Mutaffifîn Suresi ve Ahlâk-ı Zemîmenin Akıbeti

Musa Kâzım GÜLÇÜR

5 / 1 / 2021

İçindekiler

1. Kitap كِتَاب 3

2. Füccâr الْفُجَّارِ 5

3. Kellâ كَلَّا 5

4. Siccîn سِجِّينٌ 7

5. Merkûm مَرْقُومٌ 9

6. Din Günü يَوْمُ الدّٖينِ 10

7. Mu’ted  معتدي ve Esîm أثيم 12

8. Rayn رين 12

Bir önceki yazımızda, Mutaffifîn Suresi’nin 1 ila 6 ayetlerinde yer alan “ölçü ve tartı konusundaki yüksek hassasiyet, ölçü ve tartı kelimelerini küresel ölçekte anlama, sermayenin eşitsiz dağılımının ürettiği küresel sosyoekonomik durum, ölçü ve tartıda hile davranışının yeniden diriltiliş akîdesi ile ilgisi” konularına değinmeye çalışmıştık.

Şimdi ise, Mutaffifîn Suresi’nin 7 ila 17 arası ayet-i kerimelerinde yer alan, hesap gününe inanmayan kimselerin kitaplarının Siccîn’de olduğu, ahiret gününü ancak günahlarda aşırıya gidenlerin inkar edecekleri, Kur’ân-ı Kerîm’i (hafazanAllâh) efsane gibi görüp inanmayacakları, günahlarından dolayı kalplerinin paslanacağı, Rablerini göremeyecekleri ve ahlâk-ı zemîme neticesinde varacakları kötü akıbetleri konularına odaklanmaya çalışacağız.

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بِـــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ ٧ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ ۸

كِتَابٌ مَرْقُومٌ ۹ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ ۱۰ الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ ۱۱

وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ ۱۲ إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ ۱۳

كَلَّا ۖ بَلْ ۜ رَانَ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ۱٤ كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ ۱٥

ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصَالُو الْجَحِيمِ ۱٦ ثُمَّ يُقَالُ هَٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ ۱٧

7. Hayır (ölçüde ve tartıda hileye sapmayın, yeniden diriltiliş ve hesap gününü inkâr etmeyin), çünkü rahatça günah işleyenlerin (amel) defterleri, (Siccîn adı verilen) bir kütükte tespit edilmiştir. 8. Bildin mi Siccîn nedir? 9. (Günahkarların amellerinin kaydedildiği) Yazılı bir kitaptır. 10. Yalanlayanların o gün vay hâline! 11. Ki onlar, hesap gününü inkâr ediyorlar. 12. Halbuki onu, ancak her azgın günahkar inkâr eder. 13. Ona ayetlerimiz okununca, ‘evvelkilerin masalları’ demiştir. 14. Hayır (bu Kur’ân, onların zannettikleri gibi evvelkilerin masalları değildir), tam aksine, onların kazandıkları günahlar, kalplerini kaplamıştır. 15. Hayır (inanmazlar), şüphesiz ki onlar, o gün Rablerinden katiyen mahrum olacaklardır. 16. Sonra, muhakkak onlar ateşe girecekler. 17. Sonra (onlara) şöyle denilecek: “İşte (dünyada iken), inkâr etmiş olduğunuz (azap) budur.” (Mutaffifîn, 83/7-17)

Evrensel ahlâk düşüncesinin görünürlüğünün ve bilinirliğinin artması, öneminin ve kıymetinin kavranması, hemen her eşyada olduğu gibi zıttının da bilinmesini gerektirmektedir. Böylece birey, güzel olanı görür ve ona yönelir, kötü ve çirkin olanı anlar ondan da uzaklaşır. Yalan söyleyen, haksızlık yapan, ihanet eden ve aldatan kesinlikle başkalarının güvenini ve saygısını kaybeder. Kötü ahlâklı bir insan, kendisini Allah’ın öfkesine ve insanların nefretine maruz bırakmış olur. Bu açıdan, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, sevmediği ve nefretini müncer tutum ve davranışları bilme, sevdiklerine değer verip sevmediklerinden uzaklaşmayı mümkün hale getirecektir.

Mutaffifîn Suresi’nin bu ayet-i kerimeler grubundaki inkarcılar, ahlâk-ı zemîmeye ait şu kelimelerle tavsif edilmektedirler: “Füccâr (günah işleyenler), mükezzibîn (din gününü inkâr edenler), mücrimîn (cürüm işleyenler, fütursuzca günahlara dalanlar), mu’tedîn (Allah’ın haklarını ve kul haklarını çiğneyerek hadlerini ve sınırlarını aşanlar), esîm (günah işleyenler), Allah’ın âyetlerine “geçmişlerin masalları” yakıştırmasını yapanlar ve günahlarından ötürü kalpleri paslananlar.

Şimdi, bu ayet-i kerimelerde yer alan bazı temel kavramları tahlile çalışacağız. Bununla amacımız, İslâm’ın evrensel ahlâk anlayışı ve yüksek itikat örgüsü arasındaki güçlü bağa dair ilke ve prensipleri göstermeye çalışmak olacaktır.

1. Kitap (كِتَاب)

Surenin, yedinci, dokuzuncu, on sekizinci ve yirminci âyetlerinde geçen “kitap” kavramı; “amellerin kayıt defteri” ve “kıyamette verilecek mahkeme-i kübra kararı” anlamlarında kullanılmıştır. Amellerin, yazıldığına delalet eden bir âyet-i kerîme şu şekildedir:

اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖى اِمَامٍ مُبٖينٍ

Gerçekten biz, ölüleri diriltiriz; (ölümlerinden önce, iyi ve kötü olarak) ileri gönderdikleri amellerini ve (ölümlerinden sonra) geride bıraktıkları (iyi ve kötü) eserleri de yazarız. Biz her şeyin (daha önce) imam-ı mübîn’de (levh-i mahfûz’da) dökümünü yapmış, yazmışızdır.” (Yasin, 36/12)

Bu ayet-i kerimede, bir kimse henüz dünyaya gelmeden önce, amellerinin levh-i mahfuzda, diğer tanımı ile imam-ı mübîn’de yazılmış olduğu kitap ve kişinin dâr-ı âhirete irtihal ve intikali ile amellerini yazılı olarak bulacağı kitap beraberce zikredilmiştir.

Ayet-i kerimede yer alan “âsâr / eserler” kelimesinin de çok önemli bir anlamı vardır. Cenab-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, insanların işledikleri amelleri, kirâmen kâtibin melekleri vasıtası ile yazdırır. Böylelikle, bireylerin amellerine hayır ya da şer türünden terettüp eden sonuçlar, artık onların amellerinin birer eseri olur.

İnsanın amellerinin kaydedildiği kitap ilgili, bir diğer ayet-i kerime ise şu şekildedir:

وَكُلُّ شَیْءٍ فَعَلُوهُ فِى الزُّبُرِ وَكُلُّ صَغٖيرٍ وَكَبٖيرٍ مُسْتَطَرٌ

İşledikleri her şey (amellerin yazıldığı) defterlerdedir. Küçük ve büyük (yapılan amellerin tamamı) yazılıdır.” (Kamer, 54/52-53)

Efendimiz (sas), bireylere ait bütün faaliyetlerin kaydedildiği kitaplar konusunu, “uygulamalı eğitim” metodu ile ashab hazeratına göstermiş ve öğretmiştir. Abdullah b. Amr b. Âs (r. anhümâ) rivayet ediyor:

Resülullah (sas), elinde iki kitap olduğu hâlde yanımıza geldi ve dedi ki:

Bu iki kitap nedir, bilir misiniz?

Biz: “Hayır, biz ancak senin haber verdiklerini biliriz” dedik, Resülullah (sas), sağ elindeki kitap için:

Bu, âlemlerin Yüce Rabbinden gelen bir kitaptır ki, içinde cennetliklerin isimleri, babaları ve kabilelerinin isimleriyle birlikte bulunmaktadır. Son ferdine kadar, toplu olarak kaydedilmiştir. Artık buna ebediyen ne ekleme ne de eksiltme yapılır.

Resülullah (sas), sol elindeki kitap için:

Bu da âlemlerin Yüce Rabbinden gelen bir kitaptır ki, içinde Cehennemliklerin isimleri, babaları ve kabilelerinin isimleriyle birlikte bulunmaktadır. Son ferdine kadar toplu olarak kaydedilmiştir. Artık buna da ebediyen ne bir ekleme ne eksiltme yapılır.

deyince, Resülullah’ın (sas) ashabı sordu:

“Peki, ey Allah’ın Resulü! Takdir edilip tamamlandığına göre, neden amel ediyoruz?”

Şöyle cevap buyurdular:

Siz, istikamet üzere olun ve Allah’a yaklaşmaya çalışın. Cennetlik olan (iyi) kişi, önceden hangi ameli işlerse işlesin, hayatı Cennetliklerin ameli ile son bulur. Cehennemlik olan (kötü) kişi de önceden hangi ameli işlerse işlesin, hayatı Cehennemliklerin ameli ile son bulur.

Sonra Peygamberimiz (sas) o kitapları aldı, sıkıca tuttu ve;

İzzet ve celâl sahibi olan Rabbiniz, kulları ile ilgili takdirlerini nihayetlendirmiştir

buyurdu, sağ elindeki kitabı bıraktı ve;

Kulların bir bölümü cennettedir.

dedi. Sonra sol elindeki kitabı da bıraktı ve;

Kulların bir bölümü de cehennemliktir” dedi.[1]

2. Füccâr (الْفُجَّارِ)

Surenin yedinci âyetinde geçen “füccâr” kelimesi, “fâcir” kelimesinin çoğuludur. Keşşâfü Istılâḥâti’l-Fünûn ve’l-ʿUlûm adlı ansiklopedik eseriyle tanınan Hintli âlim Muhammed Hâmid et-Tehânevî el-Fârûkî’ye (v. 1158/1745) göre, “fâcir” kelimesinin kökünü oluşturan “fücûr” kelimesi, “şehvet gücünün ileri dereceye varması” demektir.[2]

Fücûr” kökünden sıfat olan “fâcir” (ﻓﺎﺟﺮ) kelimesi, “yalan söyleme, günah işleme, işrete düşkün olma, haktan sapma ve isyan etme” anlamlarına gelmektedir. Istılahta ise “fâcir” (ﻓﺎﺟﺮ) kelimesi (çoğulu füccâr); “dini hakikatleri inkâr etme, Allah’a ortak koşma, isyan etme, ahlâk kurallarına aykırı yaşama, fuhşa ve zinaya dalma, sefahat ve günah işleme” anlamlarına gelmektedir.

Fücûr”  kelimesi, üç temel güçten birisi olan şehvet gücünün ifrat hali, insanın etik alan dışına çıkması durumudur. Bu kelimenin ism-i fâili olan “fâcir” ise, nasların çoğunda itaatten uzaklaşmanın nihai noktası olan “küfre giren kimse” anlamına, bazı hadislerde de mümin olmakla birlikte, “büyük günah işleyen kimse” manasına kullanılmıştır.

Fücûr” kelimesi Kur’ân’da; “günah olan söz, fiil ve davranışları terk ederek, Allah’a karşı gelmekten sakınma ve sorumluluk bilinci” anlamına gelen “takvâ” kelimesinin (Şems, 91/8) zıt anlamlısı olarak kullanılmıştır. “Fâcir”, Kur’an-ı Kerîm’de daha çok, “günah işlemenin nihaî noktasında bulunan kimse” manasında kullanılmaktadır. Kelimenin çoğulu olan “füccâr” kelimesi, Mutaffifîn Suresi dışında iki surede daha geçer (Sad, 38/28; İnfitar, 82/14). Fâcirlerin, yanan kızgın ateş anlamındaki Cehennem’e ait unvan olan “Cahîm” içerisinde olacakları haber verilir (İnfitar, 82/14).

Netice itibarı ile bu kavramın, ya “kâfir ve inançsız kimse” anlamına veya “günahkâr mümin” manasına geldiği anlaşılmaktadır.

3. Kellâ (كَلَّا)

Kur’ân-ı Kerîm’de “kellâ” edatı, ya “alıkoymak, engellemek” ya da “tembih ve tekdir” anlamlarına gelmektedir. Kendisinden bir önceki cümlenin olumsuzlanmasını, ifade ettiği fikrin ve düşüncenin doğru olmadığı anlamının vurgulanmasını ve sonra gelecek cümlenin öneminin gösterilmesini ve tembihi ifade etmektedir. “Kellâ”, olumsuzluk manasıyla beraber, muhatabın yapmak istediği fiili ret ile yetinmeyip, aynı zamanda onu bu halinden vazgeçirme anlamını da içermektedir. “Kellâ” edatı, Kur’ân-ı Kerîm’de 33 yerde ve çoğunlukla Mekkî surelerde geçmektedir.

Mâtürîdiyye mezhebinin kurucusu, müfessir ve fakih Ebu Mansûr el-Mâtürîdî es-Semerkandî’nin (v. 333/944) Te’vîlâtü’l-Kur’ân’ında naklettiğine göre, Meşhur tâbiî, âlim ve zâhid Hasan Basrî (v. 110/728) ile Basra Mu‘tezilesi’ne bağlı tefsir, kelâm ve fıkıh âlimi Ebu Bekir el-Esam (v. 200/816), “kellâ” kelimesini “gerçekten” veya “doğrusu” şeklinde bir tahkik edatı olarak kabul etmektedirler.[3]

Bu durumda “kellâ” edatı, kendisinden önceki, “Onlar, büyük bir gün, insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için, diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifîn, 83/4-6) ayet-i kerimelerine bir tahkik, doğrulama manası verir ve “bilakis, onların yeniden diriltilmeleri haktır, onlar kesinlikle hesap günü için yeniden diriltileceklerdir, ölçü ve tartıda hile gibi kötü eylemlerinden vazgeçsinler!” şeklinde bir anlam oluşturur.

Arap dili ve edebiyatı âlimi, müfessir ez-Zeccâc el-Bağdâdî’ye (v. 311/923) göre ise, surenin yedinci, on dördüncü, on beşinci ve on sekizinci ayetlerinde, dört defa geçen “kellâ” kelimesi, insanı yanlışlıktan alıkoyan ve vazgeçiren bir “uyarı” anlamındadır.[4]

Zeccâc’ın bu yorumuna göre, “kellâ” edatı, kendisinden sonra gelen beyanlar için bir dikkat çekme ve tembih vazifesi görür ve “dikkat edin, durum sizlerin zannettiği gibi değil, rahatça günah işleyenlerin (amel) kitapları, Siccîndedir (bir kütükte tespit edilmiştir.)” (Mutaffifîn, 83/7) şeklinde bir uyarı manası taşımış olur.

Yukarıda yer verdiğimiz Hasan-ı Basrî ve Ebu Bekir el-Esam’ın açıklamalarına göre, ahiret hayatının varlığı, bir istidlâl yoluyla değil, bu ayet-i kerimelerle (Mutaffifîn, 83/4-6) doğrudan Kur’ân-ı Kerîm nassı ile sabit hale gelirken, Zeccâc’ın yorumu ile manaya bakılırsa, ahiret hayatının varlığını bilme ve anlama, ancak istidlâl, yani delillere dayalı bir şekilde gerçekleşebilir.

Sonuç itibarı ile “kellâ” kelimesi, birinci yoruma nazaran, kendisinden önceki ayet-i kerimelerle ilgili iken, ikinci yoruma göre kendisinden sonraki ayet-i kerimelerle ilgilidir.

4. Siccîn (سِجِّينٌ)

Allah bize kâfidir ve O ne güzel vekildir.(Ali İmran, 3/173)

Siyaset ve ahlâk nazariyeleriyle tanınan Şâfiî fakihi Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Mâverdî (v. 450/1058), en-Nüketü ve’l-Uyûn adlı eserinde, surenin yedinci ayetinde geçen “siccîn” kelimesi ile ilgili olarak şu görüşleri nakletmektedir:

Siccîn” kelimesi, Hasan Basrî’ye göre “sefâlet”, İkrime’ye göre “hüsran ve sapıklık”, Bera b. Âzib’in merfu olarak zikrettiği bir hadis-i şerîfe göre, “yerin yedi kat tabakasının en altı”,[5] İbnu Eslem’e göre, “yerin altı”, Mücâhid’e göre, günahkarların kitaplarının yerin yedinci kat altında bulunduğu bir çöl, Ebu Hüreyre’nin (ra) Efendimiz’den (sas) rivayetine göre yerin en derin katı,[6] Ka’bü’l-Ahbâr’a göre İblis’in askerlerinin bulunduğu yer, Yahya b. Selâm’a göre inançsızların ruhlarının isimlerinin yazılı olduğu yerin altında siyah bir taş, Ebu Ubeyde’ye göre “şiddet” anlamlarına gelmektedir.”[7]

Rivayet edildiğine göre, Abdullah b. Abbas (ra) Ka’bu’l-Ahbâr’dan bu ayetin izahını sorduğunda o şöyle demiştir:

Kafirlerin ruhları göğe doğru yükseltilir, ancak gök onları kabul etmez. Onlar yeryüzüne indirilir, ama yer de kabul etmez. Bu defa onların ruhları, yerin yedi kat dibine indirilir ve Siccîn’e kadar götürülür. Siccîn, İblis’in sınırıdır. O ruhlar için İblis’in sınırının altından bir sayfa çıkarılır. O ruhun da kıyamet gününe kadar helak olacağını bildiği bir yazı yazılır ve mühürlenir. İblis’in sınırının altına konur.[8]

El-Keşşâf adlı eserin yazarı ez-Zemahşerî (v. 538/1144), “siccîn” kelimesi ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir:

Siccîn”, Allah’ın kapsamlı bir kitabı olup, içerisine hem şeytanların hem de cinlerle insanlardan oluşan inkârcı ve fâsıkların amellerinin derç edildiği, büyük bir şer mecmuasıdır ki yazılışı gayet açık – net, satırlara dökülmüş bir kitaptır. Onu görenin, içerisinde hayır namına hiçbir şeyin bulunmadığını bileceği bir bilgi kaynağıdır. Dolayısıyla anlam, “rahatça günah işleyenlerin amelleriyle ilgili yazılmış olanlar, bu büyük programla tespit edilmiş vaziyettedir!” şeklindedir. “Siccîn” diye isimlendirilen bu kelime “hapsetme” ve “sıkıştırma” anlamındaki “sicn” kökünden gelmektedir. Zira o, cehennemde hapsedilme ve sıkıştırılmanın sebebidir. Veya onun bu ismi almasının sebebi, rivayet edildiği gibi yedi kat yerin dibine atılmış olmasıdır ki, burası ıssız ve karanlık bir mekân olup, kişi için bir horlanma ve aşağılanma olacak şekilde İblis ve zürriyetinin meskenidir.[9]

Celâleddîn es-Suyûtî’nin, Ed-Dürrü’l-Mensûr adlı eserinde yer alan bilgiye göre, Saîd b. Mansûr ve İbnu’l-Münzir, Muhammed b. Ka’b’ın, “siccîn” kelimesini şu şekilde açıkladığını söylemektedir:

“Yüce Allah, günahkârların yapacaklarını aşağıda olan Siccîn’de yazmıştır. Günahkarlar, Yüce Allah’ın kendileri için burada yazdığı şeyleri yapar, dolayısıyla kendileri için yazılmış sonu yaşarlar. Aynı şekilde, iyilerin yapacaklarını da yüksek yerde bulunan İlliyyûn’da yazmıştır. İyiler, Yüce Allah’ın kendileri için burada yazmış olduğu şeyleri yapar, onlar da kendileri için yazılan sonu yaşarlar.”[10]

Abd b. Humeyd el-Müntehâb’ında, İbn Mâce Sünen’inde ve Taberânî Mu’cem’inde, Abdullah b. Ka’b b. Mâlik’ten, “Siccîn” kelimesi ile ilgili olarak müştereken şu rivayeti yapmaktadırlar:

“Ka’b’ın vefat anı gelince Berâ’nın kızı Ümmü Bişr ona: “Öbür tarafta, falanca oğlumu görürsen, ona selamlarımı söyle” demiş. Ka’b da:

“Allah seni affetsin ey Ümmü Bişr! Orada, bunu yapamayacak kadar meşgul olacağız” karşılığını vermiş. Ümmü Bişr de ona;

“Sen, Resülullah’ın (sas), ‘Müminin ruhu, Cennette dilediği gibi gezerken, kafirin ruhu Siccîn’de olur’ buyurduğunu işitmedin mi?” diye sorunca, Ka’b:

“Evet, işittim!” karşılığını vermiş. Bunun üzerine Ümmü Bişr:

“Sizin için de durum bu olacaktır!” demiştir.”[11]

Tebeu’t-tâbiînin ileri gelenlerinden, muhaddis, zâhid ve fakih İbnu’l-Mübârek (v. 181/797), Medineli meşhur yedi tâbiîn fakihinden biri olan Saîd b. el-Müseyyeb’den (v. 94/713) şunu rivayet ediyor:

“İslâmiyet’i kabul eden İran asıllı ilk sahâbî Selmân el-Fârisî (ra) (v. 36/656) ve Yahudi âlimi iken daha sonra Müslüman olan meşhur sahâbî Abdullah b. Selâm (ra) birbirleri karşılaşınca, Selmân (ra) ona şöyle demiştir:

“Şayet benden önce ölürsen, yanıma gel ve Rabbinin sana neler yaptığını bana bildir. Şayet, ben senden önce ölürsem, ben de yanına gelir, durumumu sana haber veririm.”

Abdullah (ra); “Bu nasıl olacak? Böyle bir şey mümkün mü?” diye sorunca da Selman (ra) şöyle cevap vermiştir:

“Evet, olur. Müminlerin ruhları yeryüzündeki berzahtadır ve diledikleri yerlere giderler. Kâfirlerin ruhları ise Siccîn’de kalır.”[12]

Bütün bu bilgilerden sonra, sonuç itibariyle “Siccîn” kelimesi için öz bir şekilde tarif yapılmak istenirse, “kapsamlı bir kötülük arşivi ve suçluların ilk cezalarını çekecekleri bir mahrum bırakılma mekanı” olduğunu söylemekte Allâhu a’lem bir mahzur olmayabilir.

5. Merkûm (مَرْقُومٌ)

Rabbini yücelt (O’nu tenzîh et).(Müddessir, 74/3)

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî Te’vîlâtü’l-Kur’ân’ında, “merkûm” kelimesinin “mahtûm / mühürlenmiş” anlamında olabileceğini söylemektedir. Bu durumda kitap, yani amel defterinin mühürlendiği, kişinin yapıp ettikleri ile ilgili kayıtların üzerine ne bir ilâve ne de eksiltme yapılamayacağı anlaşılmış olur.[13]

Müfessir Dahhâk b. Müzâhim’den de (v. 105/723) “merkûm” kelimesinin “mühürlenmiş” anlamına geldiğine dair bir rivayet bulunmaktadır.[14]

Eş‘arî âlimi Fahrüddîn er-Razi (v. 606/1210), “merkûm” kelimesinin, “fâcirlerin amellerinin içinde yazılmış ve Cehennem’e girmelerinin gerekli olduğu yazılı” bir kitap şeklinde anlaşılabileceğini söyler. Şâfiî fakihi el-Kaffâl eş-Şâşî’den (v. 365/976) rivayetle de elbiselerin kıymetini belirten etiketler vurulması gibi, fâcirin kitabının etiketlenmiş, bedbahtlığına delalet eden bir işaretle işaretlenmiş olduğunun anlam açısından muhtemel olduğunu kaydeder.[15]

Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsiriyle tanınan son devir din âlimlerimizden Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın (1878-1942) tespitleri ile “merkûm” kelimesine şu manalar verilmiştir:

“Birincisi, “beyyinü’l-kitâbe”, yani açık, tam ve sağlam yazılı, yanlış ihtimali bulunmayan,

İkincisi, işaretli, yani “gereğince cehenneme” diye buyrultu işareti yazılmış,

Üçüncüsü, tüccarın kumaşına koyduğu gibi işaretli, kayıtlı,

Dördüncüsü, mahkeme ve benzeri şeylerin belge ve defterlerinde olduğu gibi mühürlü, damgalı, ünvanlı ve resmileştirilmiş,

Beşincisi, kumaşın rakmesi, yani desen ve nakışları gibi çizilmiş ve sabitleştirilmiş silinmez bir kitap.

“Sırasıyla tertip edilmiş, rakamına göre icra mevkiine konur, rakamlı bir kitap” manasına gelme ihtimali de vardır. Bunların hepsi şu manada birleşmiş olur:

“Şüphe ve kuşkudan uzak, bozma ve yakıştırmadan kurtulmuş, her görenin anlayacağı şekilde kendilerine verilecek olan kitapları, böyle sağlam bir sicilde yazılıdır.”[16]

6. Din Günü (يَوْمُ الدّٖينِ)

Efendimiz (sas), Abdullah b. Kays’a (ra) şöyle buyurmuştur:
Ey Abdullah b. Kays, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh (Değişim ve kuvvet, ancak Allâh iledir) zikrini çok söyle. Çünkü bu (zikir), Cennet hazinelerinden bir hazinedir.
(Buhârî, Daavât, 50 (6384); Müslim, Zikir, 44 (2704); Tirmizî, Daavât, 3 (3374); İbn Mâce, Edeb, 59 (3824).

Istılah olarak “din” kelimesi, “ceza ve mükafat anlamı bulunmakla birlikte Allâh’ın (cc) hükmü ve yönetimini ifade için kullanılmaktadır.[17] Bu anlamıyla “din” kelimesi; inanç, amel ve siyaset konularını kapsamış olmaktadır. Allah’tan geldiği için “Allah’ın dini” şeklinde Allah’a (cc), Peygamber tarafından tebliğ edildiği için “Peygamber’in dini” şeklinde Efendimiz (sas)’e, ona uyup bağlandıkları için de “Müslümanların dini” şeklinde topluma izafe edilebilir.

Lügat ve İslam alimleri, inanç esaslarını da göz önünde bulundurarak “din” kelimesi ile ilgili birbirine yakın tarifler yapmışlardır. Onlardan birkaç tanesini zikredecek olursak;

Mukatil b. Süleyman’a (150/767) göre “din” kelimesi “tevhid (birleme, Allah’ın tek olduğunu kabul), hesaba çek(il)me, hakimiyet, hükümranlık, Allah’ın kullarını itaat altına aldığı müessese, millet (hak din)” manalarına gelmektedir.[18]

İbn Manzur (711/1312), “din” kelimesini “karşılık, ceza ve mükafat, itaat, teslimiyet, adet ve durum, boyun eğme, otorite, siyaset, hükümdar, takva, galibiyet” manaları vermiştir.[19]

Seyyid Şerif el-Cürcânî’ye (816/1413) göre “din”, “akıl sahiplerini, peygamberin bildirdiği gerçekleri benimsemeye çağıran İlahî bir kanundur.”[20]

Tehânevî’ye (1158/1745) göre “din”, “adet, gidişat (siret), hesaba çekme veya çekilme, kahir olma, galibiyet, kaza ve icra, hüküm, hâkim olma, itaat, hal, ceza, karşılık, siyaset ve görüş” anlamlarına gelmektedir. “Din”, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle şimdiki halde (dünyada) salaha, gelecekte (ahirette) felaha sevk eden, Allah tarafından konulmuş bir kanundur.[21]

Din, Allah Teâlâ (cc) tarafından insanlara, peygamberleri (aleyhimüsselam ecmain) aracılığı ile gönderilmiş olup, dünyevî siyaset ve mutluluk yollarını, insanın yaratılışındaki gaye ve hedefleri, Allah’a ne şekilde ibadet edileceğini gösterir. Ayrıca, kendi arzularıyla dini kabul eden akıl sahiplerini, hayırlı işlere sevk eder. Peygamberler (ase), bu İlâhî kanunu, vahiy suretiyle Cenâb-ı Hak’tan alarak insanlara tebliğ etmişlerdir. Din, peygamberlerin İlâhî vahye dayanan tebliğleri olup, dinin sahibi Allah Teâlâ’dır. Peygamberler (ase), Allah’ın emri dışında kural ortaya koyamazlar. O yüce şahsiyetlerin vazifeleri, sadece dini hükümleri temsil ve tebliğden ibarettir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “din günü” ibaresi bir terkip halinde on üç defa geçmektedir. İmam Mâtürîdî’ye göre, Kıyamet gününe “din günü” denilmesinin sebebi, orada kulların yaptıkları işlerin karşılığını görecek olmalarıdır. Ya da o günde Allah Teâlâ’ya teslim olup boyun eğmelerinden ötürü “din günü” denilmektedir. Onların “din gününü” inkâr etmeleri, aslında Allah Teâlâ’nın kudretini ve O’nun resullerini inkâr anlamına gelmektedir. Çünkü Resuller (ase), onları din gününe iman etmeye çağırmaktadırlar, onlar ise o günü inkâr etmektedirler. Dolayısıyla bu inkâr, tasdik etmeleri gerekli olan her bir şeyin reddedilmesi anlamına gelmektedir.[22]

7. Mu’tedî (معتدي) ve Esîm (أثيم)

Müfessir Fahrüddîn er-Razi’nin ifadesi ile “mü’tedi” kelimesi, “doğru yoldan sapmayı” ifade eder. “Esîm” kelimesi ise, “günaha düşkün olma, alabildiğine ve sürekli bir şekilde günah ve isyanda bulunma, şehevî ve gadabî hislerle ile meşgul olma” demektir. Böyle bir kimse, nadiren ibadet ü taate vakit bulabilir. Böylece, yeniden diriltilişe, din gününe tam bir şekilde iman etmesi, -Cenâb-ı Hak dilemedikçe- imkansız hale gelir.[23]

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’de üç ayet-i kerimede “aşırı gidip, haddi aşanları sevmediğini” (Bakara, 2/190; Maide, 5/87; Araf, 7/55) beyan etmekte, “mü’tedi” kelimesini, iki yerde “esîm” kelimesi ile beraber kullanmakta (Kalem, 68/12; Mutaffifîn, 83/12), bir yerde de “mürîb / şüpheci” kelimesi ile birlikte getirmektedir.

Bu durumda şöyle bir özete ulaşabiliriz. Haddi aşma; hukukullâhı ve hukuk-u ibadı önemsememeyi, doğruluktan sapmayı ve günahlara dalmayı netice vermektedir. Böyle bir netice ise, Cenâb-ı Hakk’ın sevmediği bir durumdur. Allâh’ın (cc) sevmemesi (hafazanAllâh), sonuçları tasavvur dahi edilemeyen büyük bir hüsran ve kayıptır. Allâh’ın (cc) sevmemesi (hafazanAllâh), insanın kendisini şüpheler cenderesine salması ve ruhunu azaba terk etmesi demektir. Kişinin kendisine yapacağı en büyük kötülüktür. Sû-i akıbetten Allâh’a sığınırız.

8. Rayn (رين)

Şâfiî fakihi el-Mâverdî (v. 450/1058), en-Nüketü ve’l-Uyûn adlı eserinde, ayet-i kerimede yer alan (رَانَ) “râne” kelimesi ile ilgili olarak dört kadar tevcihin bulunduğunu belirtmektedir:

1. “Tefsir ve nesep âlimi İbnü’s-Sâib el-Kelbî’ye (v. 146/763) göre, ayette yer alan (رَانَ) “râne” fiili “mühür vurmak” anlamındadır.

2. Mezhep fıkhına dair yazdığı er-Risâle adlı temel metinle tanınan Mâlikî âlimi İbnu Zeyd’e (v. 386/996) göre, bu kelime “kalbin üstünün örtülmesini” ifade etmektedir.

3. Tâbiî Hasan el-Basrî’ye göre, “kalbin, kararıncaya kadar günah üstüne günah işlemesi” anlamına gelmektedir.

4. Arap dili ve edebiyatı âlimi Zeccâc ise, kavramın, “kalbi kuşatan bir pas” manasına geldiğini söylemektedir.”[24]

Muhaddis ve Şâfiî fakihi Beyhakî (v. 458/1066) Şuabü’l-İman’da, “Tâbiîn neslinin önde gelen müfessirlerinden Mücâhid b. Cebr (v. 103/721) bu âyeti açıklarken, ‘öncekiler “رَانَ” kelimesinin “mühür” anlamına geldiğini düşünürlerdi’ demektedir.”[25]

Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve İbn Mâce’nin Ebu Hüreyre’den (ra) rivayetlerine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

Kul bir hata işlerse, kalbine siyah bir nokta konulur. Şayet o, (günahtan) vazgeçer, bağışlanma diler, tövbe edip Allah’a dönerse kalbi cilâlanır. Eğer (bunları yapmaz günah ve hataya) geri dönerse, (siyah nokta) artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar. Allah’ın, Hayır (bu Kur’ân, onların zannettikleri gibi evvelkilerin masalları değildir), tam aksine, onların kazandıkları günahlar, kalplerini kaplamıştır(Mutaffifîn, 83/14) ayetinde anlattığı işte budur.[26]

Ebû Nasr es-Serrâc et-Tûsî (v. 378/988), tasavvufun belli başlı konularını düzenli biçimde bir araya getiren, inceleyip yorumlayan ve eleştiren önemli bir kaynak olan ilk tasavvuf klasiklerinden el-Lüma’ adlı eserinde şöyle demektedir:

“Üzerindeki perdelere göre kalpler üç türlüdür:

Bunlardan ilki mühürlü kalplerdir ki, bunlar kafirlerin kalpleridir.

İkincisi, kasvet ve pasa bulanmış kalplerdir. Bunlar da münafıkların kalpleridir.

Üçüncüsü, perdeli ve paslı (رين ) kalplerdir. Bunlar da müminlerin kalpleridir.”[27]

Muhaddis Beyhakî (v. 458/1066), Hz. Peygamber’in (sas) sırdaşı olan sahâbî Hz. Huzeyfe (ra) (v. 36/656) rivayeti ile, Efendimiz’in (sas) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

Kalp, avuç içi gibi açıktır. Kişi, günah işlediği zaman bu kalp kapanmaya başlar. Bir daha günah işlediği zaman biraz daha kapanır. Günah işledikçe de kapanmaya devam eder ve sonunda tamamen kapanıp, üzerine mühür vurulur. Sonrasında kişi, hayırlı bir şey duyduğu zaman, bu hayırlı şey kulağından girip kalbine doğru iner, ancak kapalı olduğu için kalbine ilerleyemez. İşte, Hayır (bu Kur’ân, onların zannettikleri gibi evvelkilerin masalları değildir), tam aksine, onların kazandıkları günahlar, kalplerini kaplamıştır” (Mutaffifîn, 83/14) âyetinde ifade edilen budur.[28]

Kur’ân’ı-Kerîm’de, manevi kalp ile ilgili olarak; “inşirah” (ferahlama), “itminan” (huzura erme), “ekinne” (kılıflar), “hatm” (mühürlenme), “akfâl” (kilitler) ve “kasvet” (taşlaşma) gibi kelimeler de kullanılmaktadır ki, konu ile ilgili ayrıntılar “Kalbin Sıfatları ve Halleri” başlıklı yazı serimizde görülebilir.

والله سبحانه وتعالى أعلم بالصواب وإليه المرجع والمآب

Yüce ve her türlü eksiklik / noksanlıktan uzak Allâh (cc), doğruyu en iyi bilendir. Dönüş ve varış sadece O’nadır.

İnşâAllâh devam etmeye çalışacağız.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/167 (6563); Tirmizi, Kader, 8 (2141).

[2] Muhammed Hâmid et-Tehânevî, Keşşâfü Istılâḥâti’l-Fünûn ve’l-ʿUlûm, 2/1264, (Tahk. Dr. Ali Dahruc vd.), Mektebetü Lübnan, Beyrut-1996.

[3] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, (Terc. Mehmet Erdoğan, Şevki Yavuz), 17/119, Ensar Yayınevi, İstanbul-2018.

[4] Ebû İshâk ez-Zeccâc, Meani’l-Kur’ân ve İ’râbuh, 5/298, (Tahk. Abdülcelil Abduh Şelebi), Âlemü’l-Kütüb, Beyrut-1988.

[5] Şîraveyh b. Şehredâr ed-Deylemi, El-Firdevs bi Me’sûri’l-Hitâb, 2/105 (3520), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1986

[6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/287-288 (18733).

[7] Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Mâverdî, En-Nüketü ve’l-Uyûn, 6/227-228, Dârü’l-Kütübi’l-İlmi, Beyrut, trsz.

[8] İbnü’l-Mübârek el-Mervezî, Kitâbu’z-Zühd, s. 434 (1223), (Tahk. Habîbürrahman el-A’zamî), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, trsz.

[9] Ebü’l-Kâsım Mahmud b. Ömer ez-Zemahşeri, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavâmidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fi Vücûhi’t-Te’vîl, 6/336, Mektebetü’l-Ubeykan, Riyad-1998.

[10] Celâleddîn es-Suyûtî, Ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîri bi’l-Me’sûr, 15/293-294, Merkezu Hicr li’l-Buhûs ve’d-Dirâsât el-Arabiyye ve’l-İsâmiyye, Kahire-2003.

[11] Abd b. Humeyd, el-Müntehab, 2/411 (1569); İbn Mâce, Cenâiz, 4 (1449); Taberânî, Kebîr, 19/65 (122).

[12] İbnü’l-Mübârek el-Mervezî, Kitâbu’z-Zühd, s. 144 (429).

[13] Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/121.

[14] Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 22/142, (Tahk. Abdulmuhsin et-Türkî), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-2006.

[15] Fahrüddîn er-Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebîr, 31/94, Dâru’l-Fikr-1981.

[16] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 9/72, Azim Dağıtım, İstanbul-2011.

[17] Râgıp el-Isfâhânî, el-Müfredat fî Garîbi’l-Kur’an, 1/74, Kahire-1381/1961; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn, 1/503, Kalkutta-1862’den İstanbul-1404/1984 tıpkı basım.

[18] Mukatil b. Süleyman, el-Vücûh ve’n-Nezâir, s. 44 vd., (nşr: Ali Özek), İstanbul-1993.

[19] İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerram el-Mısri, Lisânu’l-Arab, 4/459 vd, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-1419/1999.

[20] Muhammed eş-Şerîf el-Cürcanî, Kitâbu’t-Tarîfât, s. 111, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1985.

[21] Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşâfu Istılâhâti’l-Funûn, 1/814, Mektebetü Lübnan, Beyrut-1996.

[22] Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/122.

[23] Fahrüddîn er-Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebîr, 31/94

[24] Mâverdî, En-Nüketü ve’l-Uyûn, 6/228-229.

[25] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 9/375-376 (6814).

[26] Ahmed b. Hanbel, 2/297 (7939); Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83 (3334); İbn Mâce, Zühd, 29 (4244).

[27] Ebû Nasr es-Serrâc et-Tûsî, El-Lüma’, s. 364, (Terc. H. Kamil Yılmaz), Altınoluk Yayınları, İstanbul-1996.

[28] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 9/374 (6811).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s