Kur’ân-ı Kerîm Mucizesi

Musa Kazım GÜLÇÜR

26 Nisan/2019

İçindekiler

Giriş 1

1. Mucize İçin Gerekli Şartlar 2

2. Kur’ân-ı Kerîm’in Günümüze Kadar Değişmeden Gelmesi 5

3. Kur’ân-ı Kerîm’deki Muhteşem Diziliş 5

4. Kur’ân-ı Kerîm Ayetlerindeki İç Musikî ve Ahenk 8

5. Kur’ân-ı Kerîm’in Gaybden Haber Veriyor Olması 9

6. Hz. Peygamber’in (sas) Ümmî Olması 11

7. Kur’ân-ı Kerîm’de Verilen Sözlerin Eksiksiz Ortaya Çıkması 12

8. Kur’ân-ı Kerîm’in Meydan Okuması 14

Sonuç 16

Giriş

15 Hicr Suresi ayet 9
“İnna nahnu nezzelnazzikra ve inna lehu lehafizun.” “Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz indirdik ve muhakkak ki onu, tahrif ile tebdîlden (değişikliğe uğramaktan) biz koruyacağız.”

Mucize” kelimesi, “acz” kökünden “if’âl” babında “i’câz” mastarından türetilen bir ism-i fâil olup, “zayıf ve âciz bırakan, kendisine karşı konulamayan, bir benzeri yapılamayan, hârika” anlamlarına gelmektedir. “El-mucize” kelimesi, peygamberlerin göstermiş oldukları mucizelerin tekiline verilen bir isim olup (çoğulu el-mu’cizât), “beşerin bir benzerini yapmaktan âciz kaldığı şey” manasına gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de, “mucize” anlamında, “âyet, âyât, beyyine, delil ve delâil” kelimeleri kullanılmıştır. “Mucize”, Resullerin doğruluklarını ispat hususunda Allah’ın bir şahitliğidir.

Kur’an-ı Kerîm, Efendimiz (sas)’in en büyük mucizesidir (Ankebut 29/51). Kur’an-ı Kerîm, kendisinin büyük bir mucize olduğunu, Allah’tan başka hiçbir gücün Kur’ân’ın bir benzerini yapamayacağını ilan ederek ve Kur’ân inkarcılarına meydan okuyarak ispat etmiş ve halen de etmektedir. Kur’an-ı Kerîm’in, Efendimiz (sas)’in en büyük mucizesi olması, Kur’ân’ın Allah kelamı olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’in bir benzerini yapmanın imkansızlığı da işte bu Allâh kelamı oluşunun zorunlu bir sonucudur. Kur’an-ı Kerîm’in bir satırlık suresinin benzerinin dahi asla yapılamayacağının Kur’ân’da açıkça beyan buyurulmuş olması, Kur’an-ı Kerîm’in mucizevi yönünü gösteren sağlam bir ispattır. Özellikle bu konu, yazımızın sonunda “8. Kur’ân-ı Kerîm’in Meydan Okuması” başlığı altında incelenmeye çalışılmıştır.

Şimdi, alimlerimizin, bir hadisenin “mucize” sayılabilmesi için gerekli gördükleri şartları yakından incelemeye çalışalım.

1. Mucize İçin Gerekli Şartlar

Lâ İlâhe İllallâh Muhammedun Rasûlullâh

El-Îcî, “Mevâkıf”ında mucizenin tanımını şu şekilde yapıyor: “Mu’cize, Allah’ın Resulü olduğunu iddia eden kimsenin doğruluğunu ispat etmesi halidir.” Devamla, bir olayın “mucize” olarak değerlendirilebilmesi için şu şartların gerekli olduğunu belirtiyor:

1. Mucize, Allah’a ait bir iş olmalıdır.

2. Eşyanın mutat nizamına, Allah’ın koymuş olduğu kâinat kanunlarına aykırı olmalıdır.

3. Meydana getirilen harikuladelik reddedilememelidir.

4. Hadise, doğruluğunun bir delili olarak Peygamber olduğunu iddia eden kimsenin elinden ortaya çıkmalıdır.

5. Hadise, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin iddiasına uygunluk arz etmelidir.

6. Meydana gelen mucize, bizzat iddianın bir yalanlayıcısı olmamalıdır.

7. Mucize, peygamberin risâlet iddiasını müteakip meydana gelmelidir. (Adudiddin el-Kâdî Abdurrahman el-Îcî, El-Mevâkıf fî İlmi’l-Kelâm, Âlemü’l-Kütüb, Beyrut-2005, s. 339-340.)

Büyük müfessir Kurtubi ise, “mucize” hususunda şunları ifade ediyor:

“Mucizenin şartları beştir. Şayet bu şartlardan bir tanesi olmasa, meydana gelen hadiseye mucize denilemez. Bu şartlar şunlardır:

Birincisi: Mucize, sadece Allah’ın güç yetirebildiği, tamamen Allâh’a ait bir fiil olmalıdır. Mucizede bu şartın aranmasının gerekçesi şudur: Peygamberlerin gelmelerinin mümkün olabildiği zamanlarda, birisi ortaya çıkıp Risalet iddiasında bulunsa ve mucizesinin de kendisinin hareket etmesi, durması, oturması ve kalkması olduğunu öne sürse, bu bir mucize sayılmaz. Doğru söylediğinin delili de olamaz. Çünkü diğer insanlar da benzeri hareketleri yapabilmektedirler. Dolayısı ile mucizelerin; denizin ortadan ikiye yarılması (Musa aleyhisselamda olduğu gibi), ayın ikiye bölünmesi (Efendimizi sallallahu aleyhi ve sellemde olduğu gibi) ve buna benzer insanların güç yetiremeyeceği türden hadiseler olması gerekir.

İkincisi: Mucizenin tabiatın işleyişine zıt olması gerekir. Bu da gerekli olan şartlardan birisidir. Çünkü birisi çıkıp da: “Benim peygamberlik delilim gecenin gündüzden sonra gelmesi ve güneşin de doğudan doğmasıdır” dese bu ona ait bir mucize sayılmaz. Güneşin doğudan doğması her ne kadar Cenâb-Hak’tan başkasının güç yetiremeyeceği bir işleyiş olsa da bu hadise onun iddiası sebebiyle meydana gelmemektedir. Çünkü onun iddiasından önce de sonra da bu hareket mevcuttur. Bu kimsenin böyle bir risalet iddiası ile ortaya çıkması ile bir başkasının aynı iddiaları öne sürebilme durumu ve gücü derece bakımından aynıdır. Böylece bu gibi kimselerin doğruluklarına delil olarak ortaya koydukları delillerin batıl olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

Resullerin ortaya koymuş oldukları gerçek mucizelerde ise, onların sıdkına delalet eden yönler bulunmaktadır. Bu cihetler bir peygamberin: “Risalet davamdaki doğruluğuma delil; Allâh’ın tabiattaki normal adetini değiştirmesidir, bu asayı yılan haline dönüştürmesidir, taşı yarması ve ortasından dişi bir deve çıkarmasıdır ya da parmaklarımın arasından tıpkı pınardan nebean etmesi gibi suyun çıkmasıdır” şeklindeki sözleridir. Ya da bütün bunlara benzerlik arz eden harikulade olayların, arz ve semavatın Cebbâr’ı Allâh tarafından meydana getirilmesidir. Bütün bu deliller bir Peygamber için şayet duyup hissedebiliyor olsaydık Allah’ın (cc): “Evet, o kulumu peygamber olarak ben gönderdim” gibi bir kavl-i sübhânisi olacaktı.

Allâh ve Resulü için yüce sıfatlar (misaller) vardır (Nahl, 16/60). Yeryüzünde herhangi bir hükümdar ve onun huzurunda da bir topluluk olsa, o topluluktan birisi kalkıp hükümdarın da kendisini duyabileceği bir şekilde şöyle dese: “Ey topluluk, hükümdarınız size şunu şunu emrediyor. Bunu emretmiş olmasının delili de hükümdarın parmağındaki yüzüğü çıkararak beni doğrulamasıdır.” Hükümdar bu adamın topluluğa söylediği ve iddia ettiği şeyi duyarak, adamın doğruluğuna delil olarak öne sürdüğü davranışı yapsa, hükümdarın bu hareketi adamın iddiasının doğru olduğunu ortaya koyar.

İşte Cenab-ı Hak da sadece kendisinin güç yetirebileceği bir şeyi meydana getirse ve Resulünün eliyle tabiat kanunlarını parçalayıp atsa, bunlar şayet işitebilseydik Allâh’ın: “Kulum risalet davasında doğrudur. O’nu size ben gönderdim. Onu dinleyin ve itaat edin” gibi bir sözü makamına geçerdi.

Üçüncüsü: Risalet davası ile ortaya çıkanın, harikulade olayları kendisine değil, Allah’a isnat etmesi gerekir. Mesela; “Delilim, Allâh’ın bu suyu zeytinyağına çevirmesidir” ya da “ben sallan dediğim an Allâh’ın yeryüzünü sallamasıdır” dese ve Cenab’ı Hakk da bu olayları meydana getirse iddia doğrulanmış olur.

Dördüncüsü: Mucize, Peygamberlik iddiasına uygunluk arz etmelidir. Bu şartın bulunması zaruridir. Çünkü risalet davasında bulunan bir şahıs; “Peygamberliğimin alameti, elimin ya da şu canlının konuşmasıdır” dediğinde, eli ya da o canlı, “Bu insan peygamber değildir, yalan söylüyor” dese, işte bu sözler, nübüvvet iddia eden kimsenin yalancı olduğuna dair Cenab-ı Hakk’ın bir fiili olur ve o şahsın nübüvvet davasına uygunluk arz etmemiş olur.

Bu durumun bir örneği Müseylimetü’l–Kezzâb’tır. Kur’an’a benzer bir vahyin kendisine geldiğini iddia etmişti. Ancak bu iddiası ile yaptığı iş, Kur’an-ı Kerim’in birçok kelimesini aynen almak ya da Kur’ân kelimelerinin yerine başka türden kelimeler koymak suretiyle Kur’an’ın üslubunu çalmaya teşebbüs etmek olmuştu. Böylece halis bir Arap olduğu halde, kendi normal üslubunu bile muhafaza edememiş, çocukların birbirleri ile eğlenirken şiir ve şarkıları değiştirmeleri kabilinden saçmalıklar ortaya koymuştu.

Beşincisi: Meydana getirilen mucizeye, meydan okuma ya da karşı çıkma türünden bir başkasının benzer bir harikuladeliği meydana getirememesidir. Ama Allah (cc), bu şahsın karşısına çıkan bir kimseye de aynı harikuladelikleri ortaya koyma imkânı verirse, karşıdaki kişinin nübüvvet davası batıl olur, mucize diye meydana getirdiği şey mucizelikten çıkar, doğruluğuna da bir delil olmaz.

Peygamber Efendimizin (sas) risaletine inanmayanlara, Kur’ân’ın (hâşâ) kendi sözleri olduğunu iddia edenlere Cenab-ı Mevlâ şu açık teklifleri yapmaktadır:

(Eğer Kur’ân’ı Muhammed uyduruyor) İddialarında doğru iseler, haydi Kur’ân gibi bir söz (dizimi) meydana getirsinler. (Tûr, 52/34)

Yoksa onu (Kur’ânı) kendisi mi uydurdu diyorlar? De ki: “O halde haydi siz de onun gibi on sûre getirin düzme ve uydurma olarak. Allah’tan başka kime güveniyorsanız onları da (yardıma) çağırın, eğer (iddianızda) doğru iseniz. (Hûd, 11/13)

Sanki Cenab-ı Hak şöyle demektedir: “Şayet Kur’ân’ın, Muhammed’in (sas) kendi nazmı ve kendi işi olduğunu iddia ediyorsanız, Kur’ân’ın on suresinin benzerini yapınız. Ama bunu yapmaktan aciz kalırsanız, biliniz ki o Kur’ân, Muhammed’in (sas) kendi nazmı ve kendi işi değildir. (Kurtubi, Ahkamu’l-Kur’ân, 1/112-114, Müessesetü’r-Risale, Beyrut-2006)

Şimdi de Kur’an-ı Kerim’in aşikâr ve temel bazı özelliklerine kısaca temas etmeye çalışalım:

2. Kur’ân-ı Kerîm’in Günümüze Kadar Değişmeden Gelmesi

Kur’ân-ı Kerîm, Ahzab Suresi’nin bulunduğu sayfa. Kuzey Hindistan.
Muhtemelen 1650 ila 1730 tarihleri arası el yazması.

Kur’an-ı Kerim, diğer bütün kütübü mukaddeseye nazaran, aradan bin dört yüz küsur sene geçmiş olmasına rağmen Cenab-ı Hakk’ın teminatıyla (Hicr, 15/9), ziyadelik-noksanlık, tebdil-tağyir vb. tüm hususlardan tamamenuzak kalmıştır.

Bu çok önemli bir özelliktir ve dost-düşman herkesin üzerinde ittifak ettiği, reddedemediği bir gerçektir. Çünkü Kur’an-ı Kerim ilk indiği andan itibaren günümüze kadar, sayısız denecek derecede Kur’an hafızlarının ezberleri ve yazılarak çoğaltılması metotlarının çok yüksek derecede icrası ile sarsılmaz bir “korunmuşluk” zırhına alınmıştır.

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Her peygambere mutlaka iman edilen (veya insanların iman etmesini sağlayan) mucizeler verilmiştir. Bana verilen mucize de Allah’ın bana vahyettiği Kur’an’dır. Bu açıdan ben kıyamet günü kendisine en fazla sayıda inanılan peygamber olacağımı umuyorum.” (Buhari, İ’tisam, 1; Fedâilu’l-Kur’ân, 1; Müslim, İman, 239)

Peygamberimizin buyurduğu gibi ona verilen en büyük mucize şüphesiz Kur’an’dır. Nasıl sihrin revaçta olduğu dönemde Hz. Musa’ya asâ, tıbbın revaçta olduğu dönemde Hz. İsa’ya hastaları iyileştirme mucizeleri verilmişse, şiirin ve edebiyatın güçlü olduğu bir dönemde de Peygamber Efendimize (sas) Kur’an-ı Kerîm verilmiştir.

3. Kur’ân-ı Kerîm’deki Muhteşem Diziliş

Kâf Suresinin bulunduğu sahife. Doğu Afrika. 1794 tarihli el yazması Kur’ân-ı Kerîm.

Kur’an-ı Kerim’de, Arapça ve diğer başka dillerdeki bütün diziliş şekillerinin dışında olan çok muhteşem bir diziliş (nazım) vardır. Kur’an-ı Kerim’in nazmı şiire de benzemez. Çünkü onu düzenleyen Rabbu’l-İzze şöyle buyurmaktadır:

Biz O’na (Muhammed’e) şiir öğretmedik, (şiir) ona yakışmaz da.” (Yasin, 36/69).

Bu ayet-i kerimeyle ilgili olarak iki nakilde bulunmak istiyoruz

a) Sahih-i Müslim’de rivayet edildiğine göre Ebu Zerr’in (ra) kardeşi Üneys ona şöyle dedi:

Mekke’de senin dininden olan birisine rastladım, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu söylüyor.” Ebu Zer şöyle sordu:

Başkaları bu söze karşı ne diyorlar?” O da:

İnsanlar O’nun için (haşa) şair, kâhin, sahir diyorlar” dedi. Üneys aynı zamanda şairdi de. Şöyle devam ediyor:

Kahinleri dinledim. Muhammed’in sözü onlarınkine benzemiyor. O’nun sözlerini bütün şiir çeşitlerine, kafiye ve vezinlerine uygulamaya çalıştım, hiçbirisine uygun düşmedi. Vallahi Muhammed doğru, diğerleri ise yalan söylüyor.” (Müslim, Kitabu Fedaili’s-Sahabe,132)

b) Bir gün, Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Utbe bin Rebîa, bir grup müşrike;

“Ey Kureyşliler! Muhammed’in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam, nasıl olur? Umulur ki, o bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz. Böylece kendisi de belki bize karşı yaptıklarından vazgeçer.” diye teklif etti.

Bu olay Hz. Hamza’nın Müslüman olduğu, Peygamber Efendimizin ashabının artıp çoğaldıkları bir dönemde vuku buldu. Topluluk tarafından teklif kabul edildi ve: “Tamam ya Ebu’l-Velid (künyesidir), git de bir konuş” dediler. Bunun üzerine Utbe, o sırada yalnız başına Mescid-i Haramda bulunan Nebiyy-i Zîşan Efendimizin yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:

“Ey kardeşimin oğlu!Biliyorsun ki, sen aramızda şeref ve soy üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlı ve ilerisin. Ancak sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin. Tanrılarını ve dinlerini kötüledin. Onların gelmiş geçmiş baba ve atalarını kâfir saydın. Şayet beni dinleyecek olursan, sana bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin!”

Resûl-i Ekrem Efendimiz,

“Söyle ey Ebu’l-Velîd, seni dinliyorum” 

deyince, Utbe tekliflerini sıralamaya başladı:

“Sen ortaya attığın bu mesele ile şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın.”

“Eğer, bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım.” 

“Yok eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya kuvvetin yetmeyen bir evhâm, cinlerden, perilerden gelme bir hastalık ve sihir ise, doktor getirtelim, seni tedâvi ettirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım.”

Utbe tekliflerini yapmış ve susmuştu. Konuşma sırası Resûl-i Ekrem Efendimize gelmişti. Utbe’ye,

“Ey Velid’in babası, söyleyeceklerin bitti mi?” diye sordu.

Utbe’den “Evet”cevabı gelince, Resûl-i Ekrem;

“O halde, şimdi de sen beni dinle” 

dedi ve besmele çekerek Fussilet Sûresinin 1-36 arasındaki şu âyetleri okumaya başladı:

“Hâ mim. Bu kitap, bilen bir topluluk için Allah’ın rahmetiyle müjdeleyici ve Onun azâbından sakındırıcı olmak üzere, âyetleri açıklanıp ayırt edilmiş Arapça bir Kur’ân olarak Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Fakat onların çoğu yüz çevirdiler; artık hakka kulak vermezler…”

Sûreyi secde âyetine kadar okuyup secde eden Peygamber Efendimiz, Utbe’ye döndü ve;

“Ey Velid’in babası, okuduklarımı dinledin! Artık gerisini sen düşün!” dedi.

Kur’ân’ın nazmındaki i’caz, mânasındaki tatlılık Utbe’nin çehresini birden değiştirmişti. Öyle ki, bunu Kureyşliler de fark ettiler. Birbirlerine söylendiler:

“Vallahi, Ebu’l-Velid, çehresi değişmiş olarak dönüyor!”

Yanlarına gelince,

“Ne getirdin, anlat bakalım?” diye sordular.

Utbe,

“Vallahi, ben, ömrümde benzerini hiç işitmediğim bir kelâm işittim. Yemin ederim ki, o ne şiirdir ne sihirdir ne de kehânettir!” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

“Ey Kureyş topluluğu! Beni dinleyin de hatırım için bu işin peşini bırakın, bu adamdan vazgeçin! Ondan uzak durun, ona dokunmayın! Yemin ederim ki, benim ondan dinlediğim söz, büyük bir haberdir. Siz onu, sizin dışınıza kalan Arap tâifelerine bırakırsanız daha iyi etmiş olursunuz. Onlar, ona engel olurlar. Eğer o, Araplara üstün gelirse, onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir. Onun sayesinde insanların en mesudu ve bahtiyarı olursunuz.”

Kureyşliler tepki göstererek,

“Ey Velid’in babası! Gene o, seni dili ile büyülemiş.” dediler.

Sözlerinin dinlenmediğini gören Utbe ise; “O halde, bildiğinizi yapın!” diyerek yanlarından uzaklaştı. (İbn Hişâm, es-Sîratu’n-Nebeviyye, 1/322-323, Tahkik: Ömer Abdüsselam Tedmurî, Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut-1990).

Kur’an kelimelerindeki güzel birleşim, gayet yüksek uyum, mana ve ahenk itibarı ile mükemmellik, az sözde çok anlamı barındırma, harika söz-cümle dizilişi vb. yüksek özellikler, Kur’an-ı Kerim’in hiç kimse tarafından taklit edilemeyen bir mükemmelliğe sahip olmasına sebep olmuştur. Bu fesahati, Kâf suresinden sonuna kadar okuyarak göz önüne alınız. Yine: “Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir.” (Zümer, 39/67) ayetinden surenin sonuna kadar okuyarak, yine “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor” (İbrahim, 14/42) ayetinden surenin sonuna kadar okuyarak, Cenab-ı Hakk’ın Kur’ân’ın nazmına yerleştirmiş olduğu fesahatı teemmül ediniz.

İfade etmeye çalıştığımız bu yüksek nazım, üslup ve fesahat her surenin hatta her ayetin kopmayan özellikleri hükmündedir. Bu üç temel özellik sayesinde Kur’an-ı Kerimi dinleyen her insan, onun cümlelerinin diğer beşer kelamlarından ayrı olduğunu hemen fark edecektir. Çünkü Kur’an ayetleri, zahiri-batını, öncesi-sonrası itibariyle ince bir mantıkla örülü bulunmaktadır. Allah (cc) buyuruyor:

Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda pek çok çelişki bulurlardı.” (Nisa, 4/82).

Dolayısı ile bu durum bizi rahatlıkla; “ayetlerle sureler arasında öyle kuvvetli bir münasebet vardır ki Kur’an sanki tek bir kelime gibidir” (Celâleddin es-Suyûtî, Mu’tereku’l-Akran fî İ’câzi’l-Kur’ân, s. 43, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1988) yargısına götürür.

4. Kur’ân-ı Kerîm Ayetlerindeki İç Musikî ve Ahenk

İsrâ Suresinin olduğu sahife. Kuzey Hindistan, 1659 tarihli el yazması Kur’ân-ı Kerîm.

Kur’an-ı Kerim, her sure ve ayetinde, her bölüm ve paragrafında, her başlangıç ve sonuçta ahenk ve musikî ile dopdolu üslubuyla çok mümtaz bir mevkidedir. Öyle ki bu konuda bir sureyi diğerinden ayırmak veya üstün tutmak imkânsızdır. Bu iç musikî, ayetlerin her birinin tek tek kelimelerinde bile mevcuttur. Bu kelimeler, barındırdıkları ahenk ile sanki, parlak veya koyu renkleri, ince veya kalın gölgeleri olan eşsiz bir tabloyu andırmaktadırlar. Mesela, şu ayette anlatılan, Allah’a bakan mutlu yüzlerin parlaklığından daha parlak bir renk, asık suratlı kötü yüzlerin siyahlığından daha kara ve çirkin bir renk sanırız görülemeyecektir:

Nice yüzler vardır ki, o gün bütün güzelliği ile pırıl pırıl parlamaktadırlar. (O aydınlık yüzler) Rabb’lerine bakmaktadırlar. Nice yüzler de vardır ki, o gün somurtup kapkara kesilmişlerdir.” (Kıyamet, 75/22-24).

Mutlular tablosunda “nâdira”kelimesi en parlak rengi yalnız başına resmetmekte, kötüler tablosunda ise “bâsira”kelimesi en çirkin rengi yine tek başına tasvir etmektedir.

5. Kur’ân-ı Kerîm’in Gaybden Haber Veriyor Olması

93 Duha Suresi 5.
“ Velesevfe yutike rabbuke feterda.” “Muhakkak ki, Rabbin sana ihsan buyuracak, sen de hoşnut olacaksın.”

Kur’an-ı Kerim’in diğer bir özelliği de onun ğayb, yani görülüp bilinemeyen bazı hususlardan haber veriyor olmasıdır. Mesela:

O, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderdi ki o hak dini, bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 48/28).

Bir diğer âyet-i kerîme:

Allah, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen (inanmış toplumları) egemen kıldığı gibi, onları da mutlaka yeryüzünde egemen kılacağına; onları üzerinde görmekten hoşnut olduğu dini onlar için kökleştireceğine ve çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir.” (Nur, 24/55).

Konu ile ilgili diğer bir âyet-i kerîme:

Ant olsun Allah elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse güven içerisinde Mescid-i Haram’a gireceksiniz.” (Fetih, 48/27).

İmdi, (hatırlayın) Allah (bu) iki (düşman) topluluğundan birinin sizin olduğunu vaad etmişti.” (Enfal, 8/7).

Bir başka âyet-i kerîme:

Elif,Lam,Mim. Rumlar yenildi. Yakın bir yerde. Ama bu yenilgiye rağmen (yeniden) galip gelecekler. Birkaç yıl içinde. Çünkü karar yetkisi, eninde sonunda Allah’a aittir. O gün müminler de Allah’ın verdiği zafer sayesinde sevineceklerdir. Zira O, mutlak Galiptir, sınırsız merhamet ve ihsan sahibidir.” (Rum, 30/1-5)

İşte bütün bu ayetlerde sadece Cenab-ı Hakk’ın bilebileceği gaybe ait haberler yer almaktadır. Cenab-ı Hak, O’nun sıdkına delil olsun diye Resulünü (sas) ve müminleri bu gaybi haberlere Kur’an-ı Kerim vasıtası ile vakıf kılmıştır.

Burada, Kur’ân-ı Kerîm’in gelecekten haber verme özelliği ile ilgili olarak Rum, 30/1-5 ayetleri vesilesi ile Hz. Ebubekir (ra) ve Mekke müşrikleri arasında geçen bir hadiseyi örnek olarak vermek istiyoruz.

Bizans (Rum) ve Sâsânî (İran) devletleri arasında, 611 yılında başlayıp 619 yılına kadar devam eden savaşlarda, Sâsânîler üstünlük sağlayarak Suriye ve Filistin’i işgal etmişlerdi. Rumların bu mağlûbiyeti üzerine Mekkeli müşrikler ateşperest İranlıların tarafını tutmuşlar, müşrik ve ateşe tapan İranlıların, ehl-i kitap olan Rumlara üstün geldikleri gibi, kendilerinin de (çünkü müşriktirler) Müslümanlara üstün geleceklerini söylemeye başlamışlardı. Bunun üzerine Kur’ân-ı Kerîm’de Rûm suresinin ilk ayetleri nazil olmuş, Rumların bu yenilgiden sonra üç ile dokuz yıl içinde galip gelecekleri Kur’ân tarafından haber verilmişti. Ancak, orduları dağılmış ve devletleri de yıkılma noktasına gelmiş Rum imparatorluğunun tekrar galip gelebileceğine o zamanın Mekke müşrikleri dahil kimse ihtimal vermiyordu.

Hz. Ebû Bekir (ra), bu âyetleri Resul-i Kibriya Efendimizden (sas) dinler dinlemez İranlıların galibiyetine, Rumların da mağlubiyetine şen şakrak bir şekilde sevinen Mekke müşriklerine karşı yüksek sesle okudu ve; “Rumlar, birkaç sene sonra İranlılara galip gelecekler, görürsünüz”dedi.

Müşrikler şaşırdılar. İçlerinden Übey bin Halef;

“Uyduruyorsun. Haydi, aramızda bir zaman tayin edelim ve seninle bahse tutuşalım” dedi.

Hz. Ebu Bekir kabul etti. On deve üzerinde bahse girip üç sene müddet tayin ettiler. Hz. Ebû Bekir gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

“Âyetteki “bid” kelimesinden maksat, üç ilâ dokuza kadar olan seneler demektir. Develerin sayısını artır. Müddeti de uzat.”

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir geri döndü ve Übey’e rast geldi. Übey:

“Galiba pişman oldun” dedi.

Hz. Ebû Bekir,

“Hayır! Gel seninle bahis süresini ve deve sayısını arttıralım. Dokuz seneye kadar yüz deve yapalım” dedi. 

Übey de,

“Tamam” diyerek teklifi kabul etti.

Hz. Ebû Bekir, Mekke’den hicret edeceği sıralarda, Übey bin Halef yakasına yapıştı ve;

“Senin, Mekke’den ayrılma ihtimalin var, bahisle kazanacağım develeri ödemeyeceğinden endişe ediyorum. Bana bir kefil göstermen lazım” dedi.

Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdurrahman’ı kefil yaptı. Übey bin Halef de Uhud Harbine katılacağı zaman bu defa Abdurrahman gidip onun yakasına yapıştı ve;

“Vallahi, bana bir kefil göstermedikçe, seni bırakmam” dedi.

Übey bin Halef de bahsi kaybetme ihtimaline karşı bir kefil gösterdikten sonra Uhud Harbi için yola çıktı. Übey bin Halef, Uhud Harbinde Resûl-i Kibriyâ Efendimizin kılıcından aldığı bir yaradan öldü.

Mağlubiyetlerinden dokuz yıl sonra, Rumlar birdenbire canlanarak hiç beklenmedik ve umulmadık bir saldırışla İranlı ateşperest müşrikleri dehşetli bir bozguna uğrattılar. Bu defa da Müslümanlar çok sevindiler, müşrikler ise son derece üzüldüler.

Hz. Ebû Bekir, yüz deveyi Übey bin Halef’in kefilinden ve mirasçılarından alıp Peygamber Efendimize getirdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz;

“Onları sadaka olarak dağıt” buyurdu.

Kur’ân-ı Azimüşşânın istikbâlden haber veren ve Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bir mu’cizesi olan bu haberin ortaya çıkması üzerine, Mekkeli müşriklerden bazıları Müslüman oldular. (Tirmizi, Sünen, Ebvâbu Tefsîri’l-Kur’ân, 30; Taberi, Tarih, II/141-142)

6. Hz. Peygamber’in (sas) Ümmî Olması

27 Neml Suresi 73.
“Ve inne rabbeke lezu fadlin alennasi ve lakinne ekserahum la yeşkurun.” “Doğrusu senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu O’na şükretmezler.”

Hz. Peygamber (sas)’in ümmiliği de Kur’an’ın mucizeliğinin ortaya çıkmasında en mühim bir amil durumundadır. Meşhur “Temhîd” kitabının yazarı ve “Ehl-i sünnet’in keskin kılıcı”, “Sünnî akîdenin önderi” gibi unvanlarla anılan Eş’arî kelamcısı Muhammed el-Basrî el-Bâkıllânî (ö. 403/1013), Kur’an’daki i’caz yönlerini: a) O’nun gaybdan haber vermesi, b) Bedii nazmı, c) Hz. Peygamberin ümmiliği olmak üzere üç kısımda mütalaa etmiştir (el-Bakıllani, İ’câzu’l-Kur’an, s. 48, 50, 51, Tahkik: Ahmed Sakr, Dâru’l-Maarif, Mısır-2009).

Hz. Peygamber (sas), ilim kitaplarına bizzat müracaat imkanlarına sahip değildi. Çünkü, muarızlarının da ittifakıyla ümmi olarak doğmuş, ümmi olarak yetişmiş, âyet-i kerimenin beyanı ile, “daha önceleri sağ eliyle ne bir yazı yazmış ne de bir kitap okumuş” (Ankebut, 29/48) bu ümmi peygamber, kendi asrından çok daha önceki tarihlerde cereyan etmiş hadiselerden haber vermişti. Efendimiz (sas); ümmetleri ile birlikte onlara gönderilen enbiyayı anlatmış, geçmiş tarihi olaylardan bahsetmiş, ehl-i kitabın kendisine sormuş oldukları Eshab-ı Kehf, Musa-Hızır ve Zülkarneyn (aleyhimüsselam) ile ilgili sorulara, ümmî bir toplumun en ümmîsi olduğu, bu mevzular hakkında daha önceden bir bilgisi bulunmadığı halde, Allah’ın (cc) kendisine vahyetmesi ile, ehl-i kitabın kendi mukaddes kitaplarında da kısmen görebilecekleri ve doğru olduğuna kanaat getirecekleri şekilde muknî ve tatminkâr cevaplar vermişti.

Kadı İbnu’t-Tîb diyor ki: Kabul etmek gerekir ki, Hz. Peygamberin bu bilgileri verebilmesi için daha önceden bir öğrenim görmüş olması gerekirdi. Öğrenim görmediği herkesçe bilindiğine göre, bu bilgileri ancak ilahi vahiy yoluyla insanlara getirdiği kendiliğinden ortaya çıkar.

7. Kur’ân-ı Kerîm’de Verilen Sözlerin Eksiksiz Ortaya Çıkması

Vâkıa Suresi

Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın Resulüne ve müminlere verdiği sözler, bu sözlerin gündüz gibi doğru çıkması ve Hz. Peygamberin bu sözler için göstermiş olduğu sınırsız güven vb. hususlar da Kur’an’ın mucizeliğini yansıtan başka bir kaynaktır. Yüce Allah, risaletini tebliği anında karşılaşabileceği güçlükler sebebiyle Hz. Peygamberin hayatını korumayı üstüne almış ve şöyle buyurmuştu:

Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan (onların şerrinden) koruyacaktır.” (Maide, 5/67)

Kendilerini askerlerin ve yardımcıların koruduğu nice hükümdarlar ve ileri gelenler suikastçilerin ellerinden kurtulamamışlardır. Fakat yukarıda naklettiğimiz âyet-i kerîmeye, Resülullahın (sas) gösterdiği itimadı şu nakilde görmeye çalışalım: Hz. Aişe (ra)’den rivayet ediliyor:

“Geceleri Resülullahın yanında müminler nöbet tutarlardı. Bu ayet iner inmez: “Gidin, beni Allah koruyacak” dedi (Tirmizi, Tefsir, Maide).

Gerçekten Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin koruyamayacağı durumlara maruz kalmıştı. Birçoğu arasından şu hadiseyi de misal olarak verelim:

Cabir b. Abdullah anlatıyor:

“Seferlerimiz esnasında gölgeli bir ağaca rastladığımızda orasını Resülullah efendimizin istirahati için tahsis ederdik. Zatürrika gazvesinde Peygamber Efendimiz (sas) bir ağacın altında konakladı, kılıcını da ağacın üzerine astı. Müşriklerden Ğavres b. El-Hâris isimli birisi sessizce yaklaşarak kılıcı alarak kınından çıkardı ve:

“Seni benim elimden kim kurtaracak?” diye sordu. Resülullah da:

“Allâh” diye cevap verdi.

Kılıç adamın elinden düştü. Bu defa kılıcı Efendimiz (sas) aldı ve:

“Seni benim elimden kim kurtaracak?” dediğinde adam:

“Esir alanların hayırlısı sen ol” deyince Peygamber Efendimiz:

“Benim Allâh’ın Rasulü olduğuma şehadet eder misin?” diye sordu. Adam da:

“Seninle savaşmamaya ve seninle savaşanlara katılmamaya söz veriyorum” deyince, Efendimiz (sas) adamı affederek serbest bıraktı. (Hâkim, el-Müstedrek, 3/34, Dâru’l-Harameyn, Kahire-1997).

Yine, Müslümanların dağıldığı, kendisinin düşmanlar arasında yalnız kaldığı Huneyn muharebesinde dahi:

Ben peygamberim, bunda yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum(Buhari, Cihad, 52)

diyerek kısrağından inmiş, düşmanlara meydan okumuştu. Neticede ona en ufak bir zarar veremediler. Bilakis, Allah onu görünmez ordularıyla (Tevbe, 9/26) destekledi ve düşmanlarını defetti.

Hudeybiye mütarekesinin yapıldığı yıl Müslümanların Mekke’ye girmesi engellenmişti. Kureyş’liler antlaşma maddelerinden birini, “Müslümanlar şayet ertesi yıl hacc için Mekke’ye geleceklerse, kınında olan kılıç dışında hiçbir silah taşımayacaklardır” şeklinde belirlemişlerdi (İbn Sa’d, Tabakat, 2/93-94, Mektebetu’l-Hancı, Kâhire, trsz.).

Müşriklerin ahdi bozduklarına, müminlerle akrabalık bağlarını kesip attıklarına, Allah Teala’nın nazarındaki her türlü mukaddesatı çiğnediklerine şahit olmuş Müslümanlar, müşriklerin vermiş olduğu bu söze güvensinler miydi? Şu anda kurbanlıklarıyla hacc için gelmişken, ibadetlerini engelleyen zaten onlar değil miydi? Şimdi bunu yapanlar, yarın kim bilir neler yaparlardı? Diyelim ki Müslümanların ertesi yıl hacc etmelerine imkân tanıyarak verdikleri sözü tuttular. Peki silahsız ve kuvvetsiz olarak Mekke’ye giren müminler, onların yanlarında canlarından nasıl emin olabileceklerdi? Bu, yavaş yavaş tuzağa çekilme planı olamaz mıydı? Nitekim kındaki kılıç dışında hiçbir silah taşımamayı şart koşmaları da bunun delili sayılmaz mıydı? Kılıç sadece, müşriklerin elleri ve mızraklarıyla savaşmalarına karşı bir güvenlik tedbiri olabilirdi, ama mesela ok yağmuruna tutulmaları halinde ne yapabilirlerdi?

İşte böyle müthiş bir vaziyette oldukları bir sırada şu üç şeyi; yani Mekke’ye girmeyi, güvenliği ve bir de hacc ibadetini ifa etmeyi teminat altına alan kati söz geldi:

Biz sana apaçık bir zaferin önünü açtık. Allah, Resulünün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır. İnşaAllah siz, kiminiz başını tıraş ettirmiş, kiminiz saçlarını kısaltmış olarak, Mescid-i Harama korkmaksızın tam bir güvenlik içerisinde gireceksiniz. Allah, sizin bilemediğiniz şeyleri bildiğinden ondan önce yakın bir zafer nasip etti.” (Fetih, 48/27)

Bilindiği gibi ertesi yıl, Müslümanlar kaza umresini güvenlik içerisinde yaptılar. Mekke’de üç gün kalarak bütün menasiki ile hacc ziyaretlerini ifa ettiler. (Bu husustaki hadisler için bkz. Buhari, Megazi, 35; Ebu Davud, Menasik, 79)

8. Kur’ân-ı Kerîm’in Meydan Okuması

27 Neml Suresi 1-5 ayetlerinin yer aldığı Kur’ân-ı Kerîm sahifesi.

Burada son özellik olarak, Kur’an-ı Kerim’in meydan okumasına yer vermek istiyoruz. Kur’an-ı Kerim’in meydan okuması, zordan-kolaya, çoktan-aza ve tarihî süreç itibarıyla dört aşama halinde olmuştur:

a. İlk Safha

Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir benzerinin getirilmesinin istenmesidir. Bu istek, Cenab-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri tarafından Tur Suresinde şu şekilde beyan edilir:

Yoksa “O Kur’an’ı (Muhammed’in) kendisi uydurup söyledi” mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar. Bu iddialarında tutarlı iseler Kur’ân’ın bütünü gibi bir söz dizimi (metin) oluştursunlar.” (Tur, 52/33-34).

Bu aşamadaki imkânsızlık net bir şekilde ortaya çıkınca, sanki daha kolaymış gibi görünen ve on sure kadar benzerini talep eden ikinci bir meydan okuma gelmiştir.

b. İkinci Safha

Hûd Suresi 13. ayette şu şekildedir:

Yoksa onu (Kur’ân’ı Muhammed’in) kendisi uydurmuştur mu diyorlar? (Ey Resulüm) De ki: “(Madem uydurma diyorsunuz) O halde siz de Kur’ân’dakine benzer on sure yapın, düzme ve uydurma bir şekilde. Allah’tan başka güvendikleriniz kimse (filozof, bilim adamı, vs.) onları da yardımınıza çağırınız, eğer iddianızda tutarlı iseniz. (Hûd, 11/13)

Burada ifade edilen “on surelik” meydan okumaya “on kısa sure” de dahildir. Yani toplamda iki sayfa kadar, üstelik uydurmalarla dolu bir benzetme dahi üretilememiş ve üretilemeyecektir de. Kur’ân-ı Kerîm’in Allâh tarafından (haşa) gönderilmediğini iddia edenler, bu meydan okumalar karşısında adeta lâl kesilmektedirler. Kur’ân-ı Kerîm yerel olarak da değil, aynı zamanda hem küresel hem de çağları aşan bir şekilde hodri meydan demektedir.

Bu aşamadaki imkânsızlık da aşikâr hale gelince, çünkü herhangi bir cevap verilememiştir, Kur’ân-ı Kerîm meydan okumadaki en kolaymış gibi görünen ve tek bir surenin benzerinin yapılmasını istediği üçüncü aşamaya geçilmiştir.

c. Üçüncü Safha

Cenab-ı Hak tarafından Yûnus Sûresinde şu şekilde ortaya konur:

Yoksa Kur’ân’ı (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi Kur’ân’ın (sadece) bir sûresinin benzerini yapınız. Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardımınıza çağırınız. (Yunus, 10/38)

Bu tek bir surenin benzerinin getirilmesi ile ilgili meydan okuma, Bakara suresi 23-24. ayetlerde şu şekilde devam ettirilir:

Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz Kur’an’dan şüphede iseniz, haydi onun surelerinden sadece bir suresine benzer bir sure meydana getirin. Allah’tan başka güvendiğiniz herkesi de (size yardım etmeleri için) çağırınız, iddianızda haklı iseniz! Bu (tek bir surenin dahi benzerini) yapamazsanız, ki zaten hiçbir zaman yapamayacaksınız, tutuşturma maddesi insanlarla taşlar olan o (dehşetli) ateşten sakınınız. Bu ateş inanmayanlar için hazırlandı. (Bakara, 2/23-24)

Bu tek surelik meydan okumada Bakara, Ali İmran, Nisa, gibi bir sûre ismi verilmemiş olduğu için, meydan okuma, Kevser ve İhlas sûreleri gibi tek satırlık sureleri de kapsamaktadır. Yani yapılan meydan okuma aslında tek satırlık bir sure için de geçerlidir. Ancak bilindiği gibi 1400 küsur senedir bu meydan okuma karşısında insanlar acizdir ve kıyamete kadar da aciz kalacaklardır.

d. Dördüncü, Son ve Kesin Safha

Kur’ân-ı Kerîm’in hiçbir zaman ve asla bir benzerinin yapılamayacağı, bu işin beşer takati ve kudretinin kesinlikle dışında olduğu Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri tarafından kesin bir şekilde hükme bağlanmasıdır:

De ki: ‘Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini yapmak üzere bir araya toplansalar ve birbirlerine destek de verseler, Kur’ân’ın bir benzerini asla yapamazlar. (İsra, 17/88).

Dolayısıyla insanlar, Allâh (cc) tarafından, Kur’ân-ı Kerîm’in bir benzerini yapabilmelerinden mutlak ve kesin bir şekilde aciz bırakılmışlardır.

Sonuç

Fâtiha Suresi

Bu kısa çalışmamızda elbette Kur’an-ı Kerim’in özelliklerinin ne tamamını ne de büyük bir kısmını göstermiş oluyoruz. Çünkü Kur’an, vahyedilmiş bir vahiydir. O, inen bir tenzildir. Bu sebeple onun kıyamete kadar izahları yapılacaktır. Selef-i sâlihîn (Allah hepsinden razı olsun) bu Yüce Kitabı ilgilendiren her hususa büyük bir aşkla sarılmışlar, ayet ve harflerini, noktalarını bile saymışlardır. Bu, Rabbani bir hikmettir. Kendi madeninde sonsuz bir durumdadır.

Efendimiz (sas) Kur’ân okuyan ve okumayan ile ilgili şöyle bir benzetme yapar:

“Kur’an okuyan mümin turunç gibidir; tadı da güzeldir kokusu da güzeldir. Kur’an okumayan mümin hurma gibidir; tadı güzeldir ama kokusu yoktur. Kur’an okuyan günahkâr kişi reyhan otu gibidir; kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur’an okumayan günahkâr kişi ise Ebucehil karpuzu gibidir hem tadı acıdır hem de kokusu yoktur. (Buhari, Tevhid, 57)

Kur’an’ın mucize olması çağlar üstüdür. O, Peygamber Efendimiz (sas) dönemindeki ilk muhataplar için olduğu kadar, bugünün insanı ve kıyamete kadar yaşayacak olan herkes için de büyük bir mucizedir. Mekke müşrikleri, daha önceki peygamberlere verilmiş olan, ölülerin diriltilmesi, denizin yarılması vb. türden mucizeleri Efendimiz (sas)’den de isteyince, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’in kendisinin bizzat aslî bir mucize olduğunu şu şekilde beyan buyurur:

Dediler ki: ‘Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!’ De ki: ‘Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.’ Sana indirdiğimiz bu kitâp ki devamlı bir şekilde karşılarında okunup durmaktadır, onlara mucize olarak yeterli gelmemekte midir? Kur’ân-ı Kerîm’de inanan bir toplum için elbette büyük bir rahmet, nimet ve bir öğüt vardır.” (Ankebut, 29/50-51)

Kur’an-ı Kerîm, insanı kendisine öyle bağlar ki, muhatabın kulağına anlayacağı şekilde açıktan açığa fısıldar. Fakat muhatap ondan ve tadından, Allah’a yakınlığı nispetinde haberdar olur. Yine de herkes Kur’an’dan bir şekilde tat alır ve sütünden gıdalanır. Rüşt sahipleri için Kur’an’ın manasında ayrı bir zevk vardır. Ve onlar daha büyük ve yüksek mana platformlarına Allah’ın izni ve kudreti sayesinde çıkabilir, orada Allah sevgisi ve aşkı ile gerçek insanlığa ulaşabilirler. İşin doğrusunu en iyi O bilir.

Efendimiz (sas)’in şu güzel dua cümleleri ile tamamlayalım:

Aşağıda meâli bulunan duanın Arapçası.

Resülullah (sas) buyurdular ki: “Her kim bir üzüntüye ya da tasa ve endişeye kapılır arkasından da:

Allah’ım! Senin kulunum, erkek ve kadın kullarının oğluyum. Benim canım senin elindedir. Hükmün bende geçerlidir. Hakkımda gerçekleştirdiğin hüküm adaletlidir. Sana ait olan ve senden Zâtını isimlendirdiğin yüce isimlerinle, yaratıklarından birisine öğrettiğin, Kitabında indirdiğin, ya da kimselere öğretmeyip de kendi nezd-i Ulûhiyyetinde saklı tuttuğun o yüce isimlerinle; Kur’an’ı kalbimin baharı, gönlümün ışığı, üzüntümün yok edicisi ve tasamın gidericisi yapmanı istiyorum.

derse, Allâh (cc) kesinlikle, onun üzüntülerini, tasalarını ve endişelerini yok eder, arkasından da o kişiye ferahlık ve mutluluk verir. Bunun üzerine orada bulun ashab hazeratı:

“Ya Resulallah, bu duayı öğrenelim mi? diye sormuş, Efendimiz (sas) de:

“Elbette. Bu duayı işitenin mutlaka öğrenmesi gerekir”

buyurmuşlardır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/391, 452; Hâkim, Müstedrek, 1/509)

Faydalanılan Kaynaklar:

Kur’an-ı Kerim ve Mealleri.

Kütübü Tisa.

Draz, Muhammed A., En Mühim Mesaj Kur’an, Terc. Suat Yıldırım, Akçağ Yayınları-Ankara.

el-Kurtubi, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensari, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an, Müessesetü’Risale, Beyrut-2006.

es-Suyuti, Celaluddin Abdurrahman, el-İtkan fi Ulumi’l-Kur’an, el-Halebi-Mısır.

İbn Sa’d, Tabakat, Kahire.

İbrahim Enis, Mu’cemu’l-Vasit, Mektebetü’l-İslami, İstanbul.

Mahluf, Abdurrauf, el-Bakıllani, Beyrut.

İbn Hişâm, es-Sîratu’n-Nebeviyye, 1/322-323, Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut-1990.

Celâleddin es-Suyûtî, Mu’tereku’l-Akran fî İ’câzi’l-Kur’ân, s. 43, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1988.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s