Tasavvufta Makam ve Mertebeler I

Fatma ÖZTÜRK GÜLÇÜR

27 Şubat/2019 

Nimetlerine uygun, lütuflarına yaraşır hamd, alemlerin rabbi Rahman ve Rahim, din (ceza) gününün sahibi Allah (cc)’a, salat ve selam ve her türlü ihtiram, müjdecimiz Efendimiz Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sas)’ya, onun âl ve ashabına olsun.

Tarih boyunca İslam alemindeki Tasavvufi hareketleri; Selefi tasavvuf, Sünni tasavvuf, Felsefi tasavvuf şeklinde üç kısma ayırmak mümkündür.

Selefi tasavvuf Mukatil b. Süleyman (150/767), Muhammed b. Kerram (255/868) ve İmam Malik (179/795) ile doruğa ulaşır. İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyim bu tasavvufun önde gelen taraftarıdırlar.

Sünni tasavvuf daha çok Ehl-i Beyt çevresinde ortaya çıkar. Haris Muhasibi (243/857) ve Cüneyd Bağdadi (297/709) ile gelişir. Gazzali (505/1111) ve Şazeli ile gelişmesine devam eder.

Felsefi tasavvuf İslam’ın ruhuna zıt olarak ortaya çıkmış, Şii/Batıni hareketlerle beslenmiştir.

Tasavvuf konusunda eser verenlerden önemlileri:

Serrac, Lüma (378/988)

Kelabazi, et-taarruf (380/990)

Ebu Talib el-Mekki, Kutu’l-Kulub (386/996)

Sülemi, Tabakatu’s-Sofiyye (412/1021)

Kuşeyri, er-Risale (465/1072)

Hucviri, Keşfu’l-Mahcub (470/1077)

İmam Gazali, İhyau Ulumu’d-Din (505/1111)

Tasavvuf nedir?

Cüneyd-i Bağdadi: Tasavvuf, vakitleri muhafaza etmektir. Bu da kulun haddini bilmesi ve Rabbının hükümlerine rıza göstermesi demektir. Sırrın ve ruhun Hakk’a ulaşmasıdır. Buna nail olmanın yolu, nefsin sebepleri görmekten fani olmasıdır. Bu ise ruhun kuvvetli ve Hakk ile kaim olmasını gerektirir.

İbn Ata: Tasavvuf Hakk ile beraber istirsaldir. Yani kulun kendisini kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslim etmesidir.

Ebu Abdullah Nebaci: Tasavvuf başlangıçta, insanın hali ile ilgili bilgileri açıktan söylediği, ama daha sonraları ise, yani keşfi açılınca hayrette kalarak sükût ettiği bir süreçtir.

Ebu Hüseyin Nuri: Makamı yaymak (yani sufi başkasının halinden değil, sadece kendi halinden ilim dili ile bahseder) ve kıvama vasıl olmaktır. Yani sufinin içinde bulunduğu halinin, başkasının hali ile meşgul olmasına engel olduğu bir durumda olmasıdır. Mesela içteki Allah sevgisi ve saygısı hali o kadar aşikâr olmalı ki bunu sözle anlatmaya lüzum kalmamalı.

Kelabazi, tasavvufu şu terimlerle anlatıyor:

Mücerred tevhid: Yani hatıra gelebilecek teşbih ve ta’til ile tevhid düşüncesini lekelememek.

İsar’a yönelmek: Fazileti, başkalarının olsun düşüncesi ile başkalarını kendisine tercih etmek.

Süratli bir vecd: Duyuş halini hareketlendirerek sırrın ve ruhun boş kalmamasına dikkat etmek. Ayrıca Hakk’ı işitmeye engel olacak şeylerle kalbin ve sırrın dolu olmamasına ehemmiyet vermek.

Hâtırları keşf: Kalbinden geçen şeyleri araştırmak, bunlardan Hakk’a uyanı almak, O’na ait olmayanı terk etmek.

Şimdi bu terimleri biraz daha açalım:

1. Tevhid

Cüneyd-i Bağdâdî: İnsanın, Allah’ın ezelde ve ebedde tek olduğunu, onunla beraber ikinci birisinin bulunmadığını ve hiçbir varlığın, O’nun yaptığını yapamayacağını-yapamadığını bilmen ve ikrar etmendir.

Zunnun-u Mısri: Tevhid, eşyanın varlığında “Allah’ın kudreti sebepsiz işlemiş, eşyayı sebepsiz yapıp meydana getirmiş, meydana gelen her şeyin sebebi Allah’ın Kudreti olmuş ve O’nun sanatında dış tesir bahis konusu bile olmamıştır” diye inanmandır. Göklerde ve yerde Allah’tan başka bir tedbir edici, evirip-çevirenin bulunmadığını ve zihninde tasavvur edeceğin her şeklin dışında olduğunu bilmekliğindir.

Kelabazi’ye ait şu şiir tevhidi anlatmaya çalışmaktadır:

“Ne zaman” dersen bil ki, O’nun varlığı zamandan evveldir,

“Önce” dersen bil ki, “önce” O’ndan sonradır,

“O” dersen bil ki, “o” harfini O yaratmıştır,

“Nasıl” dersen bil ki, Zatı gizlidir, keyfiyetle nitelenemez,

“Nerede” dersen bil ki, O’nun mevcudiyeti mekândan öncedir.

Tevhide ulaşan kişiye muvahhid denir. Muvahhidin alameti, Allah nezdinde hakikati ve değeri bulunmayan bir şeye kıymet vermemesidir. Masivanın, Allah nezdinde bir sineğin kanadı kadar bile değeri yoktur. Şu hâlde muvahhid, dünya menfaati fikrini aklından uzaklaştırmış, maddi faideyi düşünme halini ruhundan söküp atmış, ahirette amelinin karşılığını bekleme duygusunu kalbinden kovmuştur. Şu hâlde muvahhid, kendi hazzı içinde hazzından mahrum kalmıştır. Çünkü o, nasiblerin en büyüğünü hedeflemiştir. En muazzam nasip Hakk’tır. Kâinata malik gibi görünse de Hakk’tan uzak kalanın hiçbir şeyi yoktur. Bir zerreye bile sahip olmasa, Hakk’ı bulan her şeye maliktir.

2. Îsar

Îsar, cömertlikten daha faziletlidir. Zira cömert, kendine lazım olmayanı verir. Îsar ise, insanın kendine lazım olanı vermesidir. Demek ki cömertliğin en yüksek mertebesi îsardır. İnsanın ihtiyacı olan bir şeyini verebilmesidir. Allah Teala ve Tekaddes Hazretleri, Ensar-ı Kiram’ı şöyle övüyor:

Kendilerinin ihtiyacı olsa da diğerlerini kendilerine tercih ederler” (Haşir, 59/9).

Musa Aleyhisselam: “Ya Rabbi, Muhammed’in (sas) senin katındaki derecesini bana göster deyince Cenab-ı Hakk: “Buna dayanamazsın. Yalnız onun derecelerinden birini sana göstereyim” buyurdu. Gösterildiğinde Musa aleyhisselam bu derecenin azamet nurundan düşüp öleceğini zannetti. “Ya Rabbi! Bunu ne ile elde etti?” deyince Allahu Teala: “İnsanlara îsar ile” buyurdu.

Aişe radıyallahu anha şöyle rivayet ediyor: “Rasulullahın (sas) evinde asla doyuncaya kadar yemezdik. Halbuki yiyecek bir şey olurdu. Fakat biz îsar ederdik.”

Buhari’deki başka bir rivayette ise şunları görüyoruz:

“Her gün iki melekten biri: ‘Allahım, infak edene yenisini ver’ derken diğeri ise: ‘Allahım, malını infak etmemekle elinde tutana telef ver’ demektedir.

Burada yeri gelmişken tarihi bir vakayı nakletmek istiyoruz:

Hz. Ömer, Sa’d b.ebi Vakkas’ı Irak’a gönderdiğinde Sa’d’ın burada kendisi için bir köşk yaptırdığını, Medain’deki Kisra’nın kapısını söktürüp, Kufe’de kendi köşkü için kullandığını haber alınca çok üzülür. Muhammed b. Mesleme’yi derhal Kufe’ye gönderir ve ona şöyle der:

“Kisra’nın köşküne benzer bir köşk yaptırdığını haber aldım. Kisra’nın köşkünün kapısını da getirip kendi köşkünde kullanmışsın. Ta ki kapına adamlar koyup menedesin. Hz. Peygamberin yolunu bırakıp, Kisraların yolunu tuttun. Kisra’yı o köşkten alıp mezara indirdiler. Köşkün ona bir yararı olmadı. Ben Muhammed b. Mesleme’yi o köşkü yakması için gönderdim. Senden korkmayacak. Bu cihanda sana iki ev yeter. Birisinde sen otur. Diğerine de Müslümanların ortak malı olan Beytülmal’i yerleştir.”

3. Vecd

Vecd, bir korkunun, bir gamın veya ahiret halleri ile ilgili bir mananın kalbe gelmesi ya da Allahu Teala ile kulun arasındaki bir halin keşfedilmesi, anlaşılmasıdır.

Vecd, kalbin işitmesi ve görmesidir.

Vecd, özlem, iştiyak sebebi ile insanın sırrında meydana gelen bir alevdir.

Sâlikin dini his ve heyecan ile yaşadığı hallere vecd denir. Dinin bir bilgi yönü bir de his-heyecan yönü vardır. Dini duygular dini bilgilerden az, çok ya da ona denk olur. Her üç durumda da dini his ve heyecanlara vecd adı verilir. Ancak vecd daha çok şuur ve bilgi haline galib olan dini his ve heyecanları ifade etmek için kullanılmaktadır. Dini his ve heyecanların üç hali vardır.

İrade ile vecde gelmeye tevacüd, iraadesiz vecde gelmeye vecd, vecdin en mükemmel şekline de vücud denilir.

“Vecd halinden hoşlanan kimseye vecd rahatlık verir. Halbuki Hakk’ın huzurunda bulunan kişi vecdini kaybetmiştir.” (Cüneyd-i Bağdadi)

4. Hâtırları Keşf

İnsanın içine gelen ses hitap. Bu ses Allahtan ise, kulu uyaran bir sestir. Melekten gelen ses ise, genelde insanın dini hayatını daha düzgün mükemmel yaşamasına yöneliktir. Nefisten geliyorsa, heva ve heves peşinde koşmaya çağıran bir sestir. Şeytandan geliyorsa, günahı cazip gösterme şeklinde olur. Bu seslere sırası ile; hâtır-ı Hak, ilham, hâtır-ı nefs ve vesvese adı verilir.

Hakk’tan ve melekten gelen sesler, dinin zahiri hükümleri ile doğru orantılıdır. Şeytandan gelen ses günaha, nefsten gelen ses ise süfli arzulara davet eder.

5. Kulun Zannı

Ebu Hureyre’den, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Ben kulumun, hakkımdaki zannı gibiyim. Beni zikrettiği zaman onun yanındayım. Kulum beni içinden, kendi kendine anarsa ben de onu kendi kendime zikrederim. Kulum beni bir topluluk içinde zikrederse ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk (melekler) içinde zikrederim. Eğer bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”

Kelâbâzî, “O beni içinden anar/zikrederse” sözünün manası şu olabilir diyor: “Kulum benim zikrimle baş başa kalır, onun sırrını ve kalbini benden başka şeylerden arındırırım. Kulum,benim kadrimin yüceliğini, hakkımın büyüklüğünü düşünerek beni zikretme işini gizli tutar ve zikir konusundaki kıskanması sebebi ile beni anma fiilini saklı tutarsa ben de kıskanma sebebi ile dostlarımdan başka kimseyi ona vakıf kılmam. Dolayısı ile kimse onu bilemez. Hatta gaybımın gaybından da onu gaib kılarım da onun benimle meşgul olmasını engellemeye hiçbir şey yol bulamaz. Böylece mahlukatım arasındaki sırrım o olur. Mahlukatımdan sırrı ben olan da olur.”

6. Sûfî

Sûfî denince, takvada en ileri seviyeye ulaşarak mukarrebun makamına yerleşmiş, Muhammedî ahlakla süslenmiş, Kur’an ve hadis ilimleri ile yoğrulmuş, dinin gerçek bekçileri anlaşılmalıdır.

Kur’an Enfal Suresi 24-25. ayetlerinde şöyle buyuruluyor: “Siz ey imana erişenler! Her ne zaman sizi, size hayat verecek bir işe çağırırsa, Allah’ın ve (dolayısı ile) elçinin bu çağrısına icabet edin ve bilin ki Allah insanla kalbinin (meyilleri) arasına müdahale etmektedir ve sonunda onun katında bir araya getirileceksiniz. Ve kötülük yönündeki öyle bir ayartıya karşı uyanık olun ve duyarlı olun ki bu uyartı, ötekileri dışta tutarak yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz ve bilin ki Allah azapta çok çetindir” (Enfal, 8/24-25)

Burada Vakıa Suresi’ndeki üç sınıfa değinmemiz gerekiyor. Cenab-ı Hak bu surenin 8 ila 12. ayetlerinde şöyle buyuruyor: “Kiminiz doğruyu bulmuşlardan olacak. Ne mutlu kimselerdir doğruyu bulmuş olanlar! Ve kiminiz kötülüğe batmışlardan olacak. Ne mutsuz kimselerdir kötülüğe batmış olanlar! Önde olanlar ise (hayatta iken, inanç ve güzel fiillerde) öne çıkanlar olacak. Her zaman Allah’a yakınlık sağlayanlar! Onlar esenlik ve mutluluk bahçelerinde yaşayacaklar” (Vâkıa, 56/8-12).

Sûfîlerin ilimlerinin kaynağının Kur’an ve sünnet olduğunu kısaca hatırlatmış olalım.

7. Zâhir-Bâtın

Resülullah (sas); “Kur’an’da nazil olan her ayetin bir zâhiri bir de bâtını vardır. Her bir harfinin bir sınırı, her bir sınırının da bir matla’ı vardır.” (Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, VII, 152)

Matla’, her kalbde Allah’ın verdiği nur ve destek sayesinde fikir ve anlayışla ulaşılacak bir noktadır. Zaten vahiy metinlerinin ortak özelliğidir bu. Çünkü vahyin süreci, bir anlamda ilahi sürecin devamı anlamına gelmektedir ki bu da aynı şekilde ayet anlamlarında bir derece çokluğunu kapsar.

Kur’an’ın içsel anlamlarının yorumu; bir yandan simgesel mahiyeti, öte yandan da sözcüklerin çok anlamlılığı ile doğrudan bağlantılıdır. Arapça, İbranice ve Sanskritçe gibi dillerin bileşimsel niteliği, bir düşünce kipinin somuttan tümel olana kadar, anlamın her çeşit özelliğini kapsayan fonetik bir anlam gücü ortaya koyar. Diyebiliriz ki, Kur’an’ın alışılagelen yorumu genelde ilk anlam içerisindeki anlatımı dikkate alırken, sûfî yorum, Kur’an’daki anlam öncelik-sonralıklarını bulup çıkarır. Başka türlü söylersek, zâhir yorum, bu anlamları göreli bir biçimde yorumlarken, sûfî yorum, bu anlamların asal ve ruhsal olarak zorunlu doğrudan mahiyetlerini kavramaya çalışır.

Mesela: (مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدٖى لِنَفْسِهٖ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا [ala nefsih]) “Kim doğru yolda giderse kendi lehine gider, kim de sapıklığa dalarsa ancak kendi aleyhine davranmış olur” (İsra, 17/15) ayetinin zahir yorumu, ilahi buyruklara uyan insanın mükafat, uymayanların da ceza göreceği şeklinde az da olsa sınırlı bir anlamda kalmaktadır.

Buna karşılık sûfî, bu ayeti, Hz. Peygamber’in (sas) şu şerefli sözünün dile getirdiği anlam içerisinde anlayacaktır: “Kendini bilen Rabbini bilir.” Bu yorum, zâhirîliğin ayete vermiş olduğu anlam kadar asla uygunluk arz eder. Yani sûfî yorum, zâhir bilginlerinin kabul ettiği uygulamayı reddetmeden, ayetin anlamını bütün mantıksal gücü içinde ortaya koymaya çalışır.

8. Tecellî-i Zât ve Sıfât

Allah insanı bir delil yapmıştır. Yani kendi zat ve sıfatları ile insanı yeryüzünde bir halifesi ve naibi olarak bulundurmaktadır. Dolayısı ile de her an ona ait bir tecellisi bulunduğu söylenebilir. Ancak bu tecelli perdelerin kalkması ile doğru orantılı olarak artış göstermektedir denilebilir. Mesela Halveti tarikatına göre Cenab-ı Hakk’ın yetmiş bin perdesi yedi nefse tekabül etmektedir ki bunlar; emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, mardiyye ve kâmiledir.

Allah, dağa perdeli olarak tecelli ettiği zaman, dağ güller ve yeşilliklerle süslenir. Ama perdesiz tecelli ederse alt üst ve paramparça olur. Bu açıdan tecelli, Rabbani ve Ruhani olmak üzere ikiye ayrılır.

Tecelli-i Rububiyyet: Hz.Musa Tur-i Sina’da bu tecelliye mazhar olmuştur. Bu tecellide dağ parça parça olmuş, Musa (as) bayılmış ama her ikisinin de vücudu yok olup kaybolmamıştır.

Tecelli-i Uluhiyyet: Bu tecelliye Hz. Peygamber (sas) mazhar olmuştur. Bir kudsi hadiste bu tecellinin az bir kısmının Müslüman şahsiyetlere verildiği şöyle beyan ediliyor: “Kul, ben onu sevinceye kadar nafilelerle bana yaklaşmaya devam ederse onu sevdiğim takdirde, onun kulağı, gözü, dili ve eli olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle tutar ve benimle konuşur.”

Tecelli-i Sıfat: Cenab-ı Hakk’ın Alim, Kadir, Mürid, Mütekellim, Semi, Basir gibi subuti ve manevi sıfatlarının tecellisi ile meydana gelir. Şöyle ki;

Allah Teala, “Alîm” sıfatı ile tecelli ederse, vasıtasız olarak ilim ve hakikatler zahir olur. Hz. Âdem (as) de olduğu gibi: “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara 2/31).

Allah Teala’nın, “Kudret” sıfatı ile tecellisine şu ayet-i kerime delildir: “Ve şunu da bilin ki ey müminler düşmanı öldüren siz değildiniz, Allah’tı onları öldüren ve attığın (ya da korku saldığın) zaman sen değildin ey peygamber, atan (ya da onların içine korku salan), fakat Allah’tı atan (ya da korkuyu salan) (Enfal, 8/17).

Allah Teala’nın, “Semi” sıfatı ile tecellisine işaret ise şu ayet-i kerimedir: “Hz. Süleyman karıncalarla dolu bir vadiye geldiklerinde, karıncalardan biri ‘Ey karıncalar’ diye bağırdı ‘Hemen yuvalarınıza girin ki Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi ezip geçmesin!’ Süleyman karıncanın bu sözüne tebessüm ederek: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükredebilmeyi bana ilham yolu ile duyur” (Neml 27/18-19).

Kelam sıfatının tecellisi Hz. Musa’da (as) vuku bulmuştur: “Allah, Musa’ya da hitap ile konuştu” (Nisa, 4/164)

Allah Teala, “Hâlık” sıfatı ile Hz. İsa’ya tecelli etti: “Hani benim iznimle çamurdan kuş suretinin benzerini tasarlıyordun, içine üfürüyordun da benim iznimle kuş oluveriyordu” (Maide, 5/110)

Allah Teala, “İhya” sıfatı ile Hz. İbrahim’e tecelli etti: “Hani İbrahim: ‘Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster’ demiş, Allah da: ‘Yoksa inanmıyor musun? diye sormuştu. İbrahim: ‘Hayır, ama görmeme izin ver ki kalbim tamamen mutmain olsun’ ‘Öyleyse’ demişti Allah, ‘Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret, sonra onların parçalarını etrafındaki her bir tepeye bırak. Daha sonra onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir’” (Bakara, 2/260)

9. Mârifet

Kim yükselirse marifet merdiven

Görür kendi sıfatını kendinde

Marifet, tanımak ve bilmek demektir. Keşif, ilham, sezgi ve manevi tecrübe ile Allah (cc) hakkında elde edilen bilgiye marifetullah denir. Bu nevi bilgi ile Allah’ı bilen ve tanıyan kimselere arifi billah denir. Amel, taat, ibadet ve dini ahkamın tatbik edilmesinden hasıl olan marifet; istidlali, kıyasi, akli, mantıki, nassi ve nakli bilgilerden çok farklıdır. Sufiler Allah’ı tanımanın yolu olarak daha çok keşif ve marifet yolunu kabul etmişlerdir.

10. Mârifet-İlim Münasebeti

İlim nedir, marifet nedir? Aralarında ne fark vardır? konusu öteden beri mevzu bahs edilmiştir. İlim, lügatte bilmek, marifet ve irfan ise tanımak manasına gelir. İlim sahibine alim, marifet ve irfan sahibine ise arif denilir.

Zahiri bilgilere ilim, batini bilgilere marifet;

Şeri bilgilere ilim, tasavvufi bilgilere marifet;

Akla, nakle, dış tecrübeye dayanan bilgilere ilim, keşfe, ilhama, sezgiye ve iç tecrübeye dayanan bilgilere marifet;

Külli olan bilgilere ilim, cüzi olan bilgilere marifet;

Teorik bilgilere ilim, pratik bilgilere marifet;

Öncesinde cehalet bulunmayan bilgilere ilim, cehalet bulunan bilgilere ise marifet denilmiştir. Bu sebeple Allah’a alim denilir, fakat arif denmez.

Sufilere göre ilim sadece Allah’ın (cc) sıfatıdır. İnsan, kendisinin esas itibariyle cahil olduğunu sahip bulunduğu az miktardaki eksik bilgilerin Allah’tan ihsan suretiyle geldiği idrak ettiğinde marifet sahibi olur.

11. Mârifetin Nevileri

Cüneyd-i Bağdâdî der ki: “Marifet iki nevidir:

a) Tanınma yolu ile hasıl olan marifet (taarruf).

b) Tanıtma yolu ile hasıl olan marifet.

Taarrufun manası şudur: Ulu ve yüce Allah kullarına kendisini bizzat tanıtır. Bu nevi marifet hakkında İbrahim aleyhisselam: “Batıp gidenleri sevmem” (Enam, 6/76) demiştir. Enam suresi 75. ayet-i kerimede: “Biz imanında yakine, kesinliğe ulaşması için İbrahim’e göklerin ve yerin muhteşem hükümranlığını göstermiştik” buyurularak sanki bir ‘tanınma’dan söz edilmektedir denilebilir.

Tarifin manası da şudur: Allah kullarına kudretinin eserlerini afakta ve enfüste, maddi ve manevi alemlerde gösterir. 41 Fussılet suresi 53. ayet-i kerimede: “Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada gerekse kendi varlıklarında göstereceğiz; ta ki Kur’an’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak.”

Bu ayet-i kerimede geçen ‘ayet (delil)’ kelimesi şu şekilde anlaşılabilir: Allah’ın (cc), insanlara yeryüzünde ve gökte, varlığı ve birliği ile ilgili delilleri göstermesi, Kur’an-ı Kerimde bildirdiği birçok hakikatin yapılan bilimsel keşiflerle iyice anlaşılarak, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu anlamaları. Böylece Allah (cc), insanlarda bir lütuf meydana getirmiş olur. Bu lütuf sayesinde, eşya, kendisinin bir yaratıcısı olduğunu insanlara gösterir. Avamdan olan müminlerin marifeti budur. Diğeri yani enfüsteki tanıma ise havassın marifetidir. Hakikatte ise hepsi O’nu, O’nunla tanımışlardır.

İbni Ata şöyle diyor: ‘Allah insanlara kendisini mevcudatı vasıtasıyla tanıttı. Havassa, sıfatları ve kelamı vasıtasıyla kendini tanıttı: “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı?” (Nisa, 4/84), “Kur’an’da indirdiğimiz ayetlerde müminler için şifa ve rahmet vardır” (İsra, 17/84) ve “En güzel isimler Allah’ındır” (A’raf, 7/179) ayet-i kerimelerinde olduğu gibi.

Tasavvuf ehline göre, marifet geniş, büyük bir yoldur. Ancak amel ile, takva ile o yola suluk etmekle elde edilen her ilim, bir marifettir. Çünkü o ilim hakikat ehlinin keşfinden ileri gelir ki, fikrî olarak, düşünme yolu ile hasıl olan ilmin tam zıttına, o ilmin içine asla şüphe ve kuşku girmez.

Cüneyd-i Bağdadi marifet konusunda şöyle bir yorumda daha bulunuyor: “Marifet, en sonunda varılacak noktayı kalbin görmesi ve arifin az veya çok bir tasarrufta bulunmamasıdır. Yani marifet, arifin halini değil, hakkındaki Allah’ın ezeli ilmini ve takdirini görmesi, en sonunda Hakk’ın ona ayırdığı nasipten başka eline bir şey geçmeyeceğini idrak etmesi, hizmeti ifa ve hizmette kusur etmesi konusunda İlahi tasarruf altında bulunduğunu anlamasıdır”.

Marifet konusunda Sehl b. Abdullah ise şöyle diyor: “Marifette ilk makamda kulun kalbine bir yakîn verilir, bununla bedeni sükûna kavuşur. Azalarına tevekkül verilir, bununla dünyada selamete erişir. Gönlüne bir hayat ya da hayret verilir, bununla da ahirette kurtuluşa erer.

Marifet, bir bakıma marifetullah bahsinin başlangıcıdır. Dolayısı ile Hz. Aişe validemizden rivayet edilen şu hadis-i şerifi burada nakletmemizde fayda bulunmaktadır. Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Evin payandası temelidir. Dinin payandası ise marifetullahtır. O da kesici akıl ile yakîndir.” Bunun üzerine Aişe validemiz soruyor: “Ya Resulallah, kesici akıl ne demektir?” Cevap olarak şöyle buyuruyorlar: “Allah’a karşı olan günahlardan kaçmak ve O’nun taatına sarılmaktır.”

Kuşeyri, bu konuda Risale’sinde bize şunları aktarıyor: “Allah’ı bilen her fert ariftir. Marifet ise, Allah’ı o güzel isim ve sıfatları ile anladıktan sonra insanın kötü ahlaktan kendini muhafaza etmesi, sonra da kalben O’nun kapısında uzun zaman durup manevi itikafa devam eden kimsenin sıfatıdır. İnsan, Cenab-ı Hakk’ın bu büyük lütfuna ulaşabilmek için Allah’a gönlünü doğrulukla açmalı, nefsinden gelebilecek her türlü vesveseyi kendisinden uzaklaştırmalı ve bu vesveselere kesinlikle kulak vermemelidir. Dolayısı ile bu insan nefsinin afetlerinden kurtulmuş, sırren Cenab-ı Hakk ile olan münacatı devam etmiş, her an Allah’a dönüş gücünü elde etmiş, Cenab-ı Hakk tarafından da kendisine bazı bilgiler verilmiş olur”.

12. Mârifetullah

Kuşeyri, Ebu Kasım’dan da şunları naklediyor: “Tasavvuf erbabının nezdinde marifetullah, Hakk’ın zikri ile arifin kalbini istila demek olduğundan, kalpteki nefse ait duygulardan olabildiğince uzak durmak gerekiyor. Çünkü arif, Allah’tan başkasını müşahede etmez, O’ndan başkasına dönüş yapmaz. Akıllı bir insan, önüne çıkan bir hadisede, kendine beliren bir olayda kalbine müracaat eder, düşünür ve olayı çözmeye çalışır. Ama arif böyle değildir. O, Rabbine dönüş yapmak sureti ile düşünür ve kurtuluş yolu arar.”

Zünnun’a: “Arifin çıkacağı ilk derece hangisidir?” diye sorulunca, şu cevabı vermişti: “Önce hayret, sonra fark ve ihtiyaç, sonra ittisal ve vuslat, en sonunda da yine hayret.”

Birinci hayret, kulun fiillerinin Allah ile vukua gelmesi ve Allah’ın kulu nezdindeki büyük nimetleri ile ilgilidir. Bu durumda kul kendi şükrünü O’nun nimetine denk bulmaz. Halbuki bu nimetlere şükür ile mukabele etmesi gerektiğine kanidir. Kul, Rabbine şükretse bu da Mevla’sının ona bir nimetidir. Bu da şükrü gerektirir. Kul çok önemsiz ve değersiz olarak gördüğü fiillerini, bu yüksek nimetlerin karşılığı olarak göremez fakat şükretmeyi de terk edilmesi caiz olmayan bir vazife olarak görür.

Dilerseniz hep birlikte marifetullah’ın, kendi içerisindeki daha yüksek bir boyutuna bakalım. Vasitî diyor ki: “İnsanlarda Allah’a muhtaç olma özelliği bulunduğu halde, insanın marifetullah’a sahip olabileceği düşünülebilir, kabul edilebilir mi?” Evet bu önemli bir sorudur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de Fatır Suresi 15. ayette şöyle buyurulmaktadır: “Ey insanlar, siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamde layık olan Allah’tır.” Öyleyse netice itibarı ile marifetullah da Allah’tan gelen, O’na ait bir özelliktir. Bu durumda, marifetullaha ulaşmış olan arif, marufunda yok olmuş demektir. Arif, varlığında yok olduğu o Sonsuz’un, yani Allah’ın pek çok perdelerden geçmiş sınırsız görüntüsünü müşahede yani görme derecesine ulaşmış ve dolayısı ile kendi varlığı Sonsuz’un varlığı ile -tabir caizse- yüksek derecede irtibatlanmıştır denilebilir. Hemen belirtelim ki bu sıfatlar marifetullah’ın çok yüce derecelerine ulaşma gibi büyük hedefleri olan kimselerin sıfatlarıdır.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, marifetullahın ve muhabbetullahın enginliklerine ulaştırması dileklerimizle…

İnşaAllâh, “Tasavvufta Makam ve Mertebeler II” başlıklı yazı ile devam etmeye çalışacağız…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s