Namazın Önemi

Musa Kâzım GÜLÇÜR

19 Şubat/2019

Abdullah ticaretle uğraşıyordu. Muhtereme eşi ev işlerine bakıyor, düzen, huzur ve aile mutluluğu için elinden geleni yapıyordu. Abdullah, dine biraz mesafeli birisiydi. Eşi ise yüksek seviyede denilecek tarzda dindardı. Namazlarını asla kaçırmaz, günlük dualarını hiç aksatmazdı. Abdullah, eşinin namazlarını ve evradını disiplin ve düzen içerisinde tutmasından, memnuniyet yerine hoşnutsuzluk duyuyor, bunu zaman zaman ifadeden de çekinmiyordu.

Bir gece rüya gördü. Ailesi ile birlikte uluslararası bir yolculuk için havaalanındaydılar. Eşyalarını bagaja vermişlerdi. Uçağa binmek için sıraya girdiler. Sıradaki insanlar tek tek ellerindeki pasaportlarını gösteriyor ve uçağa alınıyorlardı. Sıra hanımına gelmişti. O da görevlilere belgesini uzattı. Ancak belge bir pasaport değil dua kitabıydı. Görevliler ona gülümseyerek “geç” dediler. Sıra Abdullah’a gelmişti. Pasaportunu uzattı. Vize, mühür, vb. her türlü resmi işlem tamamdı. Kendisinin de uçağa geçeceğinden oldukça emindi. Ancak görevliler asık bir suratla pasaportunun ve belgelerinin geçersiz olduğunu, onu kesinlikle uçağa alamayacaklarını söylediler. Bütün ısrar ve itirazlarına rağmen Abdullah’a kapıyı kapadılar. Hanımı tebessüm ederek diğer yolcularla birlikte uçağa geçmişti bile. Birdenbire kan-ter içinde uyandı. Eli ile kendisini yokladı. Başını sağa sola çevirdi. Hanımı, şafağın şehri henüz aydınlattığı o eşref saatte sabah namazını kılıyordu..

Yukarıda aktardığımız vaka yaşanmış bir rüya. Ancak biz şimdi “namazın önemi” konusunu, hakikat yönü itibarı ile kısmen de olsa aralamaya çalışacağız. Bu hususta, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler temel referanslarımız olacaktır.

“Dua, ibadet, bağışlanma dilemek, yalvarmak” anlamında Farsça’dan Türkçemize “namaz” olarak geçen ve “tazim için eğilmek, kulluk” gibi manalara da gelen “salât” kelimesi ve türevleri Kur’an-ı Kerîm’de 99 yerde geçer[1]. Tam 33 yerde zekât emrinden hemen önce namaz emri vardır. Bu durum aslında namazın önemine oldukça açık bir işarettir. Zikrettiğimiz 33 ve 99 rakamlarının, namazlardan sonra Efendimiz (sas) tarafından emredilen 33 “Sübhânallah”, 33 “Elhamdülillâh” ve 33 “Allâhuekber” mübarek tesbihlerinin sayılarına ve toplamlarına denk geliyor olması da dikkat çekicidir.

Bakara suresinin üçüncü âyetinde, “O kimseler ki, gaybe inanırlar” cümlesi ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete, haşr u neşre, kaza ve kadere “iman rükünleri” öz bir şekilde beyan buyurulmaktadır. Öz ya da işaret yolu ile iman rükünlerine dikkatler çekildikten sonra insan zihni, İslam rükünlerine de aynı şekilde temas buyurulmasını beklerken, âyet-i kerîme İslâm’ın rükünlerinden ikisine ismen ve sarahaten temas etmektedir. Bunlardan birincisi namazın ikamesi diğer bir tabirle gereği üzere kılınması, ikincisi ise maddî/manevî kazançlardan infakta bulunmadır. (Bakara, 2/3)

Namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 2/43) âyet-i kerimesinde, önce İslâmî rükünlerden “namaz” ve hemen arkasından “zekât” zikredilmektedir. Pasaj/cümle diğer bir İslâmî rükünden bahisle ilerleyecekmiş gibi görünürken, namazın önemli bir cüz’ü olan “rükû” emri “وَارْكَعُوا” “rükû edenlerle birlikte siz de rükû ediniz” şeklinde çoğul hali zikredilmekte, dolayısı ile “namazların cemaatle edası” keyfiyetine güçlü bir işaretle, rükû rüknüne de tam bir sarahatle temas buyurularak nazarlar yeniden namaza tevcih edilmiş olmaktadır. (Bakara, 2/43)

Başka bir âyet-i kerimede ise; “Sizin veliniz/dostunuz ancak Allah Teâlâ’dır. Ve O’nun peygamberidir ve imân etmiş olanlardır. O imân edenler ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler…” (Mâide, 5/55) buyurularak “dostlar” nazarlara verilmekte, bu dostların ancak Allâh (cc), Resülullah (sas) ve Allâh’a (cc) iman eden müminler olduğu beyan buyurulmaktadır. Devamında “dost” özelliği taşıyan müminlerin vasıfları verilmektedir. Dostların ilk özelliği namazı tam manası ile ikâme eden kimseler olmalarıdır. İkinci özellikleri zekâtlarını aksatmadan vermeleridir. Üçüncü olarak ise -zihinler, bu dostların oruç ve hac gibi diğer İslâmî özelliğinin zikredilmesini beklerken- namazları cemaatle ifa etmeleri, cemaat halinde yaşama ve bizzarure cemaatten ayrılmama özellikleri “وَهُمْ رَاكِعُونَ” “onlar rükû eden müminlerdir” anlamındaki tek bir kelime ile ifade edilmektedir. (Mâide, 5/55)

Namaz o derece önemli bir ibadettir ki Âdem (as)’dan itibaren bütün peygamberlerin ve dinlerin tebliğinde yer almıştır. Hz. İbrahim (as) (İbrahim, 14/40), Musa (as) (Mâide, 5/12), Şuayb (as) (Hud, 11/87), Zekeriyyâ (as) (Ali İmran, 3/37) ve İsa (as) (Meryem, 19/31) ve diğer peygamberlerin namaz ile emredildiklerini Kur’ân-ı Kerîm bizlere haber vermektedir.

İslâm’ın Beş Temel Şartından Biri

Namazın, İslam’ın beş şartından birisi olduğunu Efendimiz (sas) beyan buyurmaktadır[2]. Bilindiği üzere bu temel şartlardan “namaz” ve “oruç” bedenî, kalbî, ruhî, aklî, zihnî ve sırrî bir ibadet durumunda iken, “zekât” ve “hac” ise az önce sayılanlara ilave olarak aynı zamanda malî bir ibadettir. Şayet bir Müslümanın malî durumu zekât ve hac rükünleri için yetersiz ise, bu durumda böyle bir kimse için geride kalan seçenekler sadece “namaz” ve “oruçtur”. Bilindiği üzere namaz ve oruç için herhangi mali bir külfet söz konusu değildir. Buna rağmen namaz ve orucu (hafazanallah) önemsememe gibi bir sıkıntı varsa, böyle bir kimse ebedi hayatı konusunda müthiş derecede tedirgin olmalıdır.

Mali ve bedeni ibadetler mukayesesine kısaca temas etmişken, “zenginler sevapça daha ileride midirler?” gibi zihinlere gelebilecek bir soru açısından şu rivayeti aktarmakta fayda mülahaza etmekteyiz:

Ebû Zerr (ra)’den rivayet edildiğine göre bazı insanlar: “Ey Allah’ın Resulü, zenginler tüm sevapları alıp götürüyorlar, çünkü onlar da bizler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, ayrıca zenginliklerinden dolayı sadaka da veriyorlar” dediler. Resülullah (sas): “Allah sizlere sadaka verme ve bu yönde sevap kazanma imkânı vermedi mi sanıyorsunuz? Her Sübhanallah demek bir sadakadır, her Allahüekber demek bir sadakadır, her Elhamdülillah demek bir sadakadır, her Lâ ilâhe illallah demek bir sadakadır, iyiliği emretmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır” buyurdular[3].

Beş Vakit Namaz

Cenâb-ı Hak, “Namazlara ve orta namaza devam edin” (Bakara, 2/238), “şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” (Nisa, 4/103), “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl” (Hûd Sûresi, 11/114), “Güneşin doğuşu ve batışından önce, gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün her iki vaktinde tesbih et” (Taha, 20/130), yüksek beyanları ile günde beş vakit namazın müminler için çok önemli bir vazife ve sorumluluk olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. Ayrıca Nisa, 4/103; İsra, 17/78; Nur, 24/36; Rum, 30/17-18; Kaf, 50/39-40; Dehr (İnsan), 76/25-26 ayet-i kerimelerinde de beş vakit namaza ve vakitlerine temas edilmektedir.

Cabir b. Abdullah (ra) anlatıyor: “Namaz vakitlerini öğretmek için Cebrail (as) Resülullah (sas)’a geldi. Cebrail (as) imamet için öne geçti. Resülullah (sas) arkasına durdu. İnsanlar da Resülullahın (sas) arkasına durdu. Cebrail (as) güneş tepeden henüz döndüğü sırada öğle namazını kıldırdı. Cebrail (as), her şeyin gölgesi bir misli olunca yine geldi. Daha önce yaptığı gibi tekrar öne geçti. Resülullah (sas) onun arkasında, cemaat de Resülullahın (sas) arkasında olduğu halde ikindi namazını kıldırdı. Cebrail (as) güneş batınca tekrar geldi. Yine öne geçti. Resülullah (sas) arkasında, cemaat de Resülullahın (sas) arkasında olduğu halde akşam namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) şafak (ufuktaki kızıllık) kaybolunca yeniden geldi ve öne geçti. Resülullah (sas) arkasında, cemaat de Resülullahın (sas) arkasında olduğu halde yatsı namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) fecir vakti olduğunda (sabah) tekrar geldi ve öne geçti. Resülullah (sas) arkasında, cemaat de Resülullahın (sas) arkasında olduğu halde sabah namazını kıldırdı.

İkinci gün, Cebrail (as) bu defa kişinin gölgesi bir misli kadar olunca geldi ve bu defa öğle namazını kıldırdı. Sonra kişinin gölgesi iki misli olunca geldi. Bu defa da ikindi namazını kıldırdı. Sonra güneş batınca geldi ve önceki gün yaptığı gibi akşam namazını kıldırdı. Akşamı kıldıktan sonra uyuduk. Sonra uyanıp tekrar uyuduk. Tekrar uyanınca Cebrail (as) geldi ve dünkü yaptığı gibi yatsı namazını kıldırdı. Daha sonra tan yerinin beyazlığı yayılınca geldi. Daha yıldızlar parıldamakta iken dün yaptığı gibi sabah namazını kıldırdı. Cebrail (as) sonra dedi ki: “Dünkü kıldırdığım vakitlerle bu günkü kıldırdığım vakitler arasındaki zamanlar namaz vakitleridir.”[4]

Ashab hazeratı mescidde Hz. Peygamber (sas) ile birlikte otururken, Dımam İbnu Sa’lebe gelerek İslam’ın temelleri ile ilgili bazı sorular sormuş, Efendimiz (sas)’den cevaplarını almış, sorularından birisi de şu şekilde olmuştur: “Allah Teâlâ adına soruyorum: Gece ve gündüzde beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?” Hz. Peygamber (sas): “Allah’a yemin olsun evet!” demiştir[5].

Resülullah (sas) “Namazlarınızı benden gördüğünüz şekilde kılınız” buyurmuş[6], namazların vaktinden soran bir adama da: “İki gün namazları bizimle kıl”[7] diyerek namazların vakitlerini, rekât sayılarını ve kılınış şekillerini uygulamalı olarak talim buyurmuştur.

Günlük namazların beş vakit kılınması konusunda Kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmet gayet açıktır. Dolayısı ile gerek geçmişte ve gerek günümüzde, günlük namazların kaç vakit olduğu ve kılınış şekilleri ile ilgili en küçük bir ihtilaf yoktur.

Vaktinde Kılmak

Peygamber Efendimiz (sas)’e ashab hazeratı çeşitli vesilelerle hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuşlar, nübüvvet feraseti kaynaklı bireysel farklılıkların gözetildiğini düşündüğümüz cevaplar almışlardır. Ancak namaz yüksek bir öneme sahip olduğu için, namazı emreden birçok âyet-i kerimenin yanı sıra Efendimiz (sas)’in namazın vaktinde kılınmasına verdiği önemin ve hassasiyetinin doruk noktasında olduğunu görmekteyiz. Ümmü Ferve’nin rivayetine göre, Resülullah (sas)’a, “Hangi amel efdaldir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “İlk vaktinde kılınan namaz!”[8]

Resülullah (sas) Hz. Ali’ye (ra) şu tembihte bulunmuştur: “Ey Ali; Vakti girdiği zaman namazı sakın geciktirme.[9]” Hz. Ömer (ra)’in rivayetine göre de bir adam gelerek; ‘Ey Allah’ın Resûlü! İslam’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sormuş, Resülullah (sas) da; ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurmuştur.[10]

Kıyamet Gününde Kulun İlk Hesaba Çekileceği Amel

Ebu Hüreyre (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı tamam ise, felaha erer ve kurtulur. Fakat namazı yoksa kaybeder ve zararlı çıkar. Şayet farzlarında noksanlar çıkarsa, (en iyi şekilde bilmesine rağmen) Azîz ve Celîl Rabb’i: ‘Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız’ der. O kulun farzlardaki eksikleri varsa nafileleri ile tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.”[11]

Dinin Direği

“Namaz dinin direğidir” hadîs-i şerîfi Müslümanlar arasında yerleşmiş ve meşhur olmuştur. Ancak zaman zaman da olsa bazı kimseler bu beyanın sıhhati ile ilgili yersiz şüphe yaymaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki bu cevâmiu’l-kelim (az ve öz sözcüklerle çok şeyi ifade etme, konuşulan mevzuda az sözle kapsamlı ifade) cümlenin diğer hadîs kitaplarında da şahitleri bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde Efendimiz (sas) Muâz b. Cebel’e şöyle buyurmuştur: “Sana bütün işin başını ve onu ayakta tutan direğini, zirve noktasını söyleyeyim mi? Ben, söyle ey Allah’ın Resulü dedim. Şöyle buyurdu: “İşin başı İslam, onu ayakta tutan direği namaz, zirve noktası ise Allâh için çabalamaktır.[12]

Şeyhü’l-İslâm İbn Hacer, “namaz dinin direğidir” hadis-i şerîfi için “ravileri sika/güvenilir”[13] demekte, İmam Beyhakî de Şuabu’l-Îman’ında bu hadîs-i şerîfi şu şekilde aktarmaktadır: Hz. Ömer (ra)’in rivayetine göre bir adam gelerek; Ey Allah’ın Resulü! İslam’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sordu. Resülullah da (sas); ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurdu[14].

Allâh’a (cc) En Yakın Olunan An: Secde

Secde, namazda alnı, burnu, elleri, dizleri ve ayak parmak uçlarını da kıbleye bakacak şekilde yere koyarak Allah’ı (cc) gönülden ve ürpererek anma ve namaza ait temel bir rükündür. Abdullah b. Abbas (ra) rivayetine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın parmak uçlarıdır.[15]

Secde kelimesi türevleri ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de 92 yerde geçmektedir. Secde, namazın en önemli hareketi, ibadet ve kulluğun özü ve esasıdır. Kul, secde ile taatullah, haşyetullah, marifetullah ve muhabbetullahın en yüksek mertebelerine ulaşma imkânı bulur. “Secde et ve (Rabb’ine) yaklaş!” (Alak, 96/19) ki aynı zamanda secde âyetidir, kulun Allâh’a en yakın olacağı anın secde anı olduğunu haber vermektedir. Ebu Hüreyre (ra)’den rivayete göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Kulun, Allah’a en yakın olduğu zaman secdede olduğu andır. Bu sebeple secdelerde çok dua edin.”[16]

Manevi Kirleri Temizlemesi

Namaz sürekli bir temizlenme ve arınma ameliyesidir. İnsanın gün içerisinde el ve yüzünü defalarca yıkama lüzumu hissetmesi gibi, insanın batıni latifeleri de gün içerisinde beş vakit namaz ile bir arınma ve temizlenme ihtiyacı içerisindedir ve bunu sağlayacak olan tek husus, Allâh rızası gözetilerek kılınacak vakit namazlarıdır.

Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas)’in şöyle söylediğini işittim: “Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?” “Bu hal, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!” dediler. Efendimiz (sas): “İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler” buyurdu[17].

Kötülüklerden Alıkoyması

Kur’ân-ı Kerîm’de namaz ile ilgili âyet-i kerîmelerden, namaz kılan kimsede zihnî, ruhî ve kalbî oldukça önemli değişim ve dönüşümlerin gerçekleştiğini, bunun yüksek ahlâk olarak davranışlara yansıdığını, iman-ibadet-yüksek ahlâk vetiresinde namazın büyük ehemmiyeti olduğu anlaşılmaktadır. “Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?” (Hûd, 11/87) âyet-i kerimesin, bir yönü itibarı ile namaz ve insanın fiilleri arasındaki uyum ve irtibat söz konusu etmektedir. Bu irtibatı gösteren diğer bir âyet-i kerime ise şu şekildedir: “(Resulüm!) Sana vahiy edilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)

Efendimiz (sas); “Her kimin kıldığı namaz kendisini hayâsızlıktan ve münkerden alıkoymuyor ise onun namazı yoktur”[18] buyurmaktadır. Ümmü Seleme (r.anhâ)’dan rivayete göre Resülullah (sas): “Namaza dikkat edin, namaza!” buyurmuştur[19].

Terkindeki Tehlike

Kur’ân-ı Kerîm’de namazın terki ya da önemsenmemesi ile ilgili olarak şöyle buyurulur: “Namazlarından gaflete düşen (kıldıkları namazın değerini bilmeyen, namazlarının vaktini önemseyerek terk eden ya da vaktinde kılmayan) musallîlere veyl olsun!” (Mâun, 107/4-5)

“Veyl” kelimesini İbn Abbas (ra) azap, Osman b. Affân (ra) Resülullah (sas)’den rivayet ile Cehennemde bir dağ[20], Ebu Said el-Hudrî (ra) yine Resülullah (sas)’den rivayet ile Cehennemde bir kişinin ancak kırk yıl aşağıya düşerek varabileceği bir çukur[21] olarak tanımlamıştır.

“Sakar” adlı Cehenneme girişin gerekçesi sorulduğunda, orada bulunanların ilk söyledikleri sebep, namaz kılmayışları olmaktadır. “Her bir kişi kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. Ashabu’l-yemîn müstesnâ, onlar Cennetlerdedirler. Suçlulara sorarlar: ‘Sizi Sakar’a (Cehenneme) ne sürükledi?’ Derler ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik, yoksullara yedirmezdik, (günaha, yanlışlıklara) dalanlarla birlikte dalardık. Din gününü de yalanlardık. Nihayet ölüm gelip bize çattı.’ Artık şefaat edebileceklerin şefaati de onlara fayda vermez.” (Müddessir, 74/38-48)

Namazı terk edenlerle ilgili bir diğer âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Bunlardan sonra ise namazı zayi eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğay (Cehennem) ile karşılaşacaklardır.” (Meryem, 19/59) Bu âyet-i kerimeyi yorumlayan Efendimiz (sas), Ebu Umame el-Bahilî (ra)’nin rivayeti ile şunları aktarmaktadır:

“Eğer bir kaya parçası cehennemin kenarından aşağıya atılacak olursa, yetmiş yıl düşse bile Ğay ve Âsâm’a ulaşmadıkça cehennemin en derin noktasına ulaşmış olmaz.” “Ğay ve Âsâm nedir?” diye sorulunca da şöyle buyurdular: “Bunlar cehennemin dip tarafındaki iki kuyudur. Cehennemliklerin irinleri buralardan akar. Allah Teâlâ’nın: “Namazı terk eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğay ile karşılaşacaklar.” (Meryem, 19/59) âyet-i kerîmesi ile “Kim bunları işlerse Âsâm ile karşılaşır” (Furkan, 25/68) buyruklarında söz konusu ettiği kimseler bunlardır.[22]

Bir gün Resülullah (sas) namazdan bahsetti. Buyurdu ki: “Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa, namazı kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa ne nur ne delil ne de kurtuluş olur. Kıyamet gününde de Karun, Firavun, Haman ve Ubeyy ibn-i Halef ile birliktedir.[23]

Hz. Ebu’d-Derda (ra)’nın rivayetine göre Resülullah (sas) kendisine şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: “Parça parça kesilsen de yakılsan da Allah’a ortak koşma ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz olan namazı bilerek terk ederse Allah’ın koruması ondan uzaklaşmıştır.[24]

Sonuç

Efendimiz (sas), kişinin namazı terk ile küfre düşeceğini haber vermiş[25], namazın terk edilmesinin şirk olduğunu belirtmiş[26], “Namazı olmayanın (kâmil manada) dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir[27] diyerek namazın mümin için dindeki merkezî konumuna dikkat çekmiştir. Maddi ve manevî hastalıkların temelinde namazsızlık vardır. Çünkü namaz bir nur, bir aydınlık sağanağıdır[28]. Kulun Allâh (cc) ile doğrudan irtibatını sağlayan kopmaz bir bağdır.

Huşu ile Allâh’a (cc) yönelenler için namaz; huzur ve itminanın tükenmeyen kaynağı, bilhassa iftitah, kıyam, kıraat, rükû ve secde rükünleri ile biiznillah mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve sâfiyye mertebelerine yükselebilme platformu, rüyetullah saadetine (Mutaffifîn, 83/23, 35; Kıyâmet, 75/23) mazhariyetin üssü ve likâullaha (Enâm, 6/154; Rad, 13/2) yüksek seviyede inanabilmenin de kilitidir. Ancak diğer taraftan namaz, Allâh’a (cc) mülaki olacaklarını kabul etmeyenler (Enâm, 6/31; Yunus, 10/45; Secde, 32/10) içinse zor ve ağır bir ibadettir (Bakara, 2/45).

İbrâhim (as)’ın şu güzel duası hitâm-ı misk nevinden olsun: “Ya Rabb! Beni de, neslimi de namazı devamlı ve dosdoğru kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabb!” (İbrahim, 14/40)


[1] M.F. Abdülbaki, Mucem, “slv” md.

[2] Buhari, iman 1; Müslim, iman 22; Nesai, iman 13; Tirmizi, iman 3.

[3] Müslim, zekât 53.

[4] Nesâî, mevâkît 10.

[5] Buhari, ilm 6; Müslim, iman 10; Tirmizi, zekât 2; Nesâî, siyam 1.

[6] Buhari, ezan, 18; Müslim, mesâcid, 293; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/436; Dârimî, salât 42.

[7] Müslim, mesacid 176, 177; Tirmizi, salat 115; Nesâî, mevâkît 12.

[8] Ebu Davud, salat 9; Tirmizi, salat 127; Müslim, iman 137; Buhari, mevâkît 5.

[9] Tirmizi, salat 127.

[10] Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550).

[11] Tirmizî, mevâkît 188. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, salât 149; Nesâî, salât 9; İbni Mâce, ikâmetu’s-salâh 202; Tirmizi, salât, 306; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 1/291-292.

[12] Tirmizî, iman 8.

[13] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-Habîr fî Tahrîci Ehâdîsi’r-Râfi’i’l-Kebîr, 1/308, Müessesetü Kurtuba-1995.

[14] Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550) Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2003.

[15] Buharî, ezan, 133, 134, 137, 138; Müslim, salât 227-231; Ebu Dâvud, salât 150-151; Nesâî, iftitâh 40; İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 19; Müsned, 1/285, 286.

[16] Müslim, salât 15; Nesâî, mevâkît 35; Tirmizi, deavât 118; Müsned, 2/121.

[17] Buhâri, mevâkît 6; Müslim, mesâcid 282; Tirmizî, emsâl 5; Nesâî, salât 7; Muvatta, sefer 91.

[18] Münavî, Feyzü’l-Kadir, VI/221; Suyutî, Dürrü’l-Mensur, VI/465; Deylemî, Firdevs, III/622.

[19] Müsned, 1/290.

[20] Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, 3/163-164, Kahire-2001.

[21] İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 16/508 (7467).

[22] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, 8/206, (7731), Mektebetü İbn Teymiyye, Kahire, trsz.

Heysemi de Mecmau’z-Zevâid’inde bu hadîs-i şerîfi nakletmekte ve şöyle demektedir: “Hadisin senedinde zayıf raviler vardır. İbn Hibban, bu ravilerin sika olduklarını ancak hata da yapabildiklerini söylemektedir.” (Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 10/713 (18591), Dâru’l-Fikr, Beyrut-1994).

[23] Müsned, 2/169, Darimi, 2/301, İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/329 (1467); Beyhakî, Şuabu’l-Îman, 3/312.

[24] Müsned, 5/238.

[25] Müslim, îmân 134; Ebû Davud, sünnet 15; Tirmizî, iman 9; İbn Mace, ikâmetu’s-salâh 17; İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/305 (1454).

[26] İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 77.

[27] Taberanî, Er-Ravdu’d-Dânî ilâ Mu’cemis-Sağîr, 1/113 (162); Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, 2/383 (2292); Deylemî, Firdevs bi Mesuri’l-Hitâb, C. 4, s. 157 (6492); Muhammed b. Selâme el-Kuzâî, Müsnedü’ş-Şihab, C. 1, s. 182 (189).

[28] Müslim, taharet 1.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s