Kâra Geçen & İflas Eden

Musa Kâzım GÜLÇÜR

12 / 11 / 2021

 أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

والحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تُحَلُ بِهَا العَقْدُ وَتُفُرَّجُ بِهَا الكُرَبُ وَتُشْرَحُ بِهَا الصُّدُورُ، وَتُيسَّرُ بِهَا الأُمُورُ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمَاً كَثِيرَاً

رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ، وَبِهِ الْعَوْنُ

Ezelden ebede kadar, bütün olmuş ve olacak hamd ve senalar, tam ve kemaliyle, âlemlerin yegâne Yaratıcısı, yöneteni ve kemale erdiricisi Allâh’ındır. Hüsn-ü âkıbet de müttakîler içindir. Allâhım, Efendimiz Muhammed’e, ailesine ve ashabına, kendisi ile düğümlerin çözüleceği, sıkıntıların yok olacağı, gönüllerin ferahlanacağı, dünyevî ve uhrevî işlerin kolaylaşacağı salât ve selamlar ederiz.

Giriş

Yazının başlığı “Kâra Geçen & İflas Eden” olarak belirlendi. Dolayısı ile, “kâr” ve “iflas” kelimelerinin yanı sıra, “ticaret, ekonomi, alışveriş” kelimelerinin de kısa tanımları ile başlamamızda fayda var.

Kâr”, ekonomik faaliyet gösteren bir kimsenin, belli bir dönem içerisinde yapmış olduğu tüm finansal çalışmalar sonucunda, elde ettiği gelirden masraflarını ve giderlerini çıkarması sonrasında elinde kalan maddi miktardır.

İflas”, kişilerin paralarını kaybettikleri, mallarının kaybolduğu, borçlarının arttığı, borçlarını ödemedikleri için haklarında belli usuller çerçevesinde, Ticaret Mahkemelerince iflasına karar verilen borçlunun yani müflisin, tüm mal ve alacaklarının paraya çevrildiği, çevrilen bu para ile de başvuran bütün alacaklılara ödemelerin yapılmasının sağlandığı durumdur.”

Ticaret”, malların veya ürünlerin, üretim sürecinden tüketimine kadar geçen süreç içerisinde, ekonomik değer taşıyan daha başka nesneler ile değiştirilmesi, alışı ve satışı anlamlarına gelmektedir. Ticaretin temel alanlardan biri olduğu toplumlarda, ekonominin, kârın ve iflasın anlamlarının da açık ve belirli olması gerekir.

Ekonomi”, üretim, ticaret, dağıtım, tüketim, ithalat ve ihracattan oluşan insan faaliyetleridir. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamada yapılan her türlü parasal ve maddi etkinliği içerir.

Alışveriş”, arz ve talebe dayanan, belli bir değer karşılığında satın alma eylemi, bir mal ya da hizmeti para karşılığı alma veya satma olarak tanımlanır. Alışveriş, ürün (veya hizmet), satıcı ve müşteri olmak üzere üç temel öğenin bir araya gelmesiyle meydana gelen muameledir. İnsanların kendi üretemedikleri malları ve ihtiyaçları bir bedel karşılığında almaları davranışıdır. Toplum yaşantısının vazgeçilemeyecek bir unsuru olan bu eylem, para kavramının oluşmasına kadar olan sürede değiş-tokuş ya da takas olarak adlandırılmış, daha sonrasında paranın kullanılmasıyla boyut değiştirerek alışveriş halini almış, günümüzde ise büyük oranda E-ticarete (Elektronik Ticaret) dönüşmüştür. Bu şekilde giyimden elektroniğe, oyun ve hediyelik sektörüne kadar milyonlarca ürünle karşılaşmanız ve satın almanız mümkündür.

Şu ana kadar, yukarıda yer verdiğimiz tanımlar maddî / mecâzî endeksliydi. Şimdi bu kavramların, bilhassa manevi / hakiki açıdan ne gibi anlamlar taşıdığına beraberce bakmaya çalışacağız.

Kavramların Hakikî Anlamları

Kâr” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de manevi / hakiki anlamda kullanılır. Bakara suresinin ilk beş ayetinde müttakiler ve özellikleri beyan edilir. Daha sonraki ayet gurupları sırası ile; iki ayet-i kerimede inançsızlar ve onların kalpleri ile kulaklarının mühürlenmesi ve gözlerinin perdelenmesi (Bakara, 2/6-7), dokuz ayet-i kerimede de Allâh’a (cc) ve ahiret gününe tam olarak inanmamış, devamlı tuzak peşinde olan, kalpleri hasta, ifsat peşinde, müstehzi tavırlı kimseler ve özelliklerinden bahsedilmektedir. İşte bu kimselerin manevi / hakiki ticaretlerinin kendilerine herhangi bir kâr getirmediği ve hidayete eremedikleri beyan edilir (Bakara, 2/8-16).

Ticaret” kelimesi, manevi / hakiki anlamda kullanılmakta, bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, “ticaret” kelimesinin manevi / hakiki yönünü şu şekilde beyan buyurmaktadır:

اِنَّ الَّذٖينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ

Hiç şüphesiz, Allâh’ın kitabını okuyup izleyenler (Kur’ân’da olanları bilenler ve amel edenler), namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizlice ve açıktan Allâh yolunda harcayanlar, asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler (yapılan itaatin sevabını talep edebilir, hiç kesata uğramayacak ve Allâh katında makbul olacak bir ticareti umabilirler).” (Fatır, 35/29)

 “Tilâvet” kelimesi, “okumak, izlemek, peşi sıra gitmek, uymak” demektir. İslâmî ilimlerin hemen her dalındaki çalışmalarıyla tanınan Hanbelî âlimi İbnü’l-Cevzî (v. 597/1201), “tilâvet” kelimesinin, Kur’ân-ı Kerîm’de şu beş anlamda geldiğini söyler:

1. “Kıraat / Okuma.Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakub’un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrail oğullarına helâl idi. De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.” (Ali İmran, 3/93, 113; Fatır, 35/29),

2. İttibâ. “(Işık almakta güneşe) Tabi olduğu zaman Ay’a yemin olsun.” (Şems, 91/2), Ay’a yemin olsun.” (Şems, 91/2),

3. İnzâl / İndirme.İman eden bir kavim için (faydalı olmak üzere) Musa ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana gerçek şekliyle indireceğiz.” (Kasas, 28/3),

4. Amel. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onunla gereği gibi amel ederler.” (Bakara, 2/121),unla gereği gibi amel ederler.” (Bakara, 2/121)

5. Rivayet.Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların rivayetlerinin ardına düştüler.” (Bakara, 2/102)”.[1]

“Tilâvet” kelimesi, “kıraat / okumak” kelimesi ile eş anlamlı gibi görünse de, kelimenin taşıdığı “izleme” anlamı sebebi ile, her tilâvet kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir. “İzleme” anlam ve keyfiyeti Kur’an-ı Kerîm için düşünüldüğünde, onu okumak, derinlemesine mana tabakaları üzerinde düşünmek anlamına gelir. Bu düşünme sürecini, etkilenme, amel etme, anlaşılan hususları davranışlara yansıtma izlemelidir. İşte böyle kimselerin ücretleri, hak etmiş oldukları yüksek sevaplardır. Bu kimselerin muameleleri, Hak Celle ve Alâ katında, zarar etme riski bulunmayan, kâr getireceği ise kesin olan bir ticaret anlamına gelmektedir. Allâh (cc) bu ticareti kabul ettiğinden, karşılığını tam olarak verecek, fazlından ve lütfundan, hak ettiklerinden çok daha fazlasını ikram edecektir.

Ticaret” kelimesinin, manevi / hakiki anlamıyla bir diğer kullanıldığı yer şu ayet-i kerimedir:

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجٖيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖيمٍ

Ey iman edenler! Sizi, acı bir azaptan kurtaracak ticaret göstereyim mi?” (Saf, 61/10)

Alışveriş” kelimesi de manevi / hakiki anlamda Kur’ân-ı Kerîm’de kullanılmaktadır:

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِى التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْجٖيلِ وَالْقُرْاٰنِ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِهٖ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذٖى بَايَعْتُمْ بِهٖ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ

Şüphesiz ki Allâh, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği Cennet karşılığında satın almıştır. Onlar Allâh yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allâh, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da bu hususu kesin bir şekilde vaat etmiştir. Verdiği sözü Allâh’tan daha iyi yerine getiren kimdir? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl büyük başarı budur.” (Tevbe, 9/111)

Alışverişlerde verilen sözden dönme hoş görülmeyen bir davranıştır. Ancak insanlar, alışverişlerinden cayabilme hakkına sahiptirler. Bu durum normal olmakla beraber, değerli, saygın kimseler böyle bir şeye tenezzül etmezler. İşte, hiçbir şeye muhtaçlığı bulunmayan Es-Samed Allâh’ın (cc), verdiği sözden (hâşâ) dönmesi asla söz konusu bile değildir. Çünkü Allâh Teâlâ, her iki işlemi yani hem satın alırken hem de insanlara satarken, bütün kârı insanların lehine yapmaktadır. Canlar onun yarattığı canlar, mallar da onun rızık olarak verdiği mallardır. Dolayısıyla bundan daha kârlı bir ticaret imkansızdır.

İflas ve Müflis

İflas” ve “müflis” kelimelerinin, Efendimiz’in (sas) yüksek beyanları içerisinde, manevi / hakiki anlamları ile kullanışı ise şöyledir:

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Efendimiz (sas), bir gün ashabı ile otururlarken onlara şöyle bir soru soruyor:

أَتَدْرُونَ مَا الْمُفْلِسُ ؟‏

Müflis kimdir, biliyor musunuz?

Ashab hazeratı, bu soruyu şöyle cevaplandırıyorlar:

الْمُفْلِسُ فِينَا مَنْ لاَ دِرْهَمَ لَهُ وَلاَ مَتَاعَ ‏.‏

Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.

Efendimiz (sas), elbette “müflis” kelimesinin bu şekilde anlaşıldığının farkındadır. Ancak o Fetânet-i A’zam (sas), oldukça hassas ve yüksek önemde bir hususa temas etmek ve açıklamak için bu soru ile zihinleri hazırlamıştır. Bu önemli husus, Allâh (cc) tarafından dünyaya çok kıymetli donanımlarla gönderilen insanların dikkatlerinin, esasında ahiret için ticari bir faaliyet içerisinde bulundukları gerçeğine, bütün keskinliği ile çekilmesidir.

Efendimiz (sas), bu yüksek ehemmiyeti haiz hususa şöyle temas ederek “müflis” kimseyi şu şekilde tanımlıyor:

إِنَّ الْمُفْلِسَ مِنْ أُمَّتِي يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِصَلاَةٍ وَصِيَامٍ وَزَكَاةٍ وَيَأْتِي قَدْ شَتَمَ هَذَا وَقَذَفَ هَذَا وَأَكَلَ مَالَ هَذَا وَسَفَكَ دَمَ هَذَا وَضَرَبَ هَذَا فَيُعْطَى هَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ وَهَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ فَإِنْ فَنِيَتْ حَسَنَاتُهُ قَبْلَ أَنْ يُقْضَى مَا عَلَيْهِ أُخِذَ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطُرِحَتْ عَلَيْهِ ثُمَّ طُرِحَ فِي النَّارِ ‏‏.‏

Şüphesiz ümmetimden müflis olan, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelmiştir. Ancak şuna hakaret etmiş, buna sövmüş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, şunu dövmüş olarak gelir. Bu sebeple iyiliklerinin sevabı, şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları daha bitmemişken, sevaplarının tükenmesiyle hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenen, sonra da Cehennem’e atılan kimsedir.[2]

Bu hadis-i şerifte, “müflis” kimseler, ibadet ehli insanlar olarak tarif ve tavsif edilmektedir. İbadet ehli bu müflis kişiler, namazları, oruçları, hacları ve zekatları ile Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzuruna gelmiş, dini farzlarını ve sorumluluklarını, daha dünyada iken ifa etmiş ve yerine getirmiş kimselerdir. Önemli seviyede hayırlar ve ibadetlerle Cennet’e yaklaşmış bu kimseler, Cennet kapısının anahtarı hükmündeki bu çok kıymetli salih amellerini yok edecek daha başka olumsuzluklarla da gelmiş, salih ameller ile kötü amelleri birbirlerine karıştırmışlardır. Neticede bu kişiler, ahiretteki sorgularından sonra, çok kıymetli sermayelerinin hepsini kaybedip ellerinden çıkararak iflas etmiş, müflis duruma düşmüşlerdir.

Efendimiz (sas) hadis-i şerifinde, ebedi hayatı tehlikeye atabilecek “iflas” halini ve sebeplerini, şu beş maddede özetlemektedir:

1- Bu kişilerin başkalarına (اَلشَتْمُ) “şetm” etmeleri. “Şetm” kelimesi, Türkçe çevirilerde zaman zaman “sövgü” kelimesi ile karşılanmışsa da yanlıştır. Bu kelimenin karşılığı, “insanların namuslarını kast etmeyen, ayıplama, aşağılama, hakaret, iftira ve aşağılama” türünden söz ve davranışlardır. Arapçada hem (اَلشَتْمُ) “şetm” hem de (اَلسَّبُّ) “sebb” kelimeleri anlamdaştır.[3]

2- Bu kişilerin başkalarına (اَلْقَذْفُ) “kazf” yapmaları, yani Türkçemizdeki anlamı ile, “sövmeleri, insanların namuslarına dil uzatmaları, o kişilerin özel hayatlarını ve itibarlarını zedeleyecek şekilde, ayıp, çirkin ve haysiyet kırıcı birtakım kalıplaşmış sözler söylemeleri, küfretmeleridir.”

3- Bu kişilerin haksız bir şekilde insanların mallarını / paralarını yemeleri. Bu da genelde aldatarak, zor kullanarak, ücretlerini hak ettikleri halde işçileri ücretlerinden mahrum ederek, insanların paralarına el konması vb. şekillerde gerçekleşir.

4- Bu kişilerin, insanların kanını dökmeleri.

5- Bu kişilerin başkalarını darp etmeleri.

Ebedi helaki netice veren iflas sebeplerinin ilk ikisi, kişinin doğrudan dili ile işlemiş oldukları cürümler ve yanlış davranışlardır. Beşinci sırada zikredilen başkalarını “darp”, fiziksel olarak gerçekleşmese, bir kimsede sözel şekilde bulunsa bile aynı hükmü alacaktır. Çünkü niyetini dili ile açık etmektedir. Hadis-i şerifte, dil ile işlenen cürümler, fiziksel şiddet, hırsızlık ve gasp ile adeta eşdeğer tutulmuşlardır.

Dilin Doğru Kullanılması

Kur’ân-ı Kerîm’de övgüye lâyık müminlerin nitelikleri anlatılırken şöyle buyurulur:

(وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذٖينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا)

Rahmân’ın kulları, yeryüzünde tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahillerle muhatap olduklarında ‘selâm’ derler.” (Furkan, 25/63)

Bu ayet-i kerimede, dilin doğru kullanılması metoduna işaret edilmekte, seviyesiz kişilerin kötü sözlerine benzer şekilde karşılık verme yerine, “kem söz sahibine aittir” düşüncesiyle hareket edilmesi tavsiye edilmektedir.

Bir başka ayet-i kerimede ise, müşriklerin putları hakkında hakaret içeren sözler söylenmemesinin önemine dikkatler çekilmiş, böyle bir fiilin onları Yüce Allâh hakkında yakışıksız sözler söylemeye sevk edebileceği beyan edilmiştir (Enam, 6/108).

Dilin yanlış kullanılmasının çok tehlikeli bir afet olduğu, hadis-i şeriflerde ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Efendimiz (sas), (لَيْسَ الْمُؤْمِنُ بِالطَّعَّانِ وَلاَ اللَّعَّانِ وَلاَ الْفَاحِشِ وَلاَ الْبَذِيءِ) “Mümin, (insanların şerefine) dil uzatan, lânet okuyan, çirkin konuşan, ağzı bozuk bir kişi değildir[4] buyurur.

Câbir b. Süleym, künyesi Ebu Cürey’dir (ra), İslâm’ı ilk tanıdığı dönemde, Efendimiz’in (sas) kendisine bilhassa insanlara hakaret etmeme, insanlar kendisine hakaret etse bile nasıl davranması gerektiği ile ilgili yüksek derecede ehemmiyetli tavsiyesini şu şekilde anlatıyor:

“Halkın fikrinden (yararlanarak) döndüğü bir adam gördüm. Onun her söylediğini halk kabul ediyordu. (Halka) “Bu (zat) kimdir?” diye sordum. “Resülullah’tır (sas)” cevabını verdiler. (Bunun üzerine) Yanına varıp;

Sen Allâh’ın Resulü müsün?” diye sordum. Şöyle cevap buyurdular:

أَنَا رَسُولُ اللَّهِ الَّذِي إِذَا أَصَابَكَ ضُرٌّ فَدَعَوْتَهُ كَشَفَهُ عَنْكَ وَإِنْ أَصَابَكَ عَامُ سَنَةٍ فَدَعَوْتَهُ أَنْبَتَهَا لَكَ وَإِذَا كُنْتَ بِأَرْضٍ قَفْرَاءَ أَوْ فَلاَةٍ فَضَلَّتْ رَاحِلَتُكَ فَدَعَوْتَهُ رَدَّهَا عَلَيْكَ

Ben Allâh’ın Resulüyüm. (O öyle bir Allâh’tır ki) Sana bir zarar gelse, kendisine dua etsen, o zararı senden giderir. Sana bir kıtlık yılı gelse, kendisine dua etsen, o yılı senin için verimli hale getirir. Eğer susuz ve kıraç bir yerde ya da bir çölde iken, bineğin kaybolsa, kendisine dua ettiğinde onu sana geri getirir.

Bana bir tavsiyede bulun” dedim. Şöyle emrettiler:

لاَ تَسُبَّنَّ أَحَدًا

Kesinlikle hiç kimseye hakaret etme (ayıplama).

Ben de ondan sonra, hiçbir hür insana, köleye, deveye ve koyuna hakaret etmedim. (Sonra, Resülullah (sas) tavsiyesine devamla) Şöyle buyurdular:

وَلاَ تَحْقِرَنَّ شَيْئًا مِنَ الْمَعْرُوفِ وَأَنْ تُكَلِّمَ أَخَاكَ وَأَنْتَ مُنْبَسِطٌ إِلَيْهِ وَجْهُكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنَ الْمَعْرُوفِ وَارْفَعْ إِزَارَكَ إِلَى نِصْفِ السَّاقِ فَإِنْ أَبَيْتَ فَإِلَى الْكَعْبَيْنِ وَإِيَّاكَ وَإِسْبَالَ الإِزَارِ فَإِنَّهَا مِنَ الْمَخِيلَةِ وَإِنَّ اللَّهَ لاَ يُحِبُّ الْمَخِيلَةَ وَإِنِ امْرُؤٌ شَتَمَكَ وَعَيَّرَكَ بِمَا يَعْلَمُ فِيكَ فَلاَ تُعَيِّرْهُ بِمَا تَعْلَمُ فِيهِ فَإِنَّمَا وَبَالُ ذَلِكَ عَلَيْهِ

Hiçbir iyiliği küçümseme. (Müslüman) Kardeşinle güler yüzlü konuşmanı küçümseme. (Çünkü) Bu da bir iyiliktir. Eteği dizinin yarısına kadar (yukarı) kaldır. Eğer bunu kabul etmezsen, topuklarına kadar (kaldır). (Fakat) Eteği(ni daha aşağıya) salıvermekten sakın. Çünkü bu büyüklenme alametidir. Allâh büyüklenmeyi sevmez. Eğer bir kimse sana hakaret ederse ve sende (olduğunu) bildiği bir şeyden dolayı seni ayıplarsa, sen de onda (olduğunu) bildiğin bir şeyden dolayı onu ayıplama. Çünkü bunun vebali onadır.[5]

Hadis-i şerifte, duanın önemi, kainatın tüm idaresinin Allâh’a ait olduğu, şartlara uyulduğunda ve Yüce Allâh’ın iradesine iktiran ettiği zamanlarda, duanın mutlaka kabul edileceğine dair işaretler vardır. Diğer taraftan, Efendimiz’in (sas) daha yeni Müslüman olan bir kimseye yaptığı ilk tavsiye, başkalarına hakaret etmenin, hakaret eden kimselere hakaretler ve ayıplamalarla karşılık vermenin kesinlikle doğru olmayacağıdır. Hadis-i şerif, insan onurunun ve şerefinin, bilhassa dil ile zedelenmemesi hükmünü çok veciz bir şekilde beyan etmekte, insan haklarını asli temellerine çok sağlam bir şekilde yerleştirmektedir.

Hakaretin Türk Ceza Hukukundaki Yeri

Başkalarına hakaret etmeme” konusu, sanıldığının aksine, meri ceza hukukumuz itibarı ile de düzenlenmiştir. 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, “Şerefe Karşı Suçlar” başlıklı Sekizinci Bölümünde, “Hakaret” suç tipini madde 125’te düzenlemiş olup, ilgili hüküm şu şekildedir:

(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle, bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.

(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

(3) Hakaret suçunun;

a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,

c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,

İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.

(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.

(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.

Onur; Fransızca “honneur”, İngilizce “honour” kelimelerinden dilimize geçmiştir. “Şeref” ise dilimize Arapçadan geçmiştir. Onur; insanın kendine karşı duyduğu saygı, şeref, öz saygı, haysiyet, izzetinefis demek iken, şeref; yücelik, büyüklük, insanlar arasında geçerli ve makbul olma anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi “onur” ve “şeref” kavramları iki farklı dilden Türkçemize geçmiş olup, özünde benzer anlamları ifade etmektedirler.[6]

Hakaret ve sövme ise, bireylerin saygınlıklarının saldırıya uğramasıdır. Hakaret etmek; kişilerin birey olmaktan kaynaklanan ve diğer kişiler nezdinde sahip oldukları sosyal değerin yok sayılması ve kişilerin sosyal değerlerinin yok sayılarak kişiliklerinin değersizleştirilmesidir.[7]

Şeref” kavramı hukuki açıdan genel olarak kabul edilen görüşe göre, hem bir insanın kendisine karşı beslediği içsel değeri (iç şeref) hem de başkalarının gözünde sahip olduğu insani değeri (dış şeref) kapsamaktadır. Dolayısıyla madde hükmünde, “onur ve şeref” ibareleri ile iç şeref ifade edilirken, “saygınlık” kelimesi ile de dış şeref korunmaktadır.[8]

Hakaret suçunun işlenmesinde, fiil üstü kapalı bir şekilde işlenmişse dahi, eğer isnat edilebilirlik söz konusuysa, suç işlenmiş olur. Türk Ceza Kanunu m. 126 bu hususu şu şekilde düzenlemektedir.

Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.

Hakaret suçu, neticeli bir suç olmayıp, sırf davranış suçudur. Davranışın yapıldığı anda suç gerçekleşmiş olur. Mağdurun hakarete bağlı olarak toplum içinde tüm itibar ve saygınlığının ortadan kalkması gerekmediği gibi, mağdurun hakaret fiilinden dolayı kendisine karşı duyduğu kişisel saygınlığını yitirmiş olması da gerekmez.[9]

Hakaret isnadı, başkasının onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte olmalıdır. Hakaretin bu nitelikte olması yeterli olup, mağdurun gerçekten onur, şeref ve saygınlığının rencide edilmiş olması aranmaz. Hakaretin bu nitelikte olup olmadığı hususunda Türk toplumunda geçerli örf ve âdet kuralları göz önünde bulundurulur.[10]

Açıkça görüldüğü üzere, hukuk sistemimizin hakaret ve sövme gibi fiillere ilişkin düzenlemeleri ile dinimizdeki hakaret ve sövgü yasakları paralellik teşkil etmektedir. Bir insan, başkalarına mesela, “omurgasızlar, korkaklar, menfaatçiler, insanlık dışı varlıklar, koyunlar, dilsiz şeytanlar, Allâh’a inanmayan putçu Müslüman tarikatlar, soysuz cemâdât (cansız) cemaatler” vb. kötü sözler söyler de bu sözlerin muhataplarından helallik almaz ise, hakkında kötü konuştuğu kişiler, ahirette kendisinden hesap sorar ve alacaklı duruma gelirler.

İşin daha vahimi, sözüm ona hadis alanında ihtisası bulunduğunu iddia eden sabiyy-i müteşeyyihlerin, krizlerden nemalanma, nam ve ün salma, tanınır ve bilinir olma amaçlı gayr-ı ahlâkî emellerle suçlama yaptıkları kesimlere yönelik sarf ettikleri, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” gibi aşağılayıcı cümleleri, sanki hadîs-i şerîfmiş gibi lanse etmeleridir. Bu kişiler hadis alanında gerçekten ihtisas sahibi olsalardı, bu sözün hiçbir hadis kitabında yer almadığını, Efendimiz’e (sas) ait olmadığını bilir ve böyle dehşet bir hataya düşmezlerdi.

Sözlerin Önemsenmeden Sarf Edilmesi

Günümüzde, din birliği, dil birliği ve kültür birliği içerisinde oldukları düşünülen bazı kimselerin, kendileri gibi düşünmeyen yekdiğerlerine, her türlü hakaret ve sövgüyü mübah gördükleri, onlara hakaret davranışlarını sergilemekte bir an bile tereddüt etmedikleri görülmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz ve pek çoğuna da başka yazılarımızda yer vermiş olduğumuz sübutu kati dini naslarımız çerçevesinde, bu tür kimselerin müflis hale gelme ihtimalleri oldukça yüksektir. İstedikleri kadar namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor ve zekat veriyor olsunlar, olumsuz davranışlarını değiştirmezlerse, (hafazanAllâh) bu kimselerin iflas durumları kaçınılmaz olacaktır.

Şayet kişiler, sözlerini tartmadan ve önemsemeden ifade ederlerse ne olur? Gelin bu sorunun cevabını, Ebu Hüreyre (ra) rivayeti ile Efendimiz’den (sas) dinleyelim:

. إِنَّ الرَّجُلَ لَيَتَكَلَّمُ بِالْكَلِمَةِ لاَ يَرَى بِهَا بَأْسًا يَهْوِي بِهَا سَبْعِينَ خَرِيفًا فِي النَّارِ

Bir kimse, önemsiz gördüğü bir kelime sarf eder de o kelime sebebi ile, (derinliği) yetmiş yıllık bir ateşe (Cehennem’e) düşer.[11]

Bu hadis-i şerifin Buharî’deki şekli ise şöyledir:

Ebu Hüreyre (ra), Resülullah’ı (sas) şöyle söylerken işitmiştir:

. إِنَّ الْعَبْدَ لَيَتَكَلَّمُ بِالْكَلِمَةِ مَا يَتَبَيَّنُ فِيهَا، يَزِلُّ بِهَا فِي النَّارِ أَبْعَدَ مِمَّا بَيْنَ الْمَشْرِقِ

Kul, bazen ne olduğu açık olmayan (yani sözün kötülüğü ve bu söze ne terettüp edeceği düşünülmeyen) bir söz söyler de, o sözü sebebi ile, ateşin içinde, güneşin doğduğu yerden daha uzak bir derinliğe kayıp gider.[12]

Hadîs-i şerifte, ifade edilen kelimeler ya da cümleler ile ilgili olarak, (لاَ يَرَى بِهَا بَأْسًا) “önemsiz gördüğü” ve (مَا يَتَبَيَّنُ فِيهَا) “ne olduğu açık olmayan (yani sözün kötülüğü ve bu söze ne tür uhrevi bir cezanın terettüp edeceği düşünülmeyen)” dışında daha başka bir kayıt ve sınırlama bulunmamaktadır. Bu önemsenmeden ya da nereye vardığı düşünülmeden söylenen kelimeler ya da cümleler, hakaret seviyesinde olmasa bile, kişileri ya da toplulukları küçük gören, onları rencide edici kelimeler ya da cümleler olabilir.

Çeşitli iş kollarından tutun da insan topluluklarına, oradan da farklı milletlere kadar çok geniş kitlelere yönelik aşağılama ve hakaretleri, ayıplama ve nefret söylemlerini fütursuzca kullanan kişiler, ne kadar abid ve zâhid tutum takınırlarsa takınsınlar, ‘niyetimiz iyilikten ve ıslahtan başka bir şey değildi’ desinler, ahirette sorgulanmaktan, haksızlık yaptıkları kimselere ödeme yaparak müflis duruma düşmekten kurtulamazlar. Aksini tasavvur etmek, boş ve kof bir beklenti, köksüz bir kuruntu ve ümniyedir.

Niçin böyle bir kanaate varıyoruz? Çünkü, Hz. Enes’in (ra) rivayetine göre, Resülullah’ın (sas) ashabından bir kişi vefat etmişti. Bir adam o kimse için, (أَبْشِرْ بِالْجَنَّةِ) “Cennet ile sevin!” dedi. Bunun üzerine Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

. أَوَلاَ تَدْرِى فَلَعَلَّهُ تَكَلَّمَ فِيمَا لاَ يَعْنِيهِ أَوْ بَخِلَ بِمَا لاَ يَنْقُصُهُ

“(Uhrevi cezalardaki hassasiyeti) Bilmiyor musun? Belki bu kimse, kendisini ilgilendirmeyen hususlarda konuşmuş ya da kendisinden bir şey noksanlaştırmayacağı halde cimrilik etmiştir. [13]

Hadis-i şerifteki (تَكَلَّمَ فِيمَا لاَ يَعْنِيهِ) ibaresi, “Allâh’ın (cc) rızasına uygun olmayan, din ve dünya açısından hiçbir hayrı bulunmayan konuşmalar” anlamındadır. Bu itibarla, lüzumsuz ifadeler “malayani” kelimesi kapsamı içerisindedir. Mesela, yapılan bir gezi, bu gezide görülen dağlardan, nehirlerden, yenilen yemeklerden, görüşülen insanlardan bahsetme tamamen gerçek olsa bile, bu tür konuşmalar “malayani” türündendir. Kişinin zamanını boşuna alan ve ona zarar veren hallerdir.

Şimdi, “malayani” cümleler, yukarıdaki hadis-i şerif çerçevesinde, bir kimsenin Cennet ile arasına heyula gibi giriyorsa, insanlara karşı, hakaret ve aşağılama suçlarını irtikabın sonucu nasıl olur?

Bu tür seviyesiz konuşmaların sahipleri, pek çok hayır işlemiş olsalar bile, kötü konuştukları herkese karşı borçlu hale geleceklerdir. Alacaklı hale gelen kimseler de, kendilerine karşı kötü konuşan, isterse de ibadet ehli olsun bu kişilerden haklarını mutlaka alacaklardır. Şayet bu kişilerin, borçlu oldukları kimselere, haklarını tastamam ödemeden önce iyilikleri tükenecek olursa, Allâh (cc) alacaklı olan kişilerin kötülüklerinden, hakları kadar bir payı bu borçlanmış ve iflasa doğru giden kişilerin üzerine yükleyecektir.

Artık öyle bir an gelmiştir ki, her hayra muhtaç oldukları ve kaybettikleri zararı telafi edecek hiçbir imkanın bulunmadığı o ahiret sorgusunda, (hafazanAllâh) ebedî iflaslar gerçekleşmiştir.

Bu acıklı ve hüzünlü durum, ahiret sorgusuna namaz, oruç, hac ve zekat gibi salih amellerle gelmiş müminlerin iflas etmiş halleridir. Evet, pek çok hayırları olmuş, sevap toplamışlardır. Fakat bu hayırlar ve sevaplar, alacaklıları arasında paylaştırılmaya yetmemiş, alacaklılar tarafından kendilerine yüklenen günahlarla, mümin iken ateşe atılacak bir mücrim haline gelmişlerdir.

Hakların, sahiplerine ne derecede incelikli ve eksiksiz bir şekilde verileceği hususunu, Efendimiz (sas) şöyle bir hadis-i şeriflerinde şöyle beyan buyururlar:

. لَتُؤَدُّنَّ الْحُقُوقَ إِلَى أَهْلِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يُقَادَ لِلشَّاةِ الْجَلْحَاءِ مِنَ الشَّاةِ الْقَرْنَاءِ تَنْطَحُهَا

Kıyamet gününde tüm haklar sahiplerine verilecek, hatta boynuzsuz hayvanın, boynuzu ile dürten hayvandan oluşan hakkı dahi alınacaktır.[14]

Efendimiz’in (sas) bu hadis-i şerifinin, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki rivayet şekli ise şöyledir:

. يُقْتَصُّ لِلْخَلْقِ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ حَتّٰي لِلْجَمّٰاءِ مِنَ الْقَرْنَاءِ وَ حَتّٰي لِلذَّرَّةِ مِنَ الذَّرَّةِ

“(Kıyamet gününde) Varlıklara, birbirleri arasında kısas yapılacaktır. Hatta boynuzsuz hayvan boynuzu olandan, dahası zerre (en küçük kırmızı karınca / karınca başı) zerreden (en küçük kırmızı karıncadan / karınca başından) bile hakkını alacaktır.[15]

Efendimiz (sas), çok incelikli hesap görme işleminin, hangi hassasiyette gerçekleşeceğini bizlere bu şekilde açıklamış olmaktadır. İrade, akıl, ruh ve benzeri donanımlar açısından, insanın çok gerisinde ve karınca seviyesindeki canlıların dahi hakları ödenecekse, insan gibi eşref-i mahluk varlığın, birbirleri üzerindeki haklarının ödenmeyeceği ve eksik kalacağı düşünülebilir mi?

Evet, Kur’ân-ı Kerîm nassı ile, kıyamet günü (وَاِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ) “Bütün hayvanlar (kısas için) bir araya getirildiği zaman” (Tekvir, 81/5), bütün hayvanlar yeniden diriltilecek, her bir canlının diğeri üzerinde bulunan hakkı eksiksiz bir şekilde alınacak, (اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ) “Şüphesiz ki Allâh, zerre kadar zulüm etmez” (Nisa, 4/40) nassınca da Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, hiç kimsenin zerre miktar haksızlığına müsaade etmeyecektir. Bütün bu aydınlık mesajlardan anlaşılan husus, Allâh’ın (cc), “El-Adl” güzel ismi ile adaletin zirvesini tesis buyuracağıdır.

Efendimiz’in (sas), hicretin dokuzuncu yılı Rebîülâhirinde (Ağustos 630) Ebû Musa el-Eş‘arî (ra) ile birlikte Yemen’e göndermiş olduğu heyete başkan tayin ettiği, elçi, zekât memuru ve kadı olarak görevlendirdiği Muaz b. Cebel (ra) rivayet ediyor:

:عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ، قَالَ كُنْتُ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي سَفَرٍ فَأَصْبَحْتُ يَوْمًا قَرِيبًا مِنْهُ وَنَحْنُ نَسِيرُ فَقُلْتُ

يَا رَسُولَ اللَّهِ أَخْبِرْنِي بِعَمَلٍ يُدْخِلُنِي الْجَنَّةَ وَيُبَاعِدُنِي مِنَ النَّارِ ‏.‏ قَالَ:

:لَقَدْ سَأَلْتَنِي عَنْ عَظِيمٍ وَإِنَّهُ لَيَسِيرٌ عَلَى مَنْ يَسَّرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ تَعْبُدُ اللَّهَ وَلاَ تُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا وَتُقِيمُ الصَّلاَةَ وَتُؤْتِي الزَّكَاةَ وَتَصُومُ رَمَضَانَ وَتَحُجُّ الْبَيْتَ ‏.‏ ثُمَّ قَالَ

أَلاَ أَدُلُّكَ عَلَى أَبْوَابِ الْخَيْرِ الصَّوْمُ جُنَّةٌ وَالصَّدَقَةُ تُطْفِئُ الْخَطِيئَةَ كَمَا يُطْفِئُ الْمَاءُ النَّارَ وَصَلاَةُ الرَّجُلِ مِنْ جَوْفِ اللَّيْلِ ‏‏.‏ قَالَ ثُمَّ تَلاَ‏:‏ ‏(‏ تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ ‏)‏ حَتَّى بَلَغَ‏ ‏(‏يَعْمَلُونَ) ‏‏.‏‏ ثُمَّ قَالَ

أَلاَ أُخْبِرُكَ بِرَأْسِ الأَمْرِ كُلِّهِ وَعَمُودِهِ وَذِرْوَةِ سَنَامِهِ ‏.‏

:قُلْتُ بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ ‏.‏ قَالَ

:‏رَأْسُ الأَمْرِ الإِسْلاَمُ وَعَمُودُهُ الصَّلاَةُ وَذِرْوَةُ سَنَامِهِ الْجِهَادُ ‏‏.‏ ثُمَّ قَالَ

أَلاَ أُخْبِرُكَ بِمَلاَكِ ذَلِكَ كُلِّهِ ‏‏.‏

قُلْتُ بَلَى يَا نَبِيَّ اللَّهِ قَالَ فَأَخَذَ بِلِسَانِهِ قَالَ:

كُفَّ عَلَيْكَ هَذَا ‏‏.‏

:فَقُلْتُ يَا نَبِيَّ اللَّهِ وَإِنَّا لَمُؤَاخَذُونَ بِمَا نَتَكَلَّمُ بِهِ فَقَالَ

ثَكِلَتْكَ أُمُّكَ يَا مُعَاذُ وَهَلْ يَكُبُّ النَّاسَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ أَوْ عَلَى مَنَاخِرِهِمْ إِلاَّ حَصَائِدُ أَلْسِنَتِهِمْ ‏‏.‏

“Resülullah (sas) ile bir yolculukta beraberdim, yolda yürürken yanına yaklaştım ve,

Ey Allâh’ın Resulü! Bana öyle bir amel öğret ki beni Cehennem’den uzaklaştırıp Cennete koysun!”dedim.

Bunun üzerine Resülullah (sas) buyurdular ki:

Bana çok büyük bir soru sordun. Ama bu mesele, Allâh’ın kolaylaştırdığı kimseler için çok kolaydır. Şöyle ki, Allâh’a kulluk yapar, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Namazını kılar, zekatını verirsin. Ramazan orucunu tutar, haccedersin.

Sonra şöyle devam etti:

Sana hayır yollarını göstereceğim. Oruç kalkandır. Sadaka ve kişinin gecenin ortasında kıldığı namaz, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları yok eder.

Arkasından, Resülullah (sas), “(Geceleyin namaz kılmak için) Yataklarından kalkar, korku ve umut içerisinde Rablerine yalvarırlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan (başkaları için) infakta bulunurlar. İşledikleri salih amellerin karşılığında, kendilerine göz aydınlığı olarak neler hazırlanıp saklanmış olduğunu hiç kimse bilemez.”(Secde, 32/16-17) ayet-i kerimelerini okudu ve şöyle devam buyurdu:

Sana, bütün bunların başını, direğini ve en üst noktasını bildireyim mi?

Ben, “Evet, Ey Allâh’ın Resulü!” dedim. Şöyle buyurdular:

İşin başı İslam, direği namaz, zirvesi de cihattır.

Sonra şöyle devam etti:

Sana bunların hepsini kapsayanı bildireyim mi?

Ben, “Evet ey Allâh’ın Nebisi” dedim.

Resülullah (sas) dilini tuttu ve şöyle buyurdular:

Şunu tut.

Ben, “Ey Allâh’ın Resulü! Bizler konuşmalarımız yüzünden sorguya çekilecek miyiz?” dedim. Şöyle dedi:

Anan hasretine yansın Ey Muaz! İnsanları yüzü koyun ve burunları üstünde Cehennem’de süründüren, dillerinin kazandırdıklarından başka bir şey midir?[16]

Bu hadis-i şerifteki en temel anlam, şayet dilini kontrol altında tutmuyorsa, tevhid umdelerine gönülden bağlı, namaz, oruç, hac, zekat ve cihat gibi İslam rükünlerine tam olarak riayet eden bir kimsenin, yaptığı maruf amellerin hiçbir ehemmiyetinin kalmayacağı, dili yanlış kullanmasının neticesinin Cehennem olacağı gerçeğidir. Sû-i akıbetten Allâh’a sığınırız.

Sonuç

Kalpleri manen hastalıklı olmayan, Allâh’ın (cc) yüce kitabı Kur’ân-ı Kerîm’in hükümleriyle amel eden, öğrenen ve öğretenler, namazlarına dikkat edenler, Allâh’ın (cc) maddi ya da manevi rızık olarak lütfettiği hususlardan başkalarını da faydalandıran bahtiyar kimseler (Allâh (cc) sizleri ve bizleri onlardan kılsın), asla ziyan etmeyecekleri bir ticaret içinde olduklarına dair kalbî bir itminan hissedebilirler.

Ancak, kalpleri manen hastalıklı kimseler (Allâh (cc) sizleri ve bizleri su-i akıbetten muhafaza buyursun), aslında Allâh’a (cc) ve ahiret gününe inandıklarını söyledikleri ve öyle olduklarını zannettikleri halde, hidayete karşılık yanlışları satın aldıkları için, yapmış oldukları manevi ticaretleri hiçbir kâr oluşturmamış, böyle kimseler Cennet’i netice veren hidayetten uzak kalmışlardır.

Bu manevi ticaretlerindeki üretim faaliyetleri, ıssız çöldeki serapa dönüşmüştür. Susamış kimseler onu su sanmaktadırlar. Ancak serabın yanına geldiklerinde, dünyadaki çalışma ve üretim faaliyetleri ile ilgili hiçbir faydalı sonuç bulamayacak, karşılarında, bütün hesapları en ince ayrıntısı ile gören Allâh’ı (cc) bulacaklardır. Allâh (cc) o kimselerin hesaplarını tastamam görecektir. Allâh (cc), hesapları çok süratli ve âdil bir şekilde görendir.

Tesadüfen burada değiliz, bir amaç için gönderilmişiz. Hayatın anlamlı bir şekilde yaşanabilmesi için insanlara nezaketle davranmayı hatırlamamız gerekmektedir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin sonsuz rahmetinden, kalplerimizi dininde sabit kılmasını ve kaydırmamasını, barışı, huzuru, mutluluğu, esenliği ve sevgisini daimi kılmasını diler, ahirette müflis duruma düşmekten azametince Kendisine sığınırız. Amin.

Tabiînin büyük imamı Hasan Basrî Hazretlerinin (v. 110/728) duası ile tamamlayalım:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ لِكُلِّ ذَنْبٍ لِي، وَأَسْـــأَلُكَ أَنْ تَغْفِرَ لِي مَا أَحْصَيْتَ مِنْ مَظَالِمِي عَلَى الْعِبَادِ قَبْلِي، فَإِنَّ لِعِبَادِكَ عَلَيَّ حُقُوقاً وَمَظَالِمَ وَأَنَا بِهَا مُرْتَهَنٌ، اَللّٰهُمَّ وَإِنْ كَانَتْ كَثِيرَةً فَإِنَّهَا مِنْ جَنْبِ عَفْوِكَ يَسِيرَةٌ اَللّٰهُمَّ أَيُّمَا عَبْدٍ مِنْ عِبَادِكَ أَوْ أَمَةٍ مِنْ إِمَائِكَ كَانَتْ لَهُ مَظْلِمَةٌ عِنْدِي قَدْ غَصَبْتُهُ عَلَيْهَا فِي أَرْضِهِ أَوْ مَالِهِ أَوْ عِرْضِهِ أَوْ بَدَنِهِ مَاتَ أَوْ غَابَ أَوْ حَضَرَ هُوَ أَوْ خَصْمُهُ يُطَالِبُنِي بِهَا وَلَمْ أَسْتَطِعْ أَنْ أَرُدَّهَا عَلَيْهِ وَلَمْ أَسْتَحْلِلْهَا مِنْهُ، فَأَسْأَلُكَ بِكَرَمِكَ وَجُودِكَ وَسَعَةِ مَا عِنْدَكَ أَنْ تُرْضِيَهُمْ عَنِّي، وَلَا تَجْعَلْ لَهُمْ عَلَيَّ شَيْئاً تَنْقُصُ حَسَنَاتِي، فَإِنَّ عِنْدَكَ مَا تُرْضِيهِمْ عَنِّي وَلَيْسَ عِنْدِي مَا يُرْضِيهِمْ عَنِّي، وَلَا تَجْعَلْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِسَـيِّئَاتِهِمْ عَلَى حَسَنَاتِي سَبِيلاً

فَصَلِّ يَا رَبِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاغْفِرْهُ لِي وَاغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ أَجْمَعِينَ يَا خَيْرَ الْغَافِرِينَ

Allâhım, bilerek ya da bilmeyerek işlediğim her bir günah için mağfiretini talep ediyor, kullarının üzerimdeki hakları olarak kaydettiğin her bir günah için de beni bağışlamanı diliyorum. Şüphesiz ki kullarının üzerimde pek çok hakkı bulunmaktadır ve benliğim bu haklara bedel olarak nezd-i ulûhiyetinde rehindir. Allâhım, söz konusu haklar ne kadar çok olsalar da, senin Rahmet denizine nispeten onlar yok hükmündedir. Allâhım, kadın ya da erkek, hangi kulunun toprağından ya da malından bir şey gasp etmiş, haysiyetine ya da bedenine bir zarar dokundurmuş isem, o kulların ister ölmüş, ister kayıp, ister hayatta olsunlar, isterse de yakınları onların haklarını talep etmiş bulunsunlar, haklarını onlara iade edemez ve helallik almaya güç yetiremezsem, Senin Kerem, Cömertlik ve nezdindeki sınırsız güzelliklerle onları benden razı kılmanı, benim hasenatımı noksanlaştırmamalarını temin buyurmanı dilerim. Senin nezdinde onları razı edecek güzellikler vardır. Benim yanımda ise, onları razı edecek hiçbir şey bulunmamaktadır. Allâhım, kıyamet gününde onların seyyiatlarına karşılık benim hasenatım için bir yol verme.

Yüce Allâhım, Efendimiz Muhammed’e, tertemiz ailesine salat, selam ve bereketler ihsan et. Bu salat, selam ve bereket hakkı için beni ve kadın erkek bütün inananları bağışla ey Hayru’l-Ğâfirîn.

اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا البَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ .‏

Allâhım, bizlere gerçeği gerçek olarak göster ve ona tabi olmakla rızıklandır. Bâtılı da bâtıl olarak göster, ondan kaçınmakla rızıklandır.” Amin.

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النُّورِ الذَّاتِيِّ وَالسِّرِّ السَّارِي فِي سَائِرِ الأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ عَدَدَ كَمَالِ اللهِ وَكَمَا يَلِيقُ بِكَمَالِهِ

Allâhım, (Kur’ân-ı Kerîm’in ve şeriatın tercümanı olması hasebiyle) varlık dünyasına ait bütün isimlerde ve sıfatlarda gerçekleşen sır (ya da diğer bir anlam olarak, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine ait, “esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyâ, kendisinde tecelli eden / yansıyan”), gerçek ışık Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına, kemâlin adedince ve O’nun kemâline yaraşan bir şekilde salât et.

(وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ)

Onların dualarının sonu, ‘Bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsustur’ demeleridir.” (Yunus, 10/10)


[1] Cemalüddin Ebu’l-Ferec Abdurrahman b. El-Cevzî, Nüzhetü’l-A’yün’n-Nevâzir fî İlmi’l-Vücûhi ve’n-Nezâir, s. 221-222, (Thk: M. Abdülkerim Kazım), Müessesetü’r-Risale, Beyrut-1987.

[2] Müslim, Bir, 59 (2581); Tirmizî, Kıyamet, 2 (2418); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/303 (8016).

[3] İbn Manzur, Lisânu’l-Arap, 6/137; 7/28, Dâru İhyai’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-1999.

[4] Tirmizî, Birr, 48 (1977).

[5] Ebu Davud, Libâs, 28 (4084); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/63 (20908, 20909); İbn Hibban, Sahih, 2/281 (522).

[6] Devrim Aydın, “Türk Ceza Kanunu’nda Hakaret Suçu”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi. 2013; 19 (2): 881.

[7] A.g.m.

[8] Durmuş Tezcan, Mustafa R. Erdem, R. Murat Önok, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 7. Baskı (Seçkin Yayınları 2010) s. 450.

[9] Aydın, “Türk Ceza Kanunu’nda Hakaret Suçu”, 891.

[10] Tezcan, Erdem, Önok, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 454-455.

[11] Tirmizi, Zühd, 10 (2314); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/236 (7214); Müslim, Zühd, 49 (2988).

[12] Buhari, Rikâk, 23 (6477).

[13] Tirmizi, Zühd, 11 (2316).

[14] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/235 (7203); Müslim, Birr, 60 (2582); Tirmizî, Kıyamet, 2 (2420).

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/363 (8741).

[16] Tirmizi, İman, 8 (2616).

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.