Sosyal Psikolojinin Temel Kuramları, Benlik ve Şemalar

Musa Kâzım GÜLÇÜR



14 / Aralık / 2023


İçindekiler

Giriş

Sosyal Durumlar

Benlik Nedir?

Benlik İmgesini Koruma ve Bilişsel Çelişki

Şemalar

Karşı Olgusal Akıl Yürütmeler

Başkalarının Davranışlarını Açıklama

Tutumların Doğası

Başkalarının Varlığı ya da Gruplar

Sonuç


أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيطَانِ الرَّجِيمِ

(70/17 ، سورة الإسراء)

(İsra, 17/70)

(74/14-15 ، سورة القيامة)

İnsan, başkalarının benlikleri konusunda derinlemesine bilgilidir. Çeşit çeşit mazeretler ileri sürse bile (bizzat kendi benliği hakkında ise bilgisizdir).”

(Kıyâme, 74/14-15)

: عَنْ أبي هُريْرة عَبْدِ الرَّحْمن بْنِ صخْرٍ قَالَ : قالَ رَسُولُ اللهِ ﷺ

Ebu Hüreyre radiyAllahu anh’ten rivayet olunduğuna göre, Allah Resulü sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

(Müslim, 2564)

Kendini bilen, Rabbini bilir.

(Seyrüsülûk makamlarından bahseden ilk sûfîlerden Yahyâ b. Muâz er-Râzî [v. 258/872])

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ ، والعاقبة للمتقين، اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تُحَلُ بِهَا العَقْدُ وَتُفُرَّجُ بِهَا الكُرَبُ وَتُشْرَحُ بِهَا الصُّدُورُ، وَتُيسَّرُ بِهَا الأُمُورُ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمَاً كَثِيرَاً

(رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي)

 (20/25-28 ، سُورَةُ طه)

Ezelden ebede kadar, bütün olmuş ve olacak hamd ve senalar, tam ve kemaliyle, âlemlerin yegâne Yaratıcısı, yöneteni ve kemale erdiricisi Yüce Allâh’ındır. Hüsn-ü âkıbet de müttakîler içindir. Allâhım, Efendimiz Muhammed’e, ailesine ve ashabına, kendisi ile düğümlerin çözüleceği, sıkıntıların yok olacağı, gönüllerin ferahlanacağı, dünyevî ve uhrevî işlerin kolaylaşacağı salâtlar ve selamlar ederiz.

Bu yazımızda, sosyal psikolojideki, “benlik, bilişsel çelişki, şemalar, tutumlar ve gruplar” gibi bazı temel kuramlara ve söz konusu kuramların özelliklerine kısmî şekilde yer vermeye çalışacağız. Böylece, yukarıda naklettiğimiz ayet-i kerimelerdeki ve hadîs-i şerîflerdeki anlam tabakalarına, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin yüksek izni ve inayeti ile, belirli bir seviyede de olsa ulaşabileceğimizi düşünmekteyiz.

Sosyoloji ile psikoloji bilimlerinin bir araya gelerek oluşturdukları sosyal psikoloji, bireylerin ve toplulukların etkileşimlerini konu edinmektedir. Bir diğer tanımla sosyal psikoloji, bireylerin duygu, düşünce ve davranışlarının, başkalarının gerçek, hayali ya da örtük varlığı karşısında nasıl etkilendiğinin bilimsel tasviridir. Bir başka açıdan sosyal psikoloji, genel psikolojinin alt disiplini olarak da görülür. Ancak, davranışları açıklamayı amaçladığı için, sosyal psikoloji bireysel psikolojiden farklılaşmaktadır. Sosyal psikoloji, gruplar, sosyal normlar, kültürel kodlar, iletişim ve davranışları tahlil ederken, psikoloji, sosyoloji ve sosyal antropoloji ile de ilişki kurar.

Sosyal yaşam, tartışmalar, çatışmalar ve anlaşmazlıklarla doludur. Böylesi bir ortamda bireyler ya da gruplar, dili kullanarak, ikna, karşı sav, emir veya propaganda yoluyla, başkalarının düşünce, duygu ve davranışlarını değiştirmeye çalışırlar. İnsanlar, sözcüklerle düşünme eğilimindedirler, sözcükler de dil ve iletişimden türer. Dil, iletişimin en önemli araçlarındandır ve her bakımdan sosyal bir enstrümandır. Bir simgeler dizgesi olarak, toplumsal yaşamın merkezinde yer alır. Dünyayı dilsel kategorilerle kavrar ve düşünürüz. İletişim ise, sosyal etkileşimin esasıdır. İletişim, bir gönderici, bir mesaj ve bir iletişim kanalı gerektirir. Sosyal etkileşim süresince en çok olup biten şey, iletişimdir. Dilin sosyal psikolojisi, büyük ölçüde etnik kimlik ve dile odaklanır. Dilin ve iletişimin sosyal psikolojisi, iletişim metninden ziyade konuşma tarzlarını ve sözel olmayan iletişimleri çözümler. Dil ve iletişim, toplumsal etkileşim olmadan varlığını gösteremez.

Sosyal psikoloji, insan davranışları üzerine zengin bir kuram kaynağıdır ve insanlar bu kuramlardan yola çıkarak problemlere çözümler üretirler. Mesela, çevreye karşı daha fazla sorumluluk sahibi bir tutumla geliştirilen yaklaşımlar, insanların yaşamlarındaki problemlerle başa çıkma tarzları, fiziksel ve zihinsel sağlık arasındaki ilişki ve insanların nasıl daha faydalı olabilecekleri ile ilgili kuramlar sosyal psikolojinin alanıdır. Keza, suça iten davranışlarla ilgili ön yargılı inançların ve stereotip düşünme biçimlerinin ortaya çıkarılması, psikolojik süreçlerin günlük hayattaki etkilerinin hukuki sonuçlara ulaşabilmesinde de sosyal psikoloji önemli bir rol oynar.

Sosyal psikolojinin temelinde, sosyal etki olarak adlandırılan fenomen yer alır. İnsanlar, birbirlerinden etkilenme özelliğine sahiptirler. Bir kimsenin, başkalarının davranışlarını etkileme çabası, “doğrudan etki” sınıfına girer. “Haydi ama, daha dürüst davranabilirsin..” ve benzeri örnekler, “doğrudan ikna” teşebbüsleridir. Bu tür teşebbüsler, sosyal psikolojinin önemli bir bölümünü oluşturur, davranışın ötesine geçer, düşünce ve duygularımızı şekillendirir.

Hepimiz, sosyal ve kültürel bir bağlam içinde yaşarız. Sosyal psikoloji, insanların düşünce, duygu ve davranışlarının, başkaları tarafından nasıl etkilendiği üzerine teoriler geliştirir. Psikoloji, antropoloji ve sosyoloji de, diğer disiplinler gibi, insanların toplumsal çevrelerinden nasıl etkilendikleri konusu ile ilgilenir. Bununla birlikte sosyal psikoloji, toplumsal durumları herhangi bir açıdan değil, insanların çevrelerini yorumlamaları neticesinde, nasıl etkilendikleri konusuna eğilmesi ile farklılık gösterir.

Sosyal psikoloji, yorumların kökenine inmeye özel bir önem verir. Yorumlama, çok geniş bir alandır. Taraflar, meseleleri farklı algıladıklarında bile, karşı tarafın yanlı, kendilerinin de nesnel olduklarını düşünürler. Naif gerçekçilik, yani herkesin dünyayı “olduğu hali ile algılayanın” kendisi olduğu inancı, genelde diyalogları çıkmaza sokar. Bu durumdakiler, karşı tarafın yanlı, kendilerinin ise nesnel olduklarını düşünürler.

“Sosyal durum” derken, tam olarak kastettiğimiz nedir? İnsanlar, “sosyal dünyayı yorumlayarak” neye ulaşmaya çalışırlar? İnsan duygularının ve zihninin “zıtlaştığı sosyal durumlar” nelerdir?

“Sosyal durum”, kişilerin veya grupların sosyal etkileşimlerini ve karşılıklı bağlantılarını, içinde bulundukları ilişkileri ve şartlar örgüsünü ifade etmektedir. Dostça ve arkadaşça yapılan kısa bir hasbihalden ve sohbetten, derin bağlılıklara kadar değişebilen etkileşim türlerini kapsayabilmektedir. “Sosyal durum” dediğimizde, bireylerin ‘başkalarıyla etkileşim içinde olduğu’, belirli bir ‘zaman’, ‘mekân’ ve ‘bağlamda’ gerçekleşen ‘toplumsal ortamları’ kastetmiş olmaktayız. Bu durumlar, ‘roller’ (öğrenci-öğretmen), ‘beklentiler’ (saygı, itaat, yardım), ‘kurallar’ (yazılı veya yazısız normlar) ve ‘ilişkisel dinamikler’ (otorite, samimiyet, rekabet) gibi unsurları içerir. Kısaca, “sosyal durum”, kişilerin ‘toplumsal sahnede’, ‘başkalarıyla birlikte rol aldığı’, ‘anlamlı etkileşim anlarıdır’.

İnsanlar, sosyal dünyayı yorumlayarak, ‘anlam arayışına, kimlik inşasına ve güvenli bir aidiyet duygusuna’ ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu yorumlama, bireylerin hem kendilerini hem de başkalarını konumlandırarak, dünyada ‘yerlerini belirleme’, ‘ben kimim?, nereye aitim?, bu toplumda nasıl bir rolüm var?’ gibi temel varoluşsal sorulara cevap aramadır ve bireylerin hem kendilik bilinci geliştirmeleri hem de toplumsal kabul görmeleri arayışıdır. İnsanların yaşadıkları toplumlarda ‘yer belirleme’ çabaları, hem kendi iç dünyalarında denge bulmaları hem de sosyal ilişkilerde konum edinmeleri açısından hayati önemdedir.

İnsan duygularının ve zihninin zıtlaştığı sosyal durumlar, kişilerin ‘duygusal tepkileriyle akılcı düşünceleri arasında çatışma yaşadıkları’ sosyal ortamlardır. Mesela, birine ‘öfke’ duyarken, aynı zamanda onunla ‘irtibatı sürdürmenin mantıklı’ olduğunu bilmek, topluluğun beklentilerine  ‘uyma isteği’ ile ‘içsel değerlerin’ çatışması, ‘saygı duyduğu’ birinin yaptığı ‘yanlış’ bir davranışı aklen onaylamamak ama duygusal olarak onu savunmak gibi… Bu tür durumlar, kişilerde ‘ikilemler, kararsızlıklar’ ve bazen de ‘psikolojik gerilimler’ üretir. İnsan, bu çatışmaları çözmeye çalışırken duygularına veya zihinsel muhakemesine öncelik verir ya da denge kurmaya çalışır.

İnsan duygularının ve zihninin zıtlaştığı sosyal durumlara, “savaş” ve “barış” örneklerini de verebiliriz. Savaş yanlısı çevrelerden etkilenmiş bir zihin, işler çıkmaza girdiğinde bile savaş yanlısı tutumunu devam ettirecek, kendisini haklı çıkarabilmek ve temel tezlerindeki yanılmazlığını gösterebilmek için, umutsuzca da olsa savaşa devam edilmesi gerektiğini öne sürecektir. Buna karşın, barış yanlısı çevrelerin etkisiyle uyanık bir zihin ise, daha pragmatik davranacak, barış yanlısı bir tutum sergileyecek, zıt yöndeki duygularına rağmen barışı seçecektir. İkinci örnekteki kişi, kendisini “haklı” ya da “doğru gösterme” gereksinimini gölgede bırakmış, kendini aşmış, bu da beraberinde çok değerli olan barışın gerçekleşmesini netice vermiştir.

Bu soruları kısaca ve formüle ederek cevaplamak istersek, “herkeste ortak olan ve dünyayı belirli şekillerde açıklayan beşer tabiatının temel yasalarının anlaşılmaya çalışılması..” diyebiliriz.

Sosyal durumların önemsiz görünen yönleri, çok güçlü bir etkiye sahip olabilir ve bu etki, insan kişilikleri arasındaki farklılıkları dahi gölgede bırakabilir. Bu açıdan, sosyal ve çevresel durumlar, bireyleri dramatik bir şekilde etkileyecek denli güçlü olabilirler. Şayet sosyal durum, insanlar için ödüllendirici bir etkiye sahipse, burada çevrenin pekiştirici etkisini de görmemiz gerekir. Çevrelerindeki dünyayı nasıl yorumladıklarını görmek için, durumları, o durumların içindeki insanların gözlerinden görmemiz ve bunun için de, nesnenin insan zihnindeki öznel görünüşünün incelenmesi gerekir.

Yukarıdaki örnek ve benzerleri itibarı ile, insanların genel çoğunluğu, öz saygılarını olabildiğince yüksek tutmak, kendilerini iyi, yeterli ve saygın birisi olarak görmek isterler. Bu, o derece güçlü bir duygudur ki, kişi kendisini iyi hissetmek için, “gerçekleri çarpıtmak” ile “doğrulara taraftar olmak” arasında seçim yapmak zorunda bile kalsa, genellikle ilk seçeneği tercih etmektedir.

Bireylere yönelik artırılmış beklentiler, insan doğasının önemli bir yönünü harekete geçirir. Bireylere karşı daha fazla özen, yüreklendirme ve pozitif davranışlar, onlarda daha mutlu, daha saygın, daha istekli ve daha zeka dolu davranışların tezahürüne sebep olmaktadır. Burada önemli olan, özsaygı yaklaşımı ve dünyayı doğru görme gereksinimi gibi, iki ana kaynağı değerlendirmemiz gereğidir.

Elbette, insanların düşünce ve davranışlarını etkileyen faktörler, kesinlikle bu iki husustan ibaret değildir. Çeşitli koşullar altında farklı güdüler, düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı belirlemeye devam edecektir. Özellikle şiddetli yoksunluk durumlarında, açlık ve susuzluk gibi biyolojik faktörler de güçlü birer güdü olabilmektedirler. Benzer bir şekilde, korku, sevgi ve iyilik gibi duygular da insanları güdülemektedir. Mesela, sadece korku duygusu harekete geçirilerek dahi, insanların daha sağlıklı bir hayat için zararlı maddelerden uzak durmaları gereği telkin edilebilir. Kendi davranışlarımızı ya da başkalarının davranışlarını değiştirmek istiyorsak, öncelikle davranışların temellerine inilmesi bir zarurettir. Dolayısı ile, sosyal durumların nitelikleri ve bunların altında yatan “benlik” gibi insan güdüleri anlaşılmadan ve çözümlenmeye çalışılmadan, gerçekçi sonuçlara ulaşmak imkansız gibidir.

Önemli özelliklerimiz nelerdir? Nelerde iyiyiz? Nelerde zayıfız? Hangi tür durumları tercih ederiz? Kendimizi nasıl ve ne kadar doğru tanıyabiliriz? Benlik kavramımızı ne belirler?

Bu ve benzer sorular, benliğimizi anlamamıza yardım edecek ipuçlarını taşırlar.

Benlik”, her şeyden önce, kendimize ilişkin inançların bütünüdür. Benlik kavramı, sosyal psikolojinin temel odak noktalarından biri haline gelmiştir. Çünkü benlik kavramı, düşüncelerimizi düzenlememize yardımcı olmakta ve sosyal davranışlarımıza rehberlik etmektedir. Bireylerin, kendileri ile ilgili en önemli tarafları, benlikleridir. Kim olduğunuzu, cinsiyetinizi ve deneyimlediğiniz duygu ve anıların kime ait olduğunu, bilirsiniz. Benlik kavramımız, sadece şu anda olduğumuz kişi ile ilgili benlik şemamızı değil, ayrıca olabileceğimiz kişiyi de içerir. Sosyal etkileşim ve bizatihi sosyal varoluş, insanların kendilerinin ve başkalarının kim olduğunu bilmelerine bağlıdır. Kimlik ve benlik kavrayışı, günlük yaşantımızı sürdürmemizi kolaylaştırır. Kim olduğumuzu bilmek, neyi düşünüp neyi yapacağımızı bilmemize, başkalarının kim olduğunu bilmek de onların düşüncelerini ve eylemlerini tahmin etmemize imkan verir. Kimliğe ilişkin bilgiler, insanlar arasındaki etkileşimi düzenler ve yapılandırır. Buna karşılık, etkileşimsel ve toplumsal yapılar da bize kimlik kazandırır.

İnsanların, kendi yeteneklerini görme ve davranışlarının nedenlerini yorumlama biçimleri, başarıları üzerinde çok önemli ve belirleyici etkilere sahiptir. Peki, bir insan, kendisini zaman içerisinde nasıl tanımaktadır? Benlik, basitçe kendimiz ile ilgili düşünce ve inançlardan oluşur. Benlik, “bilen” ya da “ben” olarak, etkin bir bilgi işlemcisidir. Benliğe, “öz farkındalık” da diyebiliriz. İnsanda kendini tanıma, yaklaşık olarak on sekiz aylık olmasından itibaren gelişmeye başlar. Bizler büyüdükçe, bu basit “benlik” kavramı da gittikçe karmaşıklaşır. Çocukluktan yetişkinliğe uzanan çizgide, muazzam değişiklikler olur. Kişi, “Sen kimsin?” sorusuna, bilhassa ergenlik dönemine kadar fiziksel özelliklerini (kahverengi gözlü, siyah saçlı, 1.50 boyunda gibi) belirterek cevap verirken, ergenlik sonrası dönemlerde daha çok, psikolojik durumlara, düşüncelere ve duygulara (mutlu, üzgün, rahat, rahatsız, vb.) odaklanarak cevap verir.

Peki, “benlik” ne yapar? Benliğin tam olarak dört önemli işlevi olduğunu söyleyebiliriz:

1. Kendimizle ilgili bildiklerimizi organize eder ve formülleştiririz. 2. Benlik denetimi aracılığı ile planlar yapar ve kararlarımızı gerçekleştirmeye çalışırız. 3. Kendimizi sunma ile başkalarına karşı daha iyi görünebilmek için elimizden geleni yaparız. 4. Kendimizi mazur göstererek de kendimize karşı en iyi şekilde görünebilmek için her türlü çabayı gösteririz.

Kendimizi, bilhassa içe bakış yolu ile tanıma amacıyla pek düşünmediğimiz açıktır. İnsanlardaki düşünceler, çok büyük oranda dışsaldır. Bazen de insanlar, benlik hakkında düşünme çabalarından kaçmakta o kadar ileri giderler ki, bu durum çeşitli aşırılıkları da beraberinde getirir. Zihnimiz, bize her ne zaman eksik yönlerimizi hatırlatmaya kalksa, öz farkındalıktan özellikle kaçınmak isteriz. İnsanlar, kendi duygu ve davranışlarını nelerin etkilediği konusunda, çok çeşitli kuramlar üretirler. Bu kuramların birçoğunu ise, içinde büyüdüğümüz kültürden öğreniriz. Bu şekildeki düşünce tarzının sorunu, eylemlerimizin nedenleri konusunda bizleri yanlış yargılara yönlendirebilmesidir. Çünkü, kültüre dayalı içe bakış, genellikle belirli bir şekilde hissetmemizin nedenlerini tam olarak ortaya koyamaz. Böyle bir içe bakışta, belirli bir duygunun nedenlerinin tam olarak bilinmesi ve anlaşılması oldukça zordur.

Benlik bilgisi, yani kendi yetenek ve becerilerimizi kendimize açıklamamız açısından bilmemiz gereken önemli diğer bir nokta, yeteneklerin serpilip gelişebilen, işlenebilir nitelikler olduğunun farkına varmamızdır. Sabit zihniyete sahip kimseler ise, asla başarılı olamayacaklarına ve gelişme gösteremeyeceklerine inanmışlardır. Her iki açıdan baktığımızda, zihniyetin, bir kimsenin hayatı açısından ister olumlu isterse de olumsuz anlamda, ne kadar büyük bir etki meydana getirdiği rahatlıkla görülebilmektedir.

Benlik kavramı, sadece içe bakış yolu ile, ıssız bir ortamda ve tek başına gelişen bir fenomen de değildir. Benlik aynı zamanda, bilhassa çevremiz tarafından şekillendirilebilen bir olgudur. Başka insanlarla hiç etkileşimde olmasaydık, muhtemelen kendilik imgemiz de bulanık olurdu. Dolayısı ile bizler, kendimizi tanımlamak, yetenek ve tutumlarımızı anlamak için, genelde başkalarını kullanırız. Başkaları ile yapılan bu kıyaslamalar, otomatik ve hızlı bir şekilde gerçekleşir. Mesela, üstün başarının ne olduğunu bilmek istediğimizde, sosyal karşılaştırmalarımız genellikle yukarıya doğru olur. Kişinin, belirli bir ayırıcı özellik ya da yetenek konusunda, kendisini daha kötü durumdaki insanlarla kıyaslaması ise, aşağı doğru sosyal karşılaştırmalardır. Bu tür karşılaştırmalar, daha çok benliği korumaya ve güçlendirmeye yönelik bir stratejidir. Kendimizi, bizim kadar sıhhatli ya da iyi olmayan insanlarla karşılaştırdığımızda, bir itminan hali hissetmemiz olasıdır. Yetenek ve düşüncelerimizi doğru bir şekilde değerlendirmek istediğimizde de, kendimizi daha çok bize benzeyen insanlarla karşılaştırırız. Bununla birlikte, kendimizle ilgili doğru bir imgeye sahip olabilmek, sosyal karşılaştırmalar yapmamızın nedenlerinden sadece birisidir. Çünkü, bazen sosyal karşılaştırmaların altındaki temel sebepler, başkalarına karşı caka satmak, övünmek ya da gururlanmak gibi hususlardır.

Kişilerin, genelde beraber ya da dost oldukları kimselerin görüşlerini benimsedikleri görülmektedir. Buna “ayna benlik” adı verilir. Bu sosyal uyumlanma, bilinç dışı olarak da gerçekleşebilir. Benliğin önemli işlevlerinden birisi, şu anda neler yapması ve gelecek ile ilgili ne tür planlamalar oluşturması gerektiğine karar veren baş yönetici olmasıdır. Takdir edileceği üzere, henüz gerçekleşmemiş olayları hayal edebilen ve uzun vadeli planlar yapabilen tek canlı türü insandır. Bu planları yapıp, eylemlerimiz üzerinde denetim uygulayan da benliktir. Eylemlerimizi kontrol etmeye ilk çalıştığımız anlarda, yeterince enerjimiz vardır ve kontrolde nispeten başarılı da oluruz. Ancak, daha başka bir kontrol söz konusu olduğunda, benlik yeterli enerjiyi bulamayabilir. Bu da eylemlerimiz üzerinde zayıf bir kontrol doğurur.

Peki, benlik kontrolü uygularken harcadığımız bu “enerji” tam olarak nedir?

Bu enerji, insan kanında bulunan glikoz düzeyidir. İnsanlar, davranışlarını kontrol etmeye çalışırlarken, bir şeker türü olan glikoza fazlasıyla gereksinim duyarlar. Bu nedenle, bir görevde kullanılan glikoz, başka bir görevde kullanılması gerektiğinde, kanda yeterli miktarda bulunmadığında ya da miktarı azaldığında, görev tam anlamı ile yerine getirilemez. Bu açıdan, eylemlerimizin istenildiği şekilde gerçekleştirilebilmesi için, sağlıklı ve yeterli beslenme konusu öne çıkmaktadır. İnsanların, bir görevde iyi performans gösteremediklerinde, kendilerine mazeretler üretmemeleri ve kendilerini suçlamaktan kaçınmaları önemlidir. Diğer türlü, görev için çaba sarfetmeme, bir görev için yeterince hazırlanmama, geçmişlerini suçlama ve kötü ruhsal durumlar gibi hususları, kendilerine engeller ya da mazeretler olarak seçmiş olurlar.

İnsan davranışlarının en güçlü belirleyicilerinden birisi, olumlu benlik imgesini koruma gereksinimidir. Çoğumuzun benlik saygısı orta ya da üst düzeydedir. Bu açıdan, kendimizi makul, ahlâklı ve zeki görmeye ihtiyaç duyarız. Tipik olarak alıştığımız olumlu benlik kavramımıza zıt eylem ve söylemlerden de büyük rahatsızlık duyarız. Kendilerine saygıları düşük insanların, daha az açık ve belirgin bir benlik kavramları vardır. Kendileri hakkındaki düşünceleri de genellikle olumsuzdur.

Aynı anda erişilebilir olan iki düşünce veya duygu (bilişler), psikolojik olarak birbiriyle tutarsız ise, bir gerginlik veya bütünlüğümüz dağılmış gibi bir uyumsuzluk hissederiz. Bu durumun bir diğer adı “bilişsel çelişki”dir. Bilişsel çelişki, insan düşünce ve davranışlarının temel güdüleyicisidir. Bütün bilişsel çelişkiler eşit şekilde rahatsız edici değildir. En güçlü ve rahatsız edici bilişsel çelişkiler, insanların benlik saygıları tehdit edildiği zaman ortaya çıkmaktadır. Bu rahatsızlığın nedeni, olduğumuzu zannettiğimiz kişi ile, eylemlerimiz arasındaki uyumsuzluk konusunda bizi yüzleşmeye zorluyor olmasıdır. Bu süreç, açlık ve susuzluğun etkilerine benzemektedir. Ancak, yemek yeme ve su içme ile bu ihtiyaçlar nispeten çabuk bir şekilde giderilebilirken, bilişsel çelişkiler karşısında duyduğumuz rahatsızlıklar, çabuk ve kolay bir şekilde giderilememektedir.

Bilişsel çelişkiyi azaltmanın üç temel yolu bulunmaktadır:

1. Davranışlarımızı, çelişkili bilişle uyumlu hale getirecek şekilde değiştirmek. 2. Çelişkili bilişlerden birini değiştirerek davranışımızı mazur göstermek. 3. Yeni bilişler ekleyerek, davranışlarımızı haklı göstermeye çalışmak.

Örnek olarak, yalan söylemeyi ele alalım. Yalan söyleyen kimse, büyük bir ihtimalle bilişsel çelişki yaşıyordur. Çünkü, yalan söylemenin acı dolu neticeler verebileceğini bilmektedir. Söz konusu kimse bu çelişkiyi nasıl azaltabilir? Bunu yapmanın en kestirme yolu, yalan söyleme davranışını değiştirmesi, yani yalanı bırakması olacaktır. Ya da yalan söylemenin kötü sonuçları ile ilgili öğrendiklerini/bilişlerini azaltır, değiştirir ve yalan söylemeye devam eder. Ya da yalan söylemeyi haklı göstermek için, yaratıcı mazeretler bulur, yalan ile ilgili anlatılan tehlikelerin aslında doğru olmadığını, yanıltıcı olduğunu, yalan söylemenin insanı rahatlattığını ve benzeri bilişleri öne sürer. Kişide, benlik değeri ne kadar yüksek ise, çelişkiyi en doğrudan yol ile yok etme, yani yalan söylemeyi bırakma davranışı da o denli güçlü olmaktadır.

Gördüğümüz gibi, benlik saygısını koruma gereksinimi, kişileri irrasyonel hususları dahi rasyonelleştirmeye götürmektedir. Bilişsel çelişkiyi azaltma sürecindeki insanlar, haklı oldukları konusunda kendilerini ve çevrelerini ikna etmek ile o kadar meşguldürler ki, çoğu zaman budalaca argümanlara dahi sahip çıkarlar.

Bilişsel çelişkilerimiz, uygulamaya almış olduğumuz kararlarımızda da devam eder. Bir ev eşyası satın almak istediğimizi düşünelim. Nihayet iki ürün arasında bir seçim yapmamız yani karar vermemiz gerekmektedir. Karar verdiğimiz ev eşyasının bütün özellikleri olumlu, almadığımız eşyanın da bütün özellikleri olumsuz olamayacağına göre, karar sonrası zeki bir insan olduğumuz yönündeki bilişsel imgemiz, aldığımız ev eşyasının olumsuz yönleriyle çelişecektir. Bunun adı, “karar sonrası çelişki”dir. Bilişsel çelişki kuramına göre, kararımız konusunda kendimizi daha iyi hissetmek için, zihnimiz bu bilişsel çelişkileri azaltmaya çalışacaktır. Diğer bir deyişle, bir karardan sonra çelişkiyi azaltmak için tercih ettiğimiz ve diğer yandan geri çevirdiğimiz seçenekler hakkındaki duygularımızı değiştiririz. Bunları, zihnimizde bilişsel olarak birbirlerinden ayırır, böylece yaptığımız seçim konusunda kendimizi iyi hissederiz. Kuşkusuz, karar ne kadar önemliyse, bilişsel çelişkilerimiz de o kadar çok olacaktır.

Bilişsel çelişkileri azaltıcı davranışlar, benlik imgesindeki istikrar hissini yeniden kuracak, benlik değerimizi korumaya yardımcı olduğu için de yararlı olacaktır. Şüphesiz, bütün zamanımızı egomuzu korumak için harcasaydık, hatalarımızdan hiçbir zaman ders alamazdık. Bunun yerine hatalarımızı göz ardı etmeye çalışır, daha kötüsü de bunları birer erdemmiş gibi görmeye başlardık. Hatalarımızdan ders almadığımız takdirde, kendi dar zihnimizin çerçevesine sıkışır kalır, hiçbir değişim ya da gelişim kaydedemezdik.

Sosyal durumlarda, her şey olup bittikten sonra, bunları zaten önceden kolaylıkla öngördüğümüzü düşünmeye meyilli olduğumuz açıktır. Buna, sonuçları öngörebilme olasılığını abartma eğilimi, yani “geçmiş görüş yanlılığı” diyebiliriz.

İnsanlar, sosyal dünya ile ilgili bilgilerimizi düzenleyen ve “şemalar” olarak adlandırılan zihinsel yapılardan yararlanır. “Şema”, bir kavram ya da uyarana ilişkin bilgiyi temsil eden bilişsel yapıdır. Birbiriyle ilintili bilişlerden, yani düşünce, inanç ve tutumlardan oluşan bir kümedir. Şema, bir kavram ya da bir uyarıcı hakkında örgütlenmiş ve yapılandırılmış bilişler bütünüdür. “Biliş” ise, bilgisine sahip olunan her şey demektir. Dolayısı ile bir şema, kavramlar ya da uyarıcılar hakkındaki bilgileri, değişik bilişler arasındaki ilişkileri ve özgün örnekleri içerir. Bir kişiyi, bir durumu, bir olayı ya da bir yeri, sınırlı bilgilere dayanarak çabucak anlamlandırmamıza imkan verir. Belli ipuçları bir şemayı aktive eder ve sonrasında şema, eksik ayrıntıları doldurur.

Şemalar, kendimiz, başka insanlar, sosyal roller ve belirli olaylar hakkındaki bilgilerimizi ve yeni durumları yorumlayışımızı düzenlemek için kullandığımız temel bilgilerdir. Örneğin “arı” şemamız, küçüklüğü, tüylülüğü, zehirli bir iğneyi ve küçük kanatları içerebilir. Şemaların önemli bir özelliği de hiyerarşik biçimde örgütlenmiş olmalarıdır. Zihnimizdeki bir “cami” şeması, beş vakit namaz kılınan, imamı, müezzini ve diğer çalışanları olan, genelde namaz kılmak için açık olacağını düşündüğümüz, hiyerarşik bir yapısı bulunan geniş ve mübarek mekanlardır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde şemalar, dünyayı anlamlandırmamız, düzenlememiz ve bilgilerimizdeki boşlukları doldurmamız açısından oldukça yararlıdırlar. Şemalar, toplumsal dünyaya bir düzen, yapı ve tutarlılık duygusu verir. Aksi halde toplumsal dünya, bir hayli karmaşık ve tahmin edilemez bir yer olurdu.

Bir an için hiçbir şemanız olmadığını düşünün. Karşılaştığınız her şey size açıklanamaz, kafa karıştırıcı, daha önce hiç görmediğiniz bir şey gibi olsaydı nasıl olurdu? Şemalar, olup biteni anlamlandırmamıza yardımcı oldukları için, özellikle karmaşık durumlarda faydalıdırlar. Şemalar, insanların bir olayla karşılaşmadan önce düşündüğü, okuduğu ya da yaptığı iş ile ilişkilendirilmektedir. Başkaları hakkında bir yargıya ulaşırken, genellikle daha önceden düşündüğümüz kavramları ya da şemaları uyguladığımızın farkında olmayız. Bu otomatik düşünme tarzının tanımlayıcı özelliklerinden birisi, onun bilinç dışı olmasıdır. Yalnızca otomatik olmayan, yavaş ve bilinçli düşünmeye katlanmak zorunda olsaydık, zor durumda kalırdık. Çünkü, çevremizde olup bitenlere, nelere dikkat etmemiz ve hangi hedeflerin peşinden gitmemiz gerektiği konusunda, genellikle çok hızlı kararlar vermek durumundayız. Aksi takdirde hayat ve zaman hızlı bir şekilde akarken, bizler de kafamızı kaşıyarak beklediğimizle kalırdık.

Hızlı ve bilinç dışı süreçler, nadiren trajik hatalara sebep olsalar da, çoğu zaman bilinç dışı düşünme, dünyada yolumuzu doğru bir şekilde bulabilmemize yaraması açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu açıdan baktığımızda, sizce şu deyişlerden hangisi doğrudur? “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur; zıt kutuplar birbirlerini çekerler; acele işe şeytan karışır; erken kalkan yol alır; gözden ırak olan gönülden de ırak olur; aşığa Bağdat ırak gelmez.” Peki, hangisi doğru? Yoksa hepsi mi? Genellikle bu türden seçeneklerle ilgili olarak bizim yerimize karar veren, bilinç dışı yanımızdır.

Hemen herkes bu otomatik şemaları kullanıyor olsa da şemaların içeriği, yaşadığımız kültürel ortamlardan etkilenmektedir. Şemalar, kültürel etkilerin kendisini gösterdiği önemli alanlardan birisidir. İçinde yaşadığımız kültür, bizlere dünyayı anlama ve yorumlama biçimlerimizi etkileyen zihinsel yapılar aşılarlar. Kültürler, sosyal bilişi diğer temel açılardan da etkilerler. İnsan zihni, sosyal dünya ile ilgili düşünce tarzımıza ve bu dünyada hareket edebilmemize yardımcı araçlarla dolu bir alet kutusu gibidir. Hemen herkes bu aletleri kullanır. Ancak hangilerini daha sıklıkla kullanmayı tercih ettiğimiz, içinde büyüdüğümüz kültür tarafından şekillendirilmektedir. Şunun altını çizelim ki kültür, düşünme biçimlerimizin hepsini değil, bilinç dışı düşünme ya da şemaları kullanma gibi, tüm insanlarda gözlemlenen otomatik düşünme biçimlerini etkilemektedir.

Mesela, bütünselci ya da çözümleyici düşünüş tarzlarındaki farklılıkların kökeni, farklı felsefi geleneklere dayanmaktadır. Her şeyin birbiri ile bağlantılı ve nispeten görece olduğunu benimseyen Konfüçyanizm, Budizm ve Taoizm gibi kültürlere karşı, nesneleri bağlamlarından bağımsız bir şekilde değerlendiren Aristo’cu ve Eflatun’cu düşünüşler ve kültürler vardır.

İslam düşüncesi ve kültürü ise, diğer gelenekler ve kültürlerdeki gerçeklikleri ve yanlışları tamamı ile görmüş, böylece hem bütünsel hem de çözümleyici düşünme yeteneğine sahip olmuştur. Bir anlamda İslam felsefesi, hem otomatik hem de kontrollü düşünme tiplerinin tamamına sahiptir. Kontrollü düşünme, bilinçli, kasıtlı, istemli ve eforlu/çabalı bir düşünme biçimidir. Otomatik düşünme, bilinçli çaba gerektirmezken, kontrollü düşünmenin zihinsel enerji gerektirdiği açıktır.

Karşı olgusal düşünme/akıl yürütme, bireyin bir durum farklı olsaydı, ne olacağını hayal ederek, dünya hakkında doğru olduğunu bildiği şeylere, alternatif olasılıklar üretmesidir. Kısaca, olabilecek ama olmamış, farklı senaryo ve sonuçları hayal etmedir. Karşı olgusal akıl yürütmelerin, duygusal tepkilerimiz üzerindeki etkisi genelde büyüktür. Karşı olgusal akıl yürütmelerin, bilinçli ve çok çaba harcayarak yapıldığı açıktır.

Geçmişlerini saplantı haline getiren kimseler, bu düşünme biçimleri neticesinde, neredeyse başka bir şey düşünmelerine izin vermeyecek tarzda çok zihinsel enerji tüketirler. Geçmişin üzerine bir perde çekmek ve yollarına devam etmek istediklerinde dahi, kendilerini “ah keşke..” tarzı düşünceler içerisinde bulurlar. Bu karşı olgusal düşünme, zihinsel geviş getirme gibidir. Böyle kimseler, sürekli olarak yaşamlarındaki olumsuz hususlara odaklandıklarından, iyi ya da pozitif sonuçlar üretme konusunda sıkıntı yaşarlar. Bu tip düşünmenin, depresyona yol açan nedenlerden birisi olduğu açıktır. Bununla birlikte karşı olgusal düşünme, insanın dikkatini gelecekteki olaylarla daha iyi başa çıkabilmenin çarelerine yöneltiyorsa, yararlı da olabilir. Zihnimizdeki bir şeye takılıp kalacağımıza, basitçe bu konuda daha fazla düşünmemek için elimizden geleni yapabiliriz.

Bireyin, fiziksel ve zihinsel sağlığının önemli bir belirleyicisi de, kişinin olumsuz olayların gerçekleşme nedenlerini açıklama biçimidir. Bir kimse, negatif neticelenen herhangi bir olayı, zihinsel olarak genelleştiriyor ve “Bu insanların arasında bana yer yok. Başarılı olacak kadar akıllı olmadığımı düşünüyordum, sanırım haklıymışım!” gibi olumsuz genellemeler yapıyorsa, “öğrenilmiş çaresizlik” ifadelerini, yani olumsuz bir olayı, kalıcı, içsel ve genel etmenlere bağlayan kötümserliği benimsiyordur. Buna karşın bir başkası, herhangi bir teşebbüsünün başarısızlığa uğraması halinde, “Bu durum, beni daha iyi olmam konusunda teşvik etmektedir, gelecek sefere daha başarılı olurum” diyerek, kendisine olumlu zihinsel yükleme yapıyorsa, bunun sonucu ise o kişide daha da artan bir çaba ve yükselen motivasyondur.

Olumsuz bir olayı içsel nedenlere bağlamak, yani içsel yükleme yapmak, olaylara dışsal nedenlerin değil, içsel durumların, örneğin yeteneksizlik ya da başarı eksikliği gibi unsurların neden olduğuna inanmayı netice verir. Olumsuz yükleme genelleştirildiğinde ise, olaylara spesifik ve sınırlı sayıda durumların değil, çok sayıda duruma bağlı etmenlerin neden olduğuna inanılmaktadır. Öğrenilmiş çaresizlik demek, olumsuz olaylara kalıcı, içsel ve genel yüklemeler yapmak demektir. Bu durum, ilerleyen zamanlarda bireylerde, çaresizlik, depresyon, azalan çabalar ve ögrenme güçlüğü gibi olumsuzluklara yol açar.

Başkalarının davranışlarını açıklamaya çalışmak, o kadar temel bir merak ve istek halindedir ki, bu güdüyü hobilerimize ve boş zamanlarımıza kadar taşıma davranışı gösteririz. Romanlar okur, diziler seyreder, medyada insanları izleriz. Çünkü bu izlediklerimiz ya da hakkında konuştuğumuz karakterlerin davranışları, bizlere oldukça ilgi çekici gelmektedir. Tanıştığımız ya da medyada gördüğümüz insanlara dair, bizde bir izlenim oluşur. Edindiğimiz bu izlenimleri başkalarına aktarır, ne şekilde hissedip edimde bulunacağımıza karar verirken, bu izlenimlerimizi esas alırız. İzlenim oluşturma ve kişinin algılanışı, sosyal bilişin önemli yönlerinden ikisidir. İnsanların bilişsel bu temel yönü, “reality tv” vb. programlar tarafından akıllıca sömürülür. Gerçek insanlar, sıra dışı, hatta zor durumlar içerisinde ve duygusal enkazlar halinde ekranlara yansıtılırlar.

Niçin başka insanları ve davranışlarını düşünmeye ve izlemeye bu kadar çok zaman ve enerji harcıyoruz?

Çünkü bu insanlar, sosyal dünyamızı anlamamıza ve çeşitli öngörüler geliştirmemize yardımcı oluyorlar. Bu insanların beyin nöronlarının aktif hale getirdiği, başarılarının, sevinçlerinin ya da üzüntülerinin, ağızları kulaklarına varacak derecede gülümsemelerine ya da yüzlerini buruşturarak acı hissetmelerine sebep olan halleri, bizlerdeki ayna nöronlar ile eşleşme yapılmasına sebep olmaktadır. Bu kimselerin, bakışları ya da jestleri gibi, sözel olmayan iletişimlerini gerçekleştiren beyin nöronları, bizlerdeki ayna nöronlar ile baş döndürücü bir bilgi orkestrasyonu oluşturmaktadır.

Sözel olmayan iletişimin baş tacı, yüz ifadeleri kanalıdır. Bu önceliğin sebebi, çok çeşitli durumlar için, insan gözünün etrafı ile son derece etkili sözsüz iletişim oluşturabilmesidir. Bütün insanlar, duygularını hemen hemen aynı şekilde kodlamakta ya da ifade etmektedir. Mesela, korku duygusu esnasında, yüz, göz ve burun kaslarındaki hareketler genişleme eksenli iken, iğrenme duygusu esnasında, aynı azalardaki kas hareketleri, korku duygusundakinin aksine, kısma hareketi sergilerler. Öfke ve mutluluk duygu durumlarında, benzer zıtlıklar söz konusudur. Bu açıdan baktığımızda, yukarıdaki durumlara ilaveten, şaşırma ve üzüntü gibi yüz ifadeleri, evrensel benzerlikler gösterir.

Bu altı temel duygu, insan gelişiminde önemli rol oynar. Suçluluk, utanç, mahcubiyet ve gurur gibi duygular ise, insan gelişiminin daha sonraki dönemlerinde ortaya çıkmaktadır. Sonradan ortaya çıkan bu duygular, sosyal etkileşimler ile yakından bağlantılıdır. Yüz ifadelerinin kodlarını çözmek biraz zordur. Çünkü, yüzün bir yanı, herhangi bir temel duyguyu aktarırken, diğer yanı çok rahat bir şekilde, başka bir duyguya kanallık yapabilmektedir. Dolayısı ile, insanlarda, öfke ve iğrenme gibi ifadeler aynı anda beraberce bulunabilmektedir.

Yüz ifadelerini çözmeye çalışırken, bazen yanılmamızın bir başka sebebi de kültürdür. Hemen her kültürün, kendine özgü gösterim şekli bulunmaktadır. Mesela, bireyci kültürlerin gösterim kurallarından birisi, başkalarının önünde utanç duygusunun sergilenmesine taraftar olmamak iken, kolektif kültürlerde buna izin verilir, hatta teşvik edildiği bile söylenebilir. Herhangi bir kültüre mensup kimselerin, bir başka kültürde “esrarengiz” ve “anlaşılması zor” olarak kabul edilmesinin sebebi, yüz ifadelerinin o kültürde rahatça sergilenmesinin normal ya da anormal olarak kabul edilmesidir.

El ve kol hareketleri de etkileyici sözel olmayan iletişim araçlarıdır. Bu açıdan, gündelik hayatlarımız, çok kanallı sosyal etkileşimlerden oluşmaktadır. İnsanların tutumlarını, duygularını ve ayrıcı kişilik özelliklerini de içeren sözel olmayan davranışlara bakarak, insanlar hakkında çok şey öğrenebiliriz. Sözel olmayan davranışlar, bizlere birçok bilgi zerresi sunar ve insanlar hakkında, genel izlenimlerimizi ya da kuramlarımızı oluştururken, bu “verileri” kullanırız. Diğer yandan, sözel olmayan bu ipuçları, sosyal algının yalnızca başlangıcını oluştururlar.

Ne olduğumuz (içimizde) ve ne yaptığımız (dışımızda) arasındaki ilişki nedir? Tutumlarımız, ne ölçüde ve hangi koşullar altında, görünür eylemlerimizi yönlendirmektedir?

Tutum” kelimesi, bir kimsenin eylem için elverişli ve hazır olması, belirli bir nesne, kişi veya olaya karşı, süreklilik arz eden, olumlu ya da olumsuz olabilen, öğrenilmiş tepki eğilimleri demektir. Basitçe söylemek gerekirse tutumlar, insanlar, nesneler ya da düşüncelerle ilgili değerlendirmelerdir. Tutumlar, bir uyarıcının olumlu ya da olumsuz, duygusal, davranışsal ve bilişsel bilgiler temelinde bir değerlendirme boyutu ile gruplanmasını ya da bir yere yerleştirilmesini içerirler. Genellikle düşüncelerden kaynaklanan, duygularda ve davranış eğilimlerinde kendini gösteren olumlu ve olumsuz değerlendirmeler, kişilerin tutumlarını ortaya çıkarmaktadır. Olduğumuz hemen her şey, düşündüğümüz şeylerin sonucudur. Tutumlar, sosyal psikolojinin ilk ilgi alanlarından biridir ve çok önem verilen bir konudur.

Tutumlar, görece olarak kalıcıdır. Daha ayrıntılı söylemek istersek tutumlar, bilgi yüklü bir hamule, hedefe ulaştıran bir araç, kişinin kendi özsaygısını koruması ve kişilerin kendilerini özgün biçimde tanımlamalarına imkan veren yapılardır. Bazen de tutumlar, örtük ve otomatik yargılardır. Güçlü tutumlar, zayıf tutumlara oranla, akla daha çabuk gelir ve davranış üzerinde daha fazla etki meydana getirirler.

Tutumlarımızın nereden geldiğine yönelik verilebilecek en ilginç cevap, onların genlerimizde yer aldığıdır. Bu genetik etkenlerin yanı sıra, sosyal deneyimlerimiz de tutumlarımızın şekillenmesinde rol oynarlar.

Tutumlarımız, genel olarak üç bileşenden meydana gelir:

1. Tutum nesnesi ile ilgili oluşturduğumuz bilişsel bileşenler (düşüncelerimiz ve inançlarımız), 2. Duygulanımsal bileşenler (bir şeyden hoşlanma ya da hoşlanmama) ve 3. Davranışsal bileşenler (bilişsel ya da duygulanım temelli olmaktan daha çok, kişinin kendi davranışlarını gözlemlemesine dayanan davranışlar).

Duygu ve ruh hali, düşünce ve eylemi etkiler. Duygulanım, düşünmeye, yargıya ve davranışa aşılanır ve dolayısıyla onları etkiler. İnsanlar, pozitif bir ruh hali içerisinde oldukları zaman, hem kendilerini hem başkalarını daha pozitif biçimde anlayabilirler.

Bir tutum ortaya çıktıktan sonra, ya bu tutumlarımız kolaylıkla anlatılıp aktarılabilir (açık tutum) ya da istemsiz, kontrol edilemez ve kimi zaman da bilinç dışı kalır (örtük tutum). Tutumlar bazen değişirler. Bu değişimler, genellikle toplumsal etkilere bir tepki şeklinde gelişir. İnsanlar, tutumları ile tutarsız bir şekilde davrandıklarında, dışsal bir mazeret bulamadıklarında bu tutumlarını değiştirirler. Kendilerini iyi, dürüst ve nazik biri olarak görmelerini tehdit eden bir şey yaptıklarında ya da bu davranışlarını dışsal koşullarla açıklamak olanaksız olduğunda ise çelişki yaşarlar.

İnsanlar, doğaları gereği sosyal bir türdür. Çok az kişi, başkaları ile görüşmeden ya da konuşmadan, münzevi bir hayat yaşayarak mutlu olabilir. Başkaları ile etkileşimlerimizde, duygusal destek alır, sevgi ve şefkat görür, hoş deneyimler yaşarız. Dolayısı ile, sosyal ortamlarda onaylanma gereksinimimiz, genellikle uymacı davranışlar sergilememize sebep olur. Başkalarının davranışlarını taklit yolu ile uymacı davranışlar sergilememiz neticesinde, onlara daha çekici geleceğimizi, alay konusu olmayacağımızı, sorunlar yaşamayacağımızı ve reddedilmeyeceğimizi düşünürüz.

Hoşa gitmek ve kabul edilmek için, uymacı davranışlar sergilediğimizde, normatif sosyal etkiler söz konusudur. Bu tip uymacılık, kamusal platformlarda boyun eğme ile sonuçlanır. Normalde, başkalarının canlarının acımasına sebep olan davranış biçimlerine uymama gerekirken, uymacılık neticesinde bu davranış biçimi, bilişsel çelişki kuramı açısından, mazeret üretme ya da normalleştirme ile sonuçlanır. İnsanlar, yaptıklarının yanlış olduğunu bilmelerine karşın, tuhaf ya da reddedilmiş olmamak için, grup davranışına tabi olurlar.

Normatif sosyal etkiye karşı koyma, çoğu kimse için nahoş ve rahatsız edicidir. Normatif sosyal etki, gündelik hayatta birçok düzeyde kendisini gösterir. Ancak, uymacı davranışlar yaygın olsa da sürekli olarak başkalarının yaptıklarını taklit etmeyiz. Sosyal etkiye yanıt vermemiz üç değişkene bağlıdır: 1. Güç (Grup sizin için ne kadar önemli?), 2. Yakınlık (Grup size ne kadar yakın?), 3. Grubun sayısal durumu (Kalabalık ya da az olması). Sosyal etki kuramına göre, güç ve yakınlık arttıkça, uyma hali de artmaktadır. Bir grup, bizim için ne kadar önemliyse ve grubun ne kadar içindeysek, üzerimizdeki normatif sosyal baskıya uyma olasılığımız da o kadar artacaktır.

Normatif sosyal etki ile ilgili bu izahlarımızı, sanki bireyin grup üzerinde hiç etkisi olmadığı şeklinde anlamak yanlış olur. Çünkü bireyler ya da azınlıklar da grup üzerinde önemli şekilde etki meydana getirebilir, grubun davranış ya da inançlarını etkileyebilirler. Buna “azınlık etkisi” denir. Burada, işin püf noktası tutarlılıktır. Tutarlılık için azınlık görüşe sahip kimseler, kesintisiz biçimde doğru görüşlerini dile getirmeli ve görüş birliği içerisinde olmalıdırlar. Diğer türlü, çoğunluk tarafından, tuhaf ve temelsiz fikirlere sahip insanlar olarak reddedilirler.

Başkalarının varlığı bizi niçin güdülemektedir? Başkalarının yalnızca varlığında, doğuştan getirdiğimiz oldukça yalın bir uyarılma eğilimimiz vardır. Başkalarının varlığı bizi güdüler. Çünkü onlar tarafından değerlendiriliyor olmayı önemser ve olumlu bir izlenim vermek isteriz.

Sosyal gruplar ise, günlük yaşamımızın büyük bölümünü kaplar. Grup içerisinde çalışır, sosyalleşir, kendi görüş ve tutumlarımızı gruplar aracılığı ile ifade ederiz. Gruplar, aynı zamanda beşeri yönümüzü ve ne tür bir hayat yaşadığımızı da belirler. Grup, iki ya da daha fazla sayıda bireyin yüz yüze etkileşime girdiği, grup üyeliklerinin gruba üye diğer kişilerce bilindiği, her birinin hedeflere ulaşmaya çalışırken kendi pozitif bağımlılıklarının da farkında oldukları bir oluşumdur. İnsanlar, grupta bir araya geldiklerinde, bütünüyle ayrışmamış olarak kalamazlar. Davranış örüntüleri geliştirir, işbölümü yapar ve farklı rolleri benimseyip üstlenirler.

Kütüphanede, geniş bir masanın çevresinde, derslerini çalışmak için birbirleri ile randevulaşmadan, bireysel bir şekilde yer almış yedi kadar öğrenci grup değildir. Ancak bu öğrenciler, herhangi bir dersin finaline çalışmak için sözleşmiş ve bir araya gelmiş iseler grup oluşturmuşlardır. Grup, üç veya daha fazla sayıda kişiden oluşur. Bunlar, gereksinimleri ve amaçları itibarı ile birbirlerini etkileyecek şekilde, karşılıklı bağımlılık içerisindedirler. Başka insanlarla ilişkiler oluşturmak, çeşitli temel insani ilişkileri karşılar. Hatta bu gereksinimin doğuştan geldiği bile söylenebilir. Bütün kültürlerdeki insanlarda, bu tür ilişkilerin bozulmasına karşı koyma güdüsü mevcuttur.

Grupların, bir diğer önemli işlevi de kim olduğumuzu tanımada ve sosyal dünyanın belirsizliklerini çözebilmemizde bize yardım etmesidir. Dolayısıyla gruplar, kimliğimizin önemli bir parçası haline gelirler. Grupların bir diğer özelliği de üyelerinin inanç ve fikirler açısından birbirlerine benzemeleridir. Çoğu grubun, iyi tanımlanmış bir dizi sosyal rolü vardır. Bununla birlikte kişiler, sosyal rollere kendilerini fazlaca kaptırdıklarında, kişisel kimliklerini ve şahsiyetlerini yitirebilirler. Grup yapısının bir diğer önemli özelliği de grup üyelerini birbirlerine bağlaması ve karşılıklı düşkünlüğü teşvik etmesidir. Bir görevi başarı ile yerine getirmek, grup bağlılığını artırır. Grup içerisinde olmak, bireyselliğin yok olması ve daha kötüsü, davranışlar üzerindeki kısıtlamaların ortadan kalkması sonucunu da doğurabilir.

Tarih, insan gruplarının sergilediği ve tek başlarına iken asla yapamayacakları dehşetli eylemlerle doludur. Çünkü bireyselliğin yok olması, hesap verme hissini azaltmaktadır. Bunun nedenlerinden birisi, tek kişi ayırt edilip suçlanamayacağı için, insanların kendilerini daha az hesap verme durumunda hissetmeleridir. Diğer taraftan, bireyselliğin yok olması, grup normlarına olan itaati de artırmaktadır. Bireyselliğin yok olmasının olumlu ya da olumsuz davranışlara yol açması, daha çok grubun spesifik normlarına bağlıdır.

Siber alemde bireyselliğin yok olması ise, insanların yazdıkları ve konuştukları şeyler konusunda, kendilerini hesap vermez konumda görmeleri sebebiyledir. Siber dünyada, terbiye dışı ya da hakaret içeren iletiler, insanların yüz yüze olduklarında söylemeyi akıllarından bile geçiremeyecekleri şeyleri pervasızca telaffuz konusunda kendilerini serbest addetmeleridir. Siber dünya, şahsiyeti ve bireyselliği adeta sıfırlamaktadır. Grup aidiyeti, bu açıdan bakıldığında, medeni tutumların yok olmasına hizmet edebilmektedir.

Birden fazla kişi yani gruplar, bir kişiye oranla daha iyi kararlar mı verir? Genel olarak, konu üzerinde en fazla uzmanlık sahibi kimseye güvenildiğinde ve grup bireyleri bütün grup için en iyi cevabı bulmaya güdülendiklerinde, gruplar bireylerden daha iyi kararlara ulaşabilirler. Öte yandan bazen gruplar, bir kişiye oranla, daha kötü kararlar verebilir ya da en azından daha iyi bir karara varamazlar. Grup etkileşimleri, sorunlara iyi çözümler bulunmasını engellediğinde, farklı bilgiler paylaşıma açılmadığında, yani işlem kaybı yaşandığında, grup dayanışmasını koruma düşüncesi olguları gerçekçi bir şekilde ele almanın önüne geçtiğinde, elbette varılan sonuçlar da kötü kararlar olacaktır. Grup düşüncesinde ortaya çıkan bu tehlikeli durum, insanların etkin olmayan bir karar sürecini benimsemelerine de sebep olmaktadır.

Sosyal psikoloji, insanları ve toplumsal olayları nasıl algıladığımızı, başkalarını nasıl etkilediğimizi ve insan ilişkilerinin doğasının ne olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Sosyal psikoloji, daha çok toplumsal durumlar ve bu durumların bireylerle ilişkisi üzerine odaklanmaktadır. Kuşkusuz, başka birçok bilimsel alan da toplumsal davranışların anlaşılması üzerinde çalışmalar yapmaktadır.

Bellek, genellikle insanların ve geçmiş olayların şematik bir temsiline sahip olduğumuzda, en iyi işler görünmektedir. Çünkü, bir şema kendisi ile birlikte birçok ayrıntıyı da beraberinde getirmektedir. İnsanların, belirli bir kişi ya da durum için şemaları olduğunda, bilgileri işlemek daha kolay olmaktadır. Bilgilerimizde eksiklikler ya da boşluklar olduğunda, bir şema bunları kapatmamızda yardımcı olmaktadır. Ayrıca şemalar, bizlere belirli alanlarla ilgili bilgilerin, diğer bilgilerle nasıl ilişkilendirildiğini anlattığı için, belirsiz durumları yorumlamamızı kolaylaştırmaktadır. Fakat şemalar, her zaman bilgi işleme sürecini hızlandırmamaktadır. Bazı durumlarda, iyi biçimlenmiş bir şemaya sahip olma, işlenmesi gereken daha karmaşık bir bilgi yığınına kaynaklık ederek, işleri yavaşlatabilmektedir.

Benlik gelişimi, yaşam boyu devam eden bir süreç olmakla birlikte, ergenlikte ve genç yetişkinlikte yaşamsal öneme sahiptir. Ancak, yine de benlik duygusunun yalnızca ya da öncelikle bu evrelerde geliştiğini ve korunduğunu ileri sürmek yanlıştır. Benlik algımız, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi düzenlememize yardımcı olmaktadır. Benlik kavramı, kendimizle ilgili bilgiyi işlememize rehberlik eden benlik temalarımızdan, hayal ettiğimiz ya da korktuğumuz olası benlik kavramlarından oluşmaktadır. Genel olarak benlik algısı, insanların toplumsal çevrelerine ilişkin bilgileri nasıl yorumladıkları, çözümledikleri, anımsadıkları ve kullandıkları ile ilgilidir.

Tutumlar, bilişsel olarak çok karmaşık görünebilmelerine karşın, duygusal olarak genellikle yalındırlar. Tutumlar, davranışları yordamakta genellikle pek başarılı olmamaktadır. Dahası, insanların tutumlarını değiştirmek, çoğunlukla davranış değişikliğini meydana getirmemektedir. Çünkü, ifade ettiğimiz tutumlarımız ve davranışlarımız pek çok etkiye açıktır. Öğrenme yaklaşımı açısından bakarsak, tutumların gelişimi ve değişimleri sürecinde insan, öncelikle edilgen bir güç halindedir. Uyarıcılara maruz kalır, çağrışım, pekiştirme ya da taklit yoluyla öğrenir ve bu öğrenme süreci bireylerin tutumlarını belirlemiş olur. Bilişsel tutarlılık yaklaşımı açısından bakarsak, insanların bilişlerinde tutarlılık ve anlam arayışı içinde varlıklar olduklarını görürüz.

Denge kuramına göre ise, dengesiz durumlar ve tutumlar, dengelilik yönünde değişme eğilimindedirler. Bu, tutum değişikliği demektir ve değişik biçimlerde tezahür edebilir. “Tutumlar davranışları takip eder” ilkesi, yaşam için oldukça önemli bir ders vermektedir. Eğer kendimizi değiştirmek istiyorsak, beklememek en iyisidir. Bazen istemesek veya sevmesek de harekete geçmemiz gerekir.

Üç veya daha fazla kişi, belli bir süre etkileşimde bulunduklarında, birbirlerini etkilediklerinde ve kendilerini “biz” olarak düşündüklerinde, artık bir grup oluşturmuşlardır. Bir grupta insanlar, karşılıklı olarak birbirlerine bağımlıdırlar ve hiç değilse, birbirlerini karşılıklı olarak etkileme potansiyeline sahiptirler. Çünkü bir grupta üyeler, genelde yüz yüze temas halindedirler.

Toplumsal kurallar, bir grubun üyelerinin nasıl davranacakları hakkındaki ortak beklenti ve ilkelerden oluşmaktadır. Bir grubun tutkunluğu, birçok etmenden etkilenmektedir. Gruplar, genellikle araçsal bir amaç halindedir. Evet, amaçlarımıza ulaşmada, bu amaç kıymetli bir dava uğruna çalışmak ve benzerleri şeklinde olabilir, söz konusu araçsallık hususu yine geçerlidir.

Yüce Allâh, doğrusunu en iyi bilendir.

(Ey Rabbimiz) Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Hiç şüphesiz, en iyi bilen Sensin, tam hüküm ve hikmet sahibisin.

(Bakara, 2/32)

Faydalanılan Kaynaklar:

Bertram Gawronski, Galen V. Bodenhausen, Sosyal Psikolojide Kuram ve Açıklama, Nobel Akademik Yayıncılık, 2018.

David G. Myers, Sosyal Psikoloji / Social Psychology, Nobel Akademik Yayıncılık, 2019.

Elliot Aronson, Timothy Wilson, Robin Akert, Sosyal Psikoloji, Kaknüs Yayınları, 2020.

Kollektif, Sosyal Psikolojide Biliş ve Güdülenme, St.Clements University Türkiye Enformasyon Bürosu Yayınları, Trsz.

Michael A. Hogg, Graham M. Vaughan, Sosyal Psikoloji, Ütopya Yayınları, 2014.

Nicky Hayes, Sosyal Psikolojinin Temelleri, Atıf Yayınları, 2016.

Shelley E. Taylor, Letitia Anne Peplau, David O. Sears, Sosyal Psikoloji, İmge Kitabevi Yayınları, 2023.

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.