İhlas, Muhlis ve Muhlas

Musa Kâzım GÜLÇÜR

18 / 5 / 2021

İçindekiler

Giriş 1

1. “İhlas” Kavramı 2

2. Kur’ân-ı Kerîm’de “İhlas” Kavramı Örgüsü 3

A. “Muhlis” Ne Demektir, “Muhlisler” Kimlerdir? 3

B. “Muhlas” Ne Demektir, “Muhlaslar” Kimlerdir? 7

C. Azgınların, Müşriklerin ve Nankörlerin Zor Zamanlardaki “Muhlis” Halleri 10

3. Efendimiz’in (sas) “İhlas” Hakkındaki Beyanları 12

A. Hadis-i Şeriflerde “İhlas” Kelimesinin Kullanımı 12

B. Hadis-i Şeriflerde “Muhlis” Kelimesinin Kullanımı 18

4. Sufilerin “İhlas” Tanımları 20

Sonuç 22

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

والحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، اللهمَّ صَلِّ وسلـم على سيدِنا محمدٍ أكملِ مخلوقاتك، وسيّدِ أهلِ أرضِك وأهلِ سماواتك، النورِ الأعظم، والكنـزِ الـمطلسم، والجوهرِ الفردِ، والسرِّ الـممتد، الذي ليس له مِثْلٌ منطوق، ولا شِبْهٌ مخلوق، وارضَ عن خليفتهِ فـي هذا الزمانِ، مِن جنسِ عالـم الإنسان، الروحِ الـمتجسّدِ، والفردِ الـمتعدد، حُجةِ الله فـي الأقضيةِ وعُمدةِ الله فـي الأمضية، محلِّ نظرِ اللهِ مِنْ خلقهِ، مُنَفّذِ أحكامهِ بينهم بصدقه، الـمُمِدِّ للعوالـم بروحانيتهِ، الـمُفـيضِ عليهم من نورِ نُورانيته، مَن خَلَقَهُ الله على صورتهِ، وأشهدَه أرواحَ ملائكتهِ، وخصَّصهُ فـي هذا الزمانِ ليكونَ للعالـمين أمان، فهو قطبُ دائرةِ الوجودِ ومحلُّ السمعِ والشهود، فلا تتحركُ ذرةٌ فـي الكونِ إلا بعلـمهِ ولا تسكنُ إلا بِحُكمِه، لأنه مَظهرُ الحقِ ومَعدِنُ الصدق.

رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

Giriş

Bu yazımızda, Allâh’ın (cc) izni ve inayeti ile, sözlük bilim, Kur’ân-ı Kerîm ayetleri ve hadîs-i şerifler çerçevesinde, “ihlâs, muhlis ve muhlas” kavramlarını tahlile çalışacağız.

İnançlı bireylerin temel özelliklerinden birisi de faaliyetlerinin özünü Allâh’a (cc) tahsis etmeleridir. Böyle bir tutum ve davranışa ihlas, içten gelen bir çaba ile davranan kimselere muhlis, bu hal kendi çabasından daha ziyade -bilhassa peygamberân-ı izâm hazeratında (ase) olduğu gibi- bütünüyle Allâh’ın (cc) bir lütfu ise, böyle kimselere de seçkin anlamında muhlas denmektedir.

Bu tanımlar çerçevesinden baktığımızda, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde yer alan salih amel, sıdk, hüsn-ü niyet, din, iman, ibadet, ihsan ve güzel ahlâk gibi kavramların da ihlas kavramı ile iç içe olduğu ve anlam birliği taşıdığı görülür.

1. “İhlas” Kavramı

İhlas Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.1. (Ey Resulüm, ‘Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu bize açıkla’ diye soranlara) De ki: O, Allah’tır, Birdir (eşi, ortağı yoktur). 2. Allah, Samed’dir (her yaratılmışın O’na muhtaç olduğu, Kendisinin ise hiçbir şeye ihtiyacı olmayan eksiksiz Vâcibu’l-vücud’dur ). 3. O’ndan çocuk olmamıştır (kimsenin babası değildir), Kendisi doğurulmamıştır (kimsenin çocuğu değildir). 4. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlas, 112/1-4)

Arapça sözlükler tarihi gelişimi içerisinde incelendiğinde, “ihlas” kavramının uzun sayılabilecek bin dört yüz yıllık zaman dilimi içerisinde, herhangi bir anlam değişikliği ya da farklılığı yaşamadığı rahatlıkla görülebilmektedir. Şöyle ki:

Nahiv ve aruzu sisteme kavuşturan, ünlü dil ve edebiyat âlimi Halil Ahmed el-Ferâhîdî (v. 175/791), ilk Arapça sözlük sayılan Kitâbu’l-Ayn adlı eserinde, ihlâs kelimesini, “Allah için katışıksız ve saf bir tevhid inancı” olarak anlamlandırmış, Kur’an’ın 112’nci Suresine bu sebeple İhlâs Suresi adının verildiğini belirtmiştir.[1]

Arap dil âlimi, edip ve fakih Ebu Mansur el-Ezherî de (v. 370/980) ansiklopedik sözlüğü Tehzîbü’l-Lüga’da, Ebu’l-Leys b. Muzaffer’den (v. 187/803) nakil ile, ihlas kelimesine, “Allah için katışıksız ve saf bir tevhid inancı” anlamını vermektedir.[2]

İsmail b. Hammad el-Cevherî (v. 393/1002), Arapça sözlüğü Es-Sıhâh’ta, ihlâs kelimesini, “Allah’ın emirlerine uyma ve taatlerde riyanın terk edilmesi” olarak anlamlandırmaktadır.[3]

Müfessir, Arap dil âlimi ve ahlâk felsefecisi Er-Râgıb el-İsfahânî (v. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği), El-Müfredât adlı eserinde, ihlas’ın hakikatini, “Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri dışındaki her şeyden uzak durma ve yüz çevirme” olarak belirlemektedir.[4]

Arap dili ve edebiyatına dair çalışmaları ile tanınan, çok yönlü âlim Ömer b. Muhammed el-Hârizmî ez-Zemahşerî (v. 538/1144), kelimelerin terkip halinde kullanımlarını esas alarak düzenlediği Arapça mecazlar sözlüğü Esâsü’l-Belâğa adlı eserinde, ihlas kelimesine mecazî olarak, “sevgisini, dinini Allah için özleştirme ve saflaştırma” anlamını vermiştir.[5]

Seyyid Şerif Cürcânî (v. 816/1413), İslâmî ilimlere dair terimler sözlüğü Et-Ta’rîfât’ında, “ihlas” kavramının sözlük anlamını, “taatlerde riyanın terk edilmesi” olarak verdikten sonra, kelimenin ıstılahtaki anlamını da “kalbin manevî kirlerden temizlenmesi ve arındırılması” olarak belirlemiştir.

Cürcânî ihlasın ayrıca, “yapılan işlere, Allâh’tan (cc) başkasını şahit tutmama, Allâh ile kul arasında meleğin bilemediği için yazamadığı, şeytanın bozamadığı, hevânın meyledemediği hal” olarak da tarif edildiğini belirtir.[6]

Netice itibarı ile, “insanî düşünce, tutum ve davranışı temizleme, arındırma ve saflaştırma” anlamına gelen “ihlâs” kelimesinin, “Allah için katışıksız ve saf bir tevhid inancı, Allâh’ın (cc) hoşnutluğunu kazanmaya yönelik ibadetlerde, O’nun rızası hedeflenen faaliyetlerde, riya / gösteriş ve maddi / manevi nüfuz ve çıkar kaygılarından arınma” olduğu anlaşılmaktadır.

2. Kur’ân-ı Kerîm’de “İhlas” Kavramı Örgüsü

A. “Muhlis” Ne Demektir, “Muhlisler” Kimlerdir?

İhlâs Suresi

Ebu Mansur el-Ezherî (v. 370/980), “muhlis” kelimesini, “muvahhid / Allah’ın varlığına ve birliğine gönülden inanmış, tevhid düşüncesini benimsemiş mümin” olarak anlamlandırmaktadır.[7] Bu tanım, yukarıda geçen ihlas tarifleri ile doğrudan örtüşür.

Lisânü’l-Arab adlı ansiklopedik sözlüğüyle tanınan dil âlimi, edip ve Şâfiî fakihi İbnu Manzur’a (v. 711/1311) göre muhlis kelimesi; “katışıksız bir şekilde Allâh’ın varlığını ve birliğini kabul eden muvahhid” anlamında olup, (قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ) “De ki, O Allâh birdir” (İhlas, 112/1) ayet-i kerimesinin yer aldığı ve İslam’ın Allah inancının kısa ve özlü bir şekilde formüle edildiği sureye, bu sebeple İhlas Suresi denilmiştir.[8]

Bu tanımlardan hareketle muhlis; “şirkten ve riyadan uzak bir şekilde kulluk eden, kulluğunu şirkten ve riyadan arındıran kimse ya da kendisini halis kılıp, yüzünü bütünüyle Allah’a muvahhid olarak yönelten kimse” olarak tanımlanabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de (خلص / halasa) fiilinin isim formu olan muhlis kelimesi; sekiz ayet-i kerimede (مُخْلِصُونَ) ve (الْمُخْلَصٖينَ) şeklinde çoğul, Zümer Suresi 2, 11 ve 14’üncü ayet-i kerimelerde de (مُخْلِصًا) şeklinde tekil olarak zikredilmektedir.

Zümer Suresi’ndeki bu ayet-i kerimelerde “ihlas” fiilinin öznesi insandır.

Şimdi öncelikle muhlis kelimesinin, tamamı Zümer Suresi’nde yer alan bu üç ayet-i kerimedeki tekil haline bakmaya çalışacağız:

اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ

“(Ey Muhammed!) Şüphesiz, Biz o Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini (şirkten, riyadan arındırarak tevhitle ve iç âlemini, sırrını, ruhunun derinliklerini tasfiye ederek) Allah’a özgü kılarak O’na kulluk et.” (Zümer, 39/2)

Ayet-i kerimedeki (لَهُ الدّٖينَ) “dinin Allâh’a özgü kılınması” vurgusu, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler vasıtası ile gelen bütün emir ve yasakları olduğu gibi kabul etme, ifa edilen her marufun, dikkat çekilen her yasağın, sadece O’nun rızası ve hoşnutluğu gözetilerek gerçekleştirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.

قُلْ اِنّٖى اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ

“(Ey Resulüm) De ki: Dini Allah’a özgü kılarak (taatimi her tür şaibeden uzak tutarak) ibadet etmekle emrolundum.” (Zümer, 39/11)

Dini Allah’a özgü kılmak”, art duygular, aklın, ruhun ve kalbin yöneldiği başka varlıkları karıştırmaksızın, yegâne Rab olarak Allah’ı benimsemek demektir.

قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دٖينٖى

De ki: Ben dinimi Allah’a özgü kılarak, sadece O’na ibadet ediyorum.” (Zümer, 39/14)

Bu üç ayet-i kerimede muhlis kelimesi, din ve ibadet kelimeleri ile birlikte yer almaktadır. Dolayısı ile şimdi, din ve ibadet kelimelerinin anlamlarına da kısaca değinmemizde fayda bulunmaktadır.

Arap dili, kelâm ve fıkıh âlimi Seyyid Şerif el-Cürcânî’ye (816/1413) göre din; “akıl sahiplerini, peygamberin bildirdiği gerçekleri benimsemeye çağıran İlahî kanunlardır.”[9] İbadet ise, “mükellefin, nefsinin isteklerine karşı çıkarak Rabbini tazim etmesidir.”[10]

Ali b. Muhammed Hâmid et-Tehânevî’nin (1158/1745) çeşitli ilimlere ait terimler ansiklopedisindeki tarife göre din; “akıl sahiplerini kendi iradeleriyle, şimdiki halde (dünyada) salaha, gelecekte (ahirette) felaha sevk eden, Allah tarafından konulmuş kanunlar manzumesidir.”[11] İbadet ise; “Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin sonsuz nimetlerine karşı, en yüksek seviyede tazimdir. Ayrıca bu kelime, ahiret endeksli olarak şerî hükümlere de taalluk etmektedir.”[12]

Bu ayet-i kerimeler, dini bütünüyle Allâh’a (cc) tahsis etmenin, dinde ihlaslı davranmanın farz olduğuna, sahih bir itikadın / inancın, her türlü ibadet ve itaatin, sadece Allah (cc) için yapılıp, bu ibadetlere ve itaatlere başkalarını hiçbir şekilde ortak etmemekle gerçekleşebileceğine delâlet etmektedirler.

Bu durumun aksi, yani dini ibadetlerde, Allâh’tan (cc) başka maksatların bulunmasının, gösteriş için ya da ‘desinler’ diye yapılmasının kesin bir şekilde yanlış olduğu açıktır.

Alimlerimizin büyük çoğunluğu, (فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ) “Dini (şirkten, riyadan arındırarak tevhitle ve iç âlemini, sırrını, ruhunun derinliklerini tasfiye ederek) Allah’a özgü kılarak O’na kulluk et.” (Zümer, 39/2) ayetinin, Cenâb-ı Hakk’ın, emir ve yasaklarının bütününü içine aldığı kanaatindedirler.

(مُخْلِصُونَ / muhlisûn) kelimesinin çoğul hali ise, şu ayet-i kerimelerde geçmektedir:

قُلْ اَتُحَاجُّونَنَا فِى اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ وَلَنَا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَ

De ki: O hem bizim hem de sizin Rabbiniz olduğu halde, Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz?! Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Bizler gönülden O’na bağlılarız.” (Bakara, 2/139)

Ayet-i kerime, ‘O’na şirksiz, teslissiz ve samimi olarak iman ediyoruz. Biz O’na bütün samimiyetimizle bağlanmışızdır, din ve amel açısından, başka hiçbir şeyi O’na ortak koşmayız’ şeklinde anlaşılabilir.

قُلْ اَمَرَ رَبّٖى بِالْقِسْطِ وَاَقٖيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَ

De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) döndürünüz. Dini Allah’a özgü kılarak (sadece O’nun rızasını isteyerek, Allah’ı ilah ve Rab olarak, bir kabul ederek, O’na içten bir inanç ve bağlılıkla iman ederek, ibadette hiç kimseyi O’na ortak koşmayarak ve O’ndan razı olarak) ibadet ediniz. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.” (Araf, 7/29)

Cenâb-ı Hak, mescitlerde yüzlerin bir başkası için değil, kendisi için kıbleye döndürülmesini, inananların şirke düşmeden, ihlasla sadece kendisine ibadet etmelerini istemiştir.

فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

İnkarcıların hoşuna gitmese de (dininizden olmayan düşmanlarınızı öfkelendirse de) siz dini (her türlü şirkten arındırarak ve) Allah’a özgü kılarak O’na ibadet ediniz.” (Mümin, 40/14)

Bu ayet-i kerime münasebeti ile, Efendimiz’in (sas) namazları sonunda yaptığı şu duayı aktaralım:

عَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ، قَالَ سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ، عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِذَا انْصَرَفَ مِنَ الصَّلاَةِ يَقُولُ ‏

لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللَّهِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَلاَ نَعْبُدُ إِلاَّ إِيَّاهُ لَهُ النِّعْمَةُ وَلَهُ الْفَضْلُ وَلَهُ الثَّنَاءُ الْحَسَنُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ‏‏

Abdullah b. Zübeyr’in (ra) rivayeti ile, Efendimiz (sas) namaz sona erdiğinde şöyle dua ederdi:

Tek olan Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun ortağı da yoktur. Mülk sadece O’nun, hamd sadece O’nadır, O her şeye gücü yetendir. Güç ve kuvvet ancak Allah’a özgüdür. Allah’tan başka ilâh yoktur. Biz ancak O’na ibadet ederiz. Nimet, O’nundur, fazilet, O’nundur, güzel övgü O’nundur. Allah’tan başka ilâh yoktur. Din (ibadetler ve taatler), ihlas (samimiyet) ile sadece O’nadır. Kâfirler istemese bile…

Abdullah İbnü’z-Zübeyr (ra), “Resülullah (sas), bu cümleleri, her namazın sonunda yüksek sesle söylerdi” demektedir.[13]

Bu rivayet, Efendimiz’in (sas) namazlardan sonra tekrarladığı bir zikri haber veriyor. Efendimiz’in (sas) zikrini yüksek sesle yapmasının sebebi, bu güzel dua cümlelerini ümmetine öğretmek maksadına yönelik olabilir.

هُوَ الْحَیُّ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Ebedî ve Ezelî hayat sahibi ancak O’dur. O’ndan başka hiçbir İlâh yoktur. O halde dini (itaati, şirkten ve gösterişten arındırıp) O’na özgü kılarak (müşriklerin şefaate ulaşma ve Allah’a yaklaşma ümidiyle birtakım nesneler tapınmalarına benzetmeyerek) kendisine (şöyle) dua (kulluk) edin: “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Mümin, 40/65)

وَمَا اُمِرُوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ حُنَفَاءَ وَيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ دٖينُ الْقَيِّمَةِ

Oysa onlara emredilen, (ibadet ve taatte) ihlaslı kimseler (muvahhitler) olarak dini (ulûhiyeti ve vahdâniyeti) yalnızca Allah’a özgü kılıp O’na kulluk etmeleri, namazı dosdoğru kılmaları ve zekâtı vermeleriydi. (Ümmetin) Dosdoğru din(i) budur.” (Beyyine, 98/5)

Allah (cc), bu ayet-i kerimede, halis bir niyetle yapılan ibadet dışında ibadet etmeyi yasakladığını bildirmektedir. Bilindiği gibi, niyeti sadece ibadet edilene yani Allâh’a (cc) has kılmak, ibadet edilene yönelmenin temelidir. Bu yüzden Yüce Allah, ibadet edene, niyetini Rabbine halis kıldığı ibadet dışında başka bir amel emretmemektedir.

Yine bilindiği gibi niyet, ibadetin bir parçasıdır hatta ibadetin ruhudur. Bu, niyet edilmeyen bir amelin ibadet olmadığını, böyle bir amelin emredilmediğini, niyet yapmadan bir amel işleyenin, bununla Allah’a yaklaşmış olamayacağını gösterir. Bu, tartışma kabul etmeyen bir konudur.

Bir kimse, ibadet ü taatinde, dini Allâh’a (cc) has kılmazsa, kendisine emredileni yapmamış, emredilmeyen bir fiili de işlemiş olacaktır. Dolayısı ile kendisine emredilmeyen, ama işlemiş olduğu amel sahih olmayacak, kabul de edilmeyecektir.[14]

B. “Muhlas” Ne Demektir, “Muhlaslar” Kimlerdir?

İhlâs Suresi

Ebu Mansur el-Ezherî, “muhlas” kelimesini, “muhtar / beğenilmiş, seçilmiş, seçkin” olarak anlamlandırmaktadır.[15] İbnu Manzur’a (v. 711/1311) göre muhlas kelimesi, “Allâh’ın seçtiği ve her türlü manevi kirden uzak tuttuğu kimse” anlamına gelmektedir.[16] Dolayısıyla muhlas, Allah’ın kendisini şirkten ve riyadan kurtardığı kimse demektir.

(خلص / halasa) fiili, âyet-i kerimelerde ism-i mef’ûl olarak yine tekil ve çoğul (مُخْلَصًا / muhlasan ve الْمُخْلَصٖينَ / muhlasîn) şeklinde gelmektedir.

Bu kelimenin geçtiği ayet-i kerimelerde, “ihlas” fiilinin öznesi bizzat Allah’tır (cc) ve “birini ihlâslı kılmak, ona ihlâs vasfını vermek” anlamındadır. Dolayısı ile bu ayet-i kerimelerde, Allah Teâlâ, bilhassa peygamber olarak seçtiği kullarına ihlâsı, vehbî ve kesbî olarak lütfettiğini beyan etmektedir.

كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصٖينَ

İşte biz, ondan fenalığı ve fuhşu gidermek için böyle yaparız. Çünkü o, bizim (itaati sebebiyle, kendisini koruyup muhafaza ettiğimiz) ihlâsa erdirdiğimiz kullarımızdandır.” (Yusuf, 12/24)

Muhlasîn” kelimesi, “ihlasa erdirilmiş olan, Allah sevgisinden dolayı manevi kirden kurtulan” anlamındadır. Ayet-i kerime, Allâh’ın (cc) Yusuf’a (as) lütfetmiş olduğu çok yüksek seviyedeki ihlası haber vermektedir. Bu ayet-i kerimede zikredilen (السُّوءَ / fenalık) kelimesi “aşk” olarak, (الْفَحْشَاءَ / fahşâ) kelimesi de yasak fiilerden “zina” olarak yorumlanmıştır.

Allah (cc), Yusuf Peygamberi (as), kalbini Allah’tan başkasına bağlaması sebebi ile şirke düşmesi tehlikesinden, Allâh’a ortak koşma fitnesinden kurtarmıştır. Bu da onu muhlasînden kılmış olmasını, çok yüksek seviyede lütfetmiş olduğu seçkinliğini göstermektedir.

Yusuf (as) gençti, bekardı ve çok yakışıklıydı. Azizin hanımının evinde yaşayan bir köle, gurbette kendisini tanıyanların olmadığı bir saraydaydı. Kadın ise oldukça asil ve güzeldi. Kendini Yusuf’tan (as) korumaya çalışmıyor, tam aksine ona karşı şiddetli bir aşk ve istek halindeydi. İrtibatta olduğu sosyete kadınları da bu durumun farkına varmış ve şöyle söylüyorlardı:

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِى الْمَدٖينَةِ امْرَاَتُ الْعَزٖيزِ تُرَاوِدُ فَتٰیهَا عَنْ نَفْسِهٖ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا اِنَّا لَنَرٰیهَا فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ

Şehirde birtakım kadınlar, ‘Azizin karısı, (hizmetçisi olan) delikanlısından murat almak istemiş. Ona olan aşkı, kalbinin içine nüfuz etmiş. O hanımı görüyoruz ki açıkça çıldırmış…” (Yusuf, 12/30)

Kendi evindeydi, kontrol ve idare kendisindeydi. Kapıları kilitlemiş, görme ihtimali olan kimseleri evden uzaklaştırmıştı. Aşkından gözü kararmış, isteğini yerine getirmemesi halinde, Yusuf’u (as) hapse attırmak ve küçük düşürmekle tehdit etmekteydi. Kadının kocası, meseleye vakıf olduğunda dahi, mertlik ve kıskançlık davranışı göstermemiş, Yusuf’a (as) en nihai tepkisi (يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا) “Yusuf, sen bundan yüz çevir (bu konudan kimseye bahsetme),” (Yusuf, 12/29) şeklinde olmuştu.

Görüldüğü üzere, şartların neredeyse tamamı Yusuf’un (as) aleyhine, kadının da lehine gibi görünmektedir. Ancak bu seçkin ve mümtaz peygamber, Allâh’a olan sevgisi ve ona içten yakarışı, duası ve Allâh’ın (cc) ona lütfettiği muhteşem seçkinlik neticesinde çok büyük bir günahtan kurtulmuştur.

İnsana musallat olup onu saptırmaya çalışan, insan türüne düşmanlık ederek, çeşitli hile ve desiselerle aldatma misyonunu yüklenmiş, yaratılış maddesi ateşten ve Allâh’ın rahmetinden kovulmuş habis varlık İblis, insanlara musallat olacağına dair şöyle ahdetmişti:

قَالَ رَبِّ بِمَا اَغْوَيْتَنٖى لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعٖينَ اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصٖينَ

Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ant olsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirdiğin kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.” (Hicr, 15/39-40)

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri Sad, 38/83’te de yer almaktadır.

Ayet-i kerimede görüldüğü üzere İblis, kuracağı ve insanları içine düşüreceğini düşündüğü tuzaklar konusunda, Allâh’ın halis kullarını istisna etmektedir. Çünkü kuracağı kötü tuzakların, halis kimselere işlemeyeceğini, onları saptıramayacağını bir şekilde bilmektedir.

Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, İblis’in bu sözlerine karşılık şöyle buyurdu:

قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَیَّ مُسْتَقٖيمٌ اِنَّ عِبَادٖى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوٖينَ

Bu, Bana ait gerçek bir yoldur. Azgın olanlardan sana uyanlar müstesna, kullarımın üzerinde senin hiçbir hükmün bulunmamaktadır.” (Hicr, 15/41-42)

Allah (cc), seçkin kulları üzerinde şeytanın herhangi bir etkisi olamayacağını, onları saptıramayacağını, seçkinler üzerinde hiçbir otoritesinin olmadığını açık bir şekilde belirtmiştir. Şeytanın, bu seçkinlerin yolu üzerinde, etkisinin olması söz konusu değildir. Bu yol, ışık peygamberlerin geniş caddesidir ve Allah (cc) tarafından korunmaktadır. Bu ana yol üzerinde hayatlarını düzenleyenler ve gidişatlarını ayarlayanlar, Allah’ın izni ve inayeti ile insî ve cinnî düşmanlarından etkilenmez ve muhlasîn sınıfına dahil olurlar.

Kur’ân-ı Kerîm’in anlam örgüsünde “muhlas / seçkin, seçilmiş” kelimesi, peygamberlerin (ase) ve onlara tabi olanların seçkinliğini beyan etmekte, bunun dikkat çekici bir kullanımı Saffât Suresi’nde şu şekilde yer almaktadır:

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ

Ancak Allah’ın ihlâsa erdirdiği kulları başka…” (Saffat, 37/40, 74, 128, 160)

Selef alimlerinden pek çoğu bu ayet-i kerimelerde geçen Allah’ın muhlas kullarını ‘peygamberler’ (ase) olarak yorumlamışlardır. Ancak -selef alimlerine saygımız mahfuz-, Saffat Suresi’nde yer alan bu ayet-i kerimeler incelendiğinde, muhlasîn kelimesi ile sadece peygamberân-ı izam hazeratının (ase) değil, aynı zamanda onlara tabi olanların ve Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin çok büyük lütfu ile seçtiği ve Cennet’te iskan ettiği kulların hali olarak anlaşılmasının da imkan dahilinde olduğu görülmektedir.

Muhlas peygamberler (ase) için, Kur’ân-ı Kerîm’in diğer dikkat çekici beyanı şu şekildedir:

اِنَّا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ

Şüphesiz biz onları, ihlaslı bir şekilde (içerisinde hiç kusur bulunmayan samimi, saf ve berrak nitelikte Âhiret) yurdu(nu) düşünen kimseler olarak kendimize özgü kıldık.” (Sad, 38/46)

Bu ayet-i kerîme, genel olarak iki şekilde yorumlanmıştır:

1. Allah (cc), dünya sevgisini, dünyayı tercih etmeyi ve dünya ile uğraşmayı, peygamberlerin (ase) kalplerinden çekip almıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, o seçkin ve yüksek şahsiyetleri, Risâlet görevleri için özel olarak seçmiş, onların bütün gayretlerini ve arzularını ahirete yönlendirmiş, dünyadan uzak tutmuş, ahireti düşünmeyi tercih etmelerini sağlamıştır. Onların ahiretten başka düşünceleri olmamıştır. Böylece, ihlaslı kimseler olmuşlardır.

2. İkinci olarak, ‘ahiretteki mükafatların en iyisini onlara ayırdık ve sadece onlara tahsis ettik, o peygamberler (ase) orada şerefle hatırlanırlar’ şeklinde de anlaşılmıştır.

C. Azgınların, Müşriklerin ve Nankörlerin Zor Zamanlardaki “Muhlis” Halleri

Bu başlık altında, zor ve sıkıntılı anlarda muhlis bir şekilde Allâh’a dualarla yalvaran, bu içten dualarına Cenâb-ı Hakk’ın engin merhameti ile icabet ederek kendilerini sıkıntıdan ve zorluklardan kurtardığı (بَغْي) azgınlık, (شرك) şirk içerisinde ve (كَفُور) nankör kategorilerinde yer alan üç kısım insan tasviri görülmeye çalışılacaktır.

1. Kur’ân-ı Kerîm, bu kategorinin ilkinde yer alan azgınların, zor ve sıkıntılı zamanlarda, muhlis bir şekilde yaptıkları duaları şöyle tasvir eder:

هُوَ الَّذٖى يُسَيِّرُكُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتّٰى اِذَا كُنْتُمْ فِى الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرٖيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رٖيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا اَنَّهُمْ اُحٖيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِهٖ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرٖينَ فَلَمَّا اَنْجٰیهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِى الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰى اَنْفُسِكُمْ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada, ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca, dini Allah’a has kılarak (O’na hiçbir şekilde şirk koşmaksızın) ‘Ant olsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a yalvarırlar. Fakat, Allah onları selâmete çıkarınca, bakarsın ki, yeryüzünde yine haksız yere azgınlıklarda bulunuyorlar. Ey insanlar! sizin azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. O kıymetsiz dünya hayatının biraz zevkini sürersiniz, sonra döner bize gelirsiniz. Biz de bütün yaptıklarınızı size haber veririz.” (Yunus, 10/22-23)

Dünya hayatı çok güzel göründüğünden, bir kısım insanları hayrete düşürdü ve onları adeta sarhoş etti. Kendi benliğini, ruhunu ve özünü kaybeden bu insanlar, dünyevi güzellikler karşısında sermest bir şekilde hayallere dalarak sevindiler. İşte bu mahmurluk esnasında hayatın realiteleri ile yüz yüze geldiler. Güzel bir rüyadan uyanan kimsenin gerçeklik karşısında pişmanlıklar yaşaması gibi, tutunacak bir dal aradılar. Bütün ihlasları, samimiyetleri, özleri ve içtenlikleri ile muhlis bir şekilde, Allâh’a (cc) yönelerek kendilerini saran sıkıntılardan kurtarmasını istediler. Allâh (cc), dilediklerinin bu kurtulma duasına icabet etti ve onları sarmış olan sıkıntıları ve problemleri izale etti.

Ancak, bütün bu iyilikler, daha öncekilerin unutulması gibi, bir anda unutuluverdi ve insan, ulaştığı güzelliklerin yaratıcısının kendisi olduğu vehmine kapılarak, eski azgınlığına ve taşkınlığına geri döndü.

Ayet-i kerime, bu şekilde azgınlık ve taşkınlık içerisinde olanların, zor zamanlarda muhlis bir halde, Allâh’a (cc) dua dua yalvardıklarını, ancak Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, onların dualarına icabet edip sıkıntılarını yok ettiğinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi, eski azgınlık ve taşkınlık hallerine geri döndüklerini, yani nankör insan tasvirini, bütün renkleri ve incelikleri ile yukarıdaki ayet-i kerimede resmetmiş olmaktadır.

2. Şimdi nakledeceğimiz ayet-i kerimede resmedilen insan ise, dertleri ve problemleri sebebi ile, muhlis bir şekilde Rabbü’s-semâvât ve’l-aradîn’e yönelen, bu muhlis duaları sebebi ile kendisini kurtaran Celal ve İkram sahibi Rabbe karşı, yeniden müşrik vaziyeti alan insandır:

فَاِذَا رَكِبُوا فِى الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ فَلَمَّا نَجّٰیهُمْ اِلَى الْبَرِّ اِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ

Gemiye bindikleri zaman, dini Allah’a has kılarak (dini tamamen Allah’a özgü kılan müminler portresinde olarak yalnızca Allah’ı hatırlar) O’na dua ederler (başka bir ilâha dua etmezler). Onları kurtarıp karaya çıkardığı zaman ise, bir de bakarsın ki, Allah’a ortak koşarlar (şirk haline geri dönerler).” (Ankebut, 29/65)

Bu âyet-i kerime her ne kadar müşrikler hakkında olsa da Müslümanlara yönelik bir ikaz söz konusudur. Şayet inançlı bir insan, darlık ve sıkıntı zamanlarında olduğu gibi, bolluk ve nimet anlarında da Allah’a yönelmiyor, gereğince şükretmiyor, ibadet ve taatlerinde muhlis bir şekilde davranmıyorsa, bu istenmeyen halin neticesinin, söz konusu müşriklerin amellerine benzeyeceği uyarısı yapılmış olmaktadır.

Gerçekten ihlaslı olan müminler bu şekilde davranmazlar. Onlar, Allah’ın (cc) kendilerini kurtarma nimetine karşılık şükreder, sıkıntılardan ve zorluklardan uzak mutlu zamanlarını ise, zevk u safa için değil, ibadet ve taatlerini daha ihlaslı bir şekilde ifa için kullanırlar.

3. Şimdi nakledeceğimiz ayet-i kerimede ise, Allâh’ın (cc) lütfettiği sonsuz nimetlere karşı, aslında şükürle mukabelede bulunması, olabilecek zor ve sıkıntılı zamanlar için sabır dinamiğini çalıştırması gereken, ancak böyle davranmayıp, zor zamanlarda tam bir muhlis, geniş zamanlarda da alabildiğince şen ve şakrak şekilde nimetlere karşı güvenilmez ve nankör insan resmi, en ince ayrıntılarla gerçeklik tuvaline şöyle yansıtılmaktadır:

اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِهٖ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ فَلَمَّا نَجّٰیهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ

Görmedin mi, Allah’ın üzerinize bir nimeti olarak, (kudretine delâlet eden) alâmetlerinden size göstermek için, gemiler denizde akıp gidiyor. Muhakkak ki bunda, (zorluklara karşı) çokça sabreden, (lütfedilen nimetlere karşı da) çokça şükreden herkes için, birçok ibret alâmetleri vardır. Onları, (denizde) bir dalga, gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar (taşkınlıklarını azaltır ve kendisine biraz çeki düzen verir). Bizim ayetlerimizi, ancak son derece güvenilmez, son derece nankör olanlar inkâr ederler.” (Lokman, 31/31-32)

İlahi mahkeme sonucu Cehennemlik oldukları belli olanlar, Cennetlik olamayışlarına hayıflanacak ve şu sözleri söyleyeceklerdir:

وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْاَوَّلٖينَ لَكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ

Şunu da söylüyorlardı: Eğer yanımızda, öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz muhlas kullardan olurduk.” (Saffat, 37/167-169)

3. Efendimiz’in (sas) “İhlas” Hakkındaki Beyanları

Efendimiz’in (sas), hadis-i şerîflerinde ihlas, muhlis ve muhlas kavramlarını kullandığı, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine bu kelimelerle dua ettiği görülmektedir. Şimdi bu hadis-i şerifleri daha yakından görmeye çalışalım.

A. Hadis-i Şeriflerde “İhlas” Kelimesinin Kullanımı

Ya Rahmân (Mümin kâfir ayırmadan yarattığı bütün varlıklara merhamet eden, ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, rızıkları ve her türlü iyilikleri sonsuz bir şekilde ihsan eden, nimet veren), Ya Rahîm (Verdiği nimetleri iyi kullananlara daha büyük ve ebedî nimetler veren, Âhirette mümin kullarına acıyan, merhamet eden), Ya Halîm (Cezalandırmaya gücü yettiği halde, hemen ceza vermeyen, kullarının isyanlarına karşı, hemen öfkeye kapılmayan af ve sabır sahibi), Ya Hafîz (Kullarını her türlü musibete karşı melekleriyle koruyan, hayırlı bir maksatla murakabe eden, kendisinden hiç bir şey gizli kalmayan, kulların yaptığı her şeyi eksiksiz ve yanlışsız kaydedip hesaba çekmek üzere saklayan, kudretiyle her şeyi dengede tutan), Ya Hakîm (Son bulması tasavvur edilemeyen daimî ve ezelî en yüksek ilme sâhip olan, künhünü kendisinden başkalarının tam manasıyla bilemeyecekleri bir ilimle bilen, gerçek hikmet sâhibi), Ya Celîl (Hiçbir kayıt ve kıyas söz konusu olmaksızın mutlak azamet sahibi, kadr ü kıymeti, sıfatları kemâlde ve mertebesi en yüce).

:عَنْ أبِي ذَرٍّ، أنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قالَ

قَدْ أفْلَحَ مَن أخْلَصَ قَلْبَهُ لِلْإيمانِ، وجَعَلَ قَلْبَهُ سَلِيمًا، ولِسانَهُ صادِقًا، ونَفْسَهُ مُطْمَئِنَّةً، وخَلِيقَتَهُ مُسْتَقِيمَةً، وأُذُنَهُ مُسْتَمِعَةً، وعَيْنَهُ ناظِرَةً، فَأمّا الأُذُنُ فَقِمَعٌ، والعَيْنُ مُقِرَّةٌ لِما يُوعِي القَلْبُ، وقَدْ أفْلَحَ مَن جَعَلَ قَلْبَهُ واعِيًا

Ebu Zer’in (ra) bildirdiğine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

İhlaslı bir şekilde kalben iman eden, kalbi selîm olan, dili sadece doğruları söyleyen, nefsi (kendisine Allâh’ın takdir ettiğinden yana) mutmain, müstakîm ahlâklı, kulakları (hakikati) duyup, gözleri de (sadece) görmesi gerekenleri gören kişi, kurtuluşa ermiştir. Kulaklar (hakkı) dinler. Gözler de (kalbin idrak ettiğini) ikrar eder. Kalbini uyanık tutan kişi kurtuluşa ermiştir.[17]

Bu hadîs-i şerifte, kalpte doğruluk, sözde doğruluk, davranışta doğruluk, gözler ve kulaklar gibi dış dünyaya açılan duyu organlarının temkinli bir şekilde kullanılması konularına, oldukça veciz bir şekilde temas buyurulmuş, bu hal ve keyfiyet ihlas kelimesinin çatısı altında beyan edilmiştir.

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم:‏

مَنْ فَارَقَ الدُّنْيَا عَلَى الإِخْلاَصِ لِلَّهِ وَحْدَهُ وَعِبَادَتِهِ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَإِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ مَاتَ وَاللَّهُ عَنْهُ رَاضٍ

Enes bin Mâlik’ten (ra) rivayete göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuşlardır:

Her kim ki, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan, tam bir ihlâs ile O’nun birliğine inanır, O’na ibadet eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı (gereği gibi) verir ve bu hali üzerine dünyadan ayrılırsa, Allah (Teâlâ) kendisinden razı bir şekilde ölmüş olur.[18]

Kulun, ilâhî iradeye tabi olup, kendi irade ve tercihlerini yok sayarak, istikamet içerisinde bir hayat sürmesinin, Allâh’ın (cc) rızasını celp edeceği net bir şekilde bildirilmektedir. İlahi iradeye tabi olmanın birinci şartı tevhid düşüncesidir. Bu düşüncenin pratikteki yansıması ise, İslam rükünlerinin ifasıdır. Öz bir şekilde ifade etmek istersek, iman ve İslam rükünlerinin, ihsan şuuru ile birlikte pratiğe dönüşmesi, modern insanın ruhu, kalbi ve aklı için tam bir şifa pınarı ve membaıdır.

:عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم‏

نَضَّرَ اللَّهُ امْرَأً سَمِعَ مَقَالَتِي فَبَلَّغَهَا فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ غَيْرِ فَقِيهٍ وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ ‏

زَادَ فِيهِ عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدٍ: ‏

ثَلاَثٌ لاَ يُغِلُّ عَلَيْهِنَّ قَلْبُ امْرِئٍ مُسْلِمٍ إِخْلاَصُ الْعَمَلِ لِلَّهِ وَالنُّصْحُ لأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَلُزُومُ جَمَاعَتِهِم

Zeyd b. Sabit’ten (ra) rivayet edildiğine göre Resülullah (sas), şöyle buyurmuştur:

Benim sözümü işitip de (başkasına) tebliğ eden adamın, Allah yüzünü ağartsın. Çünkü fıkıh (kaynağı olan hadisleri) ezberleyen nice adamlar, fıkıhçı değillerdir. Fıkıhçı olan niceleri de kendilerinden daha kuvvetli fıkıhçılara (hadislerimi /sözlerimi) iletebilirler.

Senetteki ravilerden Ali bin Muhammed, hadisin metninde şu fıkranın da bulunduğunu ifade etmektedir:

Müslüman bir kişinin kalbi, (şu) üç meziyete sahip olduğu müddetçe hıyanet, kin ve husumet içinde olmaz. Bu meziyetler; ameli tam bir ihlâs ile Allah için yapmak, Müslümanların idarecileri için hayır dilemek ve Müslümanların cemaatinden ayrılmamaktır.[19]

Bu hadîs-i şerifte, bilhassa dini metot açısından önemli tembihler yer almaktadır. Birinci tembih, dini deliller itibarı ile Kur’ân-ı Kerîm’den hemen sonra yer alan hadîs-i şerîflere yaygınlık kazandırılmasının öneminin hatırlatılması, bu tür bir faaliyette bulunan kimseye Efendimiz’in (sas) “nadâret = yüz güzelliği / parlaklığı” duasıdır.

Bu dua cümlesinin anlamı, “Benim bir sözümü işitip, tebliğ eden kimseyi Allah süslesin, güzelleştirsin, Cennetin güzelliğine ve nimetlerine eriştirsin, yüzünü maddeten ve manen ağartsın” demektir. Ayrıca ibadet, muamelat ve ahlâka dair sahih hükümleri çıkarabilecek, anlayışı, dirayeti ve zekâsı daha üstün kimselere hadîs-i şeriflerin ulaştırılması istenmektedir.

Müslüman bir şahsiyetin, bu hadîs-i şerifte anılan üç meziyete sahip olduğunda, akıl, kalp ve ruh dünyası itibarı ile, hıyanet kin ve husumet içinde olmayacağı, hak ve hukuktan ayrılmayacağı, duygusal hareket etmeyeceği tespiti yapılmaktadır.

Hadis-i şerifte, en geniş daireden en dar daireye kadar, Müslümanların idarecilerine hayır dileklerinde bulunmanın önemine ve ehl-i sünnet ana yapıdan ayrılmamanın ehemmiyetine dikkat çekilmektedir.

Hadis-i şerifteki ihlas kavramını da iki temel kategoride düşünebiliriz: Birincisi, avamın ihlasıdır ki, ibadetlerde riya ve gösterişten uzak durmadır. İkincisi ise, havasın ihlasıdır ki, ibadetlerin sırf Allah rızası için yapılması, dini ibadet ve taatlerden ne dünyaya ne de ahirete yönelik hiçbir karşılık ve mükâfat beklenmemesidir.

Dârimî ve Tirmizî’nin Sünenlerinde, bu hadis-i şerîfin, Abdurrahman b. Ebân b. Osman’dan rivayetle şu şekilde bir devamı bulunmaktadır:

من كانتِ الآخرةُ هَمَّهُ جعلَ اللَّهُ غناهُ في قلبِهِ وجمعَ لَه شملَهُ وأتتهُ الدُّنيا وَهيَ راغمةٌ ، ومن كانتِ الدُّنيا همَّهُ جعلَ اللَّهُ فقرَهُ بينَ عينيهِ وفرَّقَ عليهِ شملَهُ ، ولم يأتِهِ منَ الدُّنيا إلَّا ما قُدِّرَ لَهُ

Kimin niyeti ahiret olursa, Allah zenginliğini kalbine koyar (ona gönül zenginliği verir), dağınıklığını toparlar (işlerini düzene koyar) ve dünya ona boyun eğerek gelir. Kimin de niyeti dünya olursa, Allah onun düzenini dağıtır, korkusunu iki gözünün arasına koyar, dünyadan da kendisine, sadece takdir edilmiş olan (miktar) ulaşır.[20]

İhlas, kalbin kinden, garazdan, eğrilikten ve zandan arınmış olmasıdır. Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayetine göre, Resülullah (sas), (إِذَا صَلَّيْتُمْ عَلَى الْمَيِّتِ فَأَخْلِصُوا لَهُ الدُّعَاءَ) “Cenaze namazını kıldığınız kişiye ihlas ile dua ediniz” buyurmuştur.[21]

Ölmüş bir kimseye ihlas ile dua etmek, insanın tüm dünyevî uğraşlarını içinden atıp, bütün varlığıyla Allah’a yöneldikten sonra, içtenlikle ve huşu içerisinde yalvarmasıyla olur. Bir Müslümanın, vefat eden kimsenin cenaze namazında ihlaslı bir şekilde dua etmesi neticesinde, Allah Teâlâ Hazretlerinin, yapılan duayı kabul edeceği anlaşılmaktadır.

İbn Abbas’tan (r. anhuma) rivayet edildiğine göre, iki kişi Resülullah’ın (sas) huzurunda birbirleri ile davalaştılar. Hz. Peygamber (sas), davacıdan (iddiasını ispat edecek) delil istedi, ancak o şahıs bir delil getiremedi. Bunun üzerine dava edilen kişiye yemin teklif etti. Davalı, “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdular:

(بَلَى قَدْ فَعَلْتَ، وَلَكِنْ قَدْ غُفِرَ لَكَ بِإِخْلاَصِ قَوْلِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ) “Evet, (yalan yere) yemin ettin. Fakat ‘Lâ ilahe illallah’ sözünün ihlası sebebiyle bağışlandın.[22]

:عَنْ أبِي فِراسٍ، رَجُلٍ مِن أسْلَمَ، قالَ: قالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ

(سَلُونِي عَمّا شِئْتُمْ)

:فَنادى رَجُلٌ: يا رَسُولَ اللَّهِ، ما الإسْلامُ؟ قالَ ﷺ

(إقامُ الصَّلاةِ، وإيتاءُ الزَّكاةِ)

:قالَ: فَما الإيمانُ؟ قالَ ﷺ

(الإخْلاصُ)

:قالَ: فَما اليَقِينُ؟ قالَ ﷺ

(التَّصْدِيقُ بِالقِيامَةِ)

Eslem kabilesinden biri olan Ebu Firâs rivayet ediyor: Resülullah (sas):

Bana dilediğinizi sorun” buyurdu.

Bir kişi yüksek sesle: “Yâ Resulallah! İslam nedir?” diye sordu. Resülullah (sas):

Namaz kılmak ve zekat vermektir” buyurdu.

Bu kişi: “İman nedir?” deyince, Resülullah (sas):

İhlastır” cevabını verdi.

Adam: “Yakîn nedir?” diye sorunca, Resülullah (sas):

Kıyamet gününe inanmaktır” karşılığını verdi.[23]

:عَنْ مُصْعَبِ بْنِ سَعْدٍ، عَنْ أبِيهِ، أنَّهُ ظَنَّ أنَّ لَهُ فَضْلًا عَلى مَن دُونَهُ مِن أصْحابِ النَّبِيِّ ﷺ، فَقالَ النَّبِيُّ ﷺ

(إنَّما يَنْصُرُ اللَّهُ هَذِهِ الأُمَّةَ بِضَعِيفِها، بِدَعْوَتِهِمْ، وصَلاتِهِمْ، وإخْلاصِهِمْ)

Mus’ab b. Sa’d (ra) babasından naklediyor. Mus’ab’ın babası, Hz. Peygamber’in (sas) ashabının, kendisinden daha dûn (fakir) olmalarından dolayı, nefsinde (kendi zenginliği sebebiyle) bir üstünlük görüyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdu:

Allah, bu ümmete (maddi açıdan) zayıfları, bu zayıflarının duaları, namazları ve ihlasları sebebi ile yardım eder / etmektedir.[24]

Genel olarak dünya toplumlarında, fakirlere ve maddi açıdan zayıflara bakış açısı, onları bazen aşağılama ve bazen hor görme şeklindedir. Bu bakış açısına göre, zayıfların yeterince maddi / finansal güçleri olmadığından, onlar vesilesi ile meydana gelebilecek müspet ve büyük bir etki de yoktur. Bu sebeple, fakirlerin ve maddi açıdan zayıfların herhangi bir faydaları söz konusu değildir.

Ancak İslam düşüncesi, bu menfi bakış açısını temelinden reddeder. İslam, genel olarak insanlığın, fakirler, zayıflar ve düşkünler sebebi ile ayakta durduğunu kabul eder. İslam, zenginliğe karşı değildir. Ancak, insanların fakirlere ve zayıflara karşı olan yanlış telakkilerini değiştirmiş, fakirleri gerçekçi bir şekilde aziz tutma halesi ile çerçevelemiştir. İslam’ın kıymetli Elçisi (sas), fakirlere ve maddi açıdan zayıflara hak ettikleri değeri kazandırmış, toplumlar nazarında yüceltmiş ve Allâh’ın müminlere fetih ve ihsanı için de onları bir önemli bir sebep konumuna getirmiştir.

İbni Abbas Hazretlerinin (ra) Ebu Süfyan’dan (ra) rivayetine göre, Rum Meliki Kayser Ebu Süfyan’a (ra), “Muhammed’e, insanların zenginleri mi yoksa fakirleri mi tabi oluyor?” diye sorduğunda Ebu Süfyan (ra), “Fakirleri” demiş, Kayser de, “Resüllerin tabileri onlardır” demiştir. Nûh (as) kavminin eşrafı ve muktedirleri de o dönemin müminlerini, genelde fakir oldukları için aşağılamış ve şöyle demişlerdi:

(وَمَا نَرٰیكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذٖينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا) “İçimizde sana (başkaları değil), ancak aşağı tabakadan bir takım insanların tabi olduklarını görüyoruz!..” (Hud, 11/27)

Onlara göre eşraf demek, itibarı ve malı olan kimseler demekti. Halbuki, kalpleri dünya ile fazlaca ilgili olmadığı, vicdanları daha temiz kaldığı, Allah ile ilişkilerini inkitaya uğratacak amiller en az seviyede olduğu için, fakirlerin ibadetleri daha ihlaslı, duaları daha müstecâbtır. Ümeyye bin Hâlid (ra), “Resülullah (sas), fakir muhacirler hürmetine, Allahtan zafer ihsan etmesini talep ederdi” demektedir.[25]

:عَنْ مَكْحُولٍ قالَ: بَلَغَنِي أنَّ النَّبِيَّ ﷺ قالَ

ما أخْلَصَ عَبْدٌ لِلَّهِ أرْبَعِينَ صَباحًا إلّا ظَهَرَتْ يَنابِيعُ الحِكْمَةِ مِن قَلْبِهِ عَلى لِسانِهِ

Mekhûl’den rivayete göre göre, Hz. Peygamber (sas): “Kul kırk gün halis bir şekilde Allah’a ibadet ederek sabahlarsa, hikmet pınarları kesinlikle kalbinden diline akar” buyurmuştur.[26]

Evet, hikmet ve bilgelik müminin yitiğidir. Allah (cc), hikmeti dilediği kimseye verir. Hikmet, dengedir, ahlâktır, sanattır. Hikmet, maruf hedefli yaşamak, gerçekçi olmak ve insanlığa hizmettir. Bir hikmet öğretmeni olan Efendimiz (sas), insanlara hikmeti ve hikmetli olmayı öğretmiştir. Efendimiz’in (sas) hikmet projesi bir değişim, bir canlanma, bir diriliş projesidir. Pratik bilgeliğinin açık bir tezahürü olarak, dönüştürme ve geliştirme için doğru yer ve doğru zamana önem vermiştir.

Hikmet, bizimle aynı fikirde olmayanları kucaklayabilmektir. Kerim olmak ve affedebilmektir. Hikmet, bilgidir, anlayıştır, eylemlerimizi kontrol edebilme yeteneğidir. Efendimiz (sas), hikmetin en büyük tezahürü, hikmet-i azamdır. Hadis-i şerifteki kırk sayısının anlamı, Allahu a’lem, insanda meknuz bulunan bazı gizli yeteneklerin, Allah’ın (cc) izni ve inayeti ile bu süre içerisinde açılmaya başlıyor olmasıdır.

:عَنِ الضَّحَّاكِ بْنِ قَيْسٍ الْفِهْرِىِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وعلى آله وصحبه وسلم

إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَقُولُ: أَنَا خَيْرُ شَرِيكٍ، فَمَنْ أَشْرَكَ مَعِي شَرِيكًا فَهُوَ لِشَرِيكِي، يَا أَيُّهَا النَّاسُ، أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، فَإِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبَلُ إِلاَّ مَا أُخْلِصَ لَهُ ولا تقولوا هذا للهِ وللرَّحِمِ فإنَّها للرَّحِمِ وليس للهِ منها شيءٌ ولا تقولوا هذا للهِ ولوجوهِكم فإنَّها لوجوهِكم وليس للهِ فيها شيءٌ)

Dahhâk b. Kays’tan rivayete göre Efendimiz (sas) önce, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden bir kudsî hadisi naklediyor, sonra da ümmetini şu şekilde ikaz ediyor:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:Ben en hayırlı ortağım. Her kim (yaptığı amelde) başkasını Bana ortak kılacak olursa, o (amel, iş ya da faaliyet) bana ortak koşulana ait olur.Ey insanlar, amellerinizi / fiillerinizi, halis bir şekilde Allah Azze ve Celle’ye tahsis ediniz. Çünkü Allah (cc), sadece kendisi için olanı (ameli, işi ya da faaliyeti) kabul eder.Bu Allah içindir ve (bu da) akrabalık içindir’ demeyiniz. O takdirde, o akrabalık için olur. Ondan Allah’a ait hiçbir şey olmaz. ‘Bu Allah içindir ve (bu da) sizin hatırınız içindir’ de demeyiniz. O takdirde, o hatırınız için olur, ondan yüce Allah için hiçbir şey olmaz.[27]

Allâh’a (cc) şirk koşulmaması, İslam’ın en temel kaziyesidir. Allâh (cc), ortağı olmayan tek Tanrı’dır. Allâh’a şirk koşan hem Rabbine hem de kendine büyük bir adaletsizlik ve haksızlık etmiş olur. Başkaları görsün diye yapılan işler, Allâh’a (cc) sadakatsizlik ve şirk anlamına gelecektir.

Ma’kil ibni Yesar anlatıyor:

“Ebu Bekr es-Sıddîk (ra) ile Peygamber’e (sas)’e gittim. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdular:

Ey Ebubekir! Şirk, sizin içinizde karıncanın deprenişinden daha gizlidir!

Ebu Bekir (ra):

“Ey Allah’ın Resulü! Şirk, Allah ile başka bir ilâh tanıyanın hali değil midir?” diye sorunca, Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

Nefsim kudret elinde olana yemin ederim ki, gerçekten şirk, karıncanın deprenişinden daha gizlidir. Sana bir şey göstereyim mi ki, onu söylediğin zaman, şirkin azını ve çoğunu senden gidersin? De ki:

اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ وَأَنَا أَعْلَمُ، وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لا أَعْلَمُ

Allah’ım, bildiğim halde Sana şirk koşmaktan Sana sığınırım ve bilmediğim şirkten dolayı Senden mağfiret dilerim.[28]

:عن علي وابن عباس قَالَ رَبُّ الْعِزَّةِ جَلَّ جَلاٰلُهُ

اَلْاِخْلاَصُ سِرٌّ مِنْ أَسْرَارِي، اسْتَوْدَعْتُهُ قَلْبَ مَنْ أَحْبَبْتُ مِنْ عِبَادِي

Hz. Ali (ra) ve İbni Abbas’tan (r. anhuma) rivayete göre, İzzet sahibi yüce Rabbimiz şöyle buyurdular:

İhlas, benim sırlarımdan bir sırdır. Ben onu, kullarımdan sevdiğim kimselerin kalbine emanet ederim.[29]

İhlas, her amel ve ibadette, Yüce Allah’ı gözetme, O’nu dışında kimseyi amele ortak koşmama gayreti, dünyaya yönelik açgözlülüğü yok eden yüksek bir ahlâk, kalbin ve ruhun uhrevi buutlu yaşaması, insanın her hareketinde ve sükunetinde, samimi bir niyeti barındıran önemli bir sırdır.

Bir mümin, düşünce ve eylemlerinde Allâh’a (cc) tam bir samimiyetle yönelmelidir. Allah’a (cc) ihlas ile bağlılığın önemini bilen, hayatının tüm meselelerinde samimiyetinin sonuçlarını Allâh’tan bekleyen kimse, başkalarının övgüsünü ve mükafatını beklemez. Allah’tan (cc) gelecek şeref ve mükafatı ise, en aziz bir lütuf bilir. Bu yüksek mertebeye ulaşabilmek için de gayret ve çabalarını en üst seviyede tutar.

İnançlı bir kimsenin, ihlasını kaybetmesinin en önemli sebebi, dünyevi istek ve arzuların, gelecek endeksli temennilerin peşinden koşması, Allah’a tam bir yönelişi ve bağlılığı engelleyen hevâî arzuların anaforuna kapılması ve şüpheler ağında yok olmasıdır. İhlası kıran diğer bir amil, insanların elinde olana göz dikme, şöhret için çabalama, dünyaya taparcasına bağlılık duyma, ibadet ve duayı terk etme, Allah’ın (cc) yüceliğini ve lütuflarını unutmadır.

Ebu Sümâme’den rivayete göre, Havâriler, Hz. İsa’ya (as): “Ey Allah’ın ruhu! Allah için ihlaslı olmak nedir?” diye sorunca: “Amelini Allah için yapan ve amelinden dolayı insanlar tarafından methedilmeyi sevmeyen kişidir” cevabını verdi.[30]

B. Hadis-i Şeriflerde “Muhlis” Kelimesinin Kullanımı

Allah’a güven.” (Ali İmran, 3/159; Nisa, 4/81; Enfal, 8/61; Neml, 27/79; Ahzâb, 33/3, 48)

Genel olarak bireyi dua etmekten alıkoyan şey, zulme bulaşma ve günahlara dalmış olmadır. Çünkü zulüm ve günahlar, kul ile Rabbi arasında karanlık bir perde oluşturur. Bu sebeple birey, dinin emir ve yasaklarını önemseyip, ilahi çağrıya karşılık verdiğinde, Yüce Allah’a yönelmiş, hakikate açılan kalp gözü de yaratılış realitelerine şahitlik edebilir hale gelmiş olur.

:وَقَالَ سُلَيْمَانُ بْنُ دَاوُدَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ فِي دُبُرِ صَلاَتِهِ

اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ أَنَا شَهِيدٌ أَنَّكَ أَنْتَ الرَّبُّ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ أَنَا شَهِيدٌ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ أَنَا شَهِيدٌ أَنَّ الْعِبَادَ كُلَّهُمْ إِخْوَةٌ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَىْءٍ اجْعَلْنِي مُخْلِصًا لَكَ وَأَهْلِي فِي كُلِّ سَاعَةٍ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ اسْمَعْ وَاسْتَجِبِ اللَّهُ أَكْبَرُ الأَكْبَرُ اللَّهُمَّ نُورَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ

Süleyman b. Davud, Resülullah’ın (sas) şöyle dua ettiğini rivayet etmektedir:

Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allah’ım! Senin yegane Rab olduğuna ve ortağının bulunmadığına şahidim. Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’in kulun ve resulün olduğuna şahidim. Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allah’ım! Bütün kullarının kardeş olduğuna şahidim. Ey bizim ve her şeyin Rabbi olan Allah’ım! Beni ve ailemi dünya ve ahirette devamlı olarak sana ihlasla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi Allah! (Beni kabul etmek üzere) Dinle ve karşılık ver. Allahu ekber, Allahu ekber, Allah göklerin ve yerin nurudur.[31]

Bu hadis-i şerif, namazlardan sonra, metinde geçen sözlerle dua etmenin meşru olduğuna, Allâh’ın (cc) rububiyetinin kapsamlılığına, her şeyin sonsuz kudreti ve bilgisi dahilinde olduğuna işaret etmektedir.

Yüce dinimizin, insanı kıymetlendirişi, bu hadis-i şerifin cümleleri arasında yer almaktadır. Bu çok önemli insan düşüncesi, hayal gücünün sınırlarının da ötesinde, bütün insanların kardeş sayılması, sevgi, merhamet ve şefkat hissi ile muamele edilmesidir. Bu dinin büyüklüğünün bir buudu da onun bütünüyle insancıl ve hümanist olmasıdır.

Hadis-i şerifte, kişinin hem kendisinin hem de ailesinin muhlis kimseler olması için dua etmesinin önemi vurgulanmaktadır. Dikkati çeken diğer bir husus insanın, Allâh’a (cc) itaat dairesinde olup olmadığını, saat be saat, an be an kontrol etmesinin yüksek derecedeki ehemmiyetidir.

Muhlis olmayı netice veren ihlas, kalbe ait bir fiildir ve evrenlerin Yaratıcısı dışında hiç kimse, insanın kalbine ait bu fiile muttali olamamaktadır. Bu açıdan ihlasın kişideki gerçekliğini, dolayısıyla da hakiki muhlisin kim olduğunu tek bilen Yüce Allah’tır.

Hadis-i şerif, ‘Tanrım, duy ve cevap ver’ yakarışı ile sona ermektedir. Hadis-i şerifteki ana hususlar; muhlis olma talebi, gönülden Allâh’a (cc) yönelme isteği, kişinin kendisi ve ailesinin ruhsal gelişimini önemsemesi, Yüce Allah’a tevekkül ve ta’zîm gibi hususlardır.

:عَنْ ثَوْبانَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ

طُوبى لِلْمُخْلِصِينَ، أُولَئِكَ مَصابِيحُ الهُدى، تَنْجَلِي عَنْهم كُلُّ فِتْنَةٍ ظَلْماءَ

Sevbân’dan rivayete göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Muhlis olanlara ne mutlu. Onlar hidayetin ışıklarıdırlar. Bunlar vesilesi ile her türlü karanlık fitneler aydınlanır (yok olur).”[32]

Birey ya riya ve şirk ya da ihlas halinde bir muhlistir. İnsanları sebep göstererek ameli terk etmek riya, insanlar sebebi ile amel etmek şirk, ameli bütünü ile Allâh’a (cc) hasretmek de ihlastır. İhlas, kişinin şirk ve riya hastalıklarından Allah’ın (cc) izni ve inayeti ile kurtulmasıdır. İhlas, yapılan iyiliklerin görülmesine sevinmeme, eylemlerin açıkta olduğu gibi gizlide de birey için eşit halde olmasıdır. İhlas, başkalarının methini amaçlamadan ve böyle bir beklenti içerisinde olmadan, sadece Yüce Allah’a ve O’nun sevgisine ulaşmaya çalışmadır. Muhlis kimsede, riya, kendini beğenme, gurur ve kibir bulunmaz, insanlardan övgü ve beğeni beklemez, kendinin yüceltilmesi gerektiği aymazlığına düşmez.

:عَنْ زَيْدِ بْنِ أرْقَمَ قالَ: قالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ

(مَن قالَ لا إلَهَ إلّا اللَّهُ مُخْلِصًا دَخَلَ الجَنَّةَ)

:قِيلَ: يا رَسُولَ اللَّهِ، وما إخْلاصُها؟ قالَ ﷺ

(أنْ تَحْجِزَهُ عَنِ المَحارِمِ)

Zeyd b. Erkam’dan rivayete göre Resülullah (sas):

Muhlis olarak, ‘Lâ ilahe illallah’ diyen kişi Cennete girecektir” buyurdular.

Ashab hazeratı: “Yâ Resulallah! ‘Lâ ilâhe illallah’ın ihlâsı nedir?” diye sordular.

Resülullah (sas): “Sahibini haramlardan korumasıdır” karşılığını verdiler.[33]

Bütün Müslümanların görevi Allah’ın emirlerini uygulamak, yasaklarından kaçmak, ihlas ile O’nun varlığına ve birliğine inanmaktır. Böyle bir inanç ile kişi, Allah’ın (cc) kendisinden istediği yükümlülükleri gönül rahatlığı ile yerine getirir, haram kıldıklarını en küçük bir tereddüt olmadan terk eder, doğruluk ve dindarlık içinde yaşar.

4. Sufilerin “İhlas” Tanımları

Hüve” (Hiçbir varlığın müşahede edemeyeceği Allah’ın mutlak gaybı ve sırrı, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin Zâtına işaret eden mukaddes ismi, mukarrebûnun makamı).

Hadis hâfızı ve Târîhu Medîneti Dımaşk adlı eseriyle tanınan tarihçi İbn Asâkir (v. 571/1176), Dımaşk kadısı, muhaddis tâbiî Ebû İdrîs el-Havlânî’nin (v. 80/699) şu güzel sözünü nakletmektedir:

Kişi, Allah için yaptığı bir amelden dolayı methedilmeyi sevdiği müddetçe, ihlâsın hakikatine eremez.[34]

İran’da tarihî bir şehir olan Nîşâbur’da, tasavvufun yayılmasına öncülük eden ve Melâmîlik konusundaki fikirleriyle tanınan sûfî Ebu Osman Said b. İsmail el-Hîrî (v. 298/910), ihlası şu şekilde tanımlıyor:

“1. İhlas, devamlı bir şekilde Yaratanın lütfettiği faziletlerden dolayı, yaratılmışların bakışlarını unutmaktır.

2. İhlas kalbinde, amelinde, ilminde ve fiillerinde Allah’ın öfkesinden çekinerek Allah’ın rızasını gözetmendir. Riya tümüyle kalbinden yok olup gidecek şekilde, ilminle Allah’ı görüyormuşçasına ve Allah da seni görüyormuşçasına hareket etmendir.

3. İhlas, kendini beğenmişlik kalbinden yok olup gidecek şekilde, Yüce Allah’ın seni yapacağın amele muvaffak kılması ihsanını aklından çıkarmamandır.

4. İhlas, kalbinden acelecilik yok olup gidecek şekilde, işlerinde yumuşak huylu olmandır. Çünkü Resülullah (sas) şöyle buyurmuşlardır:

(إنَّ الرِّفْقَ لا يَكونُ في شيءٍ إلَّا زانَهُ، ولا يُنْزَعُ مِن شيءٍ إلَّا شانَهُ) “Yumuşak huy bulunduğu yeri güzelleştirir. Bir yerden yumuşak huy alındığı zaman, orası kötü bir yer olur.[35]

Acelecilik, arzuların peşinden gitmek, yumuşak huy ise sünnete tabi olmak demektir. Amelini yapıp bitirdikten sonra, ihlaslı kişinin kalbini, Yüce Allah’ın amelini kabul etmeyip geri çevirmesi endişesi sarar. Çünkü Yüce Allah: (وَالَّذٖينَ يُؤْتُونَ مَا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ) “Verdiklerini, Rablerinin huzuruna dönecekleri için, kalpleri korkudan ürpererek verirler” (Müminun, 23/60) buyurmaktadır.

Sayılan bu dört hasleti taşıyan kişi, inşâAllah amelinde ihlaslı birisi olur.[36]

İlk dönem sûfîlerinden Zünnun el-Mısrî (v. 245/859) şöyle diyor:

“İhlas için yalnızlıktan daha uygun bir şey göremiyorum. Zira, kişi yalnız kaldığı zaman, Yüce Allah’tan başkasını görmez. Yüce Allah’tan başkasını görmediği zaman, onu ancak Allah’ın hükümleri harekete geçirir. Onun için, yalnızlığı seven kişi, ihlasın direğine dayanmış ve sıdkın / samimiyetin temellerinden de en büyüğüne tutunmuş olur.”[37]

Sûfî ve müfessir Sehl b. Abdillah et-Tüsteri (v. 283/896) şöyle demiştir:

“İlim dışında dünyadaki her şey cehalettir ve boştur. Kendisiyle amel edileni dışında ilmin tamamı da kişinin aleyhinde bir vebaldir. İhlasla yapılan ameller dışında her türlü amel boşa yapılmıştır. İhlasla yapılan bir amelde de ‘kabul edildi mi edilmedi mi?’ korkusunu yaşarsın.”[38]

İlk devir sûfîliğinin güçlü temsilcilerinden Cüneyd-i Bağdâdî (v. 297/909), “İhlas, kul ile Allah arasında bir sırdır. Melek onu bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozmaya çalışsın, heva da onun farkına varmaz ki onu başka taraflara meylettirsin” der.[39]

Velîlik konusundaki görüşleriyle tanınan sûfî Muhammed b. Ali b. Hasen et-Tirmizi (v. 320/932) şöyle söylüyor:

“Kıyamet gününde kurtuluş, amelin çokluğuyla değil, burada amelin ihlasla ve güzelce yapılmasıyla gerçekleşecektir.”[40]

İman davasının büyük mücahidi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de (1878-1960), ihlası kıran ve insanı ikiyüzlülüğe sevk eden amilleri şu şekilde tespit etmektedir:

“Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır. Makam sevgisinden gelen şöhret düşkünlüğünün yönlendirmesi ile, şan ve şeref perdesi altında, insanların ilgi göstermeleri ve kendine değer vermeleri amacıyla, dikkatleri kendine çekmeye çalışma, benliğini yüceltme ve nefs-i emmâreye bir makam verme, mühim bir ruhî hastalıktır. ‘Gizli şirk’ olarak bilinen ikiyüzlülüğe, kendini beğendirme düşüncesine kapı açar. Böylece ihlâs zedelenir.”[41]

Sonuç

İhlas, Allah’tan uzaklaştıran her şeyden kalbi tasfiye etmek demektir. İhlasın gerçek mahiyeti, kişinin işlemiş olduğu salih amellerin, bilhassa başkalarınca görülmesi istek ve düşüncesinden uzak durması, zihnini ve kalbini bu hususta arındırmasıdır.

İhlas, amellerin özü ve ruhudur. İhlas sayesinde kalpler itminana ulaşır ve ruhlar sakinleşir. İhlas halinde olan kimseler, yeryüzünde veya gökte, kendisine hiçbir şeyin saklı olmadığı, görünmeyenleri ve bütün gizlilikleri bilen Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine muhatap olduklarını bilirler.

Modern insanın ruhsal sıkıntı sebeplerinden birisi de ihlasın öneminin yeterince farkına varamamasıdır. Şayet, günümüzdeki sosyal hastalıkları anlamaya çalışsaydık, muhtemelen Allâh’a (cc) ihlas ile bağlanma eksikliğini, faaliyetlerimizde Allâh’ın (cc) değil de öncelikle ve doğrudan insanların memnuniyetinin amaçlanmasını, tabi bir netice olarak da bereketin azalıp, kin, öfke ve çekişmelerin yer aldığını görecektik.

İhlas, kişinin sevabı talep etmede kalbinin samimi olması, amelini her türlü şüpheden uzak ifa edebilmesi, vesvese ve riya kapılarını kapatabilmesi, halkın övgüsü ile mutlu ya da yergisi ile meyus olmaması, sadece Yüce Yaratıcının rızasına odaklanmasıdır.

Akıl sahibi olan kişiler, ihlasın ne anlama geldiğini araştırdıklarında, kişinin içinde ve dışında olan her bir hareketinde, tek ve ortaksız Allah’ın rızasını gözetmeleri, bu ilâhî rızaya nefsini, arzularını ve dünyalık hiçbir şeyi karıştırmamaları olduğunu bilirler.

İhlas, kişinin içte ve dışta, insanlara gösteriş düşüncesi taşımayacak, amelini insanlar için güzelleştirmeyecek ve kendini beğenmişlik ile kibre düşmeyecek şekilde davranmasıdır.

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَیِّدِ الْخَالِصٖينَ ، اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَیِّدِ الْمُخلِصٖينَ، اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَیِّدِ الْمُخلَصٖينَ اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ اْلاِخْلاَصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْخَالِصٖينَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ. اٰمِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ

Allahım! İhlâs Suresinin hakkı için, bizleri hâlislerden, ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirdiğin kullarından eyle. Âmin, âmin, âmin.

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Onların duaları, ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleri ile sona erer.

(Yunus, 10/10)


[1] Halil Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbu’l-Ayn Müretteban alâ Hurûfi’l-Mu’cem, 1/433 (Tahk. Abdülhamid Hindâvî), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2003.

[2] Ebu Mansur Muhammed b. Ahmed el-Ezherî, Tehzîbü’l-Lüga, 7/139 (Tahk.: Abdüsselam Serhan), Dâru’l-Mısrî, Kahire, trsz.

[3] İsmail b. Hammad el-Cevherî, Es-Sıhâh Tâcü’l-Lüğati ve Sıhâhu’l-Arabiyye, 3/1037 (Tahk.: Ahmed Abdü’l-Ğafȗr ‘Attâr), Dâru’l-İlm, Kahire-1984.

[4] Ebü’l-Kâsım Hüseyn b. Muhammed Er-Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, s. 155 (Tahk.: M. Seyyid Geylânî), Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, trsz.

[5] Ömer b. Muhammed el-Hârizmî ez-Zemahşerî, Esâsü’l-Belâğa, 1/262, (Tahk.: Muhammed Bâsil), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1998.

[6] Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Et-Ta’rîfât, s. 12, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1985.

[7] Ebu Mansur Muhammed b. Ahmed el-Ezherî, Tehzîbü’l-Lüga, 7/139.

[8] İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 4/173, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-1999.

[9] Muhammed eş-Şerîf el-Cürcanî, Kitâbu’t-Tarîfât, s. 111, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1985.

[10] El-Cürcanî, Tarîfât, s. 151.

[11] Ali b. Muhammed Hâmid et-Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn, 1/814, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1996.

[12] Et-Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn, 2/1161.

[13] Müslim, Mesacid, 139 (594); Ebu Davud, Salat, 360 (1506); Nesâî, Sehiv, 84 (1340).

[14] İbnu Kayyim el-Cevzî, Bedâiu’t-Tefsîr, 3/364, (Cem eden: Yüsra S. Muhammed), Dâru İbni’l-Cevzî, Riyad-1427.

[15] Ebu Mansur Muhammed b. Ahmed el-Ezherî, Tehzîbü’l-Lüga, 7/139.

[16] İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 4/173.

[17] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/147 (21635).

[18] İbn Mace, Mukaddime, 70.

[19] İbn Mâce, Mukaddime, 230; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/225 (13383).

[20] Dârimî, Sünen, 1/302 (235); Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 30 (2465).

[21] Ebu Davud, Cenâiz, 60 (3199).

[22] Ebu Davud, Eymân, 13 (3272).

[23] Beyhakî, Şüabü’l-İman, 9/174 (6442).

[24] Nesâî, Cihad, 43 (3178), Buhari, Cihad, 76 (2896).

[25] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 1/292 (857).

[26] İbnu Ebi Şeybe, Musannef, 13/230-231 (35348).

[27] Ali b. Ömer ed-Dârakutnî, Sünen, 1/77-78 (133), Müessesetu’r-Risâle, Beyrut-2004.

[28] Buhari, Edebü’l-Müfred, 1/377 (716).

[29] Ebi Şüca Şireveyh b. Şehredar b. Şireveyh Ed-Deylemi, El-Firdevs bi Me’sûri’l-Hitâb, 3/187 (4513), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1986.

[30] İbnu Ebi Şeybe, Musannef, 13/195 (35375).

[31] Ebu Davud, Salât, 360 (1508).

[32] Şîrûye b. Şehredâr ed-Deylemî, Kitâbü’l-Firdevs bi-Meʾs̱ûri’l-Hiṭâb, 3/23 (3749), Thk. Fevvâz Ahmed Zümerli, Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut-1987.

[33] Hakîm et-Tirmizî, Nevâdirü’l-Usûl fî Maʿrifeti Ahbâri’r-Resûl, s. 44.

[34] İbn Asakir, Târîhu Medîneti Dımaşk, 23/419, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1995.

[35] Müslim, el-Birrü ve’s-Sıla, 23 (2594).

[36] Beyhakî, Şüabü’l-İman, 9/187 (6475); Kuşeyri, er-Risale, 2/361, Tahk. AbdülHalim Mahmud, Dâru’l-Meârif, Kahire, trsz.

[37] Muhammed b. Hüseyin es-Sülemi, Tabakatu’s-Sûfiyye, s. 30, Tahk. A. Ata, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2003; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ ve Tabakâtü’l-Asfiyâ, 9/376-377, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1988.

[38] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 10/194.

[39] Kuşeyri, er-Risale, 2/361

[40] Es-Sülemi, Tabakatu’s-Sûfiyye, s. 176.

[41] Bediüzzaman Said Nursî, Lemalar, ss. 157, 159, Sözler Yayınevi, İstanbul-1990.

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.