendilerine “fâsıklığı” uygun görmüş olurlar. Hâlbuki imandan sonra “fâsıklık” veya “fısk” ile anılmak ne fena bir anılmadır. Bundan dolayı bir mümin, bu tür gayr-ı ahlâkî davranışları ne kendine ne de din kardeşlerine uygun görmemelidir. Her kim bu yasakları çiğner de tevbe etmezse zulüm irtikap etmiş olur. Böylece, itaat yerine isyanı koymuş, imandan sonra da “fasık” adını takınmış ve kendini azaba layık kılıp nefsine yazık etmiştir.

İnancı Hafife Alma ve Alay Etme

İnancın hafife alınması ve inanç konularının alay mevzusu yapılması da önemli bir problemdir. Bir ferdin yapmış olduğu davranışın, insanların inanç alanlarını kapsayacak halde alay konusu yapılması hem ahlâkî tutumla hem de inanç hürriyeti olgusu ile ters düşmektedir.

زُيِّنَ لِلَّذٖينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَالَّذٖينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Dünya hayatı kâfirlere süslü göründü de iman edenlerle eğleniyorlar. Halbuki takva sahibi müminler, kıyamet gününde onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara, 2/212)

Kur’an-ı Kerîm bu ayet-i kerime ile bizleri, inançlı insanlarla alay eden, ancak inançlı kimselerle karşılaştığında da asıl durumunu gizleyen kişilerden haberdar etmektedir. Evet, mümin insanların birbirleri ile alay etmemeleri gerektiği gibi, kendilerinin bulunmadığı ortamlarda inançlarının alay konusu edilmemesi hususunda da dikkatli davranmaları gerekmektedir. Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطٖينِهِمْ قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِٶُنَ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فٖى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ اُولٰئِكَ الَّذٖينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدٖينَ

 “(Münafıklar), müminlerle karşılaştıkları vakit ‘biz de iman ettik’ derler. Kendilerini saptıran şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise, ‘biz sizlerle beraberiz, biz müminlerle sadece alay ediyoruz’ derler. Gerçekte ise Allah, onlarla istihza eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir. Bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. İşte onlar, hidayete karşılık dalaleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (Bakara, 2/14–16)

Böyle kimselerin mümin olmadıkları ve ahlâk bakımından düşük oldukları açıktır. Müminlere rast geldikleri zaman dost görünürler. Kendi şeytanları ile yaptıkları gizli anlaşmalarda, gizli meclislerde, kendilerine gizlice fitne ve fesat dersi veren şeytanlık ustaları ile yalnız kaldıkları zaman (قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِٶُنَ) biz her hal u kârda sizinle beraberiz’ derler. Şeytanlıkta beraber oldukları kimselere gizli meclislerde söz verir ve müminlere karşı yaptıkları dost tavırlardan kuşkulanılmasın diye şunu da ilave ederler: (اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِٶُنَ) Şüphe yok ki biz hep alay eder dururuz… Böyle diyerek ahlâksızlıklarıyla öğünürler. Aslında insî şeytanlarına sadakat arz ederken, hainliklerini söylemiş olurlar. İşte ilim ve inançta hafife alma ve alay etmenin azabı gerektirmesi hakkındaki genel kural ayetlerin bu muhtevasından doğmaktadır.

Bir rivayete göre (قَالُوا اٰمَنَّا) amenna/inandık diyen esasen Übeyy b. Selûl’dür ve bu sözle arkadaşlarını temsil etmektedir. Ayet-i kerîmede (اِنَّا مَعَكُمْ) Muhakkak ki biz sizlerle beraberiz cümlesinin olması, nifak içerisindeki kişilerin, yalnız başlarına görüştükleri şeytanlık öğretmenlerinin irtibatlı oldukları daha başkalarının bulunduğunu düşündürmektedir. Dolayısıyla bu cümle ile, nifak içerisindeki insanların arkalarında, onlardan daha başka, ama bu kişilerle gizli bir ilişkiyi taşıyan, gizli bir kuruluşu, merkez ya da merkezleri işaret ettiği düşünülebilir. Âyet-i kerime, olayın daha derin, daha gizli kaynaklarda cereyan ettiğini göstererek, Resülullah’ı (sas) ve müminleri aydınlatmaktadır.

(اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ) Allah, onlarla istihza eder… Burada, “Allah Teâlâ’ya istihza yakışır mı?” diye akla bir soru gelebilir. Bilinen bir şeydir ki, aslında alaydan maksat, şeref ve haysiyeti kırarak maskara etmek ve karşıdakinin budalalığını gizlice ifade edip, sezdirmeden hakaret etmek, hafife almak ve bunlardan da bir hoşnutluk duymaktır. Hâlbuki alaycıların çoğunun, alay ettikleri kimselere tam olarak hakaret etmeye güçleri yetmemektedir. Çoğu zaman yapılan hakaret, alaycıların kendilerine bile döner. Fakat Cenab-ı Allah, rızasına uygun olmayan davranışlarda bulunanlar hakkında, bir hakaret ve hor görme irade ettiği zaman, o kişiler tam anlamıyla hor hale gelir ve rezil olurlar. Hatta Cenab-ı Allah dilerse, böyle bir kişiyi bütün kâinat nazarında rezil eder de bir deli gibi halinden haberdar bile olamaz. Ayıplarını gizlediğini ve başkalarını ayıpladığını zannederken, bütün âleme maskara olur da farkında değildir. Şuurdan bu derecede sıyrılma halinin ne büyük bir bedbahtlık olduğunda ise şüphe yoktur.[7]

(بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ ۚ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ) İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Abdullah b. Mesud’un (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas), Müslümana sövmek fısktır[8] buyurmuştur.

Şayet bir mümine lanet ederek aşağılama kast edilirse bu davranış da çok çirkindir ve Sabit ibnu’d-Dahhâk’tan rivayete göre bu tür kimselerle ilgili olarak Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“…Her kim, bir mümine lanet ederse bu onu öldürmek gibidir. Her kim, bir mümine küfür isnat ederse bu onu öldürmek gibidir.[9]

Sû-i Zan, Tecessüs ve Gıybet

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ ۖ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا ۚ أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ ۚ وَاتَّقُوا اللَّهَ ۚ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ 12

Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (Müslümanların kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın). Bir kısmınız bir kısmınızı (hoşlanmayacağı sözlerle arkasından) gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? İşte bundan tiksindiniz (değil mi)? O halde (gıybet hususunda) Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah Tevvâb’dır (kullarını günahtan vazgeçiren, tövbe yollarını kolaylaştıran ve tövbeleri kabul edendir), Rahîm’dir (âhirette mümin kullarına acıyan, merhamet edendir).” (Hucurât, 49/12)

Âyet-i kerîmede şu üç negatif husus yasaklanmaktadır:

a. Başkaları hakkında sû-i zan yani kötü düşünme,

b. Başkalarının gizli hallerinin tecessüs edilmesi yani araştırılması,

c. Başkalarının arkasından -şayet duyabilseler- onları üzecek derecede gıybet yani dedi-kodu yapma.

Ayet-i kerimenin sonunda,  bütün bu yanlış davranışlara kendini bir şekilde kaptırmış olanlar için “tevbe” davranışı bir çıkış yolu olarak gösterilmektedir.

Ayet-i kerîme, önce bir kısım zandan (sû-i zan) sakındırmakta, ardından tecessüsten uzak durmayı emretmekte, daha sonra da gıybet yapma davranışından uzak durulması gereğini belirlemektedir.

Zan, tecessüs ve gıybet unsurları incelendiğinde, âyetteki sıralamanın belli bir amacı ve anlamı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Her üç davranış, tek başlarına ahlâkî bir zaaf olarak görülmekle birlikte, bu üç unsurun art arda zikredilmesi, bunların birbirlerinin tetikleyicileri olduklarını da düşündürmektedir. Şöyle ki, zan insanı tecessüse, tecessüs de gıybete sevk eder. Dolayısıyla âyette, üç davranış bozukluğunun diziliş şeklini, “gıybetin ortaya çıkış süreci” olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Şimdi ayet-i kerimedeki ana konuları birer birer anlamaya çalışalım:

Zan

“Zan” kelimesi “şüphe, tereddüt, tahmin, hayal ve vehim” demektir. Zan genelde iki kısım olarak düşünülür. Hüsn-ü zan (iyi düşünme) ve sû-i zan (kötü düşünme).

Her zaman vicdana hoş gelen mülahazalarla dolu olma ve insanlar hakkında müspet kanaat taşımaya “hüsn-ü zan” denmektedir. “İyi niyet, olumlu düşünce ve güzel görüş” manalarına gelen hüsn-ü zan, insanın iç saffetinin de bir göstergesidir. Şahıslar ve olaylar hakkında değerlendirmelerde bulunurken, olabildiğince iyi niyetli davranma ve her hâdiseyi hayra yorma sâlih bir müminin özelliğidir. Hüsn-ü zan, kayıtsız şartsız, doğrudan doğruya, bir insanın diğer bir insana karşı taşıması gereken bir tavırdır.

 Hüsn-ü zan, sû-i zannın aksine makbul olup, başta Allah (cc), sonra Efendimiz (sas) ve genel olarak müminler ve bütün insanlar hakkında bu zannın beslenmesi gerekir diyebiliriz.

Su-i zan ise, insanlar hakkında haksız yere kötü düşüncelere dalıp, onlar hakkında devamlı surette kötü yorumlar yapma, hakkında bir delil olmadığı halde başkalarının fenalık yaptığına ve kötü niyetli olduklarına inanmadır. “” kötü anlamına gelir. “Zan” ise “delilsiz, belgesiz ve bilgisiz tahminde bulunmadır.” Sû-i zan, olayları ve fiilleri kötüye yormak demektir. Davranışa ve ahlâka yönelik olursa “kötü huy” ve “kötü niyet” anlamına gelir ve sahibini kötü ahlâka sürükler. İnanca ait olursa buna “küfür ve dalalet” denir, sahibini dalalete götürür. İnanca ait kötü düşüncenin insanı nasıl helake sürükleyebileceği ile ilgili olarak Yüce Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:

وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذٖى ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰیكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ

Rabbinize karşı beslediğiniz şu (kötü) zannınız (yok mu?). İşte sizi o helak etti. Bu yüzden hüsrana düşenlerden oldunuz.” (Fussilet, 41/23)

Bu konu ile ilgili diğer bir ayet-i kerime de şöyledir:

وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقٖينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكٖينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانّٖينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصٖيرًا

Allâh, hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etsin. (Onların, Müslümanlar için istedikleri) Kötü olaylar, kendi başlarına gelsin. Allâh, onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve onlara Cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir! (Fetih, 48/6)

Zanlar, gerçekleri değiştiremez. Düşünce ve yüksek mefkurelerin, gerek yoğun bir çaba gerektirmesi ve gerekse de zannî hayallere dalmanın nefis ve donanımlarınca süslü gösterilmesi sebepleriyle, düşünce ve eylemlerinde hakka uyma niyeti izhar edemeyenler, sırf nefislerinin zan ve tahminlerine uyup o şekilde karar verme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Böyle kimseler, kendilerine ulaşan tezviratlara, en küçük bir şüphe bile duymadan inanırlar. İtikat ve yakîn namına görüş diye ileri sürdükleri fikirleri, toplumsal konulardaki tutum ve eylemleri, hüküm diye uydukları sözüm ona prensipleri, nefse boyun eğme ameliyesinden başka bir şey değildir.

Halbuki zan ve yanlış telakkiler ne kadar şairane ve muhteşem görünürse görünsün, gerçek manada hakkı batıla, batılı hakka, hayrı şerre, şerri de hayra dönüştürebilecek güç ya da potansiyeli asla kendilerinde barındıramazlar. Dolayısı ile hiç kimse kendisini hakkın ve gerçeğin sultasından ve hükümranlığından uzak tutamaz.

Çünkü zan, Efendimiz’in (sas) beyanları ile “sözlerin en yalan olanı” demektir. Ebu Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadisinde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmaktadır:

Zandan sakının. Zira zan, sözün en yalanıdır. Başkalarının konuşmalarını dinlemeyin. Mahremiyetleri araştırmayın. Birbirinizi çekememezlik yapmayın. Birbirinize sırt çevirmeyin. Birbirinize buğz etmeyin ve ey Allah’ın kulları kardeş olun![10]

Hadis-i şerifteki “zandan sakının” cümlesi ile kalbe gelen kötü hislerin araştırılmasının, peşine düşülmesinin ve zanların gerçekmiş gibi ifade edilmesi, peşine düşülmesi ve insanlar arasında yayılması yasaklanmaktadır. Herhangi bir sebep ve delil olmaksızın bir kişiyi suçlamak veya bir kişi hakkında insanın içine doğan kötü zannı tasdik ederek o zannın pesine düşmek, düşünceyi fiiliyata dönüştürmektir. Hadiste sakınılması istenilen “zan”dan maksat da bu şekildeki sû-i zandır.

Kesin olmayan, doğruluğu şüpheli, yanlış yöne sevk etmesi kuvvetle muhtemel birtakım söylentileri, kesin bir bilgiymiş gibi yayan, yalan olma ihtimali çok yüksek sözleri, kati birer enformasyonmuş gibi etrafa saçan ve bu tutumları ile tam anlamıyla bir yalancı konumuna düşen kimselere, ayet-i kerîmede “koyu yalancı” manasına “harrâs” nitelemesi yapılmaktadır.

وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ اِنَّكُمْ لَفٖى قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَ قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ اَلَّذٖينَ هُمْ فٖى غَمْرَةٍ سَاهُونَ

O (yıldızlara ait) yörüngeleri olan sema hakkı için siz, gerçekten birbirini tutmaz çelişkili ve yalan sözler içerisindesiniz. Bu tür çelişkili ve yalan beyanlardan korunan korunmuştur. Kahrolsun o koyu yalancılar. Onlar bir sarhoşluk halinde saçmalamaktadırlar.” (Zariyat, 51/7-11)

Bu âyet-i kerîme, yalancılar için aynı zamanda bir beddua ihtiva etmektedir. Allah Teala, kesin bilgiye dayanmayan ve zan ile tahmin yürütenlere (قُتِلَ)kahrolsunlar” kelimesi ile ölüm bedduasında bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, (وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ) yalan sözden kaçının (Hac, 22/30) cümlesi ile yalandan uzak durulmasını mutlak ve kesin bir surette emretmektedir. Cenâb-ı Hak, zikrettiğimiz bu ayette “şirki” ve “yalan söylemeyi” aynı çizgide beyan etmiştir. Çünkü şirk de yalan söz türündendir ve Efendimiz (sas) bir hutbesinde üç defa; Dikkat edin. Yalan yere şahitlik, Allah’a şirk koşmayla birlikte beyan buyurulmuştur[11] diyerek bu hususa dikkatleri çekmiştir.

Doğruyu ve yanlışı açık belirtileriyle seçmeden, iyice gözlemlemeden, araştırı doğru ve gerçek bilgiye ulaşmadan zanda bulunulmaması oldukça önemlidir. Açık bir sebebi ve doğruluk belirtisi olmayan zanlardan kaçınılması gerektiği ve haram olduğu yukarıdaki naslar ile sabittir. İhtimal üzerine bina edilen zanlar, gerçeğe uymadığından, başkasına bühtan ve iftira olacağından, zanda bulunanı vebal altına sokacaktır.

Efendimiz (sas) başka bir rivayette ise şöyle buyurmaktadır:

Üç şey vardır ki, bunlardan kimse kurtulamaz. Bunlar; Kötü zan, uğursuz saymak ve hasettir.

“Ey Allah’ın Resulü! Bunlardan kurtuluş çaresi nedir?” diye sorulunca, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdular:

Şimdi size, bunlardan kurtuluş çarelerini öğreteyim:

Kötü zanna kapıldığın zaman, üzerinde durup da iç yüzünü araştırma. (Diğer bir manası ise, kati olarak bilmeden harekete geçme, konuyla ilgili herhangi bir teşebbüste bulunma.)

Uğursuz diye bildiğin bir şey ile karşılaştığın zaman, aldırış etmeden işine devam et. (Allah Teâlâ’ya güven. Onunla alâkalı bir şey yapma).

Haset ettiğin kimseye karşı da haddi aşma. (Sözlü veya fiilî olarak ona haksızlık yapma.)[12]

İslâmî terbiyeye göre bir kimsede, insanların iyi olduğu düşüncesinin esas olması gerekmektedir. Bir insanın kötülüğü ise, kat’i delillerle ispata muhtaçtır. Herhangi bir insanın tutum ve davranışlarında var olduğu sanılan kötülük, ispat edilemediği müddetçe o kişi iyi kabul edilmelidir. Hatta bu husus hukukta da geçerli olup, Mecelle’de “berâet-i zimmet asıldır” şeklinde, günümüz hukukunda da “suç ispat edilemediği müddetçe asıl olan kişilerin suçsuzluğudur” ifadesi ile formüle edilmiştir. İddiasını ispat etme, Efendimizin (sas) yüksek beyanları içerisinde, iddia sahibine düşen bir görevdir.[13] Dolayısı ile ispatı yapılamayan konular birer “zan/sanı” olup, Allâh indinde de hukukta da delil olarak kabul edilmez.

Zan, insanı tecessüse götüren önemli bir etkendir. İnsan bir konuda kesin olmayıp yalnızca tahminlere dayanan bilgilere sahip olursa, meraklanır ve o mevzuda kesin bilgiye ulaşmak için araştırma yapma ihtiyacı hisseder. Bu araştırma, bir insanın özel hayatı veya kusurları ile ilgili olması durumunda, kötü niyetle olsun veya olmasın Peygamberimiz (sas) tarafından hoş görülmemiştir.

Tecessüs

Allah Teâlâ, ayet-i kerimede ikinci sırada, (وَلَا تَجَسَّسُوا) birbirinizi (kusurlarınızı) araştırmayınız buyurmuştur. Âyet-i kerîmede geçen “tecessüs” kelimesi, casusluk yapmak, bir şeyi derinliğine araştırmak, üzerine düşmek ve kötü niyetle işlerin iç yüzünü kavramaya kalkışmak gibi manalara gelir.[14]

Ebû Berze el-Eslemî’nin (ra) rivayetine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmeyen kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayınız ve onların gizli hâllerini araştırıp durmayınız. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa, Allah da onun gizlediğini araştırır. Allah, kimin gizli hâlini araştırırsa, onu evinde (işlemiş olsa bile) açığa çıkarır (rezil eder).[15]

İnsanın başkalarının evini, telefonunu, özel konuşmalarını dinlemesi, gizli kameralarla gözetleyerek eksik ve kusurlarını araştırması gibi hususlar da tecessüs kapsamındadır. Esasen insanların gizli kusurlarını meydana çıkarmak, utanma duygusuna indirilen bir darbedir. Bu genel ahlâk açısından da sakıncalı bir durumdur.

Resûl-i Ekrem (sas) ayrıca şöyle buyurur:

Her kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah (cc) kıyamet gününde onun ayıplarını örter.[16]

Dolayısıyla, kusur araştırmak değil, ayıpları örtmek esastır. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle ikaz etmektedir:

Kim, hoşlanmadıkları ya da kendisinden uzaklaştıkları hâlde, bir grubun konuşmalarına kulak kabartırsa, kıyamet günü kulağına kurşun dökülür.[17]

Hz. Ömer (ra), zaman zaman geceleri Medine sokaklarına teftişe çıkmaktadır. Yine böyle bir gece sokakları kolaçan ederken, evlerden birinde bir adamın şarkı söylediğini duyar. Hemen evin duvarına tırmanır ve içeride gördüğü nahoş durum karşısında şöyle seslenir:

Ey Allah’ın düşmanı! O’nun yasakladığı bir şeyi işlediğin hâlde, Allah’ın senin günahını gizleyeceğini mi sandın?

Bunun üzerine içerideki adam:

“Ve sen ey müminlerin emîri! Hakkımda (karar vermek için) acele etme! Ben bir konuda Allah’a karşı geldiysem, sen üç konuda Allah’a karşı geldin:

Allah Teâlâ, Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın (Hucurât, 49/12) buyuruyor, sen araştırdın. Allah (cc),

Evlere kapılarından girin (Bakara, 2/189) buyuruyor, sen duvarıma tırmandın ve izin almadan evime girdin.

Ayrıca Allah (cc), Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin (Nûr, 24/27) buyuruyor.” (Yani sen selam da vermedin demek istiyor.)

Bu sözler üzerine Hz. Ömer (ra), “Eğer seni affedersem, sen de beni bir güzellikle karşılar mısın?” der. Adam da “Evet” diyerek onu affeder ve Hz. Ömer (ra) evden çıkar gider.[18]

İnsanın Şeref ve Haysiyeti

İslam dini, iman, güzel ahlâk ve beden açısından sağlıklı bir toplumun meydana gelmesi için, insanoğlunun birtakım değerlerini muhafaza altına almış ve bu değerlere zarar verecek tüm şeyleri onlar için yasaklamıştır. Bu değerlere “külliyat-ı hamse” veya “zarurat-ı hamse” adı verilmiştir. Yani korunması ve muhafaza edilmesi zorunlu olan beş esas. Bu esaslar sırasıyla şu şekildedir:

“Din Emniyeti, can emniyeti, şeref emniyeti, akıl emniyeti ve mal emniyeti.”

İslam’da, bu beş esasa zarar verecek her şey haram kılınmıştır. Örneğin, adam öldürmek haramdır, sebebi ise can emniyetinin ihlalidir. İçki haramdır, sebebi ise akıl emniyetini ortadan kaldırmasıdır. Hırsızlık ve gasp haramdır, nedeni ise mal emniyetine zarar vermesidir.

İşte gıybet de tıpkı bu sayılanlar gibi haramdır. Sebebi ise insanın “ırz” kavramıyla ifade edilen “haysiyet, şeref, onur ve saygınlığının ihlalidir.

Bilinmelidir ki, Allah’a iman etmiş bir kulun saygınlığı, Allah indinde, Kâbe’nin saygınlığından daha üstündür. Bu ifade ilk bakışta biraz garip gelebilir. Ama Efendimiz aleyhisselam’ın şu hadisini okuyan bir kimse bu ifadenin garip olmadığını anlar. Hayatı boyunca hiç kimseyi incitmemiş bulunan Peygamber Efendimiz (sas), çok sevdiği Kâbe’yi tavaf ederken –İbn Ömer’in (ra) müşahedesi ve rivayetiyle- ona hitaben şöyle seslenmişlerdir:

(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin, kokun da ne hoştur! Sen ne ulusun, hürmetin ne yücedir! (Fakat bununla beraber) Muhammed’in ruhunu elinde bulunduran Zât’a yemin ederim ki, bir müminin Allah katındaki hürmet ve kıymeti senin hürmetinden çok daha büyüktür. Mümin hakkında hayırdan başka bir zanda bulunmanın hürmeti (haramlığı) de böyledir. (Biz Mümin hakkında sadece hüsn-ü zanda bulunmakla emrolunduk). Şüphesiz Allah Teâlâ sende bir şeyi haram kıldı, seni haram bölgesi yaptı. Fakat müminin üç şeyini haram kıldı; malını, kanını ve şerefini, bir de mümin hakkında kötü zan beslemeyi.”[19]

İbn Ömer (ra), bir gün Kabe’ye bakarak şöyle demiştir:

Sen ne büyüksün senin kutsallığın ne büyüktür. Mümin ise Allah katında senden daha kutsal ve değerlidir.[20]

Gıybetin haram olduğu hususunda icma vardır. Bir müminin arkasından, duyduğu takdirde hoşlanmayacağı bir şekilde konuşmak gıybettir ve haramdır. Eğer o kusur o kişide yoksa, o zaman da iftira edilmiş olur ki bu daha büyük bir günahtır.

Arkadan çekiştiren, haram işlediği gibi, bunu dinleyen ve rahatsız olmayan kimse de vebal altına girer. Çünkü bir müminin hukuku çiğnenirken sükût etmek suretiyle saldırganlığı onaylamış olma ihtimali söz konusudur. Esas olan bu gibi hallerde gıybet yapan kişiyi ya uyarmak veya o gıybeti dinlememektir.

Söz Taşıma

Kur’ân-ı Kerîm, yüce ve yüksek ahlâkın daha iyi anlaşılabilmesini sağlayacak tarzda, gayr-ı ahlâkî tutum ve tavırların temel özelliklerini, bir şahsın manevî profilinden göstererek bizleri ikaz etmektedir. Şöyle ki:

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ هَمَّازٍ مَّشَّاء بِنَمِيمٍ مَنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

O hâlde yalanlayanlara boyun eğme. İstediler ki, sen yağcılık yapasın da onlar da yağcılık yapsınlar (sana yumuşak davransınlar). Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba-saba, bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye, mal ve oğulları vardır diye sakın boyun eğme. Âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman, ‘öncekilerin masalları!’ der. (Kalem, 68/8–15)

Müfessirlerin çoğunluğu bu ayet-i kerîmelerde belirtilmiş bulunan; “doğru yoldan sapma, yalan söyleme, yalan yere yemin etme, insanları başkalarına gammazlama, hayra engel olma, saldırgan olma, günaha dalma, şerefini yok etme, kaba olma ve soysuzluk” gibi on temel vasfı sayılan kimsenin Velid b. Muğire olduğunu beyan etmişlerdir. Rivayete göre Velid b. Muğire bu âyet-i kerîmeyi işitince annesinin yanına gitmiş, kılıcını çekerek: “Muhammed beni on sıfatla teşhir etti. Bunlardan dokuzunu kendimde buldum. Fakat “zenim” (soysuz) olduğumu ilk defa duyuyorum. Bana doğruyu söylersen ne âlâ?” diye tehdit etmiş ve gerçeği öğrenmiştir.

İbn-i Abbas (ra): “Allah Teâlâ’nın bu türden adamların gerçek yüzlerini ortaya koyduğu kadar, hiç kimseyi vasıflandırdığını bilmiyoruz” demiştir. Velid b. Muğire’nin bu kötü sıfatlarından birisi de laf getirip götürmedir.[21]

İnsanların ayıplarını onun kadar soruşturup öğrenmeye çalışan bir müşrik yoktur. Allah Teâlâ, onun ayıplarını genel ve küllî bir şekilde meydana çıkarmakla, bütün insanları bu kötü ahlâk ve hasletlerden kaçınmaya davet etmiştir.

Müminler arasında dargınlığa ve fitneye sebep olacak sözleri bir kişiden diğerine taşımaya “nemime”, bu işi yapana da “nemmâm” denir. Ara bozmak, insanları küçümsemek vb. amaçlarla söz getirip götürmenin haram olduğu açıktır. Hemmam b. Haris’den gelen rivayete göre, koğuculuk yapan ve fitne çıkarmak için söz getirip-götüren kimselere aynı zamanda “kattât” denir ve “kattât” Cennet’e giremez. Hadîs-i şerîf şu şekildedir:

“Biz, Hz. Huzeyfe (ra) ile mescidde oturuyorduk. Derken bir adam gelerek bir kenarda oturdu. Hz. Huzeyfe’ye (ra):

“Bu adam falancaya laf götürüyor” dediler. Bunun üzerine Hz. Huzeyfe (ra) ona işittirmek isteyerek:

“Ben Resûl-i Ekrem’i (sas); Kattât (insanlar arası ilişkileri bozmak için söz getirip-götüren, koğucu) Cennet’e giremez derken işittim” dedi.[22]

Kadı İyaz, “kattât” ile “nemmâm” mahiyet itibarı ile birdir” yani her iki kelime de “insanlar arası ilişkileri bozmak için söz getirip-götüren” manasınadır derken, İbn-i Battal, bazı lügat ulemasının bu iki kelime arasında ince bir fark olduğuna işaret ettiğini kaydediyor. Şöyle ki:

Nemmâm, o anda konuşan cemaatle beraber olup, onların konuştuklarını başkalarına götürürken, “kattât” ise, topluluğun haberi yokken, gizli bir şekilde onların konuştuklarını dinleyip, sonra da başkalarına taşıyan kişidir.

Bu durumda, insanları gizli cihazlar ile dinleyen ve görüntüleyen kişilerin, “kattât” hükmüne dâhil oldukları açıktır.

Gıybet ve Tevbe

Şu ana kadar (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ ۖ وَلَا تَجَسَّسُوا) Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (Müslümanların kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın)” (Hucurât, 49/12) emrinde yer alan, kötü zan ve tecessüs konularını anlamaya çalışmış olduk.

Şimdi de ayet-i kerimenin devamında,

(وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا ۚ أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ ۚ وَاتَّقُوا اللَّهَ ۚ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ) Bir kısmınız, bir kısmınızı (hoşlanmayacağı sözlerle arkasından) gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? İşte bundan tiksindiniz (değil mi)? O halde (kötü zan, tecessüs ve gıybet günahları konusunda) Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah Tevvâb’dır (kullarını günahlardan vazgeçiren, onlara tövbe yollarını kolaylaştıran ve onlardan tövbeleri kabul edendir), Rahîm’dir (âhirette mümin kullarına acıyan, merhamet edendir)” (Hucurât, 49/12) şeklinde beyan edilen ikinci kısmı tahlile çalışacağız.

Ayet-i kerimenin bu kısmındaki “gıybet”kelimesinin kökü “ğayb” kelimesidir. “Ğayb” kelimesi Arapça’da, “şüphe, kalpte hissedilse bile, gözle, diğer duyu organlarıyla görülmeyen şey, yeryüzünde gözle görülemeyen çukur, derin bölge” gibi anlamlara gelir.

Ğayb”, bir yerde hazır bulunmanın zıddı, yani mevcut olmamaktır. Gıybeti yapılan kişi, çekiştirildiğinden haberi olmaz. Dedikoducu kimse, çekiştirdiği kimsenin bulunmadığı bir ortamda, onun bilgisi olmadan gıybetini yapar. Gıybetin bu yönü, kelimenin alındığı “ğayb” kelimesinin kök anlamında açıkça kendini gösterir.

Gıybet davranışının birtakım sebepleri arasında şunları sayabiliriz:

Kızgınlık ve kin beslemek, intikam duygularını tatmin etmek, boş vakit geçirip kendince eğlenmek, rakiplerini gözden düşürmek, kendi kusurlarını örtebilmek için başkalarının kusurlarını öne sürmek, başkalarının eksiklerini açığa çıkararak kendi üstünlüğünü göstermeye çalışmak, insanları küçük görmek, kıskançlık duymak. Toplumda birtakım üstün özellikleri ile öne çıkanlara karşı, daima rekabet ve kıskançlık duyguları içinde olmak.

Gıybet, daha çok aşağılık duygusu içerisinde bulunan, düşüncelerini dile getirmekte yetersiz kalan kimselerde görülen bir özelliktir. Böyle kimseler, kendilerinden daha üstün gördükleri kişilerin, beğenmedikleri görüş ve yönlerini yüzlerine karşı açıklamaktan çekinirler.

Gıybet, bir anlamda sözel şiddettir. Gıybetin kaynakları ise korkaklık, saldırganlık, düşmanlık, öfke, kin, kızgınlık, hor görme, aşağılama gibi negatif duygulardır. Kişi gıybet yaparak bu tür negatif duygularının doyuma ulaşmasını amaçlar. Bu insanlar, sadistik ve narsistik psikolojiye oldukça yakın sayılabilirler.

Ebu Hüreyre radıyallâhu anh’den rivayet edildiğine göre Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabına:

Gıybet nedir, bilir misiniz?” diye sordu. Ashab hazeratı:

– “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler. Bunun üzerine Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır buyurdu. Ardından:

– “Söylenen kusur, eğer o kardeşimizde varsa, ne dersiniz?” diye soruldu. Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet etmiş olursun. Yoksa, ona iftira etmişsin demektir diye cevap verdi.[23]

Gıybet büyük günahlardan biridir. Öyle ki Resul-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde gıybet hakkında şöyle buyurur:

إِيَّاكُمْ وَالْغِيبَةَ فَإِنَّ الْغِيبَةَ أَشَدُّ مِنْ الزِّنَا، فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَزْنِي وَيَتُوبُ فَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَإِنَّ صَاحِبَ الْغِيبَةِ لَا يُغْفَرُ لَهُ حَتَّى يَغْفِرَ لَهُ صَاحِبُهُ

Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tövbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.[24]

Bir kimsenin kendisinin olmadığı ortamda, onun şahsıyla ilgili maddî, bedenî, dünyevî, manevî, ahlâkî ve dinî kusurlarından söz edilmesi, çocukları, ebeveyni ve diğer yakınlarının kusurlarının anlatılması gıybet kategorisindedir. Çünkü bu durum, onun haysiyet ve şerefini ihlal etmekte, insanlar arasındaki konumuna zarar vermektedir. Bir insan yapısı gereği kızgın, tembel, uyuşuk veya uyumayı çok seven birisi olabilir. Onun böylesi bir yapıya sahip olması bütünüyle onun yaratılışı ile alakalıdır. Eğer biz bu hususlarda arkasından eleştiri sadedinde konuşursak gıybetini yapmış oluruz.

Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, gıybet yaparak insanların şeref ve haysiyetlerini ayaklar altına alan kimselerin, ahirette karşılaşacakları kötü sonucu şöyle anlatır:

Miraca çıkarıldığımda bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim.

‘Ey Cebrail! Bunlar kimlerdir?’ diye sordum. Cebrail (as):

‘Bunlar, (gıybet etmek suretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve namuslarıyla oynayanlardır’ cevabını verdi.”[25]

Gıybeti Dinleme

Rabbimiz, yüce kitabında gerçek müminleri şu şekilde vasfetmiştir:

وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَا نَبْتَغِى الْجَاهِلٖينَ

Onlar, boş söz işittikleri zaman yüz çevirirler ve ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size, size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz, derler. (Kasas, 28/55)

Bir diğer ayet-i kerimede de müminlerin, boş sözlerden ve uğraşlardan uzak durmaları gereği şu şekilde hatırlatılır:

وَالَّذٖينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُون

“Müminler, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler.” (Müminun, 23/3)

Gıybet, “boş, faydasız ve zararlı” kötü bir ahlâktır. Boş konuşmalardan yüz çevirmeye kendimizi alıştırmak, suskunluğu tercih etmek konusunda Efendimiz’in (sas) açık ikazları şu şekildedir:

“Âdemoğlunun tüm konuşmaları aleyhinedir, faydasına değildir. Ancak iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve Allah’ı anmak bunun dışındadır.”[26]

Konu ile ilgili başka bir ikazında ise şöyle buyurmaktadır:

Allah’ı anmaksızın çok konuşmayın. Allah’ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanlar ise, Allah’tan en uzak kimselerdir.”[27]

Bir defasında Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashab hazeratı:

― “Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” diye karşılık verdiler. Bunun üzerine Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Şüphesiz ki ümmetim içerisinde (gerçek) müflis, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelen, fakat şuna sövdüğü, buna zina isnat ettiği, şunun malını yediği, ötekinin kanını döktüğü, berikini dövdüğü için iyiliklerinin sevabı, şuna-buna verilen ve üzerindeki kul hakları daha bitmeden sevapları biten, hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenen, sonra da Cehenneme atılan kimsedir” buyurdu.[28]

Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabına:

“Sizden her biriniz, Ebu Damdam gibi olmaktan âciz midir?” diye sordu. Orada bulunan sahabeler:

― “Ebu Damdam da kimdir? (Ey Allah’ın Resulü!) dediler. Bunun Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurdu:

“O, Sizden öncekiler içerisinde bulunan bir kimsedir. O her sabah: ‘Allah’ım! Ben, bana küfreden kimselere, şerefimi (lekeleyen bu küfürlerinden dolayı hakkım geçen kimseleri) helal ediyorum’ diye dua ederdi.”[29]

Gıybetin Caiz Olduğu Durumlar

Gıybet, haram olan amellerden olmakla birlikte, birkaç hususta zarurete binaen caiz görülmüştür. Bilinmelidir ki İslam’da zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar. Ama bu da zaruretin miktarı ile sınırlıdır. Bu miktar aşıldığı anda tekrar haramlık söz konusu olur.

Gıybeti mübah kılan bazı sebepler bulunmaktadır:

1. Tezallüm

Yani zulme uğramış bir kimsenin, hükümdar veya hâkim gibi, zâlime karşı kendisine yardımcı olabilecek yetki ve kudrete sahip birisine gidip “Falan bana şöyle şöyle haksızlık etti” şeklinde zulümden şikâyet etmesidir. Böyle bir durum gıybet sayılmamaktadır.

2. Bir kötülüğün önlenmesi veya bir asînin yola getirilmesini temin için yardım istemek

Kişinin, güçlü olduğunu sandığı bir kimseye gidip, sırf bir kötülüğü ortadan kaldırmak niyetiyle, “Falanca şu kötü işleri yapıyor, onu bundan alıkoy” demesi câizdir. Böyle bir niyet taşımazsa, bu yaptığı haramdır.

3. Fetvâ almak

Bir kişinin müftüye gidip “Falan kişi zulmetti. Bunları yapmaya hakkı var mıdır? Bundan kurtulmamın, hakkımı almamın ve haksızlığı önlememin yolu nedir?” gibi sözler söylemesi, ihtiyaçtan dolayı câizdir.

4. Kişileri şerden sakındırmak ve iyiliklerini istemek (nasihat)

5. Fıskı ve bidatçılığı âşikar olan kimseyi konuşmak

Meselâ açıktan haram işleyen, insanların malına el koyan, haraç kesen, zorla başa geçmeye çalışan, kötü ve gayr-ı meşrû işlere yönelen kimseler hakkında konuşmak câizdir. Çünkü bu kimse kendi kötülüğünü açığa vurmaktadır.

Gıybet Yapan Kimsenin Tövbesi

Hucurât suresi 12’nci ayet-i kerimeye kadar, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bilhassa da ahlâki kodları beyan buyurmuştu. İşte bu ahlâki kodifikasyonlara bir şekilde uzak kalmış ve uymamış kimseler için tevbe yolunun açık olduğu, tevbe ettikleri takdirde daha önce işledikleri kötülüklerin ve redî ahlâktan sayılan hususların affedileceği, 12’nci ayet-i kerimenin sonunda şu şekildeki bir müjde ile beyan edilmektedir:

(اِنَّ اللّٰهَ تَوَّابٌ رَحٖيمٌ) Şüphesiz Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

Tevbe” kelimesi, “bir kimsenin hatasından, masiyet ve günahlarından Allah’a dönmesi, nedamet ve pişmanlık duyması” gibi anlamlara gelmektedir.

Istılahta ise “tevbe”, “günahı bırakıp Allah’a yönelmek, işlenen kötü ve yanlış davranışlardan dolayı nedamet ve pişmanlık duymak” anlamlarına gelir. İsyandan itaate, günahtan sevaba, hatadan doğruya, batıldan Hakk’a dönmeye “tevbe” denir. Esas tevbe, kalpte hissedilen pişmanlık duygusu olup, bunu dil ile mutlaka ifade etmek gerekmemektedir.[30]

Tevbe, ruhun kurtuluşu için, günahın zararlı olduğunu idrak etme, Allah Teala’ya sığınma ve Allah’a dönme demektir. Hiçbir insan tevbenin dışında kalamaz. Çünkü insanın tamamen günahtan uzak kalması mümkün değildir. İnsanda yaratılışı icabı, nefsi arzu ve istekler vardır. Aklın nefse hakimiyeti için tevbe ve mücahedeye ihtiyacı vardır. Tevbe, yolunu şaşırmış kimselerin yeniden yola gelmeleridir.

Nefsine uyup kötü amellere dalanlar hususunda, merhamet sahibi Yüce Allah’ın şu hitabı çok önemlidir: (وَٱلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُواْ مِنۢ بَعْدِهَا وَءَامَنُوٓاْ إِنَّ رَبَّكَ مِنۢ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ) Ve o kimseler ki, kötülükleri işlemişler, sonra onun arkasından tevbekâr olmuş ve iman etmişlerdir. Şüphe yok ki, ondan sonra Rabbin elbette (onları) yarlıgayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir. (Araf, 7/153)

Elmalılı’nın belirttiğine göre, ayet-i kerimede yer alan (تَوَّابٌ) tevvâb kelimesinin anlamı ile ilgili üç vecih bulunmaktadır:

1. Allâh’ın (cc), kendisine tevbe ve rücu eden kulları pek çok demektir.

2. Allâh (cc), tevbeleri öyle çokça kabul eder ki tevbe ile her günahı affedebilir. Hiçbir günahkârın tevbe ile affolunamayacak bir günahı düşünülemez. Çünkü en büyük günah şirktir. Tevbe ve iman ile Allâh (cc) onu da affetmektedir. (اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهٖ) Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz (Nisa, 4/48, 4/116) ayeti kerimesi, tevbe etmeyenler içindir.

3. Allâh (cc), tevbeyi kabulde çok mübalağalıdır. Öyle ki tevbe eden bir günahkârı, hiç günah işlememiş gibi afv u rahmetiyle bahtiyar eder. Tevbeyi bu şekilde kabul, rahmet eseri olduğu gibi, gıybetten, kötü zandan ve kötü ahlâktan nehyi de rahmeti eseridir.[31]

Kişi, bütün yaptığı yanlışlıklara rağmen Rabbine yöneldiğinde, O’nun yüceliğine sığındığında, Allâh Teala onun dönüşünü mutlaka kabul edecektir.

Peygamber Efendimiz (sas) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

Her Müslümanın kalbinde Hakk’ın bir vaizi vardır ki bu vaiz daima ona vaaz ve nasihatte bulunur.[32]

Kalbin özelliklerini anlatan diğer bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmaktadır:

İnsanda bir et parçası vardır ki o iyi olduğu vakit bütün beden iyi olur. O bozuk olduğu vakit de bütün beden bozuk olur. İşte o et parçası kalptir.[33]

Kalp, nazargâh-ı ilahîdir. Kul, yaptığı kötülükleri ve çirkin hareketleri düşündüğünde onlardan dönmeyi arzu eder. Allah Teâlâ bu halde olan kişiye, tevbe sebeplerinin hazırlanması yolunda yardımcı olur. Kötü arkadaşları terk ve salih kimselerle sohbet etmek sureti ile bu iş gerçekleşir.

Abdullah ibn Mesud (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Muhakkak Allah Teâlâ Hazretleri, kulunun tevbesinden, şöyle bir kimsenin sevincinden daha fazla sevinir ki, bu kimse bir yolculuk esnasında tehlikeli bir yerde konaklamıştır. Üzerine bütün yiyeceğini-içeceğini yüklediği devesi de yanındadır. Başını yere koymasıyla uykuya dalar. Uyandığında devesini kaybolmuş olarak görür. Üzerine sıcak basmış, susuzluğu son haddine varmış yahut Allah (cc) dilediği kadar sıcağı ve onun susuzluğunu artırmıştır. O kimse artık hararetten ve susuzluktan takati kesilmiş, ümidi tükenmiş ve bu halde tekrar eski yerine dönerek uyuyakalmıştır. Sonra uyandığında biraz evvel kaybolan devesini başı ucunda bulur. İşte bu adam ne derece ferahlanır ise Cenâb-ı Hakk -celle ve âlâ- Hazretleri de bir kulunun tevbesinden dolayı, o devesini kaybedip de başı ucunda bulan adamdan daha ziyâde ferahlanır.[34]

Yani razı olur. Tevbe edenin tevbesini kabul edip onu yüksek derecelere nâil eyler. Bu hadisle, insanlar Allah’ın rızasını kazanmaya ve bağışlanmaya vesile olan tevbeye teşvik edilmiş olmaktadırlar. Kendisi masum olmasına, geçmiş ve gelecek gü­nahlarının bağışlanmış olmasına rağmen (Fetih 48/2), Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile Peygamber Efendimiz (sas) bir günde yetmiş defadan daha fazla (Müslim’in rivayetinde yüz defa) tevbe istiğfar ediyordu.[35]

Tevbenin özelliği, Allah’a hürmet duyma sureti ile onun gazabından korkarak, işlenen bir günahı ikinci bir kere daha işlememeğe karar vermek ve tam manasıyla Allah’a yönelmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

(اِلَّا الَّذٖينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُولٰئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ) Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tevbelerini kabul ederim. Zira ben tevbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim. (Bakara, 2/160)

Kul için tevbe, günahlardan dönmesidir. Cenab-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri için ise (اَتُوبُ), “kuluna azap etmeye karar vermesinden, onu affetmesine dönüşü”dür.

Bir diğer ayet-i kerimede de Cenab-ı Hak çokça tevbe edenleri sevdiğini şu şekilde beyan eder:

(اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّابٖينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرٖينَ) Her halde Allah, hem çok tevbe edenleri sever hem çok temizlenenleri sever. (Bakara, 2/222)

Tevbenin Şartları

Tevbenin kabul edilmesi için yerine getirilmesi gereken şartlar vardır. Bu şartlar dört tanedir:

1. Günah işlememeye kesin karar vermek

Kul günahından tevbe etmek istediği zaman, bir daha asla günah işlemeyeceğine kalbi ile Allah’a kesin söz vermelidir. Bir daha aynı günahı işlememeye gayret göstermelidir. Günahı terk ettiği halde, hala içinde yapma arzusu hissederse tevbe etmiş sayılmaz. İşlenen günaha karşı duyulan istekler, kesin olarak kalten sökülüp atılmaya çalışılmalı ve bunda kararlı olunmalıdır.[36]

Resülullah (sas) şöyle buyurur:

Ademoğlunun hepsi hata eder. Hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.[37]

2. İşlenmiş olan bir günahtan tevbe etmek

İnsan kendisini hiçbir zaman hatasız kabul etmemeli, hatasını kabul etmekle beraber, hatanın çokluğundan dolayı ümitsizliğe düşmeyip Rabbinden mağfiret dilemelidir.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

إِلَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَٰلِحًا فَأُوْلَٰٓئِكَ يُبَدِّلُ ٱللَّهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَٰتٍۢ ۗ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَٰلِحًا فَإِنَّهُۥ يَتُوبُ إِلَى ٱللَّهِ مَتَابًا

 “Ancak tevbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim de tevbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tevbesi kabul edilmiş olarak döner.” (Furkan, 25/70-71)

Tevbe kapısından girmedikçe, iman mertebeleri kat edilemez. Elmalılı Hamdi Yazır, bu hakikati şöyle dile getirir: “Tevbe, makamat-ı imaniyenin evveli, Hak yolculuğunun mebdei, vuslat kapısının da anahtarıdır.”[38]

3. Daha önce işlenilen günahı artık işlememeye karar verme

Bir kişi yaptığı günahtan sonra tevbe edince, onun benzeri ve onunla aynı ölçüde olacak başka günahları da işlememelidir.[39]

Allâh (cc), hatalardan uzaklaşıp tevbe edenlerin kalplerine selamet, ruhlarına da sükûnet bahşeder. İnsanı mutluluk ve huzura sevk eden uyanıklık ve çalışmayı kazandırır:

(وَتُوبُوا اِلَى اللّٰهِ جَمٖيعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ) Ey müminler, hep birlikte tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! (Nur, 24/31).

4. Tevbe, sırf Allah için yapılmalıdır

Tevbenin ıstılahi manası, kabahatten dönmek olduğu için yapılan yanlışlıklardan nedamet ederek vazgeçmektir. Kabahatten vazgeçme, mutlak manada tevbe için yeterli değildir. Bu vazgeçmenin, Allah rızası için yapılıyor olması şarttır.

Hz. Peygamber (sas), tevbe nedamet ve pişmanlıktan ibarettir[40] buyurmuşlardır. Bu, tevbenin bütün şartlarını içine alan bir tariftir. Zira tevbenin ilk şartı ilahi hükümlere muhalefet etme haline karşı duyulan eseftir. İkincisi derhal zelleyi, hatayı, kusur ve günahları terk etmektir. Üçüncüsü ise günah işleme haline tekrar dönmemeye azmetmektir. Bu üç şarttan her birinin nedametle irtibatı vardır. Çünkü kalpte nedamet vücuda gelince, diğer iki şart buna tabi olur.

Tabi bu şartlar, Allah ile bizim aramızda olan günahlar içindir. Eğer işlenen günah, gıybet gibi bir kulun hakkı ile alakalı ise, o zaman bu üç şartın yanına bir dördüncüsü daha eklenir. O da helallik dilemektir. Nitekim Efendimiz’den (sas) nakledilen bir hadiste şöyle buyrulur:

“Gıybet günahının kefareti, gıybetini ettiğin kimse için bağışlanma talep etmendir.”[41]

Tevbe kapıları, nedamet duyanlar için ardına kadar açıktır. Tevbe hususunda Allah ile kul arasında herhangi bir kapalı kapı ve tevbe için bir aracıya da gerek bulunmamaktadır. Cenab-ı Allâh, günahkâr olan kişiyi, cömert olan tevbe vasıtası ile günahtan beraat ettirir ve kalbî hastalıklarına da şifa verir.

Ebu Hüreyre’den rivayete göre Nebi (sas) şöyle buyurmuştur:

Sakın sizden birisi, Allahım, dilersen beni mağfiret eyle, Allahım, dilersen bana merhamet eyle diye dua etmesin. Azimli, kati ve kesin bir şekilde; ‘Ya Rab, beni affet, bana merhamet et’ diye dua etsin. Çünkü Allah’ı zorlayacak hiçbir güç yoktur.[42]

Allah azze ve celle, kulun tevbesini ruhu boğazına gelmedikçe muhakkak kabul eder. Kur’ân-ı Kerîm bu hususu şu şekilde açıklar:

وَلَيْسَتِ ٱلتَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ حَتَّىٰٓ إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ ٱلْمَوْتُ قَالَ إِنِّى تُبْتُ ٱلْـَٰٔنَ وَلَا ٱلَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ ۚ أُوْلَٰٓئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

Ölüm gelip çatana kadar günah işleyip de tam o zaman, ‘Ben şimdi tevbe ediyorum’ diyenlerin tevbesi, tevbe değildir. Kafir olarak ölenlerin tevbesi de tevbe değildir. Onlara acıklı bir azap hazırladık.” (Nisa, 4/18)

Tevbede kul iradi bir şekilde Allah’a yönelmelidir. Tevbenin isteğe bağlı olması veya zorla gerçekleşmemesi gerekir. Zorla yaptırılan tevbe, son nefeslerinde iman eden kimsenin imanına ve tevbesine benzer ki makbul ve muteber değildir.[43]

Rablerinden, işlenen hatalardan dolayı af dilemeleri ve böylece günahlardan kurtulabilmeleri müminler için büyük bir ilahi lütuftur. Peygamberler dışında günahsız hiçbir insan yoktur. Samimiyet ve ihlasla yapılan tevbeler mağfiret sebebidir.

İnşâAllâh “Hucurât Suresinin İncelikleri IV” ile Surenin yorumunu tamamlamış olacağız.


[1] Tirmizi, Menakıb, 64 (3892, 3894).

[2] Vahidî, Esbâbü Nüzûl, s. 621, Dâru’l-Meyman, Riyad-2005.

[3] Vahidî, Esbâbü Nüzûl, s. 621.

[4] Ebu Davud, Edeb, 71, (4962); İbn Mace, Edeb, 35 (3741); Tirmizi, Tefsir, Hucurât (3268); Nesâî, Eşribe, 27.

[5] İbn Hibban, Sahih, 13/73 (5761); Buhari, el-Edebu’l-Müfred, 1/305 (592).

[6] Beyhaki, Şuabu’l-İman, 11/196 (8397); Hâkim, Müstedrek, 3/485 (5815); Süleymân b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî (ö. 360/971), Mu’cemu’l-Evsat, 4/16 (3496); 8/192 (8369), Dâru’l-Harameyn, Kahire-1995.

[7] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Yayınevi, C. 1, ss. 236–242.

[8] Buhari, İman, 36 (48); Müslim, İman, 28 (64); İbn Mace, Mukaddime, (69).

[9] Buhari, Edeb, 44 (6047); Ahmed b. Hanbel, 4/33 (16499).

[10] Buhârî, Edeb, 57 (6064); Müslim, Birr, 9 (2563); Ebu Davud, Edeb, 56 (4917); Ahmed b. Hanbel, 2/287 (7845), 2/470 (10080), 2/492 (10379).

[11] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/178 (17747), 4/233 (18208), 4/321 (19105).

[12] Begavî, el-Hüseyin b. Mesud, Serhu’s-Sünne, Beyrut, 1983, 13/114 (3536); Münavi, Feyzu’l-Kadir, C. 4, s. 453 (5938).

[13] Darekutnî, Sünen, Hudûd, 3191; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 8/123 (16445).

[14] İbn-i Manzur, Lisanu’l Arap, C. 6, s. 38.

[15] Ebû Dâvûd, Edeb, 40 (4880); Tirmizi, Birr, 85 (2032).

[16] İbn-i Mace, Hudud, 5 (2546).

[17] Buhârî, Tabîr, 45 (7042).

[18] Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, C. 3, s. 808 (8827).

[19] İbn Mâce, Fiten, 2 (3932).

[20] Tirmizi, Birr, 85 (2032).

[21] Mecmuatu’t Tefasir, C. 6, ss. 327–329, Matbaa-i Âmire-1319.

[22] Müslim, İman: 45 (170); Buhari, Edeb 50 (6056), Müslim, İman 169, (105); Ebu Davud, Edeb 38, (4771); Tirmizi, Birr 79, (2027).

[23] Müslim, Birr, 20 (2589); Tirmizi, Birr, 23 (1934).

[24] Hindî, Kenzu’l-ummâl, 3/586 (8026).

[25] Ebû Dâvûd, Edeb, 40 (4878).

[26] İbn Mâce, Fiten, 12 (3974); Tirmizî, Zühd, 62 (2412).

[27] Tirmizî, Zühd, 61 (2411).

[28] Müslim, Birr, 15 (2581).

[29] Ebu Davud, Edeb, 36 (4886).

[30] Kelabâzî, Taarruf (Doğuş Devrinde Tasavvuf), Hazırlayan: Süleyman Uludağ, s. 142, Dergâh yayınları, İstanbul-1979.

[31] Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, 6/4477.

[32] Kuşeyri Risalesi, (Mütercim: Ali Arslan), s. 143, İstanbul-1980.

[33] Buharî, İman, 39 (52); Müslim, Musakat, 107 (1599); İbnMace, Fiten, 14 (3984); Darimî, Buyû, 1 (2573).

[34] Buhari, Deavat, 4 (6308, 6309); Müslim, Tevbe, 3 (2744); İbn Mace, Zühd, 30 (4249).

[35] Buhari, Deavat, 3 (6307); Müslim, Zikir, 41 (2702).

[36] İmam Gazali, Evliyalar Yolu, (Çeviren: Abdullah Aydın), s. 48, İst.-1970.

[37] İbn Mace, Zühd, 30 (4251).

[38] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 7/512.

[39] İmam Gazali, age, s. 48.

[40] İbn Mâce, Zühd, 30 (4252); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376 (3568).

[41] Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, (6786).

[42] Buhârî, Daavât, 21 (6339), Tevhîd, 31 (7477); Müslim, Zikr, 7 (2678).

[43] Necmüddin Kübra, Tasavvufî Hayat, s. 44-45, (Yayına Hazırlayan: Mustafa Kara), Dergâh Yayınları, İst.-1980.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s