Farklılıklar ve Barış

Musa Kâzım GÜLÇÜR

4 Temmuz/2019

İçindekiler

Giriş 1

Merhamet ve Şefkat, Nefret ve Korku 3

Çatışmadaki Tehlike 4

Islahın Yaygınlaştırılması 5

İnsan Hak ve Özgürlüklerine Saygı 7

Barış Çabalarının Başarısı 9

Sonuç 9

Giriş

Barış kelimesi Arapça “selâm, sulh”, Fransızca “paix”, Japonca “keiwa”, Çince “clupşing”, İngilizce “peace”, Rusça “mir” kelimeleri ile karşılanan bir kavram. Bütün kültürlerde olumlu değer taşımakta, toplumların devamlı surette varmayı arzuladıkları yüce bir amaç olarak görülmekte ve bütün insanlar için hayati bir ehemmiyet arz etmekte.

Başka bir anlatımla barış, kötülük, çatışma ve savaşlardan kurtuluş, uyum, birlik, bütünlük, sükûnet, sessizlik, huzur içinde yaşama. Toplumların ve kültürlerin farklılıklarını zenginlik olarak gören yüksek bir anlayış. Her türlü şiddetin azaltılması ve etkisizleştirilmesi süreci. Çatışmaların, şiddetsizliğe ve huzura dönüşmesi. Demokrasi anlayışının, devletler arası iktisadî münasebetlerin ve kültürel aktivitelerin temeli.

Günümüzde gittikçe artan karşılıklı kültürel ve insani etkileşimin arızasız sürdürülebilmesi, hürriyet, eşitlik, adalet ve temel haklara saygının korunabilmesi, ifade hürriyetinin güçlendirilebilmesi ve geliştirilebilmesi, ancak bireyler ve toplumlar arası sulh ve barış ile mümkündür. Bu açıdan sürdürülebilir barış düşüncesinin hâkim olmasının önemi günümüzde daha da artmış durumdadır.

Kur’ân-ı Kerîm, “Ey iman edenler, hep birden sulh-u selâma girin” (Bakara, 2/218) buyurarak, karşılıklı anlayışı, kültürel ilişkilerin zenginleştirilmesini, maddi ve manevi yatırım ve hedeflerin gerçekleştirilmesini, öteki olarak görünenlerin ihtiyaç ve menfaatleri için ilgi ve duyarlılığın oluşmasını talep etmektedir. Bu açıdan barış, bilinçli kararlar, ön adımlar, yeni analizler, anlaşmazlıkların birlikte çözülmeye çalışılması, adalet esaslarına saygının gerçekleştirilmesi ve insan haklarına değer verilmesi durumudur.

Barış, sadece fiziksel pasivizm ya da savaş karşıtlığı değildir. Barış, her türlü adaletsizliğin düzeltilmesi, toplum, ülke ve genel olarak dünyadaki herkes ve gelecek nesiller için sosyal, ekonomik ve siyasi adaletin tesis edilmesi demektir. Ekonomik, siyasal, ideolojik ve stratejik vaziyeti olumlu bir şekle getirebilme, ancak sürdürülebilir bir barış sayesinde mümkündür ve sadece barış atmosferi huzur ve esenliğin devamını sağlayabilir.

Barış konusunda güçlü bir anlayış geliştirebilmek için, elbette terör, şiddet ve suç gruplarının faaliyetleri konusunda ciddi bir analiz, şiddet ve terörü elimine etmek için de pek çok ekonomik, sosyal, ahlâkî ve eğitsel girişimlerin yapılması gerekir. Ancak sadece bu adımlar ile de işler tamamlanmış olmaz. Barış atmosferinin etkililiğinin ve sürdürülebilirliğinin temini, barış düşüncesinde netlik ve berraklığın oluşturulabilmesi için, yeni, organizeli ve yeterli değişikliklerin de hayata geçirilmesi gerekir.

Ülkeler, toplumlar ve bireyler arasında barışın hayatî önemine rağmen, anlaşmazlıkların şiddet yoluyla çözümüne yönelik eğilimlerin devam ettiği de gözlenmektedir. Ekonomik eşitsizliklerin, sosyal tabakalardaki aşağılanmışlık hislerinin, temel insan haklarından mahrumiyetlerin, para ve kişisel çıkarlar için radikalleşmiş ve vahşileşmiş burjuva ideolojisinin, farklı kültürel kimliklerin ve toplulukların birbirlerine karşı düşmanca duygularının, dâhili ve harici çatışmaları körükleyen ve savaşların fitilini ateşleyen karanlık fitne odaklarının çatışma ateşlerini yakma iradeleri gözlerden kaçmamaktadır.

Etnik, ekonomik, siyasal ve sosyal eşitsizlik ve adaletsizlikler, güçlü devletlerin güçsüz devlet ve topluluklar üzerinde yürüttükleri vekâlet savaşları, kimyasal ve biyolojik silahların kullanımındaki pervasızlık ve artış, yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının köhne ve kapitalist düzene dayalı dağılımı, çağdaş dünyada savaş, terörizm ve şiddet eylemlerinin en birincil nedenleri durumundadır.

Titiz çalışmalar ve temel ahlâkî sabiteler doğrultusunda, barışa, kardeşliğe, huzura ve ahenge yönelik olumlu değişikliklerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli ciddi adımların ümitsizliğe düşmeden atılması gerekmektedir. Düşmanlık duygularının derin ve psikolojik kaynaklarını yok etme, bireyler ve toplumlar arası saygısızlık ve nefretin boy atmasını önleme, geçmiş ve şimdiki yoksunluklar ve hoşnutsuzluklar arasındaki zihinsel kodları silme, karşılıklı anlayış ve sürdürülebilir bir barışı üretme sürecini hayata geçirme yollarını bulmamız gerekmektedir.

Merhamet ve Şefkat, Nefret ve Korku

Her iki dünyada da mutluluğun temel kaynakları selim bir kalp, merhamet ve şefkatle dolu bir gönüldür. Bu ruhsal tutuma sahip kimseler, düşmanlıkla çevrili olunduklarında bile, kin ve nefretin temsilcisi aktörlerin nasıl da sıcak bir dosta dönüşebildiklerini belki de şaşırarak göreceklerdir (Fussilet, 41/34). Kendi türüne, merhamet ve şefkat adesesi ile bakan kimse, daha geniş bir dünyanın farkındadır ve küresel bir aktör olarak barışa katkıda bulunması gerektiği konusunda rolü ve görevi olduğu düşüncesine sahiptir.

Böyle bir kimse elbette çeşitliliğe karşı, amigdalanın içinde olduğu limbik sistemin ve hypothalamusun güttüğü en’âmî reaksiyondan ziyade, frontal, parietal, temporal ve occipital lobların kalp ve ruh ile beraberce rehberlik ettikleri yüksek insanî anlayış ve temkin tavrını geliştirir.

Bütün bunlara karşın, şefkat ve merhamet açısından kalbi, zihni ve ruhi bir eksiklik varsa, durum ne olursa olsun orada da barış yerine öfke ve nefretler, huzur yerine fitne ve anlaşmazlıklar baş gösterecektir (Ali İmran, 3/159).

Şefkat ve merhamet yoksa, kim olursa olsun kendisini güvensiz bir durumda hisseder. Bu yüksek insani duyuştan mahrum bir kimseyi, eninde sonunda korku ve endişe çepeçevre sarar. En küçük bir gürültü bile bu haldeki insanın iç dünyasını karartır ve onu hangi yöne gideceğini bilemeyen şaşkın ve kararsız hale getirir (Münafikun, 63/4).

Kısa bir nazar atfettiğimizde nefret, korku ve şüphe durumlarının büyük trajedilere neden olabildiğini görebilmek mümkündür. Dolayısıyla barışçıl ruhsal ve zihinsel bir yapı oluşturmak ve geliştirmek, idealden daha ötedir. Çünkü böyle bir statü, insan hayatının her noktasında nezaket, şefkat ve bilgelik, herkese ilham kaynağı olacak bir duruş, empati ve derin bir bakış açısı demektir.

Abdullah bin Ömer’den rivayetle, Resülullah (sas) şöyle buyurmaktadır:

Müslüman Müslümanın kardeşidir. O, kardeşine zulmetmez, onu sahipsiz bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacına koşacak olursa Allah da onun ihtiyacını gi­derir. Kim Müslüman kardeşinin bir sıkıntısını giderecek olursa Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir. Kim bir Müslümanın kusurunu örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.[1]

Yukarıdaki hadîs-i şerîf hem fiziksel hem de ruhsal anlamda barışı, yardımı ve hoşgörüyü nazara verirken, şimdi aktaracağımız hadîs-i şerîf hem âfâkî hem de enfüsî seviyedeki barışçıl bir ruhu nazara vermektedir:

Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakikî muhacir de Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.[2]  

Empatinin, merhamet ve şefkatin belki daha açık bir ifadesini Numan b. Beşir’in, Resülullah’tan (sas) yaptığı şu rivayette görmekteyiz:

Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine karşı şefkatli davranmada bir vücut gibidirler. Vücudun organlarından biri rahatsız olduğunda diğer organlar, uykusuzluk ve acıyı paylaşma ile ona ortak olurlar.[3]

Çatışmadaki Tehlike

Çatışma, siyasal bilimciler nazarında sadece statü mücadeleleri, sosyologlarca sınırlı kaynakların ve önemli sosyal değişimlerin sebep olduğu karışıklıklar, psikologlarca ruhi açılardan yaşanan duygusal karmaşalar, pedagoglar açısından gözlemlenebilir davranışlardaki mücadeleler şeklinde tanımlanır. Bir başka zaviyeden çatışma, hedeflenene ulaşamamaktan doğan uyumsuzluk hali, olumsuz davranışlardan kaynaklanan düşmanlık tezahürleri ya da saydıklarımızın tümü olarak da görülebilir.

Efendimiz (sas), insanların arasındaki anlaşmazlık, dargınlık ve düşmanlıkların dini yok edebilme tehlikesine önemle dikkat çekmişler ve şöyle buyurmuşlardır:

Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?

Ashab hazeratı:

“Evet (Ey Allah’ın Resulü, söyleyin)” dediler. Efendimizi (sas):

İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır. Ben saçı kazır demiyorum, velakin dini kazır (diyorum).[4]

Toplumsal farklılıkların çatışma vesilesi kabul edilmesi tek kelime ile yanlıştır. Zira sosyal ve tabaka farklılıkları, özünde bütünleşmeyi ve karşılıklı alışverişi gerektirmektedir. Bu açıdan nefret ve şiddet gibi yıkıcı duygu ve eğilimlerin üstesinden gelinmesi ya da bu menfi duyguların mutlaka kontrol altında olması gerektiği açıktır.

İnsanlık en erken tarihlerden günümüze kadar, bu sinsi ve negatif duygularla mücadele halinde olmuştur. Modern endüstriyel ve post endüstriyel toplumlarda dahi, geçmiş atalardan verasetle intikal etmiş bu menfi duygular değişmemiş, eğitilmedikleri ve iyileştirmeye tabi tutulmadıkları sürece de büyük yıkımlara ve acılara kaynaklık etmiş, elan da etmeye devam etmektedirler.

Islahın Yaygınlaştırılması

Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:

(وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ)

Senin Rabbin, ahâlîsi (hem nefislerini hem yekdiğerlerini) ıslah edip dururken, o memleketleri (sırf) şirk yüzünden helak edecek değildir.” (Hud, 11/117)

Islah”, kişinin kendisini veya insanlara arasındaki ilişkileri düzeltme ve dengeleme faaliyetlerinin geneline verilen bir addır. Bu kelimeden türeyen “muslih” ise “daha iyi bir şekle ve hâle koyan, iyileştiren, düzelten, ıslâh eden, barışı sağlayan ve ara bulan kimse anlamına gelmektedir. Kur’ân terminolojisinde ıslah ifsadın, muslih de müfsidin karşıtıdır.

Bir toplumda ıslahçılar varsa, o toplumda barış, iyileşme, düzelme, yeniden düzenleme, yenileştirme ve tamir faaliyetleri kesintisiz bir şekilde devam edebilecek, bu da o toplumun manevi, ruhsal ve ahlâkî yapısının terakki ve takaddümüne vesile olacaktır. Bu manevi terakkinin sosyal ve entelektüel ilerlemeyi beraberinde getireceği şüphesizdir. Islah, bir toplumda yaşayan insanların hayatlarının bütününü barışa ve müspete yönlendiren bir faaliyettir. Böylece ıslah faaliyeti yeni ufukları işaret edecek, toplum ayrık otlarının ve menfi bakış açılarının dayattığı kölelik zincirlerinden kurtularak, sosyal, ruhsal, kültürel ve entelektüel terakkiye ve barış atmosferine, Allâh’a hakiki kul olma özgürlüğüne kavuşacaktır.

Elbette ahlâkî, manevi, sosyal ve kültürel barış ve ıslah faaliyetlerinin birtakım zorlukları, statüko mensuplarının değişime direnmeleri ile her dönemde karşılaşılabilecektir. Ancak inişli çıkışlı da olsa ıslah ve barış faaliyetlerinin mutlaka olumlu sonuçlar doğuracağı bilimsel bir kesinliktir. Kur’ân’a ve Sünnete dayalı, temel ve ilk prensipleri önceleyen, kâmil imanları, takvaları, salih amelleri ve dini bilgileriyle selef-i sâlihînin örnek ahlâkî tutum ve davranışlarını modelleyen üstün bir anlayış, gerçek ve sahih İslam inancını da beraberinde yükseltecek, hakiki Allâh dostlarından muktebes güçlü ışık ile insanlık aydınlanacaktır. Kur’an-ı Kerim, “Karşı taraf, silm u selama, sulh ve barışa yönelirse, siz de yönelin ve Allah’a tevekkül edin!” (Enfal, 8/61) buyurmaktadır. Buna yeniden iman, yeniden İslam, yeniden ihsan da denilebilir.

Kur’ân ve sünnet, dinin esası, hatta bütün boyutlarıyla dinin kendisidir. Çünkü din duygusunu insanlarda yeniden yeşertecek ve dindarlığa istikamet verecek ahlâkî değerler ve kılavuz hükümler ancak Kur’ân ve Sünnet-i sahihadan istinbat edilebilir. Islahçının görevi, Kur’ân ve sahih Sünnetin aydınlık mesajlarını uyanık gönüllere, ruh, zihin ve kalplere mümkün mertebe yaklaştırmak olmalıdır. Bir ıslahçı bu şekilde bireysel kalp ve ruh itminanına, toplumsal barış atmosferine, en önemlisi ve büyüğü de Allâh’ın rızasına ulaşma imkanını yakalayacaktır.

Barışın ve barışçıl insan şahsiyetinin inşası için yapılan ıslah faaliyeti, yabancı kültür ve değerleri kopya ederek değil, İslam’ın özündeki kültürel ve ahlâkî gelenekten ilham alarak, toplumsal ve bireysel yasaları yeniden inşa ederek, şirkin müdahalesini reddederek, tam bir ıslahçı dayanışması ruhu ile gerçekleştirilebilir. Islahçı ruh, Kur’ân, Sünnet, İcma ve İçtihad dörtlüsünü asli dinamikler olarak kabul ederken, şuursuz ve körü körüne taklidi ise reddeder. Islahçının Kur’ân, Resulü Ekrem (sas) ve selef-i sâlihînin yolunu izlemesi ise taklit değil, ittibadır. Bu konuyu “İttiba, Tabi Olma ya da Uyma” başlığı altında incelemeye çalışmıştık.

Körü körüne taklit, akıl sahibi insanların bu melekelerini tam anlamıyla kullanmaları gerektiğini öngören İslam’ın ruhuna aykırıdır. Sahte şeyhlere adeta tapınırcasına bağlılık ve anlamsız teslimiyet, insanları hayvan sürüsü mantığı ile güden, barış atmosferlerini berhava eden ve aklı kullanmayı neredeyse necaset seviyesinde gören kötü geleneksel yapılar, İslam dünyasının kültürel durgunluğu ve gerilemesinin en temel ve baş suçlularıdır. Halbuki insan, ancak Allâh’ın kendisine lütfettiği en büyük armağanlardan birisi olan akıl ile dine gerçek anlamda muhatap olabilir, selim bir kalp ile batıl hurafe ve inançlardan korunabilir, insani donanımları ile ilimde ancak derinleşebilir.

İnsan Hak ve Özgürlüklerine Saygı

Hiç kimsenin doğuştan ırkını, dilini, dinini, milliyetini, rengini, kültürünü vb. seçme imkânı yoktur. Her kültürün mümeyyiz vasıf ve farklılıkları vardır. Bir arada barış içinde yaşayabilmemiz, bizden farklı olanlara saygı göstermek, dillerini, kültürlerini yaşamalarına yardımcı olmakla mümkündür. İnsanların dil, din, kültür ve düşüncelerinin farklı olması dezavantaj değil aksine önemli bir avantajdır. Bu açıdan din, dil, ırk, etnik köken, fikir vb. nedeniyle ayrımcılık ve önyargılara yer vermeden davranılması oldukça önemlidir.

İnsanlardaki soy ve ırk farklılıklarının İlâhî iradeye ve hikmete dayandığı, bunun temel bir realite olarak kabulünün önemi şimdi aktaracağımız âyet-i kerimede şu şekilde beyan buyurulmaktadır:

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ خَبٖيرٌ

Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurât, 49/13)

Âyet-i kerîme, insanların farklı ırklarını ve toplumsal kökenlerini, önceki nesillerinden devraldıklarını, kendi doğal soylarının mensubu olduklarını, bu durumun onların varlık ve kimlik dünyalarının ayrılmaz parçası olduğunu açık bir şekilde beyan etmektedir.

Bu farklılıklarla insanlar kimliklerini oluşturur ve temayüz ettikleri özelliklerini değer ve övünç vesilesi yaparlar. Ancak ayet-i kerîme, farklı soylara mensup olmanın ve farklı bir kimlikle tanınmanın gerçekliğini kabul ederken, bu durumun bir üstünlük vesilesi olarak görülmesini reddetmektedir. İnsanın şeref ve değeri, kendi iradesi ile elde etmediği coğrafî ve kültürel aidiyetlere değil, Allâh’ın hoşnutluğuna uygun olarak ve O’nun inayeti ile üretebildiği yüksek değerler itibarı iledir.

Soya dayalı farklılıkların kabul ediliyor olması, bu durumun diğer soy ve ırk mensuplarınca bir anlaşmazlık meselesi yapılmamasını ifham ettiği gibi, bireylerin farklı dil, din ve kültürleri ile insanlık ailesindeki mevcudiyetlerini devam ettireceklerini, insanların bu temel hak ve özgürlüklerine dokunulmaması ve ayrımcılığa son verilmesi gereğini de net bir şekilde hatırlatmaktadır.

Kur’an-ı Kerîm, sadece ırk ayrımcılığının karşısında olmakla kalmamıştır. Aynı zamanda dillerin, kültürlerin, renklerin ve çok kültürlülüğün Allah’ın varlığının delillerinden olduğu şu şekilde beyan edilir:

وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمٖينَ

Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”  (Rum 30/22)

Bütün insanların tek bir dinde ve kültürde olmaları mümkün değildir. Bu hakikat de Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde beyan buyurulur:

وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفٖينَ

Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanları tek bir dine bağlı kılardı. Halbuki onlar çeşitli dinlere uyarak ihtilâf edip duracaklardır.” (Hûd, 11/118)

Bu açıdan, insanların, dini ve kültürel farklılıklarının yanı sıra, özgür iradeleri ile inanç ve düşünce seçimi haklarına sahip oldukları da tekrar hatırlatılmış olmaktadır.

Bu gerçek, başka kültürler çalışsın, kültürlerini yaysın, biz yerimizde duralım demek değildir. Unutulmamalıdır ki hakikate gönül vermiş kimseler Allâh’tan bir bürhan üzeredirler ve ne fikirsel ne de ruhsal yönelişlerinde asla güçsüz değillerdir. Işık daima karanlığı dağıtır. Kur’ân ve Sünnet gibi güçlü blokajlara dayalı insan kalbi ve zihni, İslâm’ın âlî hakikatlerini ve aydınlığını Allâh’ın izni ile aktâr-ı âleme ulaştırmakta en küçük bir güçlük bile çekmeyecektir. Elverir ki bütün çaba ve gayretler O’nun rızası yörüngeli olsun.

Barış Çabalarının Başarısı

İnsanlar arasındaki düşmanlıkların küçümsenmemesi, bu durumun insanî yüksek hissiyatı adeta kazıyıp atan bir hal olduğunun bilinmesinde büyük fayda vardır. Çünkü kin ve düşmanlık gibi unsurlar, kişilerin akılları ve sağduyularıyla hareket edemeyip, davranışlarında şeytan ve avanelerinin yörüngelerine girmeleri ile tahrip edici ve yıkıcı olabilir, barış çabaları da geçici bir süre için bile olsa başarısız hale gelebilir.

Dolayısıyla barış çabalarının başarılı olabilmesi için en temel gereklerden birisi gerek bireyler gerekse de toplumlar arası uzlaşma kültürünün, bilgi ve güzel ahlâka dayalı diyalog ile gerçekleştirilmesidir. Bu yolla oluşturulacak iş birliği atmosferi, çatışmalar ve anlaşmazlıkların panzehiri olacaktır.

Şunu kabul etmeliyiz ki barış ve antlaşma faaliyetleri uzun ve derin bir süreçtir. Çabuk ve kolay bir çözümün olmadığı açıktır. Barış, bazen de beklentilerimiz, duygularımız ve düşüncelerimizde yenilenmeyi ve değişikliği gerektiren bir süreçtir. Dolayısı ile barış ve uzlaşma çaba ve süreçlerinin, ilk anda ve hemen, olumlu neticelere veremeyebileceğini bilmemizde fayda vardır.

Sonuç

Barıştan sonra tekrar çatışma atmosferine girmenin ya da yapılan barış faaliyetlerini bozmanın hiç kimseye fayda vermediği açıktır. İnsanlık âleminde birlik ve barış, fertlerin duygu ve düşünce dünyalarındaki çarpıklıkların giderilmesi, kalplerde huzur ve itminanın yerleştirilmesi ve geliştirilmesi, ancak ihtilâfların en aza indirilmesi ile gerçekleştirilebilir.

Toplumların kendi aralarında bulunan ihtilafları meşru bir şekilde çözmeleri, sadece mütarekeyi kâfi görmemeleri, ihtilafları çözümsüz bıraktıkları takdirde yeniden çatışma durumuna dönülmesinin yüksek bir ihtimal olduğu bilinmelidir.

Barıştırma çabalarının, yeri geldiğinde namaz, oruç, sadaka gibi ferdî ibadetlere göre daha üstün olduğu da söylenebilir. Çünkü bu çabalar, kendine rağmen bir faaliyet, diğer tabirle yaşatma idealidir.

Barış sürecinin devam ettirilebilmesi, şiddetin şimdi ve gelecekte oluşması ihtimalinin en aza indirilebilmesi, barış için güçlü düzenlemelerin hayata geçirilebilmesi temennileri ile…


[1] Buhari, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.

[2] Buhârî, İman, 4.

[3] Müslim, Birr, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/268.

[4] Ebû Dâvud, Edeb, 58; Tirmizî, Kıyamet, 57.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s