Kur’ân-ı Kerîm’de Akıl

Musa Kâzım GÜLÇÜR

1 Şubat/2019

İÇİNDEKİLER

I. BÖLÜM 4

I. KUR’ÂN-I KERÎM’DE AKIL 4

I.I. AKIL KELİMESİNİN ANLAMLARI 5

I.II. KUR’ÂN-I KERÎM’DE AKIL KELİMESİNİN EŞ ANLAMLILARI 8

I.II.I. Lübb 8

I.II.II. Hilm 8

I.II.III. Fikir 9

I.II.IV. Nühâ 9

I.II.V. Hicr 9

II. BÖLÜM 9

II. KUR’ÂN-I KERÎM’DE AKIL 9

II.I. KUR’ÂN-I KERÎM KISSALARI VE AKIL 12

II.II. İNSANIN YARATILIŞI VE AKIL 14

II.III. AKIL VE ÎMÂN KONUSU 15

II.IV. AKIL VE TABİAT 16

III. BÖLÜM 18

III. KUR’ÂN-I KERÎM’DE AKIL EĞİTİMİ 18

III.I. İNANÇLI İLMÎ AKLIN OLUŞTURULMASI 19

III.II. BASİRETLERİN OLUŞTURULMASI 20

III.III. HİKMETİN OLUŞTURULMASI 20

III.IV. İLMÎ AKLIN OLUŞTURULMASI 21

SONUÇ 22

BİBLİYOGRAFYA 24

I. BÖLÜM

I. Kur’ân-ı Kerîm’de Akıl

İslâm dinindeki “İnsan” anlayışı, onu her yönüyle kuşatabilen bir anlayıştır. Ayrıca onun insanı ele alış tarzı, diğer bütün düşünce ve felsefî sistemlerden daha parlaktır. Çünkü her şeyden önce insan, yeryüzünde Allah’ın “halifesi”, O’nun kutlu vekilidir. Pek çok düşünce akımlarında ise insan, yerine göre topluma kurban edilirken, yerine göre de toplum insana feda edilmiştir; toplumcu ya da ferdiyetçi akımlarda olduğu gibi. Bu şekilde negatif sayılabilecek “insan” felsefelerinin sonucunda Batı, insanın en değerli varlığı olan “akıl” konusunda inhiraf etmiştir. Nitekim Batı “aklı”; Descartes’la birlikte “gaye”ler üzerinde kafa yormayı dışlıyordu. Auguste Comte’un pozitivizminden itibaren de dünyayı sadece “olgu”lar ve “kanun”lar boyutuna indirgiyordu. Spiritualizm’le beraber de aklı bir “hayaller şebekesi” gibi görüyordu.

Allah, insanı yeryüzünde kendi “halife”si yaparken, ona bu vazifesini mükemmel bir şekilde yerine getirebilecek imkânı, yani “aklı”, hem de kusursuz bir aklı vermiştir. Bu akıl; yaratılış “gaye”lerini anlamaya çalışan, eşya ve olaylar arasındaki “sebep”leri araştıran ve aynı zamanda her şeyde Allah’ın varlığının ve birliğinin “(ayet) işaret”lerini görmeye çalışan bir akıldır. Çünkü; ne sadece “sebep”lerin araştırmasına kapanan bir bilim, ne de sadece “gaye”lerin araştırmasına kapanan bilgelik, ne “ilk sebep”e, ne de “son gaye”ye erişebilirler.

“Akıl” konusunun, “Kur’ân” ve “Sünnet” gibi aslî ve evrensel kaynaklardan araştırma gayretlerinin; aklı Monod’un “zorunluluk” ve “tesadüf ünden, Sartre’ın “boş tutku” iddiasından ve Camus’nun “saçma”sı olmaktan koruyacağına inanıyoruz.

Bu konunun araştırılması kanaatimizce önemliydi. Çünkü özellikle günümüzde, İslâm dinini tamamen “doğmatik” bir yapılanma olarak gösterme gayretleri oldukça fazlalaşmıştır. İşin enteresan tarafı, İslâm dinini doğmatiklikle suçlamaya çalışanların kendilerini en büyük rasyonalist ya da rasyonalizm taraftarı ilan etmeleriydi. Halbuki din, çalışmamızda da görüleceği üzere aklı dışlayan doğmatik bir yapı değildir. Tam aksine, “inanma” gibi temel bir konuda dahi Kur’ân, aklını kullanmayanları yeriyor, onları “körü körüne inanmakla” suçluyordu. Aslında bu tür yakıştırmalarda bulunanlar şartsız bir şekilde “rasyonalizm” taraftarı olduklarından “doğmatik rasyonalist”ler sınıfına dahil olmaktadırlar.

I.I. Akıl Kelimesinin Anlamları

Akıl kelimesinin lügat ve ıstılah mânâları hakkında Râgıb el-İsfehânî şu bilgileri vermektedir: “İlmi elde etmeye yarayan hazır kuvveye akıl denir. Yine insanın bu kuvveyle elde ettiği ilme de akıl denir. Bunun için Emîru’l-Mü’minin (ra) şöyle der: Akıl ikidir:

1- Matbû (Doğuştan sahib olunan akıl)

2- Mesmû, (Matbû akılla elde edilen).”

Matbû akıl olmayınca mesmû akıl fayda vermez. Gözün görme gücü olmayınca Güneş ışığının fayda vermemesi gibi.

Matbû akıl insanda potansiyel güç olarak bulunan akıldır. Mesmû akıl ise, bu gücün geliştirilmişi, eğitilmiş olanıdır.

Matbû akla Resülullah (sas) şu sözüyle işaret etmektedir: “Allah, akıldan daha şerefli bir varlık yaratmamıştır.”

Mesmû olan akla da şu sözüyle işaret etmektedir: “Kişi, kendisini kötülüklerden alıkoyan ve hidâyete götüren akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır.” Bu mâna aynı zamanda, “وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَا اِلَّا الْعَالِمُونَ Hem bu meseller yok mu, biz onları insanlar için darbediyoruz, maamafih onu ancak alimler anlar” (Ankebut, 29/43) âyetinde kastedilen manadır. Allah’ın, kâfirleri akılsızlıkla zemmettiği bütün âyetlerdeki mana da budur. “صُمٌّ بُكْمٌ عُمْیٌ Onlar (kâfirler ve münafıklar) sağır, dilsiz ve kördürler” (Bakara, 2/18) âyetinde olduğu gibi. Yani onlar doğuştan bir akla sahip olmakla beraber bu akıllarını çalıştırıp onunla, hidâyete eremezler, yeni şeyler öğrenmezler.

Akılsızlık sebebiyle kuldan mesuliyetin kalktığını bildiren yerlerde ise akıldan maksat “matbu akıl”dır.

“Akıl” kelimesinin aslı lügatte tutmak ve bağlamaktır. Sanki akılla yeni bilgiler elde edilip, insanın akılla kendisine sahip olabilmesi sebebiyle akıl denilmiştir.[1]

Bir başka kaynakta ise şu bilgileri görüyoruz:

Akıl; hicr, nüha, ahmaklığın zıddı, çoğulu ukûl. Akıllı adam, yani işi bilen kişi. Âkıl ise, nefsini zapt eden ve onun isteklerine boyun eğmeyendir. Akıl, işlerde sebat ve kalp gibi anlamlara da gelmektedir. Akıla, akıl denmesinin sebebi, sahibini tehlikelere düşmekten koruduğu, yani onu hapsettiği içindir.[2]

Mevlevî Abdulhâkim, Şerhu’l-Mevâkıf fî Ta’rîfi’n-Nazar haşiyesinde şöyle denmektedir: “Akıl; madde gibi keyfiyet, kemiyet, gibi harici varlıkta bulunan ve sonradan lahik olan avarız-ı cüz’iyyenin giremediği şeyin idraki, anlaşılmasıdır” diyor. Diğer bir ifadeyle akıl, tecridle hasıl olsa bile haricî levâhıkdan uzak cüz’î ya da küllî eşyanın algılanmasıdır.

Filozoflara göre akıl; cisim olmayan, mümkün bir mevcuttur. Zatında mücerred bir cevherdir. Fâaliyetinde cismanî bir aletten müstağni, diğer bir ifadeyle hem fiilinde hem de zatında mücerred bir cevherdir. Yani, cisim ve cismanî değildir. Ayrıca fiilleri cisimle müteallak da değildir.

Kelamcılar ise şöyle demektedir: Delile göre bizim yanımızda mücerredin ispatı yoktur. Bu ister mevcut ister gayr-ı mevcut, ister mümkin, isterse de mümtenî olsun fark etmez.[3]

Kamus tercemesinde ise şu bilgilere rastlıyoruz: Akıl, ilim ve idrak mânâsınadır. Zihinde hasıl olan sûretten ibarettir. Alâ kavl, eşyanın hüsün ve kubuh, kemâl ve noksanına müteallak sıfatını idrake ıtlak olunur. Bu, mânâyı evvelden hâsdır. Ve inde’l-baz, iki hayır olan şeyin, hayırda ezyed ve eblağ olanını ve iki şer olan şeyin şer ve mazarratda eşed ve evfer olanını idrakten ibarettir. Bazıları indinde de umûr-u adlîye ıtlak olunur. Yani akıl, bir kuvven mâneviyyedir ki, insan onun vasıtasıyla kabih ve hasen beynini fark ve temyiz eder. İşte ol kuvvetten kezalik zihin, insanda bazı mukaddimat sebebi ile hasıl ve müteretteb olan suver ve mânâ-yı müctemiadan ibarettir ki, onların vasıtasıyla a’raz ve mesâlih ve umûra vucüh-i layikası üzere müsteteb ve müstakim ve müstekmil olur. Kezalik, insanın hareket ve kelimatı babında kendisine mahsus heyet-i mahmude ve şuyû-u matbûadan ibarettir.[4]

Seyyid Şerif Cürcânî de akıl konusunda on kadar tarif yapıyor. Şöyle ki:

1. Akıl, özünde maddeden mücerred, fiilde ise maddeye mukarin bir cevherdir ki bu mukarenet herkesin ene (ben) diye tarif ettiği nefs-i nâtıka yani şahsiyettir.

2. Akıl, Allah’ın insan bedenine müteallik olarak yarattığı rûhânî bir cevherdir.

3. Akıl, hakkı ve bâtılı tanıyan kalpteki bir nurdur.

4. Akıl, maddeden mücerred, bedenle taalluku, tedbir ve tasarruf ilişkisi olan bir cevherdir.

5. Akıl, nefs-i natıkanın bir kuvvetidir. Bu açıktır, çünkü âkile kuvveti nefs-i nâtıkaya mugâyirdir. Yine, gerçekte fail nefistir. Akıl ise nefse göre bıçağın kesici için alet olması menzilesindedir.

6. Bir görüşe göre de akıl, nefis ve zihin birdir. Ancak bu şey müdrik olduğu için akıl, mutasarrıf olduğu için nefis, idrâke yardımcı olduğu için de zihin denilmiştir.

7. Akıl, kendisiyle eşyanın hakikatinin bilinebildiği bir şeydir. Bir görüşe göre aklın yeri baş, bir diğerine göre ise kalpdir.

8. Akl-ı heyûlânî: Bu ise ma’kulâtı idrak edebilen sırf istidattır. Bu ma’kulât da çocuklarda olduğu gibi fiilden hâlî mahza kuvvettir. Heyulaya nisbet edilmesi ise, bu mertebedeki nefsin haddizatında bütün sûretlerden hâlî olan heyula-i ûlâya benzemesinden dolayıdır.

9. Akıl deve yuları (ikâl) kelimesinden alınmıştır ki; akıl sahiplerini doğru yoldan sapmadan korur. Sahih olan akil, gâibâtı vasıtalarla, mahsüsatı ise müşahede ile idrak edebilen mücerred bir cevherdir.

10. Akıl bi’l-meleke: Bu ise zarûriyât ilmidir. Nefsin, nazariyatı iktisab edebilme istidadıdır.[5]

Cürcânî’nin de yapmış olduğu tariflerden anlaşıldığı üzere akıl tariflerinde çoğunlukla “mücerred cevher” tabiri kullanılmaktadır. Akıl kelimesinin felsefe, kelâm ve tasavvufta değişik manaları vardır.[6]

I.II. Kur’ân-ı Kerîm’de Akıl Kelimesinin Eş Anlamlıları

Kur’ân’da akıl kelimesiyle eş manalı başka kelimeler de kullanılmıştır. Bu kelimelerin bir kısmı tarifleri ile beraber aşağıya alınmıştır.

I.II.I. Lübb

Şaibeden uzak akıl, zekaca üstün akıl. Bu meyanda her “lübb” akıl, ama her akıl “lübb” değildir.[7]

Her şeyin özü, yenilen şeylerin içi, her şeyin hâlisi, meyvenin yenilen kısmı, insanda ise kalbe konulan akıl.[8]

Hayallerden ve vehimden uzak, safi, mukaddes nurla nurlanmış, nurlu akıl.[9]

Kur’ân’da bu kelimenin kullanıldığı ilk âyette (Âl-i İmrân, 3/190) lübb sahipleri, aklî faaliyetlerden olan “tefekkür ve tezekkür”le vasıflandırılmışlardır. Diğer ilgi çeken bir nokta ise “and olsun bunda akleden bir toplum için deliller vardır” (Bakara, 2/164) âyetiyle “bunda lübb sahipleri için deliller vardır” (Âl-i İmrân, 3/190) âyeti arasındaki büyük benzerliktir. Dolayısıyla “akıl ve lübb” kelimelerinin eşanlamlı olarak kullanıldığında şüphe yoktur.

I.II.II. Hilm

Nefsin ve tabiatın kızgınlık ve heyecandan alıkonulması. Hilim aslında akıl anlamında değildir. Ancak aklın müsebbebâtından biri olduğu vechiyle “akıl” olarak da yorumlanmıştır.[10] Ancak Rağıb böyle söylerken İbn Manzur daha net bir şekilde bu kelimenin akıl anlamına geldiğini, cemisinin ise “ahlâm” ve “hulûm” şeklinde olduğunu belirtmektedir.[11]

Hilm, bilindiği gibi aynı zamanda Allah’a ait bir sıfattır. Cenab-ı Hak pek çok âyette bize kendisini “Halîm” olarak tanıtır. Ancak: “Yoksa, bunu onlara akılları mı emrediyor?” (Tûr, 52/32) âyeti, bu kelimenin insanlar için de kullanılabileceğine işaret etmektedir.

I.II.III. Fikir

İlmi mâlum hale getiren kuvvet. Tefekkür ise bu kuvvetin akıl gücü oranında cevelanından ibarettir ve sadece insanlara mahsustur. Tefekkür ayrıca kalpte meydana gelen surettir. Bundan dolayıdır ki; “Allah’ın Zâtını değil ama O’nun eserlerini tefekkür etmek” gerekmektedir. Çünkü, Allah’ın zâtını düşünmek, O’na bir sûret vermek demektir.[12]

I.II.IV. Nühâ

Bu kelimenin tekili en-nühye olup, cemîsi “nühâ”dır. Kötülüklerden nehyeden, alıkoyan anlamına gelmektedir.[13]

Bu kelime Kur’ân’da sadece iki âyetin sonunda geçmektedir. (Tâhâ, 20/54, 58) Şayet bu kelimeler kaldırılıp da yerlerine “akletme” ya da “lübb sahipleri” gibi kelimeler konulsa anlamca bir değişiklik meydana gelmemektedir. Bu da sözkonusu kelimenin “akletme” kelimesiyle eş mânâlı olarak kullanıldığını gösterir.

I.II.V. Hicr

Yine “akıl” kelimesi yerine “hicr” tabiri de kullanılmıştır. Çünkü insan “hicr” ile, nefsinin çağrısını menedebilmektedir.[14] Bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de Fecr sûresinde geçmektedir. (Fecr, 89/5)

Bu müteradifleri de kısaca gördükten sonra “Kur’ân’da akıl” konusuna geçiyoruz.

II. BÖLÜM

II. Kur’ân-ı Kerîm’de Akıl

Kur’ân-ı Kerîm, “a-k-l” maddesini daimî bir şekilde fiil haliyle kullanmıştır. “Akletme” fiilinin kullanıldığı toplam âyet sayısı 49 kadardır. Bu âyetlerden 22 kadarı Medîne’de 27 kadarı da Mekke’de nazil olmuştur. Bu âyetlerin Mekkîlik ya da Medenîlik açısından hemen hemen yarı yarıya oluşu, yani yansının inkârcı Mekke toplumuna, diğer yarısının da inançlı Medîne toplumuna hitap ediyor olması, aklı kullanmaya davet açısından her iki toplumu eşit tutması demektir ki bu nokta şayan-ı dikkattir kanaatindeyiz.

Bazı filozoflar, Kur’ân’da “akıl” kelimesinin isim halinde geçmemesini tenkit konusu yaparak: “Demek ki Kur’ân’ın bir akıl felsefesi yoktur” iddiasında bulunmaktadırlar.

Halbuki Arapça’da masdarsız bir fiil yoktur. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in, “akletme” kelimesini sadece fiil hali ile kullanmasından yola çıkarak kelimenin masdarını yok saydığını ileri sürmek ve bir akıl felsefesinin olmadığını iddia etmek çok anlamsızdır.

Ayrıca akıl şayet faal ve pratik ise, yani bir işi görmekteyse faydalıdır. Faaliyeti olmayan bir iş görüp faydası dokunmayan ve pratikte bir işe yaramayan akıl düşünemeyeceğimiz gibi, sadece aklın felsefesini yapan, onun fonksiyonları konusunda izah ve açıklama getiremeyen bir akıl felsefesinin de insanlara faydalı olacağı öne sürülemez. Dolayısıyla Kur’ân, aklı fonksiyonel göstererek, onun gücü ve yapabilecekleri konusunda insanları haberdar etmekle, bir açıdan insanın sonsuz hayata hazırlanabilmesi, ebedî mükâfatı kazanabilmesi için aklını ne şekilde kullanması gerektiğini gözler önüne sermiştir.

Bu kısa temhidden sonra Kur’ân’da “akl”ı sözkonusu eden âyetlerin incelenmesine geçebiliriz.

Âl-i İmrân sûresindeki bir âyette şöyle buyrulmaktadır. “Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız? Halbuki Tevrat ve İncil kesinlikle ondan sonra indi. Siz hiç düşünmez misiniz? İşte siz böyle kişilersiniz! Çünkü az bir miktar bilginiz olan şey hakkında münakaşa ettiniz. Hal böyle iken hiç bilginiz olmayan bir hususta niçin tartışırsınız? Oysaki Allah her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Âl-i imrân, 3/65-66) Bu âyetlerde bilgi ‘ilim’ akledebilme için bir illet olarak görülüyor. Çünkü bilgi azlığı, o konuda tartışmanın en azından yapılmamasını gerektiriyor. Ayrıca bu tartışmanın bilgi azlığından dolayı yapılmaması da akledebilenlere mahsus bir vasıf olarak hissediliyor.

Bütün bunlardan ayrı olarak bilgisi olup akledebilenlerin bir konuyu tartışabiliyor ya da hüküm verebiliyor olması, dolayısıyla bu kişilere âkıl (akıllı) denilmesi, kanaatimizce kendini hemen bu âyette “herşeyi bilen” olarak tanıtan Allah’ın “küllî akıl” olarak isimlendirilebileceğine bir işaret olmaktadır.[15]

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurulur: “Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun dense, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)’a uyarız derler.’ Peki ama ataları akletmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?” (Bakara, 2/170)

Bu âyetin bir benzerinde de (Mâide, 5/104) “akletmezler” kelimesi yerine “bilmezler” kelimesi geçmektedir ki bu da bizim “bilme” ve “akletme” kelimeleri arasında kurmuş olduğumuz ilişkiyi doğrulamaktadır.

Ayrıca bu âyetler, aklı kullanmadan, araştırma yapmaksızın herhangi bir hükme körü körüne inanılmasını ayıplamaktadır. Dolayısıyla Allah’a ve diğer iman esaslarına imana çağıran Kur’ân-ı Kerîm’in insanların akıllarını kullanmadan aklî kuvvelerini bir kenara iterek inanmalarını istediğini var saymak büyük bir yanlışlıktır. Zaten din, aklı olana hitap etmektedir. Bundan dolayıdır ki Efendimiz (sas); “Kişinin olgunluğu aklı iledir. Aklı olmayanın dini de yoktur”[16] buyurmuştur.

Yunus sûresi 99. âyette ise; şayet Allah dileseydi bütün insanların mü’min olacağı, peygamberin bu insanları mü’min olmaları için zorlamayacağı, Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin inanamayacağı ve pisliğin ancak akıllarını kullanmayanlara ait olduğu belirtildikten sonra âyetler şöyle devam ediyor:

“Göklerde ve yerlerde olanlara bakın! de. Ama (Göklerde ve yerlerde bulunan) o âyetler ve uyarmalar, inanmayacak bir topluma yarar sağlamaz. Onlar sadece kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen günler gibi (acı günler) bekliyorlar öyle mi? De ki: O halde bekleyin ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Yunus, 10/99-102).

Bu âyetlerden kanaatimizce şu hususlar tebarüz etmektedir:

1. Yeryüzü ve uzayda, Allah’ın sonsuz gücünü gösteren o büyük denge ve âhenkten, inananlar imanlarını artırmakta, ancak inançsızlar bu büyük dengeyi gördükten sonra dahi Yüce Yaratıcıyı kabul etmeyebilmektedirler.

2. Dünyada ve onun atmosferinde meydana gelen uyarıcı mahiyetteki olaylar yine inançsız bir topluluğa fayda vermemektedir. Nitekim dünya ve atmosfer hızla kirlenmekte, belki yüz yıl sonra bu dünya yaşanılmaz bir yer haline gelebilecek duruma sahip bulunmakta, zararlı ultraviyole ışınlarını tesirsiz hale getiren ozonosfer yok olmakta, ama aklını kullanmayan toplumlar, bütün bu olayların bir kudret elinde bulunduğunu, o dilerse, şer ve mazarratların tamamıyla defedilebileceğini hâlâ idrak edememektedirler.

3. Ayrıca dünyada meydana gelen sel, deprem vb. afetlerin Allah’ın kontrolü ve bilgisi dahilinde olup, bu olayların akledebilenler için bir başka mânâ, yani uyarı mesajları taşıdığı herhalde gözden ırak tutulmaması gereken bir noktadır. Bu hususta Rum; 30/41 ve 67 el-Mülk; 8 âyetlerinin konumuzla irtibatlı olduğunu düşünüyoruz.

4. Son olarak inançsız bir toplumun imana gelmesiyle, dünya hayatında onları saran rezillik ve rüsvaylığın ortadan kalkabileceği, aksi halde, ne kadar ıslah edici, yeni dünya nizamlarını tesis edici olduklarını iddia etseler de yapmış oldukları işler kendilerine süslü gösterildiğinden ve güzel iş yaptıklarını zannettiklerinden ötürü akıllarını kullanmayan bu milletler tam bir bozgun yaşarlar ve dolayısıyla müfsittirler. Bazı insanlar da Allah’ın, bu müfsid ve akılsızlara acil bir dünyevî ceza vermemesine bakarak iman zaafına düşebilmekte, hatta bu ülke ve milletlerin yerinde olmayı dahi bazen arzulamaktadırlar. Halbuki Allah böyle toplumlara belirli bir mühlet verip onları yaşatmaktadır. (Bakara, 2/11-15; Kasas, 28/82)

II.I. Kur’ân-ı Kerîm Kıssaları ve Akıl

İnançsızların akıllarını kullanmamaları konusunda Kur’ân’ın, kıssalar îrâd ettiğini de görürüz. Bu kıssalardan birisi İbrahim (as) ile kavmi arasındaki putların kırılması muhaveresidir. Kur’ân’da bu kıssa şöyle nakledilir:

– Andolsun Biz, önceden İbrahim’e de doğru yolu bilme kabiliyeti vermiştik. Zaten Biz onun olgun insan olduğunu biliyorduk.

– Babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller nedir?”

– Babalarımızı onlara tapar bulduk (onun için biz de onlara tapıyoruz) dediler.

– Doğrusu siz de babalarınız da açık bir sapıklık içerisine düşmüşsünüz! dedi.

– Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?

– Hayır, dedi, sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, bunları O yaratmıştır ve ben, buna şehadet edenlerdenim.

– Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım! (Hz. İbrahim’in bu sözü gizli olarak söylediği ve kendisini sadece bir kişinin duyduğu rivayeti de vardır.)

– Sonunda (İbrahim) onları parça parça etti, yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

– (Döndükleri zaman): “Bunu tanrılarımıza kim yaptı. Muhakkak o zalimlerden biridir” dediler.

– “Onları diline dolayan bir genç işittik, kendisine İbrahim deniliyormuş” dediler.

– Onu insanların gözü önüne getirin de (Ona ne biçim ceza verdiğimize) tanık olsunlar, dediler.

– Hayır, dedi, (büyük putu göstererek) işte büyükleri yapmış, onlara sorun eğer konuşurlarsa![17]

– Kendi vicdanlarına başvurup (içlerinden): “Hakikaten sizler haksızsınız” dediler.

– Peki siz Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?

– Yuh size ve Allah’tan başta taptıklarınıza. Aklınızı kullanmıyor musunuz? (Enbiyâ, 21/51-67).

Görüldüğü üzere, tapınma, tevhid ve ulûhiyyet inancı gibi en yüce ve en yüksek inanç konularında dahi Kur’ân, insanların akıllarını kullanmaları gerektiği hususunda oldukça net bir tavır koymaktadır. Dolayısıyla dinin, inanç umdelerinin hemen hiç birisinde insan, aklını kullanmamaya çağrılmamakta, bilakis din bütünüyle akla hitap etmektedir. Toplumumuzda, özellikle günümüzde hâlâ bazı hurâfe sayılabilecek tutum ve davranışların sürüyor olması insanımızın hem selim akılla olayları muhakeme etmemesi/edememesi, hem de yeterli din eğitimi alamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.

İnsanların inanç konusunda akıllarını kullanmamaları ile ilgili diğer bir Kur’ân kıssası da Musa (as) ile Fir’avun arasında geçen şu tartışmadır.

– Fir’avun dedi ki: (Ey Mûsâ) âlemlerin Rabbi nedir?

– Mûsâ: “O sizin de Rabbiniz evvelki atalarınızın da Rabbidir” dedi.

– (Fir’avun): “Size gönderilen elçiniz muhakkak delidir” dedi.

– (Mûsa devamla): “Eğer aklederseniz O, doğunun, batının ve bunlar arasında bulunanların Rabbidir” dedi (Şuârâ, 26/23-28).

Bu âyetten 191. âyete kadar sürekli olarak, yeryüzünün gerçeği arayan kimseler için “âyetlerle dolu olduğu ifade edilmiştir. Ancak aklını kullanmayanlar ve doğru yoldan sapmış bulunanlar bu âyetleri görseler de aklını kullanmayı bir tarafa itmiş, gözünü hakikatlere karşı kapamıştır. Çağlar boyu bu tür inançsız kişi ve grupların tartışma biçimleri, karşı çıkışları, inanmamak ve aklını ilâhî istikâmette kullanmamak için ileri sürdükleri bahane ve özürleri, bunun sonunda da uğradıkları feci akıbetleri hep aynı olmuştur.

Ayrıca bu ayetlerde söz konusu edilen “doğu” ve “batı” konusu vardır ki başlı başına bir inceleme alanıdır kanaatindeyiz. Çünkü, günümüzde dünyayı inançlı doğulular, yani şark toplumu ve inançsız batılılar, yani garp toplumu şeklinde sunî olarak ikiye ayıranlara, şark toplumlarını dindarlıklarından ötürü gericilikle suçlayanlara verilecek cevap bugün de ayette olduğu şekildedir, kanaatindeyiz. Yani Allah (cc) arzın sadece bir bölümü olan şarkın değil aynı zamanda garbın da Rabbidir. Bu husus aynı zamanda İslâm dininin evrenselliğine ayrı bir buud kazandırmaktadır.

II.II. İnsanın Yaratılışı ve Akıl

Makro kozmosun küçültülmüş bir misali olan mikro kozmos yani insan ve onun yaratılışındaki akılları hayrette bırakan sanatı araştırma ruhu İslâm’ın gelişi ile beraber âdeta doruk noktasına ulaşmıştır. Biz burada konumuzla ilgili sadece bir âyeti belirteceğiz ki o da şudur:

“O’dur ki, sizi (önce) topraktan, sonra spermadan, sonra mudğadan yarattı. Sonra sizi çocuk olarak (annelerinizin karnından) çıkarıyor. Sonra güçlü çağınıza eresiniz, sonra da ihtiyarlar olasınız diye sizi yaratıyor. İçinizden kimi de daha (ergenlik veya ihtiyarlık çağına ermeden) önce öldürülüyor. Belli süreye erişmeniz ve aklınızı kullanıp Allah’ın bundaki hikmetlerini anlamanız için böyle yapar” (Mü’min, 40/67).

Bu konuda benzer bir âyetler topluluğu da Mü’minûn sûresinin 12-15. âyetleridir. İlâhiyâtçılar ile tıp bilginlerinin sadece bu konuda yapacakları müşterek bir çalışma ile, Allah’ın insanda yarattığı ve yaratmakta olduğu harikulâdeliklerin akılları ne derece hayrette bırakabilecek bir şekilde olduğunu göstermesi açısından kayda değer bir husustur. Böylece bilim dünyası “Tıbb-ı Nebevî”nin yanında bir de “Tıbb-ı Kur’ânî” ile de tanışabilecektir kanaatindeyiz.

II.III. Akıl ve İman Konusu

Günümüzde bir takım ilmî spekülasyon ve sansasyonlarla insanımızı idlâl etmeye çalışanlar, akıl ve iman arasında bir tezadın ya da çatışmanın varlığını kabul etmede ve ettirmede oldukça acelecilik ve yanılgı içerisindedirler. Çünkü akıl, iman ile tezat halinde olmadığı gibi tam aksine uyum içerisindedir. Yani aklını gerçek gücüyle kullanmaya gayret eden kişi, aklî araştırma sonuçlarının Allah’a iman ile en yüksek derecede uyum halinde olduğunu görmekle hayretini bir kat daha artırmaktadır. Dolayısıyla aklî sapmalardan uzak kalmayı dilemek, irade etmek gerekmektedir. Bu nedenle, aşağıya meâlini aldığımız âyet-i kerîme oldukça dikkat çekicidir.

“İçlerinden sana kulak verip (Kur’ânı) dinleyenler de vardır. Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa!” (Yûnus, 42/10).

Öyle görülüyor ki, iman sözkonusu olduğunda aklî melekeyi tam anlamıyla kullanma öncesi, bir alt basamak olan irade[18] iyi ya da kötü yönde harekete geçmektedir. Bu iradenin iyi ya da kötüye yönelmesinden sonra da aklı kullanma devreye girmektedir. Böylece bizler şu ayetin anlamını daha iyi kavrayabiliriz: “Kâfirlerin hali, bağırıp çağırmak dışında bir şey duymayan, yine de haykıran kimsenin haline benziyor. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Onun için akletmezler.” (Bakara, 2/ 171). Bu durum bize “önyargı”, “peşin hüküm” dediğimiz aklî muhakemeye zıt bir hususu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, inanç konusunda menfî önyargısı bulunan kişilerin, yani sezme, anlama ve kavrama iradelerini olumsuz yönde kullanan kişilerin, bu konuda akıllarını kullanabilmeleri imkân harici gibi görünmektedir.

Ancak zihnimize şöyle bir soru gelebilir: Acaba, iradelerini, inanç konusunda müspet harekete geçirenlerin durumu, bir öncekiler gibi akıllarını kullanamama riskini beraberinde getirmekte midir? Cevap olarak “hayır” diyoruz. Çünkü, inanç konusunda iradenin müspet yönde harekete geçirilmesi, aklı kullanma için ilk basamağı oluşturmaktadır. Bu nedenle aklın devreye girmemesi gibi bir olay söz konusu değildir. Bununla beraber şunu da söylemeliyiz ki, iradesini inanma yönünde kullanan bazı kişiler yine inanç konusunda akıllarını kullanmada pasif kalabilmektedir. Bu ise dinimizde pek de övülen bir haslet değildir. Çünkü imanın, inancın aklı kullanmadan taklidî bir şekilde değil de tahkikî olarak yani aklın devreye girdiği durumlar daha fazla övülmüştür.

II.IV. Akıl ve Tabiat

Kur’ân gece ve gündüzün yaratılmasında, yerkürede birbirine komşu kıtaların, ekinliklerin bulunmasında (er-Râ’d, 13/4) güneşin, ayın ve yıldızların Allah’ın emri ile hareketinde, gökten indirilen suda, hayvanlardan elde edilen gıdalarda aklını kullananlar için ibretler bulunduğunu belirtiyor. (en-Nahl, 16/12)

Öyleyse tabiatta meydana gelen olayları, alışılmışlığın ve âdiyattan saymanın verdiği gafletten silkinerek, daha değişik bir gözle değerlendirmek gerekmektedir. Aklın ve ferasetin kullanılmasıyla insan, olaylar arasında irtibat kurmada zorlanmayacak, kâinatta ve tabiatta meydana gelen baş döndürücü nizam ve ahengin mûcidine ulaşacak ve bir anlamda da bu hareketiyle kendisine ve diğer insanlara bahşedilmiş olan sayısız nimetlere az da olsa şükürle mukabele edebilmiş olacaktır.

Gerçekten de Kur’ân’ın ifadesiyle, dünyada emre amade kılınan canlılar vasıtasıyla insanoğluna büyük bir nimet bahşedilmiştir. Ancak, bu hadd ü hesaba sığmayan, sayılmak istendiğinde saymaktan aciz kalacağımız (ibrahim, 14/34) bunca nimet karşısında bile insan; akletmeyen, sağır ve dilsiz bir hale gelebilmekte (el-Enfâl, 8/22) hatta, hayvandan daha aşağı bir görüntü (el-Furkân, 25/44) meydana getirebilmektedir.

Yine Kur’ân; gökten indirilen su/rızık, yeryüzünün ölümünden sonra diriltilmesinde, aklını kullanan bir toplum için Allah’ın varlığına dair pek çok deliller bulunduğunu (Ankebut, 29/63), (Rûm, 30/ 24), (el-Casiye, 45/5) belirtiyor.

Burada yeri gelmişken hemen şu hususun belirtilmesinde fayda mülâhaza ediyoruz. Aklın; Allah’ın geniş dairedeki faaliyetlerine bakıp, o faaliyetlerdeki baş döndürücü ahengin büyüsünde boğulmaması için, Kur’ân âyetlerinde, büyük dairedeki faaliyetlerle en küçük dairedeki işler beraber zikredilir (Rûm, 30/ 22) ki buna kelâmda “vahdet için ehâdiyet” denilmektedir.

Bu konu ile ilgili diğer bir âyette ise şunları görüyoruz:

“O; geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Diğer yıldızlar da Allah’ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda akleden bir millet için pek çok deliller vardır.” (Nahl, 16/ 12), Astronominin gelişmesinde Kur’ân’ın çok büyük rolü olduğu bilinen bir gerçektir. İslâm tarihi boyunca çeşitli İslâm merkezlerinde oluşturulan rasathaneler bunun en açık bir delilidir. Bütün Müslüman gökbilimciler Kur’ân’ın bu ve benzeri âyetlerini kendilerine hep bir çıkış noktası addetmişlerdir.

Başka bir âyette de: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında; rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) deliller vardır” (Bakara, 2/75) buyurulmaktadır.

Bu âyet-i kerîmelerde dikkatimizi çeken diğer bir husus ise, Kur’ân’ın: “düşünen bir topluluk/millet” ifadesini kullanıyor olmasıdır. Ayetlerdeki bu tavsiflerden hareketle, “toplumu bir organizma şeklinde kabul eden sosyologların haklılık payı daha da güçlenmektedir” şeklindeki bir yargı yanlış mı olur? Ya da “ferdin zarar ve kötülüklerden ferdî akıl vasıtasıyla sakınıyor olması, toplumun da toplumsal akıl vasıtasıyla bünyesine uygun olmayan zararlı öğelerden sakınması” şeklinde varsayımda haklılık payı ne derecededir? Ancak şimdilik bu soruları zihnimizde birer istifham olarak bırakıyor, mevzuya ilgi duyan din sosyologlarının ileride bu konuyu derinlemesine inceleyeceklerini ümit ediyoruz.

III. BÖLÜM

III. Kur’ân-ı Kerîm’de Akıl Eğitimi

Akıl eğitiminin ne derece önemli olduğu hususu izahtan varestedir. Akıl eğitiminin öneminin sebebi; öncelikle eğitimcilerin eğitimde ilerlemesi, ikinci olarak da ülkenin çeşitli ilmî sahalarda ilerleyebilmesini sağladığı içindir. Çünkü ilmî inkişaflar eğitimcilerin eğitimde ilerlemesine, bu eğitimcilerin ilmen ilerleyebilmesi de akıl eğitimine bağlıdır. Akıl ise, herkesin kabul edeceği üzere insanın en değerli varlığıdır. Dolayısıyla akıl eğitimi, akıl ya da idrak diyebileceğimiz ünitelerin, yani insanın en değerli varlığının gelişmesine sebep olmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’in akıl konusunda îrad ettiği nasslardan anlayabildiğimiz kadarıyla akıl; insanın amellerinden mesul olması, hak-batıl, hayır-şer, hüsün-kubuh, ilim-cehalet arasında temyizde bulunabilmesi ve bunlara bağlı olarak da hak, hayır, hüsün ve ilmi tercih edip; batıl, şer, kubuh ve cehaletten de uzak durmakla mükellef olmasıdır. Dolayısıyla insan, bu akıl gücünü yaratıcısının dilediği şekilde kullanmalı, dünyevî ve uhrevî hüsrana düşmemelidir. Cenab-ı Hak, dalalet ve inhiraf sebebi olarak akl-ı selimle amel etmemeyi gösterir ve şöyle der:

“Diyorlar ki, şayet işitseydik ya da akletseydik cehennemliklerden olmayacaktık.”

“Allah’ın kelâmını işitiyorlar, ama onu aklettikten sonra (dahi) tahrif ediyorlar.”

“İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik kitabı da okuyorsunuz.” (Bakara, 2/75).

“İşte biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz. Bu misalleri ise ancak bilgin olanlar aklederler.” (Ankebut, 29/43).

Ayrıca dini tebliğ karşılığında ücret beklenmemesi ve istenmemesi mevzuu tebliğ faaliyetlerinin makul görünmesi açısından ayrı bir önem arz etmektedir ki, diğer türlü insanlar yapılan hayırlı çalışmaların arkasında menfaat olduğu düşüncesiyle gerçeklere sırt çevirebilir, yani akıllarını kullanmayabilirler (Hûd, 11/51).

Yine, yeryüzünde dolaşıp, daha önceki ümmetlerin sonlarının nasıl olduğunu temaşa etmek ve onların fısk u fücur adına yapmış oldukları hatalar sebebiyle uğramış oldukları feci âkibetlerini değerlendirmek yoluyla korunmak da aklını kullanabilenlere has bir sıfat sayılmıştır (Yûsuf, 12/109).

Âyetlerdeki, ibret amacıyla yeryüzünde dolaşıp, gezme ve temaşa konusundan hareket ederek “akıl-akletme” sözcükleri ile “filozof” sözcüğü arasında küçük de olsa bir bağlantı kurmak istiyoruz. Şöyle ki: “Bilgiyi seven, bilge” anlamına gelen Grekçe “philosophy” sözcüğü, asıl ve birinci anlamını pratik hayattan almaktadır. Yani “sophos”dan ilk anlaşılan şey, “beceri ve iktidar sahibi kişi’dir. Herodot da sözcüğü bu anlamda yani “hayat tecrübesi fazla kişi” anlamında kullanır. Meselâ o, Atinalı Solon’u, birçok ülkeyi gezip görmesinden dolayı “theoria” (görme, kuşatıcı bakış) sahibi bir filozof sayar.[19]

Dolayısıyla, ibret ve tefekkür için yapılan geziler aklın düzgün kullanılabilmesinde ve işletilmesinde önemlidir. Hatta insanımız arasında: “Çok gezen mi bilir çok yaşayan mı?” sözü çok dolaşanın daha fazla bilgili olacağı anlamında kullanılmaktadır.

Bu mülâhazalardan sonra da kısaca, İslâm’da akıl eğitiminin çeşitli yönlerine geçmek istiyoruz.

III.I. İnançlı İlmî Aklın Oluşturulması

Günümüzde her felsefe ve ideoloji eğitim yolu ile, hayata ve olaylara kendi mantığı ve bakış açısı ile bakan bir akıl oluşturma yolunda gayret göstermektedir. Bizlerin de toplumdaki fertleri eğiterek, selim bir akılla düşünebilecek, hayata ve olaylara İslâmî bakış açısı ile yönelebilecek hale getirmemiz gerekmektedir. Çünkü eğitim, artık sadece bir ilim olmaktan öte bir sanat durumundadır. Fertlerin istenilen düşünce platformuna gelebilmeleri için, eğitimin bütün gücü kullanılmaktadır. Materyalist, ateist vb. felsefeler fertleri eğitim yolu ile diledikleri şekle sokmakta ve felsefî görüşleri ile onların akıllarını, hakikatleri göremeyecekleri, kendi dışlarındaki gerçekleri her ne suretle olursa olsun, reddedebilecekleri bir hale getirmekte, yine bu kişileri kendi görüşlerine alabildiğince tutkun ve müdafaacı hale getirmektedir.

Bizlerin de insanımızın varlığa ve onun özüne, hayata ve ötesine İslâmî tarzda bakabilecekleri bir şekilde akıllarını eğitebilmemiz gerekmektedir. Böylece insanlar, aklî ve ilmî açıdan her açılım ve gelişmelerinde gerçekleri daha iyi görebilecek, Allah’ın eşyadaki “âyet’lerini daha iyi anlayabilecek ve sonra da kendisini bulunabilecekleri bir inanç sağlamlığına ulaşmış olacaklardır.

“İşte bu misalleri insanlara anlatıyoruz. Ama bunları ancak bilgin olanlar anlar.” (Ankebut. 29/43) Bu bilginler Allah’ın yarattıklarına Rabbani bir bakışla ve Allah’ın nuru ile bakmaktadırlar. Diğerleri ise sadece karanlık, maddî bir bakışla olayları gözlemekte ama görememektedirler.

III.II. Basiretlerin Oluşturulması

Allah (cc) kitab’ı hak üzere indirmiş (İsra, 17/105) insanlara doğru bir yol resmetmiştir. İslâm davetçilerine ve eğitimcilere de insanlara bu doğru yolun gösterilmesi ve gerçeklerin açıklanması konusunda çağrıda bulunmuştur. Bu konuda Hz. Peygamber (sav) bilindiği gibi en güzel örnektir. Bir âyette Allah (cc) O’na hitaben şöyle demesini ister. “De ki: İşte benim yolum budur. Allah’a basiretle devam ederim. Ben ve bana uyanlar… Allah’ı tenzih ederim, ben ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf, 12/108) İslâm, insanlara gerçekleri gösterebilmek için, çeşitli idrak etme kabiliyetlerinin varlığından söz eder (Enam, 6/104).

Fahruddîn Razî bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Basair” kelimesi “basiret” kelimesinin çoğuludur. Nasıl “basar” kelimesi başta bulunan “göz” ile meydana gelen tam bir görmeyi belirtiyorsa, “basiret” kelimesi de “kalpte” meydana gelen tam bir idraki anlatır.[20]

“İnsan bilakis kendi nefsi konusunda basiret sahibidir” (Kıyame, 75/14) ve “Muhakkak ki Rabbinizden size basair gelmiştir” En’am, 6/104) âyetleri ve benzer diğer âyetler, basiretin hasıl olmasına sebep olduklarından dolayı “basâir” (basiretler) olarak adlandırılmıştır. Yoksa bu âyetlerden maksat dine ve onun delillerine bir çağrı yapmaktır.

III.III. Hikmetin Oluşturulması

“Hikmet” kelimesi, aklî ve ilmî bir şekilde gerçeğe ulaşmak anlamına gelmektedir. Hikmet, Allah’tan olursa eşyayı tanıtması ve onu en iyi bir şekilde var etmesidir. İnsandan olursa, varlığı tanıma ve hayırlı işler yapmadır. “Andolsun ki Lokman’a hikmeti verdik” (Lokman, 31/12) âyetinde kastedilen mânâ da bu ikincisidir.[21]

“Hikmetin öğretilmesi ve yaygınlaştırılması akıl eğitimi açısından oldukça önemlidir. Çünkü hikmet; akıllı, bilgili ve öğrendiği ilmî gerçekleri hayatın çeşitli yönlerine uygulayan bir şahsiyet kazandırmada gözardı edilemeyecek bir âmildir.

Hikmetin öneminden dolayı, Cenab-ı Hak bu kelimeyi hem “Kur’ân” hem de diğer kütüb-ü semaviye ile birlikte zikretmektedir. “… sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim.” (Maide, 5/110)

Yine bu nedenle Hz. Peygamber (sav). Kitab’ı talim, nefisleri tezkiye ve “hikmet’i öğretme vazifesi ile gönderilmiştir: “Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik” (Bakara, 2/151). Ayrıca İslâm’da, Allah yoluna davetin hikmet ve mev’ize-i hasene ile yapılması gerektiği de şu âyette belirtilmektedir: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır.” (Nahl, 16/125).

Bu kelime Kur’ân’da tam yirmi yerde zikredilmiştir. Bunlardan eğitim sahasında, Hz. Peygamber (sas)’in ve Lokman (as)’ın eğitimi konusu gözümüze çarpmaktadır: “Sizleri tezkiye etmek ve yine sizlere kitab’ı hikmeti öğretmek için…” (Bakara, 2/ 151) ve Lokman (as)’ın oğlunun, dolayısıyla günümüz, günümüz öncesi ve sonrası için ebeveynlerin çocuklarının eğitimi ile ilgili şu âyet-i kerîmeler:

“Andolsun ki Biz, Lokman’a hikmet verdik: Allah’a şükret, kim şükrederse kendisi için şükreder; ama kim nankörlük ederse Allah zengindir, övülmüştür.” (Lokman, 30/12) “Lokman süresindeki bu on ikinci ayetten on dokuzuncu âyete kadar Lokman (as)’ın oğluna yapmış olduğu tavsiyelerin başlıca şu konulardan oluştuğunu görmekteyiz: Şükür, şirk koşmama, iyilik ve şükür, ebeveyne iyilik ve şükür, ebeveynle şirk dışındaki konularda iyi geçinme, iyiliğin evrensel tutulması, namaz, emr-i bi’l ma’ruf-nehy-i an’il münker, sabır, kibirlenip böbürlenmeme, tutum ve tavırlarla ölçülü hareket etme.”

Saymış olduğumuz bu hususların hepsi de ayrı ayrı ehemmiyeti haizdir ve dolayısıyla müstakil birer çalışma ve araştırma konularıdır. Bu nedenle şimdilik bu konuları açmıyoruz.

III.IV. İlmî Aklın Oluşturulması

Bilindiği gibi eğitimcilere göre bilginin öğretilmesi sonucunda aklî gelişim olmaktadır. Bu nedenle Kur’ân, çeşitli vesilelerle ilmin ehemmiyetine dikkat çekmektedir: “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/10). “Allah, sizden iman edenlerle ilim verilenleri derecelere yükseltir.” (Mücadele, 58/11).

Kur’ân’da bir insanın bir başkasına karşı ancak şu üç şeyden dolayı tercih edileceğini görüyoruz. Bunlar; ilim, iman ve takvadır (Mücadele, 58/11; Zümer, 39/10; Sa’d, 38/28; İnfitar, 82/14).

Bunlara paralel olarak Kur’ân; dinî ilmin gizlenmesi, saklı tutulması konusunda da oldukça şiddetli davranmıştır (Bakara, 2/ 174). Yine, saklanmaması gereken bu ilmin, insanlara ulaştırılması konusu da Müslümanın üzerinde bir yükümlülük olarak görünmektedir (Âl-i İmrân 3/137).

İlim öğrenme aşkının, kısa zamanda bütün Müslümanlarda uyandığı tarihî bir gerçektir. İslâm devletinin sınırları birkaç on yıllık bir süre içerisinde İndüs Nehri’nden Atlantik Okyanusu’na, Bağdat’tan Kurtuba’ya Semerkant’tan Tombuktu’ya kadar genişledi ve Müslümanlar yeni bir kültür ortaya koydular. Bu arada gittikleri her yerde ilim merkezleri teşekkül ettirdiler. İlim adamları yaya olarak, atla, gemiyle diyar diyar ilim elde etme arzusuyla dolaşmışlar, her türlü zorluğa göğüs germişlerdir.

Sonuç

Sonuç olarak, aklın, Kur’ân’da belirtilen fonksiyonlarını şu şekilde hülasa edebiliriz:

– Tabiat hareketleri ve onların değişimindeki hikmeti kavramak.

– Yaratılış sırlarına vâkıf olmak için gayret göstermek.

– İnsanı ve onun mükemmel yaratılışını idrak etmek.

– İnsanları iknâ için aklî delilleri kullanmak,

– Akla, bir canlılık ve hareketlilik atfedip, onu donuk olarak gösteren düşüncelerden uzaklaşmak.

– Bütün duyuları, aklın bir çeşit fakültesi gibi kullanmak.

– Aklı, Yaratanla yaratılmış arasında bir aracı kılmak ve mesuliyetleri müdrik olmak.

-İnançlı ilmi aklın oluşturulması.

-Basiretin oluşturulması.

– İlmî aklın oluşturulması.

Bibliyoğrafya

– Kur’ân-ı Kerim.

– Abbas Mahbub. Usûlü’l-Fikri’t-Terbevî fi’l-İslâm. Dâru İbn Kesir, Beyrut- 1987.

– Abbas Mahmud el-Akkad, Mevsûatu’l-Abbas, I-V, Dâru’l-Kütübi’l-Arabi, Beyrut-1971.

– Abdurrahman el-Halâvî. Usûlü’t-Terbiyeti’l-İslâmiyye ve Esâlibuhâ, Dâru”l-Fikr, Şam-1979.

– A. Diemer, Günümüzde Felsefe Disiplinleri. Çev: Prof. Doğan Özlem. Ankara-1987.

– Asım Efendi. Kamus Tercemesi, I-IV. Cemal Efendi Matbaası, İstanbul-1305.
– Cemâlüddin Muhammed b. Mükrim b. Manzur el-Ifrîkî, Lisânü’l-Arab. I-XII. Dâru Sadr, Beyrut, trsz.

– Ebu’l-Kasım Hüseyn b. Muhammed er-Râgıb-el-İsfehânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, Matbaatu’l-Halebî, Mısır-1961.

– Mikdad Yalçın, Cevânibu’t-Terbiyeti’l-İslâmiyeti’l-Esasiye, Riyad-1986.

– Muhammed Ali el-Cûzu, Mefhumu’l-Aklî ve’l-Kalb fi’l-Kur’ân ve’s-Sünne. Dâru’l-İlm, Beyrut-1983.

– Fahruddin er-Râzî, et-Tefsiru’l-Kebir, Tahran, trsz.


[1] Ebu’l-Kasım Hüseyin b. Muhammed er-Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fi Garîbi’l-Kur’ân, Halebî bsk., s. 341-342, Mısır, 1961.

[2] Cemâluddin Muhammed b. Mükrim b. Manzur el-Ifrîkî el-Mısrî, Lisânü’l-Arab, I-XII, c. II, s. 458-459, Dâru Sadr, Beyrut-trsz.

[3] Muhammed Ali et-Tehânevî, Keşşâfu Istılahati’l-Fünûn, I-II, Daru Kahraman, c.2, s. 1027, İst.-1984.

[4] Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, I-IV, c. 3, s. 1446, İst. 1305.

[5] Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta’rîfat, s. 132-133. Mısır, 1938.

[6] Bu konuda geniş bilgi için bkz. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi “Akl” md. 11/236-247, İst. 1989.

[7] Râğıb. el-Müfredât. s. 446.

[8] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c. 1, s. 729.

[9] Cürcâni, Ta’rifat, s. 128.

[10] Rağıb, age, s. 384.

[11] İbn Manzur, age, c. 12, s. 145.

[12] Rağıb, age, s. 384.

[13] Rağıb, age, s. 507.

[14] Rağıb, age, s. 109.

[15] Bilgi- Akıl ilişkisi için bkz. Ankebut, 29/43 âyet-i kerimesi.

[16] Beyhakî, Şuabu’l_Îmân, C. 6, s. 355, (Hadis no: 4323), Mektebetu’r-Rüşd, 1. Baskı, Riyad-2003; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, C. 4, s. 528, (Hadis no: 6159), 2. Baskı, Beyrut-1972; Deylemî, Firdevs, C. 3, s. 217, (Hadis no: 4629), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, 1. Baskı, Beyrut-1986.

[17] Burada şu tespite değinmemizin uygun olacağını düşünüyoruz: Bilindiği gibi Hz. İbrâhim’e, bu âyetten dolayı bazılarınca yalan isnat edilmektedir. Halbuki: “onlara sorun, eğer konuşabilirlerse?” cümlesi İbrahim (as)’in, “İşte şu en büyükleri yapmış” derken yalan söylemediğinin apaçık bir delilidir. İbrahim (as)’in bununla yapmak istediği, putların bu insanları korumak için hiçbir şey yapamamış olmalarının, hatta çaresiz ve güçsüz oldukları için konuşamadıklarının farkına varmaları ve bunu kabul etmeleriydi. Bir kimse tartışma sırasında, karşı tarafın görüşünün imkânsız olduğunu gündeme getirmek için gerçek dışı bir soru sorsa elbette bu soruya yalan denilmez. Çünkü konuşan kişi bunu yalan niyetiyle söylememiştir. Muhataplar da zaten bu sözün bir yalan olmadığının farkındaydılar. Çünkü âyetin akabinde, inançsızlar haksız olduklarını düşünmektedirler.

[18] Biz bu duruma nefs ve nefsin iyi ya da kötü yönde şekillendirilmesi de diyebiliriz. Çünkü Allah (cc), nefse bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve itaatini) ilham etmiştir. Bu konuda bkz. Şems. 91/7-10.

[19] A. Diemer, Günümüzde Felsefe Disiplinleri, (Çev. Doğan Özlem), s. 12.

[20] Razi, Mefatihu’l-Ğayb, C. 13, s. 133.

[21] Ragıb, age, s. 127.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s