Zekâtı Verilmeyen Biriktirilmiş Mal/Para (Kenz)

Musa Kâzım GÜLÇÜR

19 Şubat/2019

Giriş

Bilindiği üzere, nisap[1] miktarına sahip her Müslümanın parasının/malının kırkta birini Allâh yolunda infak etmesi ve bu suretle malını temizlemesinin Kur’ânî/İslâmî unvanı “zekât”tır. Malın/paranın kırkta birinin veya “hasenâtü’l-ebrâr seyyiâtü’l-mukarrabîn- Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrebîn için günah sayılır”[2] fehvası itibarı ile ihtiyaç dışı malın/paranın tamamının –ki biz buna sübjektif mükellefiyet diyoruz- Allâh yolunda infak edilmemesinin Kur’ânî/İslâmî unvanı ise “kenz”dir. Kenz, görebildiğimiz kadarı ile üzerinde fazlaca durulmamış bir konudur. Ulaşabildiğimiz temel veri tabanlarında “kenz” konulu müstakil bir çalışmaya makale seviyesinde bile rastlanılamamıştır. Dolayısı ile bu makalede, kenz yapmanın yanlışlığı ve uhrevi cezasının büyüklüğü/şiddeti hususları; başta Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe suresi 34. âyet-i kerimesi, bu âyet-i kerîme ile ilgili hadîs-i şerîfler, sahabe kavilleri ve müfessirîn-i izâm hazeratının değerli yorumları ışığında görülmeye/anlaşılmaya çalışılacaktır.

İslam’ın toplum için manevi hedeflerinin yanı sıra elbette maddi hedefleri de vardır. Bu maddi hedefleri kısaca; insanların adaletli ve dengeli bir ekonomi içerisinde yaşaması, toplumun tüm üyelerine Allah tarafından sağlanan doğal kaynakların benzer şekilde sunulabilmesi, her birey için onurlu bir hayatın temini, kişilerin barınak, gıda, sağlık ve eğitim için gerekli minimum harcamalarının sağlanması ve hiçbir şekilde çalışma imkânı bulamayanlar için dahi maddi imkânların oluşturulması şeklinde özetleyebiliriz.

Bu maddi hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için zekât, sadaka vb. ekonomik/mali uygulamaların benimsenerek kişilerin gelirlerinde adaletli bir paylaşımın temin edilebilmesi, paranın stoklanmayıp tedavülde tutularak toplumun bütün kesimlerinde mal dolaşımının en geniş hali ile gerçekleştirilebilmesi, bireylerde yüksek seviyede istihdam ve refahın oluşturulabilmesi, aynî ve nakdî yardımlar vasıtası ile temel insanî ihtiyaçların karşılanması, yoksulluğun ortadan kaldırılması, çarşı ve pazarda yüksek ahlakî standartların realize edilerek dürüstlük ve güvenin geçer akçe haline getirilebilmesi oldukça ehemmiyetlidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Kenz

Kur’ân-ı Kerîm; “Ey iman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin çoğu halkın mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele. Allâh yolunda harcanmayıp da biriktirilen (bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtlarının dağlanacağı gün (onlara denilir ki): “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık biriktirmekte olduğunuz servetin (azabını) tadın!” buyurarak, paranın/altının ve gümüşün tedavüle alınmayıp stoklanmasını “kenz” kelimesi ile belirlemekte, böyle bir davranışın da cezalandırılacağını açıklamaktadır (Tevbe, 9/34-35). “Kenz” kelimesi sözlükte, sadece altın ve gümüşe has olma­mak üzere yığıp biriktirmek, toplamak, gömülü mal ve hazine anlamlarına gelmektedir[3].

Taberî (h. 310), âyet-i kerimede zikredilen “kenz / altın ve gümüşü biriktirme” ifadesi ile ilgili olarak; kendisinden zekât verilmesi farz olduğu halde zekâtı verilmemiş her türlü mal, dört bin dirhem miktarını aşan mal[4] ve ihtiyaç dışı mal olarak üç görüş bulunduğunu belirtmektedir[5]. Taberî bu üç görüşle ilgili olarak kendi tercihini, zekâtı verilmiş bir malın biriktirilmiş mal sayılmaması, zekâtı verilmemiş malın da kenz olması şeklinde temellendirmektedir”[6].

Âyet-i kerimedeki “kenz” ifadesinin anlam kapsamı, Ebuzer el-Ğıfârî ile Muaviye b. Ebî Süfyân arasında ihtilafa sebep olmuştur. Söz konusu ihtilafı Zeyd ibnu Vehb’in şu şekilde anlatmaktadır: “Rebeze’ye uğramıştım. Orada Ebu Zerr (ra)’i gördüm. Kendisine: “Seni buraya getiren sebep nedir?” diye sordum. Şöyle açıkladı: “Şam’daydım. Bir ayet hakkında Muaviye (ra) ile ihtilafa düştük. Ayet şu: “Ey iman edenler! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. “Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın” denecek” (Tevbe, 34-35). Muaviye (ra): “Bu ayet ehli kitap hakkında inmiştir” dedi. Ben ise: “Hem bizim hem de onlar hakkında indi” dedim. Bu meselede aramızda ihtilaf çıktı. Halife Hz. Osman (ra)’a yazarak beni şikâyet etti. Hz. Osman bana yazarak Medine’ye gelmemi emretti. Bunun üzerine Medine’ye geldim. Halk, sanki daha önce beni hiç görmemiş gibi, çoklukla etrafımı sardı. Durumu Osman (ra)’a açtım. Bana: “İstersen buraya yakın bir yere git” dedi. İşte beni buraya getiren gerçek sebep budur. Benim üzerime Habeşli siyahi bir köleyi amir tayin etseler mutlaka dinler, itaat ederim.”[7]

İbn Atiyye el-Endelûsî (h. 542), Hz. Ali ve Ebuzer (r.anhum) rivayetlerinin, âyet-i kerimedeki zemmin, sadece malın zekâtının verilmemesi değil aynı zamanda mal toplama ile de ilgili olduğunu gösterdiğini ifade etmektedir[8]. İbnu’l-Arabî (h. 543), bu âyet-i kerime ile hem ehl-i kitabın hem de Müslümanların kastedildiğini, ilk cümledeki hususîliğin, ikinci cümledeki umumîliğe mâni olmadığını belirtmektedir[9]. İbnu’l-Cevzî (h. 597), “onu infak etmiyorlar” cümlesindeki zamirin hem kenz edilen paralara hem de saklanılan mallara işaret ettiğini, diğer bir anlam olarak “altın” kelimesinin hazfi ile hem altın hem de gümüşün kast edilmiş olduğunu, bunun Arapça’da örneklerinin bulunduğunu belirtir[10].

Hanefî fakihi Kâsânî (h. 587), “Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerimenin sonunda, altını ve gümüşü yığıp saklayan ve Allâh yolunda infak etmeyenlere şiddetli bir azap vereceğini beyan buyurmaktadır” dedikten sonra, böyle şiddetli bir azabın, ancak farz olan zekâtın terki ile mümkün olabileceğini belirtir[11]. Şafiî fakihi Müzenî (h. 264)[12] ve Hanbelî fakihi İbn Kudâme (h. 620)[13] de âyet-i kerîme ile ilgili benzer yorumları yapar. Mâlikî fakihler İbnu Sahnûn (h. 240)[14], İbnu Rüşd el-Kurtubî el-Cedd (h. 520)[15], onun torunu aynı zamanda meşhur filozof İbnu Rüşd el-Kurtubî el-Hafîd (h. 595)[16], Hanefi fakihi İbn Mâze el-Buhârî (h. 616)[17] ve Şâfii fakihi Nevevî’nin (h. 671)[18] kitaplarında zekât babı bulunmasına karşın Tevbe, 9/34-35 âyet-i kerîmeleri ile ilgili yorumlarına rastlayamadık. Bazı fıkıh ansiklopedilerinde ise bu konu daha çok “define, gömülü hazine, vb.” şeklinde değerlendirilmiş, ortaya çıkarılmaları durumunda da mezhepler açısından ne gibi fıkhî hükümlere tabi olacağı, “kenz-i İslâmî, kenz-i cahilî, saklı definelerin hükmü” vb. kavramlar açısından uzunca ele alınmıştır[19].

“Kenz” Zekâtı Verilmeyen Biriktirilmiş Mal/Para mıdır?

Kenz ile kastedilen, zekâtı verilmeyen maldır, çünkü:

1) “Herkesin kazandığı kendisinindir…” (Bakara, 2/286) âyeti, hususi değil umumidir. Âyet-i kerîme, insanın kazanıp elde ettiği şeyin, onun hakkı olduğuna delâlet etmektedir. “Sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi de) istemez…” (Muhammed, 47/36) âyet-i kerimesi de böyledir. Ayrıca Hz. Peygamber (sas) Amr ibnu’l-Âs’a; “Salih mal, salih kimse için ne kadar güzeldir!”[20] ve “Zekâtı verilen her mal, saklı dahi olsa kenz değildir. Ama zekât verilecek miktara ulaşıp da zekâtı verilmeyen her mal açık olsa dahi kenzdir”[21] buyurmuştur.

2) Hz. Peygamber (sas) zamanında, Hz. Osman ve Abdurrahman İbn Avf gibi bir grup zengin sahabe bulunuyordu ki, Hz. Peygamber (sas) onlara değer vermiş, mallarının tamamını infak etmelerini talep etmemiştir.

3) Zekâtı verilmiş ama biriktirilmiş mal haram olsaydı hem sağlam ve sıhhatli hem de hasta kimselere mallarının tamamını tasadduk etmeleri emredilirdi. Hâlbuki Hz. Peygamber (sas), kişi hastalandığında bile malının en fazla üçte birini hatta bu oranın bile fazla olduğunu belirtmiştir[22]. Keza Ka’b b. Malik, malının tamamını tasadduk teklifi ile Allah Resûlü’nün yanına gelince, Efendimiz (sas) ona; “Senden sonra vârislerini insanlara el-avuç açan birileri olarak bırakmandansa, onları zengin olarak bırakman daha hayırlıdır” buyurmuştur[23].

4) Ümmü Seleme (r. anhâ) takmış olduğu altın zinetlerin kenz sayılıp sayılmayacağını sormuş, Efendimiz (sas) de zekât verilecek miktara ulaşan altının, zekâtı verildiğinde kenz sayılmayacağını beyan buyurmuştur[24].

5) Zemahşerî (h. 538), zekâtını verme kaydı ile mal biriktirmenin mübah olduğu, Abdurrahman b. Avf ve Talha b. Ubeydullah (r. anhum) gibi zengin bazı sahabilerin “mal biriktiriyorsunuz” denilerek ayıplanmadığını belirtmektedir[25].

6) Fahruddin er-Razi (h. 604), zekâtı verilmeyen malların yanı sıra; keffaretler için verilmesi gerekli paralar, tasadduklar, dinî-hukukî ödemeler, aileye yapılan harcamalar, telef edilenlerin tazminatları ve suçların diyetleri gibi ödenmesi gerekli paraların ödenmemesi ile de kenzin meydana gelmiş olacağını belirtir[26]. Ona göre sadece zekâtla yetinmek fetvanın zahirine, ihtiyaç fazlasını infak da takvaya hamledilmelidir[27].

Biriktirilmiş Her Mal/Para “Kenz” midir?

Normalde zekâtı verilmeyen mala kenz denilmesine karşın, yine naslara dayanarak, “zekâtı ister verilsin isterse verilmesin, ihtiyaç dışı olarak biriktirilmiş her mal kınanan kenzdir” görüşünü dile getirenler şu delillere dayanmaktadırlar:

1) “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: İhtiyaçlarınızdan arta kalanı. Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” (Bakara, 2/219) âyet-i kerimesi çok açık bir şekilde ihtiyaç dışı malların infakını emretmektedir.

2) Hz. Ömer (ra)’in rivayetine göre, Efendimiz (sas) ashaptan tasaddukta bulunmalarını istedi. Hz Ömer (ra) vakanın gerisini şu şekilde aktarıyor: “O sırada yanımda tasaddukta bulunabileceğim önemli miktarda para vardı. Hz. Ebubekir (ra)’i tasaddukta ancak bugün geçebilirim diye düşünerek bu paranın yarısını getirdim. Efendimiz (sas) sordu: “Ya Ömer! Geride ailene ne kadar bıraktın?” Ben de: “Ya Resulallah, buraya getirdiğim aileme de bıraktım” dedim. Ancak Hz. Ebu Bekir (ra) daha büyük bir miktarla gelmişti. Hz. Peygamber (sas) ona da sordu: “Ya Ebâbekir, sen ailene ne bıraktın?” O ise: “Onlara Allâh’ı ve Rasûlünü bıraktım” dedi. Ben kendi kendime şöyle dedim: “Artık Allah yolunda fedakârlıkta Ebu Bekir’i ebediyyen geçemem”[28].

3) “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âli İmrân, 3/92) âyet-i kerimesi nâzil olduğunda, Ebu Talha (ra) Efendimiz (sas)’e: “En sevdiğim mal Beyruhâ adlı bahçedir. Onu Allah rızâsı için tasadduk ediyorum. Beyruhâ’yı Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan” demiş, Resülullah (sas) Ebu Talha’ya tasadduk ettiği bu bahçeyi akrabalarına vermesini istemiş, o da amcasının oğulları arasında taksim etmiştir[29].

4) Tevbe, 9/34-35 âyet-i kerîmeleri nazil olunca, Sâlim b. Ca’d’ın rivayetine göre Hz. Peygamber (sas) üç defa; “Kahrolsun altın, kahrolsun gümüş”[30] buyurmuştur.

5) Bir hadîs-i şerifte de Efendimiz (sas): “Kim tereke olarak altın veya gümüş bırakırsa, o kimse, bunlarla dağlanır”[31] şeklinde ikaz etmiş, Ashab-ı suffeden vefat eden bir kimsenin cebinde bulunan bir dinar üzerine: “İşte bir dağlanma (sebebi…)”, ashab-ı suffeden bir başkası vefat ettiği ve cebinde iki dinar bulunduğunda ise: “İşte, iki dağlanma sebebi!” buyurmuştur[32].

6) Kenze (mal, mülk, para) sahip olup da bu malda bulunan fakirlerin hakkını ödemeyen herkese, kıyamet günü söz konusu hazinesinin bir yılan olarak geleceği, ağzını açıp peşine düşeceği, yılan yaklaştıkça adamın ondan kaçacağı, sonunda yılanın ona: “Gizlediğin hazineni benden al, ben bu hazineden müstağniyim!” diye bağıracağı, adamın yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, hazineyi geri almak için elini yılanın ağzına sokmak zorunda kalacağı, yılanın da aygırın yulafı kemirmesi gibi, önce onun elini kemirmeye başlayacağı, daha sonra da gövdesini ezip çiğnemeğe başlayacağını belirten ve Efendimiz (sas)’den gelen Ebû Hüreyre rivayeti[33].

7) Diğerlerine ait olan hakları vermeyen her altın ve gümüş sahibinin, kıyamet günü ce­hennem ateşinde kızdırılan ateşten tabaklarla alnı, yanı ve sırtının dağlanacağı, tabaklar her soğuduğunda bu durumun tekrarlanacağı, bu azabın kullar arasında hüküm verilip, o kulun yolunun Cennete mi Cehenneme mi olacağının tayinine kadar elli bin sene boyunca devam edeceği ile ilgili Efendimiz (sas)’den gelen Ebû Hüreyre rivayeti[34].

8) Yine Efendimiz (sas)’den gelen; “En hayırlı kenz zikreden dil, şükreden kalb ve kocasının dinine (ya da imanına) yardımcı olan mümine bir eştir” şeklindeki İbn Abbas rivayeti[35].

9) Hz. Ali (ra)’ın: “Dört bin dinardan fazla olan her mal, zekâtı ister verilsin isterse de verilmesin kenzdir” demesi[36] gibi sahabeden gelen görüş/kaviller.

Tebe-i tâbiînden, büyük hadîs imamı Süfyan es-Sevrî’nin talebesi, ilk dönem hadisçilerinden Muâfâ b. İmrân’ın (h. 185) Kitâbu’z-Zühd’ü[37], fıkhu’l-hadîs’in önde gelen âlimlerinden Abdullah b. Mübârek el-Mervezî’nin (h. 181) Ez-Zühd ve’r-Rekâik’i[38], asrının en fakîhi, hadiste müminlerin emîri, zamanının Evzâî’si gibi niteliklerle anılan Vekî b. El-Cerrah’ın (h. 197) Kitâbu’z-Zühd’ü[39] telif etmiş olmaları, hepsinin de hayatlarında oldukça zâhidâne davranmaları, mallarını Allâh yolunda sarf etmeleri, hayatlarında kıt kanaat geçinmeleri, bu büyük âlimlerin dünya ve mafihaya karşı bakış açılarını gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Kurtubî (h. 671), Ebu Zer’in “ihtiyaç dışı her mal kenzdir” yorumunun; maddi ihtiyacın ileri derecede olduğu, muhacirlerin zayıf, Resülullah (sas)’ın da onlara yardım elini uzatma imkânını bulamadığı dönemle ilgili olduğu görüşündedir. Ancak diğer taraftan, esirin kurtarılması, açın yedirilmesi vb. hakların ödenmemesini de kenz olarak görür[40]. İbnu Kayyim el-Cevzî (h. 751), âyet-i kerimedeki kenzi, ihtiyaç dışı maddi konularda kulun masivaya gönlünü kaptırması, bu durumun o kul için zararlı olduğu, taatullaha fayda vermeyeceği, Allâh’ın hoşnutluğunu aramaksızın kişinin sevgi duyduğu maddi hususlarla ya bu dünyada ya da ahirette ama çoğunlukla da her iki dünyada azaba uğrayacağı şeklinde anlar[41].

Sonuç

Yorumlarını vermeye çalıştığımız “kenz” âyetinden (Allâhu a’lem), farz olan zekât verildikten sonra altın ve gümüşün yani paranın bilhassa da ticaret erbabınca nemalanması amacı ile kullanılabileceği anlaşılabilmekteyse de konu üzerinde bilhassa günümüz yönü ile yeniden bir tefekkür, teemmül, tedebbür, ibret, tezekkür ve nazar gerektiği anlaşılmaktadır. Bilhassa da ashâb-ı suffe ile ilgili rivayetlere dayanarak[42], günümüzde vazife ve sorumlulukları itibarı ile dini temsil ve neşirle özdeş konumda bulunanların daha zahidane davranmaları, ihtiyaç dışı mallarını da mümkün mertebe Allâh yolunda infak etmeleri gereği sezilmektedir denilebilir.

Daha önce zikrettiğimiz İbn Abbas ve Sevban rivayetlerinden[43] gördüğümüz kadarı ile bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda, zekât zaten farzdı. Bu durumda âyet-i kerîme, zekâtı verildikten sonra, malları Allâh rızası gayesi ile infâk etmeye devam etmenin ehemmiyetini teyid eden bir beyan olabilir mi? Bu düşünceyi kuvvetlendiren bir âyet-i kerîmede (Bakara, 2/177) infak konusu zekâttan ayrı tutulmakta, para ve mallar üzerinde zekâttan başkaca haklar olduğu beyan buyurulmaktadır.

Dolayısı ile belirli dönem, şart, objektif ve subjektif ölçülere göre kenz ya oluşmakta veya oluşmamaktadır. Müslümanların bilhassa da ekonomik zorluklar yaşadığı dönemlerde, zekâtın ve infakın önemi daha da artmakta, kenzi çağrıştıracak bir tutumun yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İslam, bir Müslümanın, kendisinin ihtiyacı olsa bile miskin, yetim ve esire ikramda bulunmasını ebrara ait bir vasıf olarak kabul etmiş (İnsan, 76/8), infak edilmeyip cimrilik yapılmasını ise kişiye kıyamet gününde ceza olarak dönecek kötü bir tutum olduğunu işaretlemiştir (Ali İmran, 3/180).

Diğer taraftan anne-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakındaki arkadaşa, yolcuya, sorumluluğu üstlenilmiş kişilere iyilik edilmesi, para ve mal ile kibirlenip övünülmemesi, cimrilikten uzak durulması, aksi davranışların alçaltıcı bir azap sebebi olduğu gerçeği hassasiyetle hatırlatılmaktadır (Nisa, 4/36-37). Bir ülkenin/devletin/medeniyetin yıkılıp yok olmasının, lüks ve konfor içinde yaşayan varlıklıların, para ve mallarını Allah yolunda infak etmemeleri ile ilgili bir durumdur olduğu (İsra, 17/16), mala olan hırstan ve cimrilikten korunanların gerçek kurtuluşa erecekleri (Haşr, 59/9), varlıklı kimselerin para ve mallarında, isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul durumda kalmış kimselerin hakları bulunduğu da oldukça açık bir şekilde beyan edilmiştir (Zâriyat, 51/19; Meâric, 70/24-25).

Bu bilgilerin ışığında, özellikle de altın ve gümüşün stoklanması, piyasadan çekilmesi ve suni olarak fiyatlarının yükseltilmesinde büyük mahzurlar bulunduğu, bu tür davranış sahiplerinin bilhassa başkalarının haklarını bilerek/bilmeyerek gasp etmiş olacakları, bu davranışların hem dünyada hem de ukbada şiddetle cezalandırılacağı anlaşılmaktadır.

Kenzsiz, faizsiz, tefecisiz, başkalarına ait malların bâtıl yollarla yenilmediği parlak, adil ve dengeli bir insanlık temennisi ile…


[1] Zenginliğin asgari sınırı olan ve hadislerde belirlenen nisap miktarları; 80,18 gr. altın, bu tutarda para veya ticaret malında kırkta bir; 40 koyun veya keçi, 30 sığır veya 5 devede de birdir.

[2] Aliyyü’l-Kârî, bu sözü büyük velilerden Ebû Saîd el-Harrâz (h. 277)’a nispet etmektedir. Bkz. Mevzûât-ı Aliyyi’l-Kârî, s. 40, Dersaadet, trsz. Ebû Saîd el-Harrâz’ın asıl ismi Ahmed b. Îsâ’dır. Zünnûn-i Mısrî (h. 245), Sırrî-i Sekatî (h. 251), Cüneyd-i Bağdâdî (h. 298) ve Ebû Ubeyd Busrî (h. 245) gibi büyük velîlerin sohbetinde bulundu. İlm-i bekâ ve fenâ’dan ilk bahseden olduğu söylenmektedir. Sülemî, onu ikinci tabaka sûfî imamlarından saymaktadır (Ebû Abdurrahman Muhammed b. El-Hüseyn es-Sülemî (h. 412), Tabakâtu’s-Sûfiyye, s. 183, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan-2003; Ebû Nuaym el-Esfahânî (h. 430), Hilyetü’l-Evliyâ ve Tabakatu’l-Asfiyâ, s. 246, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan-1988).

[3] Lisanu’l-Arab, 5/401.

[4] Abdurrezzak, Musannef, 4/86 (7180).

[5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Tefsiru’t-Taberi, Thk.: Abdulmuhsin et-Türkî, XI/425-427, Dâru Hicr, Kahire-2001.

[6] Taberi, age, XI/425-434. Zekât, İslâm’ın beş temel esasından birisi olup, Kur’an-ı Kerim’de “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin…” (Bakara, 2/43, 110; Hac, 22/78; Nur, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzzemmil, 73/20) buyrulmasıyla hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır.

[7] Buhari, Zekât 4; Tefsir 9.

[8] İbnu Atiyye el-Endelûsî, el-Muharreru’l-Vecîz, 4/302, Dâru’l-Hayr, Suriye-2007.

[9] İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/491-492, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan-2003.

[10] Ebu’l-Ferec Ali b. Muhammed el-Cevzî, 3/429, Mektebetü’l-İslâmî, trsz.

[11] Ebubekir b. Mes’ûd el-Kâsânî, Bedâîu’s-Sanâî’, 2/372, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan-2003.

[12] Müzenî, el-Hâvi’l-Kebîr, 3/72, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan-2004.

[13] Muhammed b. Kudâme, El-Muğnî, 4/208, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad-1997.

[14] Sahnun b. Saîd, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, 2/242-305, Matbaatü’s-Saâde, Mısır, trsz.

[15] İbnu Rüşd el-Kurtubî el-Cedd, el-Beyan ve’t-Tahsîl, 2/355-425, Dâru’l-Ğarbi’l-İslâmî, Beyrut, Lübnan-1988.

[16] İbnu Rüşd el-Kurtubî el-Hafîd, Bidâyetü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktasıd, 1/244-259, Dâru’l-Ma’rife-1982.

[17] İbnu Mâze, el-Muhîtu’l-Bürhânî, 2/239-320, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan-1994.

[18] Muhyiddin Nevevî, Kitâbu’l-Mecmû, 5/487-529, Mektebetü’l-İrşad, Cidde, trsz.

[19] Örnek için bkz. El-Mevsûa el-Fıkhiyye, 35/142-166, Vüzâratu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, Kuveyt-1995.

[20] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/197 (17915).

[21] Buhari, Zekât, 4.

[22] Buhârî, Cenaiz 36; Vesâyâ 2, 3; Menâkıbü’l-ensar 49; Müslim, Vasiyet 7, 8, 10.

[23] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 4/213.

[24] Ebu Davud, Zekât 3 (1564).

[25] Zemahşerî, Keşşâf, 3/39-40, Mektebetu’l-Übeykân, Riyad-1998.

[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsiru’l-Kebir Mefâtîhu’l-Ğayb, 16/46, Dâru’l-Fikr, Lübnan, Beyrut-1981.

[27] Râzî, age, 16/47.

[28] Tirmizi, Menâkıb-ı Ebâ Bekir, 43 (3675); Ebu Davud, Zekât, 40 (1678)

[29] Buhârî, Zekât 44, Vekâlet 14, Tefsîru sûre (3) 5, Eşribe 13; Müslim, Zekât 42, 43.

[30] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/366 (23489).

[31] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/168 (21812).

[32] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/252 (22525), 253 (22533), 258 (22574); Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr, 8/148 (7573, 7574).

[33] Buhari, Zekât 3, Tefsir, Al-i İmran 14, Berae 6, Hiyel 3; Müslim, Zekât 26, (988); Muvatta, Cihad 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/489 (10349).

[34] Müslim, Zekât, 24, (987); Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/262 (7553).

[35] Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, Sure 9, (3094); Ebu Davud, Zekât, 32, (1664); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/278 (22751), İbn Mâce, 1856.

[36] Abdurrezzak, Musannef, 4/86 (7180).

[37] Ebû Mesud Muâfâ b. İmrân, Kitâbu’z-Zühd, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmî, Beyrut, Lübnan-1999.

[38] Abdullah b. El-Mübârek el-Mervezî, Ez-Zühd ve’r-Rekâik, Dâru’l-Mi’râc ed-Düvelî, Riyad-1995.

[39] Veki’ b. El-Cerrâh, Kitâbu’z-Zühd, Dâru’s-Samiî, trsz.

[40] Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, X/186, Müessesetü’r-Risâle, Lübnan, Beyrut-2006.

[41] İbn Kayyim el-Cevzî, Ed-Dav’u’l-Münîr ale’t-Tefsîr, 3/363, Müessesetü’n-Nûr-Mektebetü Dari’s-Selam, trsz.

[42] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/168 (21812); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/252 (22525), 253 (22533), 258 (22574); Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr, 8/148 (7573, 7574).

[43] Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, Sure 9, (3094); Ebu Davud, Zekât, 32, (1664); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/278 (22751), İbn Mâce, 1856.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s