Sır Tutma ya da İfşâ Etme Ahlâkı

Musa Kâzım GÜLÇÜR

10 Aralık/2019

İçindekiler

Giriş 1

Kur’ân-ı Kerîm’de Sır 3

Efendimiz’de (ﷺ) Sır Ahlâkı 5

Ashab Hazeratının Sır Ahlâkı 8

Mahrem Sırların İfşası 10

Sonuç 11

Giriş

Sözlükte “saklamak, gizlemek, bir şeyin iç yüzü ve nesnelerin özü” gibi anlamlara gelen “sır” kelimesi, ahlâkî bir terim olarak, bir kimsenin başkalarından saklı tuttuğu ve diğerlerinin öğrenmesini istemediği bilgiler için kullanılır. Sırrı saklamaya kitmân, sırrı yaymaya da ifşâ ya da ihanet denir.

Şimdi öncelikle insan davranışlarındaki gizlilik tabakalarına oldukça sathi bir şekilde bakmaya çalışacağız. Bu açıdan insan davranışlarını şu dört ana alan altında tasnif edeceğiz:

1. Açık Alan: Bir kişinin özellikleri veya davranışları, başkalarının görüş alanıyla eşleştiğinde, buna açık alan denir. Genel olarak dış dünyamızda başkalarıyla paylaştığımız kısımdır. Genel davranışlarımızı ve günlük faaliyetlerimizi bu alanda düşünebiliriz.

2. Kör Alan: Bu, bir topluluktaki üyelerin başkaları hakkında bildiği, ama bireylerin kendilerinin bilmedikleri ya da farkında olmadıkları alandır. Bunlar genellikle, bir kimsenin haberi olmadığı halde kendisi hakkındaki özelliklerin çeşitli vasıtalarla başkaları tarafından biliniyor olması, bir anlamda başkalarınca bilinen ama kişiye sır kalan hususları içerir. Bu bölgenin etkinliğinin zayıflatılması ya da yok olması ancak, bireyin bilmediği hususları, topluluktaki diğer üyelerden geri bildirim alabilmesi ile mümkündür.

3. Gizli Alan: Bu bölge, bazı konuların bireyin bizzat kendisi tarafından sır olarak saklandığı bölgedir. Bu, ya bireyin içe dönük doğası ile ilgilidir ya da bireyin sosyal olarak kabul edilemeyecek belirli düşünce ya da davranışları paylaşmak istemediği özel alandır.

4. Bilinmeyen Alan: Birey hakkında henüz keşfedilmemiş veya ortaya çıkmamış bazı davranış kalıpları veya özellikler bu bölge altında sınıflandırılır. Bu, kişinin yetenekleri ve gelecekte ortaya çıkabilecek diğer kabiliyetlerini içerir.

Sır” diye incelemeye çalıştığımız alan, yukarıdaki tasnifte yer alan üçüncü kısımdır. “Sır” başkalarınca bilinmeyen, tanınmayan ve görülmeyen hususlardır. “Sır tutma” da bir şeyin gizli tutulması ya da gizli kalması durumudur.

Sır tutma, bazıları için imkânsız gibi görülebilir. Hatta bu kimseler, “görmek için gözleri, duymak için kulakları olan kişi bilmelidir ki, hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Eğer dudakları kapalıysa parmak uçlarıyla konuşur, ihanet her gözeneğinden sızar”[1] da diyebilir. Bu, bütünüyle boş bir düşünce değildir ve bir hakikat barındırmaktadır. Çünkü sır tutma ahlâkı, ancak talim ve terbiye ile geliştirilebilecek bir edeptir. Ancak bu düşünce bir diğer açıdan ise yanlıştır. Çünkü geçmiş ve günümüz topluluklarında yaşayan insanların çeşitli yönlerini inceleyen, insanlık tarihinin en eski dönemlerinin aydınlatılmasına yardımcı olan, insanı kültürel, toplumsal ve biyolojik çeşitliliği içinde anlamaya çalışan antropolojinin bizlere ulaştırdığı bilgiler, nice sır kahramanları bulunduğunu göstermektedir.

Garip olsun ya da olmasın sırlar, iç yaşamımızı ve ruhumuzu anlamlandıran, onları dengede tutan hassas unsurlardır. Sır tutma, taraflar için anlamlı bir eylemdir. Sırları saklamanın maliyeti ise, yayılır ve fâş olur korkusu ile daha da artan izolasyonumuz, davranışlarımızın sırrımızı açığa vurmasından kaçınmak için iç dünyamızda kapattığımız birtakım kapılardır. Birisi bize bir sır vermişse, söylediklerini yaymamamız gerekir. Sır saklayamama sabırsızlık ve tahammülsüzlükten kaynaklanan bir zaaftır. Sırlarını titizlikle koruyanlar, hedefledikleri başarıya ulaşma ve zararlardan korunma hususunda gerekli önlemleri almış sayılırlar. Sırlarını koruyamayanlar ise eninde sonunda pişman olurlar.

Kur’ân-ı Kerîm’de Sır

Kur’an-ı Kerim’de sır kavramı, insanın içinde saklı tuttuğu özel durumunu, duygu ve düşüncelerini, başkalarından saklayarak söylemediği ve duyulmasını istemediği sözleri ve yaptığı işleri ifade etmek üzere on bir ayette tekil, bir ayette “serâir/sırlar” (Tarık, 86/9) şeklinde çoğul olarak geçmektedir.

Cenab-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de, insandaki “sır” donanımı ve daha alt kategorilerine şu şekilde dikkat çekmektedir:

وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى

“Sözü açık söylesen de (gizli söylesen de) muhakkak O, gizliyi (Kur’ân-ı Kerim buna “sır” adını veriyor) de ondan daha gizlisini de bilir.” (Taha, 20/7)

Arap dili gramer kaidelerine göre şurası bilinmektedir ki, “ahfâ/çok daha derinde olan” kelimesi, “hafî/en derinde olan” kelimesine zaruri bir şekilde işaret etmektedir. Kur’ân-ı Kerim, “mûciz” yani çok az kelime ile çok fazla bilgi veren bir üsluba sahip olduğundan “sır” kelimesi ile “ahfâ/çok daha derinde olan” kelimesi arasında kalan “hafî/en derinde olan” kelimesini zihinlere havale etmiş, ilahi kelamı uzatmamak için zikretmemiştir. Ayet-i kerimede dikkat çeken diğer bir nokta ise, “sır” ve onun daha alt kategorilerine yapılan bu doğrudan atfın, “kavl” yani “söz” kelimesi ile irtibatlandırılmış olmasıdır. Bu durumda, “söz” donanımı ile bağlantılı olarak, “sır” ve onun daha alt kategorileri için, ayet-i kerime ışığında şöyle bir sıralama yapmak (Allahu a’lem) yanlış olmayacaktır. Çünkü bu sıralama, zaten ayet-i kerimede açık bir şekilde görülmektedir:

1.         Açığa vurulan söz, “cehrî kavl”,

2.         Gizlenen söz, “sırrî kavl”,

3.         Derinlerdeki söz, “hafî kavl” (“sır” kategorisinin alt seviyesindeki söz),

4.         Çok daha derinlerdeki söz, “ahfâ kavl”.

Böylece gönüllerde gizli tutulan duygular, yani saklı ile saklının da saklısının Cenâb-ı Hak tarafından bilindiği, bunları O’nun (cc) bilmesi açısından bir fark olmadığı tespit ediliyor.

Bir başka âyet-i kerimede ise kişinin ister sırrî isterse de cehrî yani açıktan yapmış olduğu bütün faaliyetlerin, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin bilgisi dahilinde olduğu bizlere şu şekilde beyan edilmektedir:

وَهُوَ اللّٰهُ فِى السَّمٰوَاتِ وَفِى الْاَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ

“Göklerde de yerde de gerçek İlah ancak O’dur. Sizin gizlinizi ve açığa vurduğunuzu da hayır ve şer olarak ne kazanacağınızı da bilir.” (Enam, 6/3)

Âyette geçen “sır”, kalplerde bulunan, bir şeyi yapmaya ve yapmamaya götüren sebepler, niyetler ve düşüncelerdir. “Cehr” (açık olan) sözü ile de insanın fiilleri kastedilmektedir. İnsandaki fiillerin meydana gelmesine müessir olan ilk unsurun duygu ve düşünceler olması ve sebeplerin neticelerden önce bulunması gerektiği için, âyet-i kerimede “sır” kelimesi “cehr” kelimesinden önce gelmiştir.

Bu husus şu âyet-i kerime ile de pekiştirilir:

سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهٖ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ

“Aranızdan sözü gizleyen de onu açık söyleyen de geceleyin gizlenen de gündüzün görünen de (O’nun için) birdir. Hepsini bilir, görür. O’nun bilgisinden ve görmesinden hiçbir şey kaybolmaz. Her bir insan için, önünden ve arkasından takip eden melekler vardır. Onları Allah’ın emrinden dolayı gözetirler.” (Rad, 13/10)

Bu ayet-i kerimede, bütün dünyada fısıldayarak gizli planlar ve projeler peşinde koşan, ya da bütün sesli ve görsel medya çeşitleri ile konuşan ve seslenen, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan “Dünya Nüfus Beklentisi” başlıklı rapora göre şu an yaklaşık 7,7 milyar olan dünya nüfusu içerisinde, geceleri gizlilik ve karanlık perdeleri altında icraatta bulunan veya gündüz vakitlerinde her şeyin ayan beyan ortada olduğu zamanlarda faaliyette bulunan insanlar tasvir ediliyor. Sonra da bütün herkesi ardından ve önünden izleyen, gecede ve gündüzde yaptığı her şeyi bilen, gidip geldiği her yeri hafaza melekleri ile kaydeden Allah’ın sonsuz bilgisi nazarlara ulaştırılıyor.

Bir de sır haline getirilmemesi, tam aksine beyan edilmesi gereken gerçekler ve beyan edilip açıklanmadığı takdirde de ilahî azabı netice verecek olan bilgi türü bulunmaktadır ki Kur’ân-ı Kerîm şu âyet-i kerime ile bu hususa dikkat çeker:

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ مٖيثَاقَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهٖ ثَمَنًا قَلٖيلًا فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

“Allâh, kendilerine Kitap verilenlerden: “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!” diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının ardına attılar ve karşılığında birkaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar.” (Ali İmran, 3/187)

Söylenilip açıklanmayan ilim, harcanmayan bir hazine gibidir. İfade edilmeyen hikmet, yiyip içmeyen ne kendisine ne de etrafına faydası ya da zararı dokunamayan bir heykel gibidir. Ebu Hüreyre’den (ra) rivayetle Hz. Peygamber (ﷺ) şöyle buyurmaktadır:

Kime bir bilgi sorulur, o da bunu gizlerse, kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlenir.”[2]

Efendimiz’de () Sır Ahlâkı

Resülullah (ﷺ), çocukların sırları saklama ahlâkı ile yetiştirilmelerine itina göstermiştir. Çünkü bu ahlâk, çocuğun şimdiki ve gelecekteki olgunluğunu, ailenin selamet ve hareketini, toplumun muhafazasını ve yapısını temin eder. Sır tutmayı alışkanlık haline getiren çocuğun iradesi güçlü olur. Böyle bir çocuk diline hâkim olur, zor zamanda dehşete düşmez, cesur ve dayanıklı olur. Bu karakter ve ahlâk yapısıyla da toplum içinde itimat telkin eder.

Sır, sadece az sayıda insan tarafından bilinen özel bilgi, ruhun bir idrak mertebesi, kalp içine konmuş bir latifedir. Kalp marifetin, ruh muhabbetin, sır da müşahedenin mekanıdır. Hz. Peygamber’in (ﷺ), şu hadis-i şerîfi, bazı özel ve sırrî bilgilerin bulunduğunu göstermektedir:

“Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.”[3]

Abdullah b. Cafer (ra) anlatıyor:

“Bir gün Resülullah (ﷺ) beni terkisine aldı. Bana sır olarak bir söz söyledi. Ben onu hiçbir kimseye söylemem.”[4]

Enes (ra) anlatıyor:

Bir defasında çocuklarla birlikte oynamaktaydım. Resülullah (ﷺ) yanımıza geldi ve bizlere selam verdi. Beni bir konu için gönderdi. Dolayısı ile annemin yanına dönmekte gecikmiştim. Annem bana:

— “Niye geciktin?” diye sordu. Enes:

— “Resülullah (ﷺ) beni bir konu için göndermişti” dedim. Annem:

— “Konu neydi?” diye sordu. Ben:

— “O bir sırdır” dedim.

Bu cevap üzerine anlayışlı, zeki ve basiretli bu kadın, çocuğa sır tutmasını öğretme konusunda anne-babalara bir ders verecek mahiyette şu sözleri söyledi:

— “O halde, Resülullah’ın (ﷺ) sırrını hiç kimseye söyleme!”

Enes (ra), bu sırrı kendisine sormuş olan Sabit’e (ra):

“Vallahi bir kimseye söyleyecek olsaydım, bu sırrı sana söylerdim ey Sabit” demiştir.[5]

Ebu Hüreyre (ra), şöyle söylüyor:

“Resülullah’tan (ﷺ) iki kap (dolusu) ilim öğrendim. Birisini yaydım, anlatıp herkese duyurdum, ikincisini söyleyecek olsam, şu boğazım kesilirdi.”[6]

Ebu Hüreyre’nin söylemeyip sır olarak tuttuğu bilgilerin, Efendimiz’e (ﷺ), ileride meydana gelecek bazı siyasî karışıklıkları sorduğunda aldığı cevaplar olduğu, fakat kötü yöneticilere dair olduğu anlaşılan bu hadisleri, “söylediğim takdirde başım gider” diyerek kimseye anlatmadığı kabul edilmektedir. Çünkü Ebu Hüreyre, Übey b. Ka’b’ın aktardığına göre başka sahabelerin sormaya cesaret edemediği soruları Efendimiz’e (ﷺ) sorma hususunda çok ilerdeydi.[7] Mesela;

“Kıyamet gününde senin şefaatinle en fazla mutlu olacak insan kimdir?” diye sorduğu zaman, Resul-i Ekrem (ﷺ) kendisini takdir etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Yâ Ebâ Hureyre! Hadîs öğrenmek için sende gördüğüm bu şiddetli arzuya göre, senden evvel kimsenin bu konuyu bana sormayacağını kesinlikle biliyordum. Kıyamet gününde halk içinde şefaatimle en fazla mutlu olacak kimse, kalbinden yahut içinden hâlis olarak La ilahe illallah diyendir.”[8]

Bazı ince ve anlaşılması zor bilgilerin, idrak seviyesi yüksek şahsiyetler arasında eskiden beri muhafaza edildiği anlaşılmaktadır. Muaz b. Cebel’den rivayetle Efendimiz (ﷺ) şöyle buyurmaktadır:

“İhtiyaçlarınızın gerçekleşmesine yardımcı olmak için onları gizleyin. Çünkü nimete ulaşma durumundaki her kimsenin hasetçileri olur.”[9]

Hz. Ali (ra) de şöyle demektedir:

“İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri söyleyiniz. Allah ve Resul’ünün yalanlanmasından hoşlanır mısınız?”[10]

Sır, karşı konulmaz bir güç kaynağı ve bozguna uğratılamayan bir ordu gibidir. Sır bir namustur. Onu koruyan –ister kendisine isterse de başkalarına ait olsun– namusunu korumuş olur. Onu fâş eden ise, şeref ve haysiyetini açıkta bırakmış ve ona değerince itibar etmemiş sayılır. Bazı işler vardır ki, onlarda sır Hızır’a benzer, gizli kaldıkça insan inayet görür.

Hz. Aişe (r. anha) anlatıyor:

“Ben, Resülullah’ın (ﷺ) kızı Fatıma kadar oturması ve kalkmasında, davranış, tutum ve vakarında Resülullah’a benzeyen başka birisini görmedim. Fatıma, Peygamberin (ﷺ) yanına geldiğinde, Peygamber yerinden kalkıp ona doğru gider, onu öpüp kendi yerinde oturturdu. Peygamber (ﷺ) de onun yanına geldiğinde, Fatıma yerinden kalkar, babasını öper ve kendi yerine oturturdu.”

Hz. Aişe (r. anha) şöyle devam ediyor:

“Resülullah’ın hastalığı esnasında Hz. Fâtıma (r. anha) geldi. Resülullah Fâtıma’yı görünce: “Ey kızım, merhaba!” dedi. Sonra yanına oturttu. Gizlice konuştular. Fâtıma (r. anha) çok ağladı. Bir daha gizli olarak bir şeyler söyledi. O zaman Fâtıma (r. anha) güldü. Kendi kendime dedim ki: “Ben Fatıma’yı kadınların en akıllılarından sanıyordum, oysaki o da diğer kadınlar gibiymiş.” Gizli olarak ne konuştuklarını sorduğumda Fatıma (r. anha):

“Resülullahın sırrını ifşa edemem” dedi.

Resülullah ahirete intikal edince, Fâtıma’dan (r. anha) gizli olarak ne konuştuklarını tekrar sordum. Hz. Fâtıma dedi ki:

“Babam bana Cebrail’in her yıl Kur’ânı bir defa arz ettiğini, ama bu yıl Kurân’ı iki defa mukabele ettiğini, bundan da ecelinin yaklaştığını anladığını söyledi ve şunu ilave etti:

“Ailemden bana ilk ulaşacak olan sensin. Ben senin için güzel bir önden gidenim.”

Bunun üzerine ağladım. İkinci kere gizli konuştuğumuzda, bu defa şunu söyleyerek beni sevindirdi:

“Mümin kadınların -veya bu ümmetin kadınlarının- efendiliğine razı olmaz mısın?”

Bu müjdeye sevindim ve güldüm.[11]

Burada Hz. Fatıma (r. anha), Efendimiz (ﷺ) vefat edene kadar sırrı muhafaza etmiştir. Ancak Efendimiz (ﷺ) dar-ı bekaya irtihal edince bu durum sır olmaktan çıktığı için söylemekte bir mahzur görmemiştir.

Ashab Hazeratının Sır Ahlâkı

Amr ibni’l-As’dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

“O kimseye hayret ediyorum ki, kaderin içine düştüğü halde kaderden kaçmak ister. Kardeşinin gözündeki çöp kırıntısını görür de kendi gözündeki kütüğü görmez. Kardeşinin canından kini çıkarır da kendi canında kin bırakır. Ben sırrımı hiç kimseye vermedim ki yaymasından ötürü o kimseyi ayıplayayım. Ben kendi sırrımı korumakta aciz kalmışsam, sırrımı yayan kimseyi nasıl ayıplayabilirim?”[12]

Amr ibni’l-As (ra), şu dört hususa işaret etmektedir:

1. Kadere iman etmek ve teslim olmak imanın altı şartından birisidir. Allâh’ın (cc) kuluna ihsan edeceği rahmeti engelleyebilen ya da vermediğini ihsan edebilen yoktur. İlâhî kudret ve iradenin hakimiyeti altında bulunan bir kimsenin kaderden kaçmak istemesine şaşılır.

2. Herkes öncelikle kendi ayıp ve kusurlarını düzeltmeye ve bunlardan kurtulmaya çalışmalı, başkalarının ayıp ve noksanları ile meşgul olmamalıdır.

3. İnsan başkalarına iyilik ve güzelliği telkin ve tavsiye ederken kendi iç dünyasını temizleyemiyorsa;

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” (Saf, 61/2-3)

âyet-i kerimelerinin tehdidine maruz kalmaktan Allâh’a sığınmalıdır.

4. Bir insanın kalbi kendi sırrını tutamıyor ve kalbi o sırrına dar geliyorsa, başkalarının kalbi o sırrı tutma konusunda daha fazla darlık hisseder. Bu açıdan, insanın sırrını emanet edeceği kimse, kendisine namus emanet edilecek kadar emin ve onu muhafaza hususunda, kendi namusunu korumadaki titizliği kadar da hassas olmalıdır. Emin olmayana emanet, sırrı namus bilmeyene de sır verilmemelidir.

Kişiler arasında konuşulan ve artık diğer kişide bir emanet haline gelen sözler de sır kapsamındadır ve ifşa edilmemesi gerekir. Efendimiz (ﷺ) şöyle buyurur:

“Bir kimse (gizli tutulması amacıyla) sağına soluna bakındıktan sonra bir söz söylerse, o söz artık bir emanettir.”[13]

Yine Efendimizin (ﷺ) beyanları ile sohbet meclisleri de bir açıdan emanettir.[14] O meclislerde konuşulanlar bir sır gibi orada kalmalı, başkalarına aktarılmamalıdır. Bilindiği üzere “emanete hıyanet” Efendimiz (ﷺ) tarafından münafıklığın üç temel alametinden birisi olarak sayılmıştır.[15]

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi peşine düştüğün şeyden sorumludur.” (İsra, 17/36).

Mahrem Sırların İfşası

Ebû Saîd el-Hudrî (ra)’den rivayet edildiğine göre Resülullah (ﷺ) şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde Allah Teâlâ katında en kötü insan, (evlenip) birbirlerinin sırlarına vakıf olduktan sonra, karısının sırlarını başkalarına yayan kocadır.”[16]

Esma binti Yezid anlatıyor:

Erkeklerle kadınların olduğu bir topluluk, Resülullah’ın (ﷺ) huzurunda bulunuyorlardı. Ben de Resülullah’ın yanındaydım. Efendimiz (ﷺ) topluluğa şöyle sordu:

“Sizden bir erkek, eşi ile arasındakileri ya da bir kadın, kocası ile arasındakileri başkalarına anlatıyor mu?”

Topluluk hiçbir şey söylemeden sükût ettiler. Bunun üzerine ben şöyle dedim:

“Evet ya Resulallah! Hem erkekler hem de kadınlar aralarındaki hususları başkalarına anlatmaktadırlar.” Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Böyle yapmayın. Bu durum şuna benzer. Yolda bir erkek şeytan, dişi bir şeytanla karşılaşmış, birbirlerine sarılmışlardır. İnsanlar da onları izlemektedir.”[17]

Ebu Hüreyre’den rivayete göre Resülullah (ﷺ) şöyle buyurmuştur:

“Ümmetimin hepsi Allah tarafından affolunmuştur, yalnız açıklayan/ifşa edenler değil. Kişinin geceleyin bir iş yapması, Allah kendisini örttüğü halde sabah olduğunda da “Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle işler yaptım” diye söylemesi, açıklama/ifşa etmedir. Hâlbuki, Rabbi geceleyin onu örtmüştü. Fakat Allah’ın örttüğü perdeyi açarak, sabaha çıkmaktadır.”[18]

Kişinin Allâh Teâlâ’dan kendisi ve etrafı için güzel örtü dilemesi ile alakalı ve rivayet yolu ile gelen ve nakledilen dualardan birisi de şudur:

“Allahım! Bizleri güzel örtülerin ile ört ve koyu gölgelerin ile de gölgelendir.”[19]

Bu duadaki “koyu gölgelerin ile gölgelendir” cümlesinde, Kur’ân-ı Kerîm Nisa Suresi 57’inci ayet-i kerîmesine telmih vardır.

Sonuç

Sır tutma ve başkalarının sırrına saygılı kalma, tamamen irade ve idrakle alâkalı insanî bir meziyettir. İradesiz kimselerin sır tutmaları beklenemeyeceği gibi, yaptığı işlerin ve söylediği sözlerin akıbetini idrak edemeyecek kadar safderun kimselerin de ketum olmaları düşünülemez.

Bir insanın, emanet ettiği sırrını birkaç defa fâş etmiş birisine, yine de sır vermesi, onun idraksizliğini ve sırdaş seçimindeki aczini gösterir. İnsan, açıklama yapma lüzumu görülen yerlerde kendisine düşeni anlatmalı, boş yere sırlarını fâş etmekten de sakınmalıdır. Kalbindeki sırları saçanların, günün birinde hem kendilerini hem de içinde bulundukları toplumu, önünü alamayacakları bir tehlikeye sürükleyecekleri göz ardı edilmemelidir. Hele bunlar, çirkin, sevimsiz ve netice itibarıyla da fayda getirmeyen şeyler ise… Zira bu hâl, çok defa dostları utandırıp, düşmanları da sevindirebilecek uygunsuz durumların doğmasına sebebiyet verir.

Sineler, sırlar için birer sandukça olarak yaratılmışlardır. Akıl onların kilidi, irade de anahtarıdır. Bu kilit ve anahtarda arıza olmadığı sürece, sandukçanın içindeki cevherleri kimsenin bilmesine imkân yoktur. Başkasının sırlarını size taşıyan birisi, sizin sırlarınızı da başkalarına taşıyabilir. Bu sebeple, öyle kimselerin, en ehemmiyetsiz hususiyetlerimize dahi vâkıf olmalarına katiyen fırsat verilmemelidir.

Sır vardır, ferdi ilgilendirir; sır vardır, aileyi; öyle sırlar da vardır ki, bütün bir toplumu ve milleti alakadar eder. Ferdî bir sırrın fâş edilmesiyle ferdî haysiyet, ailevî bir sırrın açığa çıkmasıyla ailevî haysiyet, topluma ait bir sırrın ifşâ edilmesiyle de millî haysiyetle oynanmış olur. Sır, sinelerde kaldığı müddetçe sahibi için bir kuvvet olmasına karşılık, başkalarının eline geçince, aleyhte kullanılmaya müsait bir silah haline gelir. Onun içindir ki, atalarımız; “Sırrın senin esirindir, fâş edersen sen onun esiri olursun” demişlerdir.

Sır dinamiğini gerektiren önemli işlerde sırra ihanet yerine kıymetli bir eşya gibi korunmasına dikkat edilmesi, sırları kitmân ile bireysel ve toplumsal nice başarılara ulaşılması, ülkenin bekası, milli birlik ve beraberliği ile alâkalı mevzularda sırların gelişigüzel ortalığa saçılmaması dileklerimizle…


[1] (He that has eyes to see and ears to hear may convince himself that no mortal can keep a secret. If his lips are silent, he chatters with his fingertips; betrayal oozes out of him at every pore…)

Sigmund Freud, Complete Works, Fragment Of An Analysıs Of A Case Of Hysterıa, (1905 [1901]) Ivan Smith, 2010, s. 1414.

[2] Ebu Davud, İlim, 9 (3658); Tirmizi, İlim, 3 (2649).

[3] Buhari, Küsuf, 2 (1044); Müslim, Küsuf, 1 (901).

[4] Müslim, Hayz, 20 (79); Darimi, Taharet, 72 (782); Ahmed b. Hanbel, I, 204 (1745).

[5] Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 32 (2482); Buhari, İstizan, 46 (6289).

[6] Buhârî, İlim, 42 (120).

[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/149 (21581).

[8] Buhari, İlim, 33 (99); Riḳaḳ, 51 (6570).

[9] Beyhaki, Şuab, C. 9, s. 36 (6228); Taberani, Evsat, C. 3, s. 55 (2455).

[10] Buhârî, İlim, 49.

[11] Tirmizî, Menâkıb: 61 (3872); Nesâî, Es-Sünenü’l-Kübra, C. 7, s. 393, (8310, 8311), Beyrut-2001; Buhari, Fezâilü’s-Sahabe, 12 (3715, 3716); Buhari, Edebu’l-Müfred, C. 2, s. 519 (947), Mektebetu’l-Maarif, Riyad-1998; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 15 (2450).

[12] Buhari, Edebu’l-Müfred, C. 2, s. 478 (886).

[13] Tirmizi, Birr, 39 (1959); Ebu Davud, Edeb, 37 (4868).

[14] Ebu Davud, Edeb, 37 (4869); Tirmizi, Birr, 39 (1959).

[15] Buhari, İman, 24 (33); Müslim, İman, 25 (59).

[16] Müslim, Nikâh, 21 (1437); Ebû Dâvûd, Edeb, 37 (4870).

[17] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/456 (28135); Taberani, Kebir, C. 24, s. 162 (414); Heysemi, Mecma, C. 4, s. 386 (7562).

[18] Buhari, Edeb, 60 (6069); Müslim, Zühd, 8 (2990).

[19] Mahmud b. Ömer ez-Zemahşeri (v. 538/1144), Rebîu’l-Ebrar ve Nusûsu’l-Ahbâr, C. 2, s. 363, (Tahkik: Abdulemir Mehna), Müessesetü’l-A’lemî, Beyrut-1992.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s