Nefis, Ruh ve ‘Ona Ruhundan Üfledi’ Meselesi

Uzm. Dr. Orcan TANYALÇIN



09 Mart 2026 Pazartesi


أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

Ona ruhumdan üfledim.

(Hicr, 15/29; Sad, 38/72)

Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak pek az bir bilgi verilmiştir.

(İsra, 17/85)


İçindekiler

Önsöz

Abstract: The Interplay of Nafs (Self), Ruh (Spirit), and Body: An Exegetical Analysis of Human Creation and Eschatology

Giriş

‘Biz insanı en mükemmel biçimde yarattık.’ (Tin, 95/4)

‘Ona Ruhundan üfledi.’ (Secde, 32/9)

‘Adem’e bütün isimleri öğretti.’ (Bakara,2/31)

‘Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.’ (Ankebut, 29/57)

Sonuç

Önsöz

İnsanoğlu, varoluşundan bu yana ‘ben kimim?’ ve ‘nereden gelip nereye gidiyorum?’ sorularına cevap aramıştır. Bu arayışta en büyük karmaşa ise genellikle fiziksel varlığımız ile manevi özümüz arasındaki sınırların belirsizliğinden kaynaklanmaktadır. Mütâlaasında olduğunuz bu çalışma; beden, nefis ve ruh kavramları etrafında süregelen kavram karmaşasını gidermek ve insanın ilahi inşasındaki aşamaları, Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde analiz etmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Çalışma boyunca, insanın sadece biyolojik bir organizmadan ibaret olmadığı, aksine topraktan bedene, bedenden ruha ve nihayetinde yüksek bir bilince uzanan dikey bir tekâmül süreci içerisinde yer aldığı vurgulanmaktadır. Hz. Adem’in (as) şahsında somutlaşan ‘ruh üflenmesi’ meselesi, biyolojik bir canlılığın ötesinde, insana hakikat arayışında yön veren aşkın bir boyutun kazandırılması olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda; nefsin arzuları ile ruhun ilahi daveti arasındaki denge, insanın dünya sınavındaki temel dinamik olarak incelenmiştir.

Metin; ayetlerin kronolojik ve tematik bütünlüğünü gözeterek, yaratılışın evrelerini, ölümün mahiyetini ve hesap günündeki dirilişi ontolojik bir süreklilik içinde sunmaktadır. Okuyucuya sunulan bu perspektif, dini metinlerin bilimin verileriyle çatışan değil, aksine hayatın ve varoluşun her aşamasını anlamlandıran kuşatıcı bir sistem olduğunu hatırlatmayı hedeflemektedir.

Bu çalışmanın, insanın kendi iç dünyasına yapacağı yolculukta bir nebze de olsa ışık tutmasını ve hakikat arayışına katkı sağlamasını temenni ederim.

Uzm. Dr. Orcan TANYALÇIN

Abstract: The Interplay of Nafs (Self), Ruh (Spirit), and Body: An Exegetical Analysis of Human Creation and Eschatology

This study explores the conceptual distinctions and ontological relationships between the body, the self (nafs), and the spirit (ruh) within the framework of Qur’anic terminology and Islamic thought. The author addresses the prevailing confusion surrounding these terms, proposing that the human being is a composite entity where the body represents biological life, the spirit serves as a transcendent divine orientation, and the nafs constitute the resulting individual identity or ‘ego’.

The research delineates the process of human creation as a multi-stage development. It suggests that while the human body underwent a biological evolutionary process originating from soil and water, the transition to the status of ‘human’ in the fullest sense occurred when God ‘breathed of His Spirit’ into Adam (as). This divine intervention is interpreted not as God becoming a spirit, but as the direct bestowal of a spiritual essence that provides direction, consciousness, and the capacity to perceive ultimate truths—faculties that distinguish Adam (as) and his descendants from previous biological entities.

Furthermore, the paper examines the functional struggle between the nafs—driven by self-centered desires and internal impulses—and the ruh, which invites the individual toward divine reality and moral responsibility. This internal dynamic is portrayed as the core of the earthly trial. In the eschatological context, the study analyzes the separation of the spirit from the body at death and their eventual reunification on the Day of Judgment. It concludes that the ‘Nafs’ is the primary entity held accountable in the afterlife, where its fate is determined by whether it followed the divine light (nur) inspired by the spirit or remained confined to material and carnal inclinations.

Keywords: Nafs, Ruh, Human Creation, Adam (as), Islamic Eschatology, Consciousness, Divine Spirit, Spiritual Evolution.

Giriş

Bu yazı, beden, nefis ve ruh kavramları etrafında oluşan karışıklığı açıklamak amacıyla kaleme alındı. Nefis, beden ve ruh birlikteliği ile ortaya çıkar. Nefis insanın benliğidir. İnsanın bedeni, onun biyolojik yaşamıdır. İnsanın ruhu, onun ilâhî kaynaklı yönelişidir. Beden ve ruh beraberce ‘nefis’ denen ‘ben’i oluşturmaktadır. Beden, ruh ve nefis kavramları bazen birbiri yerine kullanılmakta ve bu durum tereddüt doğurmaktadır.

Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz’ demişler., Allah da ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ demişti.’ (Bakara, 2/30)

Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi.’ (Bakara, 2/31)

Melekler, ‘Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin’ dediler.’ (Bakara, 2/32)

Allah, şöyle dedi: ‘Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.’ Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, ‘Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?’ dedi.’ (Bakara, 2/33)

Hani meleklere, ‘Âdem için saygı ile eğilin’ demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.’ (Bakara, 2/34)

Benzer ayetler; Araf, 7/11, Hicr, 15/29, İsra, 17/61, Kehf, 18/50, TâHê, 20/116, Sad, 38/72’de yer almaktadır. Bu ayet-i kerimelerin bazıları doğrudan Hz. Adem (as) için meleklerin secdesinden, bir kısmı önce Hz. Adem’e (as) suret / şekil verilmesinden, bir kısmı Hz. Adem (as) şeklen tamamlandıktan sonra ona ruh üflenmesinden ve sonra meleklere secde emrinden bahsetmektedir. Yukarıda belirtilen Bakara suresi ayetlerinde ise, Hz. Adem’in (as) kendisine Yüce Allah tarafından öğretilen isimleri bildirmesinden sonra, meleklerin Hz. Adem’e (as) secde etmelerini emretmesinden bahseder.

İlgili bütün ayetler, aynı konuyu farklı açılardan ele almaktadır. Birlikte okunduklarında olayların sıralaması çok daha açık görülür. Önce Hz. Adem’in (as) şekil olarak nihai bir kıvama ulaştırılması, Hz. Adem’e (as) ruh üflenmesi ve ona bütün isimlerin öğretilmesi, meleklerin Hz. Adem’e (as) öğretilen isimlerden haber vermelerinin sorgulanması, arkasından da Hz. Adem’e (as) secde emri.

Şimdi bu aşamaları anlamaya çalışacağız.

İnsanın, doğada bildiğimiz son şekline ulaşıncaya kadar uzun bir süreçten ve birçok aşamadan geçtiği ile ilgili bazı ayet-i kerimelerin mealleri şöyledir:

Biz insanı en mükemmel biçimde yarattık.’ (Tin, 95/4)

Allah, bütün canlıları sudan yarattı.’ (Nur, 24/45; Enbiya, 21/30)

De ki, Yeryüzünde dolaşın ve Allah yaratmaya nasıl başlamış bir bakın.’ (Ankebut, 29/20)

İnsan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki, o henüz anılmaya değer bir şey değildi.’ (İnsan, 76/1)

O sizi aşamalar (evreler) halinde yarattı.’ (Nuh, 71/14)

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.’ (Nisa, 4/1. Tek bir nefisten başlayarak cinsiyet farklılaşmasından bahseden benzer ayet, Zümer, 39/6)

Şüphesiz ki Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş nesiller olarak seçip alemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.’ (Al-i İmran, 3/33-34)

Hz. Adem’e (as) ruh üflenmesi konusuna girmeden önce, bazı konuları ana hatları ile hatırlamak gerekir.

Avcı-toplayıcıların yaşamları nasıldı? Nefis nedir, ruh nedir, biyolojik yaşamın sebebi nedir? Hüküm gününde hesaba muhatap olan varlık nedir?

Konuya girebiliriz. Yukarıda naklettiğimiz ayet-i kerimelerde, Hz. Adem’e (as) gelinceye kadar insanın uzun bir gelişim sürecinden geçtiğini düşündüren deliller vardır. Hz. Adem (as), en gelişmiş ve bugün bizler gibi olan insan türünün ilkidir.

Biz insanı en mükemmel biçimde yarattık’ (Tin, 95/4) başlığı altındaki ayetlerden şöyle bir yoruma varabiliriz:

Doğada, insanoğlunun Hz. Adem’e (as) ulaşıncaya kadar biyolojik bir evrimi söz konusudur. Bilimin, bu süreci olasılıklar ve tesadüfler dizisi ile açıklama gayretlerine karşın, ayet-i kerimeler ilahi bir planı işaret etmektedir. Bu biyolojik evrimin nihai ürünü olan Hz. Adem (as), kendi zamanında yaşayan, onun gibi birçok insan arasından, Allah tarafından seçilerek öne çıkarılmıştır.

Yeryüzünde avcı-toplayıcı, göçebe bir hayat sürerek, vahşi çevre koşullarında tutunmaya çalışan küçük insan gruplarında, yardımlaşma ve birlikte hareket etme olağandı. Farklı topluluklar arasında ise varlığını koruma ya da fayda sağlama amaçlı çatışma eğilimleri yaygındı. İşlediklerinin kötülük olduğunun farkında da değillerdi. Kendi aralarında anlaştıkları sınırlı bir dilleri ve doğa ile uyumlu çeşitli pagan inanışları ve ritüelleri vardı.

Şöyle düşünülebilir: Bir nedenle kavminden ayrı düşen bir adam ve eşi, vahşi dünyada gözlerden ırak, Cennet gibi bir yeryüzü köşesinde güvenliği ve rahatı buldular.

Ona Ruhundan üfledi.’ (Secde, 32/9)

Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!’ (Secde, 32/9)

Ayet-i kerime, ‘Allah’ın ruhu’ şeklinde yanlış anlaşılmamalıdır. Allah’ın ruh olmadığı çok açıktır. Bu konu kendisi dışında yaratılanlar tarafından tam manasıyla kavranabilir değildir.

Yukarıdaki ayet-i kerimeyi şöyle anlayabiliriz: İnsanlar duyu organları ile aldıkları bilgiyi yorumlar. Düşünceler zamanla bir kanaat oluşturur. Oluşan inanış, onun davranışlarının sebebidir.

Ruhlar da dahil olmak üzere her şeyi yaratan O’dur. Kur’an-ı Kerim’de, vahiy için ve Hz. Cebrail için de ‘Ruh’ kelimeleri kullanılmaktadır. Vahiy için ruh kelimesinin kullanımı ile ilgili örnekler; Nahl, 16/2; Mümin, 40/15; Şura, 42/52; Mücadele, 58/22. Hz. Cebrail (as) için ‘Ruh’ kelimesinin kullanıldığı ayetler için bkz: Nahl, 16/102; Şuara, 26/193; Nebe, 78/38; Kadir, 97/4.

Ruh lafzının kullanımı, menşeini başka bir varlık zemininden almadan, doğrudan Yüce Allah’tan aldığının, Yüce Allah tarafından vasıtasız olarak varlık alemine çıkışın ve Yüce Allah tarafından diğer yaratılmış olanlara üstün kılındıklarının ifadesidir. Ama bilindiği gibi alemler de yoktan ve örneksiz yaratılmıştır. Alemlerin yoktan ve örneksiz yaratılması konusundaki ayetler için bkz. Bakara, 2/117 ve Enam, 6/101. Elbette alemlerde ne varsa, halk edilmiş olan her şey, varlığında ve işleyişindeki eşsizliği ve mükemmelliği ile bize Allah’ı ilham eder.

Onun işi, bir şeyin olmasını dilediğinde ona, sadece “ol!” demektir, hemen oluverir.’ (YâSîn, 36/82)

Benzer ayetler için bkz. Bakara, 2/117 ve YâSîn, 36/82. Bu ayet-i kerimeler, O’nun yaratma iradesi ile ilgilidir. İnsanın bedeni ve biyolojik canlılığı, O’nun ‘ol’ emri ile başlayan yaratılışın, halk aleminin içindedir. Bu alandaki her varlığın, ‘ol’ emri ile yaratılışı başlar ve sürece tabi olarak tekamül gösterir. Araf, 7/54’te, ‘Dikkat edin! Halk ediş de emir de O’na aittir’ buyurulmaktadır. Bu halk alanının dışında kalan ve ilahi iradenin emarelerini belirgin olarak taşıyıcı unsurlar, O’nun emir alanı ile ilgili yaratışıdır. Emir alemi insan bilgisine kapalıdır. Her iki alemde de yaratılışlar Allah’a aittir, Allah tarafındandır. İsra, 17/85’te, ‘Ruh Rabbimin emrindendir’ buyurulmaktadır. Ayete göre, Ruh ‘ol’ emri ile vasıtasız olarak yaratılmaktadır. İlahi donatıya sahip nurani bir yapı olan ruh, üflenerek bedene nüfuz etmektedir. Zerrelerine kadar işlenen ruh, insanda bilinç ve sorumluluk yükselişi ile onun uhrevi yönüdür.

Halk alemi, varlıklar alemidir. Bu alemde her varlık bir zamana ve zemine bağımlıdır. Bu alem insan aklı için adeta eğitim yeri gibidir. Buradaki her varlık ölçülür, tanımlanır, isimlendirilir.

‘Yemin olsun nefse ve onu düzenleyene, ona kötülüğünü ve sakınmasını ilham edene. Onu arındıran kesinlikle kurtulmuştur, onu alçaltan da kesinlikle ziyandadır.’ (Şems, 91/7-10)

Gerçekten insan Rabbine karşı çok nankördür, kendisi bunu bilir, servete de tutkundur.’ (Adiyat, 100/6-8)

Kur’an’da ‘ruh’ kelimesinin Hz. Cebrail (as) ve insan için kullanılması ve bu kullanımların tamamının hür irade yani insan ile ilgili olduğu ve ‘Ruh Rabbimin emrindendir’ (İsra, 17/85) ayeti göz önüne alındığında, ‘ruh’ kelimesinin varlık aleminde ilahi iradeyi yansıttığı anlaşılmaktadır. İnsan bu yansımanın gereğini yerine getirmekle yükümlüdür.

İnsanın bedenen ortaya çıkışı, yeryüzünde gerçekleşen uzun ve maddi boyutlu bir sürecin sonucudur. Biyolojik canlılık tabiat kaynaklıdır. Canlılık, milyonlarca yıl önce, dünyada cansız olan ilkel maddelerden başlayarak birçok evreden süzülerek yeryüzünde ortaya çıktı. ‘Ruh Rabbimin emrindendir’ (İsra, 17/85) ayetinden anlaşıldığı üzere ‘ruh’, doğrudan Allah tarafından yaratılmıştır. Yani ruhun yaratılması, bedenin topraktan tekamülü gibi belli bir kaynaktan başlayarak gerçekleştirilmemiştir. ‘Ruh’, arada başka bir varlık olmaksızın yaratılmıştır. Bedende izlendiği gibi, bir başlangıç noktasından hareketle ve uzun bir süreçte evrilerek ortaya çıkmış değildir. ‘Ruh’, biyolojik canlılığı meydana getiren unsur değil, insana yön ve anlam kazandıran aşkın bir boyuttur. Hz. Adem’den (as) önce de yeryüzünde yaşayan insan benzeri toplulukların bulunmuş olması mümkündür. Ondan önceki nesiller de tıpkı Hz. Adem (as) ve ondan sonra gelenler gibi canlı ve hareket eden bedenlere sahipti.

İnsan bilinci, doğada evrimsel bir süreçte gelişti. İnsanın hayatta kalma güdüleri, varlığını korumak, mümkün olduğunca menfaatini yükseltmeye çalışma gibi yönleri ilk bakışta dikkati çeker. Nefis, insanın ben merkezli yönelimlerini ve onun arzularını işaret eden itici güç ve enerjidir. Nefis; ben merkezli davranmaya, haddi aşmaya, hazlara yönelmeye ve onları çoğaltmaya eğilimlidir. Kendisini ihtiyaçları ile de sınırlama gibi bir edepten yoksundur. Akıl almaz zorbalıklarını bile masum göstermek için savunmalar geliştirir. Sonunda nefis, bilince tamamen hakim olabilir. Bilinç ise gerçekliği gözetir. Dünyanın gerçekleri, hakikate giden yolun döşeme taşlarıdır. Bilinç, nefsin aşırılıklarına karşı bir denge, denetleme, hesap kitap alanıdır. Bilinç sorgular. Cehalete ve dogmalara karşı direnir. Kur’an’ın hitabı da insanın aklına değil midir? İnsanı doğruluğa, sorumluluğa, sağduyuya taşıyabiliyorsa o akıldır.

Yüce Allah’ın yaratışında, topraktan bedene, bedenden ruha ve oradan beyana yükselen bir inşa görülür. Yüce Allah’ın yaratışı insanı zeminden başlayarak göğe yükseltmektedir. Burada belirleyici olan insanın zihninin ufuklarıdır. Zihnin neyle beslendiği, hangi pencerelerden dünyaya baktığı onun hakikate yolculuğunda belirleyici olur. Oysa böyle faaliyetler kendini dinle ilgili gören bazı çevrelerde yeterince önemsenmemektedir.

İnsanın aşkın yönü olan ‘ruh’ ise, bilince farklı bir istikamet sunar. Bu yeni öneri, bir zorlama değildir, ama davettir. Bilince olan bu çağrı, onu hakikat arayışına yöneltecektir. Hakikatin varlığı ise sorumluluğu ve yaşamı uhrevi bir yörüngeye oturtmayı, merhameti gerekli kılar.

İnsanın bu yönelişiyle, hazlara olan düşkünlüğü giderek zayıflarken, bilinç berraklık kazanacaktır. Ruh, insanın hakikate çağıran ve o yönde istikamet veren manevi boyutudur.

Ruh’un yaratılması Allah’ın işidir. ‘Ruh’, Allah’ın yarattığı maddi niteliği olmayan ve bedene nüfuz ederek yaşamı boyu insanın uhrevi tekamülünde rol oynayan bir varlıktır. ‘Ruh’, insanın bedeninde kendini belli eden ve ona ilahi yöneliş kazandıran manevi bir cevherdir. Şayet insanın bedeni ve aklı yeterli olsaydı, Yüce Allah, Hz. Adem’e (as) ruhundan üflemez ve onu hakikat arayışına sevk etmezdi. İnsanın bedeninde hayat bulan bu ilahi cevher, hür iradenin bir başına, Yüce Allah’ı dikkate almadan asla hakikate ulaşamayacağının ve huzur bulamayacağının da delilidir. ‘Ruh’, insanın hakikati arayan uhrevî yönünü temsil eder. İlahi beyan da onun bu arayışını cevaplamaya çalışır. Ki, ‘bundan habersizdik’ (Araf, 7/172) demesinler.

İnsanın ruhu ve nefsi öne alındığı zaman, sanki bir bünyede birbirine zıt iki kişilik ortaya çıkar. Biri savaş kıyafetleri içinde, saldırmaya hazır, gözlerinden ateş saçan canavar gibidir. Diğeri ise, sakin, ‘Gel Rabbe gidelim’ der gibi elini uzatan bir masumun temsilidir. Farkındalık iyi ile kötü arasındaki farkı anlamış seçim değildir, doğrular arasında en doğru olanın ışığı ile aydınlanmaktır. ‘Beni öldürmek için üzerime gelsen de ben sana elimi sürmem. Ben alemlerin Rabbinden korkarım.’ (Maide, 5/28)

İlahi hükme muhatap ilk ruh verilen ve ilk insan olan Hz. Adem’e ruh, Yüce Allah tarafından üflendi. Kur’an-ı Kerim’de, Yüce Allah tarafından Hz. Adem’e (as) ve Hz. Cebrail (as) tarafından Hz. İsa (as) için annesi Hz. Meryem’e (aleyhesselam) ruh üflenmesinden bahis olunmaktadır. Ama ayrıntılara girilmemiştir.

Şöyle düşünebiliriz, diğer insanlara ruhlar görevli melekler tarafından yüklenmektedir. Nahl Suresi, 16/32’nci ve Muhammed Suresi, 47/27’nci ayetlerde, insana ölüm ulaştığı vakit, meleklerin ruhları kabzetmesi anlatılmaktadır. Sonuç olarak ruh taşıyan insan, artık sınavdadır ve ilahi hükme tabidir.

Doğa için rüzgarlar, yüklü bulutlar, toprağa düşen damlalar ne ifade ediyorsa, beden için de ruh odur. İnsan topraktan yaratıldı, bedeni topraktan kaynak alır, yani insanın zemini topraktır. Bu insanın maddesel evrimidir. İnsan bedeni ise ruh için zemin teşkil eder. Ruh göremez, duyamaz, yemez içmez, soğuğu sıcağı hissetmez yani maddi yönü yoktur. Ancak içinde bulunduğu bedeni kullanarak hayat bulur ve tesirini gösterebilir. Ruh, insana uhrevi bir yöneliş ilham eder, onun bilinç yeteneğini yükseltir. İrade gücünü yükselterek insanı değerli kılan odur. Ruhun mücadelesi nefis iledir. Nefsani her düşünce ve faaliyete karşı rahatsızlık duyar. Ruh ve beden bütünlüğüne, Öz benlik ya da ‘Nefis’ denir. Nefse şifa olacak ilahi beyanın hayatiyeti, insanın aklı ve ruhu ile mümkün olur.

Müminlere şifa ve rahmet, zalimlere ise hüsran veren bir Kur’an indirmekteyiz.’ (İsra, 17/82)

Adem’e bütün isimleri öğretti.’ (Bakara,2/31)

Hz. Adem’e (as) önce ruh üflendi. Böylece onda yükselen bilinç zemini üzerinde, ilahi beyan inşa edildi. İnsanı gerçek anlamda insan yapan unsur, ona yön veren ruhtur. Hz. Adem (as) bu bakış açısıyla ilk insandır. Bütün isimlerin öğretilmesi bana, eşyanın tabiatının, mahiyetinin eşyanın içeriğinin Hz. Adem’e (as) anlatılmış olduğunu ifade ediyor. Yani bir şeyin faydası nedir, zararı nedir? İyiliği ve kötülüğü nedir? Böylece Hz. Adem (as), varlıktaki iyiliği kötülüğü kavramış, doğru kararlar alabilecek, hüküm verebilecek bir duruma (halifelik) yükseltilmiş oldu.

İnsan gördüklerini, işittiklerini yorumlar, anlamlandırır. Beynin bu faaliyetleri, düşünerek ve yaşayarak olgunlaşır ve sonunda insanda bir kanaat ortaya çıkar. Görmek ve duymakla elde edilenler, zamanla manaya dönüşür. Bu mana, insanın iç dünyasında bir hal oluşturur. İnsanın mizacı ve karakteri de bu halin yansımasıdır. İç aleminde oluşan yöneliş, onun davranışlarına yansır.

Kur’an-ı Kerim’de sıklıkla tekrarlanan ‘iman edenler ve salih amel işleyenler’ ifadesi (toplamda 50 defa geçer), bu ilişkiyi anlatır. (اٰمَنُوا) ‘İman edenler’, inananlar, insanın düşünce dünyasında ulaştığı kanaati ve inancı ifade eder. (عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) ‘Salih amel işleyenler’ yani iyiliğe yönelenler ise, bu kanaatin davranış olarak ortaya çıkmasıdır. İnsan neye inanmışsa, davranışları da ona göre şekillenir.

Hz. Adem’in (as) yaşadığı yıllarda, insanlar avcı toplayıcı idi. Mizaçları, doğaya uyumlu, varlığı koruma ve günlük yaşamın idamesi ile şekillenmişti. Hz. Adem (as), dünyevî yaşamını kolaylaştıracak basit tarım ve hayvancılık dahil çok şeyler öğrendi. Hz. Adem’e (as) düşünce ve ruh aleminin kapıları aralandı.

Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.’ (Ankebut, 29/57)

Birinize ölüm geldiği vakit, elçilerimiz onun canını alır ve görevlerinde asla kusur etmezler.’ (En’am, 6/61)

Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?’ (Muhammed, 47/27. Benzer ayet: Enfal, 8/50)

Melekler, onların canlarını iyi insanlar olarak alırlarken, ‘Barış ve esenlik sizlere! (Dünyada iken) Yapmış olduklarınıza karşılık, girin cennete!’ derler.’ (Nahl, 16/32)

Düşüncelerim: Enam, 6/61, Muhammed, 47/27 ve Nahl, 16/32’nci ayetlerde, insanlara ölüm ulaştığı zaman, meleklerin onların ruhlarını kabzetmeleri anlatılıyor. Kur’an’ın bu anlatıları, yaşayanların ölen kişiyi izleyerek gördüklerinden farklı bir boyutta gerçekleşir. Ölen bedendir. Sonunda toprak olur. Ruh yola devam edecektir.

Allah, ölmekte olan insanların canını alır. Ölmeyenlerin canlarını da uykusu sırasında alır. Sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar salıverir. Kuşkusuz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.’ (Zümer, 39/42)

Bu ayet-i kerime ile ilgili düşüncem: Ölümde bütün faaliyetler gibi bilinç de ölür. Uykuda insan canlıdır. Uykuda insanın bilinci aktif değildir. Uykuda, bilinç gibi ruh da askıdadır, yani devre dışıdır. Ruh, ancak uyanıklık halinde bilinç ile etkileşim halindedir.

Orada yaşayacak, orada ölecek ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız.’ (Araf, 7/25. Benzer ayet: TâHê, 20/55)

Yorumu: Ayet, yaşamımızın, ölümümüzün ve din gününde tekrar diriltilişimizin yeri olarak dünyayı işaret ediyor.

O gün herkes, yanında bir sevk edici ve bir tanıkla gelir.’ (Kaf, 50/21)

Nefisler bir araya getirildiği zaman.’ (Tekvir, 81/7)

Düşüncem: Bedenlerin ölümünden sonra, meleklerin kabzettiği ruhlar, bir alemde ‘hüküm gününe’ kadar muhafaza edilir. Hüküm yerine melekler eşliğinde getirilir. Bedenler ise, yeryüzünün toprağından adeta bir bitki gibi ayağa kaldırılırlar. Kaf, 50/21 ve Tekvir, 81/7’nci ayetlerden anlaşıldığı üzere insan nefsi, insanın bedeni ve ruhundan müteşekkildir. Hüküm gününde, topraktan diriltilen beden ve oraya taşınarak getirilen ruh, tıpkı dünya yaşamında olduğu gibi bir araya getirilecektir. Kitapta insanın doğada gelişen ilk yaratılışından söz eden ayetler mevcuttur. İnsanın anne karnında gelişiminden bahseden ayetler de bilinir. Aslında bunlar benzer süreçlerdir. İnsan anne karnında, doğadaki ilk yaratılışının bir özetini yaşar. İnsanın hüküm günündeki yaratılışı ise anne karnından değil, doğrudan topraktan olacaktır.

O gün ağızları mühürlenir. Yaptıklarını elleri söyler, ayakları da şahittir.’ (YâSîn, 36/65. Benzer ayetler; Nur, 24/24; Fussilet, 41/20)

Yorumu: YâSîn, 36/65’inci ayetinde, ‘hüküm günü’ yapılacak sorgulamadan bir pasaj sunulmaktadır. Ayet-i kerimede, nefsin kendini savunması, yani yaptığı işlere bahaneler üretmesi engellenmiştir. Eylemleri yapan uzuvlar yapıp ettiklerini bildirmektedir. Yeryüzünün toprağından farklı bir yaratılışla hesap vermeye kaldırılan bedenler, sorgulandıktan sonra yine toprakta kaybolup giderler. Ruhlar yeni ahiret bedenlerini giyerek devam ederler.

Mümin erkekleri ve mümin kadınları nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlerdir’ (denilir). İşte gerçek büyük kurtuluş budur.

O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere, ‘Bize bakın da, nurunuzdan bir parçacık alalım!’ diyecekler. (Onlara) ‘Arkanıza dönün de, nur arayın!’ denilir ve hemen aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Duvarın iç tarafında rahmet, dış tarafında azap vardır.’ (Hadid, 57/12, 13)

Hadid, 57/12,13’üncü ayet-i kerimeler ile ilgili düşüncelerim:

Sağlarını aydınlatan ışık, dünya yaşamında iyilikler nedeniyle kazanılmış olan nur sebebiyledir. Önlerini aydınlatan ve cennet yoluna götüren ışık ise, Yüce Allah’ın ruhundan üflediği nurdur. Müminler, dünyada ruhlarından yükselen ilhamı dikkate alarak yaşamışlardı. Yukarıdaki ayetlerde söz konusu bedenler, artık etten kemikten dünyevi bedenler değil, ahiret bedenleridir. Tahrim Suresi, 66/8’inci ayetinde, cennete koşan müminlerin ‘Rabbimiz nurumuzu tamamla’ duaları, onların cennetteki yaşamları ile kabul edilecektir.

Kapısı olan bir sur’ (Hadid, 57/13) ayeti ile söylenmek istenen bence şöyle anlaşılabilir: ‘Sur’, geçit vermez. Yer yani evren ile yüksek alemler (gökler) arasında, bundan böyle geçiş olmayacaktır. Lakin ‘kapı’ ifadesi ile, bu geçişe Yüce Allah’ın izin verdiklerinin olacağı işaret edilmektedir Bu da ilgili kişilerin cennet veya cehennemde işlenen son halleri ile ilgilidir.

Sonuç

Bu çalışma; insanın varoluşunu sadece biyolojik bir süreç olarak değil, topraktan başlayıp ilahi bir nefesle kemale eren dikey bir tekâmül süreci olarak ele almaktadır. Yaptığımız analizler sonucunda şu temel çıkarımlara ulaşılmıştır:

Bütüncül İnsan Tanımı: İnsan; biyolojik canlılığı temsil eden beden, doğrudan ilahi bir menşeden gelen ve aşkın bir yöneliş sunan ruh ve bu ikisinin birleşimiyle ortaya çıkan şahsiyet / benlik olan nefisten müteşekkil bir varlıktır.

Yaratılışın Evreleri: İnsanın bedensel yapısı yeryüzünde uzun ve evrimsel aşamalardan süzülerek nihai şekline ulaşmıştır. Ancak biyolojik bir canlıdan ‘insan’ olma vasfına geçiş, Hz. Adem’e (as) ilahi bir cevher olan ruhun üflenmesi ve ona isimlerin öğretilmesi ile gerçekleşmiştir.

İçsel Dinamik ve Dünya Sınavı: Dünya hayatı; ben merkezli dürtülerin odağı olan nefis ile insanı hakikate ve sorumluluğa davet eden ruh arasındaki dengenin korunması sınavıdır. Ruh, bilince bir zorlama ile değil, bir davetle yön vererek insanı hayvanî dürtülerin ötesinde bir hakikat arayışına sevk eder.

Ontolojik Süreklilik ve Hesap Günü: Ölüm bir yok oluş değil, ruhun bedenden ayrılmasıyla başlayan yeni bir süreçtir. Hesap gününde ruh ve bedenin tekrar bir araya gelmesiyle (nefislerin eşleşmesi), insan dünyadaki yönelişlerine göre bir sonla karşılaşacaktır. Bu aşamada asıl sorumlu olan ve hesaba çekilen, ruhun sunduğu ilahi ışığı (nur) takip edip etmeme iradesini gösteren nefistir.

Denge: Ruhun o naif ilahî daveti ile nefsin güçlü arzuları arasındaki dengeyi bulmak, hayatın en temel dinamiğidir.

Tekâmül: Unutma; topraktan bedene, bedenden ruha uzanan bu dikey tekâmül süreci her an devam ediyor.

Netice itibarıyla, insanın kendi hakikatini tanıması; bedensel ihtiyaçlarının ötesindeki bu ilahi cevheri fark etmesine ve bilincini ruhun rehberliğinde hakikate göre şekillendirmesine bağlıdır.

Nefis, ‘neden ben’ der ağlar,

Doğruluğa eren anlar,

Kötülükte pişe pişe.

O nerede deyip durur,

Allah kuluna dokunur,

Kul nefsini örte örte.

Arzuları tekrar doğuş,

Cennet güler açar aguş,

Kalpler nefsi eğe eğe.

Dünya sade hüzün verdi,

Allah canlara dokundu,

Kederlere perde oldu,

Canlar emre sakin sessiz,

Sahnelenir nur yağmuru,

Kapılıdır rahmet suru,

Lütfedilen huzur yurdu,

Nurlar saf saf secde secde.

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları yazarlarına ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.