İnsanda Akıl Gücü ile Denge, Aşırılık ve Eksiklik Durumları I

Musa Kazım GÜLÇÜR

27 Mart 2019

İçindekiler

Giriş 2

I.I. Akıl Kelimesinin Anlamları 2

I.II. Akıl Gücünün Denge Durumu: Hikmet 8

I.III. Denge Durumu Olan Hikmetten Doğan Güzel Özellikler 9

1. Zihin Duruluğu 10

2. Cevdet-i Fehm 10

3. Zekâ 10

4. Hüsn-ü Tasavvur 10

5. Suhulet-i Taallüm 11

6. Hıfz 11

7. Tahattur 11

I.IV. Akıl Gücünün Aşırılık Durumu, Cerbeze / Şeytanet 12

I.V. Akıl Gücünün Eksiklik Durumu 13

1. Cehalet 13

a. Cehl-i Basît 15

b. Cehl-i Mürekkep. 16

Sonuç 17

Giriş

İslâm dinindeki insan anlayışı, onu her yönüyle kuşatan bir bakıştır. Ayrıca İslâm’ın insanı ele alış tarzı, diğer bütün düşünce ve felsefî sistemlerden de daha parlaktır. Çünkü her şeyden önce insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi, O’nun kutlu vekilidir. Allah, insanı yeryüzünde kendi halifesi yaparken, ona bu vazifesini mükemmel bir şekilde yerine getirebilecek imkânı, yani kusursuz bir aklı da beraberinde vermiştir. Bu akıl, yaratılış gayelerini anlamaya çalışan, eşya ve olaylar arasındaki sebepleri araştıran ve aynı zamanda her şeyde Allah’ın varlığının ve birliğinin işaretlerini görmeye çalışan bir akıldır.

“Akıl” konusunun, “Kur’ân” ve “Sünnet” gibi aslî ve evrensel kaynaklardan araştırma önemliydi. Çünkü “inanma” gibi çok temel bir konuda dahi Kur’ân, aklını kullanmayanları “körü körüne inanmakla” suçlamaktadır.

I.I. Akıl Kelimesinin Anlamları

Akıl kelimesinin lügat ve ıstılah manaları hakkında Râgıb el-İsfehânî şu bilgileri vermektedir:

“İlmi elde etmeye yarayan hazır kuvveye akıl denir. Yine insanın bu kuvveyle elde ettiği ilme de akıl denir. Bunun için Emîru’l-Mü’minin (ra) şöyle der: Akıl ikidir:

1- Matbû (Doğuştan sahip olunan akıl)

2- Mesmû, (Matbû akılla elde edilen akıl).”

Matbû akıl olmayınca mesmû akıl fayda vermez. Gözün görme gücü olmayınca Güneş ışığının fayda vermemesi gibi.

Matbû akıl insanda potansiyel güç olarak bulunan akıldır. Mesmû akıl ise, bu gücün geliştirilmiş, eğitilmiş olanıdır.

Matbû akla Resülullah (sas) şu sözüyle işaret etmektedir: “Allah, akıldan daha şerefli bir varlık yaratmamıştır.[1]

Mesmû olan akla da şu sözüyle işaret etmektedir: “Kişi, kendisini kötülüklerden alıkoyan ve hidayete götüren akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır.[2]

Bu mana aynı zamanda, وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَا اِلَّا الْعَالِمُونَİşte bu temsilleri, biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak âlimler düşünüp anlarlar” (Ankebut, 29/43) ayetinde kastedilen manadır. Allah’ın, inançsızları akılsızlıkla zemmettiği bütün ayetlerdeki mana da budur. صُمٌّ بُكْمٌ عُمْیٌOnlar (inançsızlar ve münafıklar) sağır, dilsiz ve kördürler” (Bakara, 2/18) ayetinde olduğu gibi. Yani onlar doğuştan bir akla sahip olmakla beraber bu akıllarını çalıştırıp onunla, hidayete eremezler, yeni şeyler öğrenmezler.

Akılsızlık sebebiyle kuldan mesuliyetin kalktığını bildiren yerlerde ise akıldan maksat matbu akıldır.[3]

Lisânü’l-ʿArab adlı ansiklopedik sözlüğüyle tanınan dil âlimi, edip ve Şâfiî fakihi İbn Manzur (v. 711/1311), akıl kelimesi ile ilgili olarak şu bilgileri kaydeder:

Akıl; hicr, nüha, ahmaklığın zıddı olup çoğulu ukûl kelimesidir. Akıllı kimse, işi bilen kişi demektir. Âkil ise, nefsini zapt eden ve onun isteklerine boyun eğmeyendir. Akıl, işlerde sebat ve kalp gibi anlamlara da gelmektedir. Akla, akıl denmesinin sebebi, sahibini tehlikelere düşmekten koruduğu, yani onu tuttuğu içindir.[4]

Mevlevî Abdulhâkim, Şerhu’l-Mevâkıf fî Ta’rîfi’n-Nazar haşiyesinde şöyle denmektedir:

“Akıl; madde gibi keyfiyet, kemiyet, gibi harici varlıkta bulunan ve sonradan lahik olan avarız-ı cüz’iyyenin giremediği şeyin idraki, diğer bir ifadeyle, tecridle hasıl olsa bile haricî levâhıkdan uzak cüz’î ya da küllî eşyanın algılanmasıdır. Filozoflara göre akıl; cisim olmayan, mümkün bir mevcuttur. Zatında mücerred bir cevherdir. Fâaliyetinde cismanî bir aletten müstağni, diğer bir ifadeyle hem fiilinde hem de zatında mücerred bir cevherdir. Yani, cisim ve cismanî değildir. Ayrıca fiilleri cisimle müteallak da değildir. Kelamcılar ise şöyle demektedir: Delile göre bizim yanımızda mücerredin ispatı yoktur. Bu ister mevcut ister gayr-ı mevcut, ister mümkin, isterse de mümtenî olsun fark etmez.”[5]

Sözlük yazarı ve tarihçi Mütercim Âsım Efendi, Kamus Tercemesi’nde şu bilgileri vermektedir:

“Akıl, ilim ve idrak mânâsınadır. Zihinde hasıl olan sûretten ibarettir. Alâ kavl, eşyanın hüsün ve kubuh, kemâl ve noksanına müteallak sıfatını idrake ıtlak olunur. Bu, mânâyı evvelden hâsdır. Ve inde’l-baz, iki hayır olan şeyin, hayırda ezyed ve eblağ olanını ve iki şer olan şeyin şer ve mazarratda eşed ve evfer olanını idrakten ibarettir. Bazıları indinde de umûr-u adlîye ıtlak olunur. Yani akıl, bir kuvven mâneviyyedir ki, insan onun vasıtasıyla kabih ve hasen beynini fark ve temyiz eder. İşte ol kuvvetten kezalik zihin, insanda bazı mukaddimat sebebi ile hasıl ve müteretteb olan suver ve mânâ-yı müctemiadan ibarettir ki, onların vasıtasıyla a’raz ve mesâlih ve umûra vucüh-i layikası üzere müsteteb ve müstakim ve müstekmil olur. Kezalik, insanın hareket ve kelimatı babında kendisine mahsus heyet-i mahmude ve şuyû-u matbûadan ibarettir.”[6]

Arap dili, kelâm ve fıkıh âlimi Seyyid Şerif Cürcânî de (v. 816/1413) Et-Ta’rîfat adlı eserinde akıl konusunda on kadar tarif yapıyor. Şöyle ki:

1. Akıl, özünde maddeden mücerred, fiilde ise maddeye mukarin bir cevherdir ki bu mukarenet herkesin ene (ben) diye tarif ettiği nefs-i nâtıka yani şahsiyettir.

2. Akıl, Allah’ın insan bedenine müteallik olarak yarattığı rûhânî bir cevherdir.

3. Akıl, hakkı ve bâtılı tanıyan kalpteki bir nurdur.

4. Akıl, maddeden mücerred, bedenle taalluku, tedbir ve tasarruf ilişkisi olan bir cevherdir.

5. Akıl, nefs-i natıkanın bir kuvvetidir. Bu açıktır, çünkü âkile kuvveti nefs-i nâtıkaya mugâyirdir. Yine, gerçekte fail nefistir. Akıl ise nefse göre bıçağın kesici için alet olması menzilesindedir.

6. Bir görüşe göre de akıl, nefis ve zihin birdir. Ancak bu şey müdrik olduğu için akıl, mutasarrıf olduğu için nefis, idrâke yardımcı olduğu için de zihin denilmiştir.

7. Akıl, kendisiyle eşyanın hakikatinin bilinebildiği bir şeydir. Bir görüşe göre aklın yeri baş, bir diğerine göre ise kalpdir.

8. Akl-ı heyûlânî: Bu ise ma’kulâtı idrak edebilen sırf istidattır. Bu ma’kulât da çocuklarda olduğu gibi fiilden hâlî mahza kuvvettir. Heyulaya nisbet edilmesi ise, bu mertebedeki nefsin haddizatında bütün sûretlerden hâlî olan heyula-i ûlâya benzemesinden dolayıdır.

9. Akıl deve yuları (ikâl) kelimesinden alınmıştır ki; akıl sahiplerini doğru yoldan sapmadan korur. Sahih olan akil, gâibâtı vasıtalarla, mahsüsatı ise müşahede ile idrak edebilen mücerred bir cevherdir.

10. Akıl bi’l-meleke: Bu ise zarûriyât ilmidir. Nefsin, nazariyatı iktisab edebilme istidadıdır.[7]

Bilginin kaynağı ve kökü sahih akıl olduğuna göre aklın kıymet ve önemi açık bir şekilde ortadadır. İbnu Ömer’den rivayete göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

İnsanlara göre, güya nice değersiz ve yüzüne bakılmayacak kimseler vardır ki, akıllarını kullanarak Allâh’a nasıl itaat edileceğini anlamış, yarın ahirette de kurtulmuşlardır. Yine insanlara göre, güya tatlı dilli, güzel görünüşlü nice insanlar da vardır ki, yarın kıyamet gününde helak olacaklardır.[8]

Bir topluluk, Peygamberimizin (sas) huzurunda, bir adamı hayırlı faaliyetlerini de söz konusu ederek aşırı derecede övdüler. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle sordu:

Bu adamın aklı nasıldır?

Bu soruya ashab hazeratı biraz şaşırarak: “Ya Resulallah, biz sana bu adamın çokça ibadet ettiğini, çeşitli hayır faaliyetlerinde bulunduğunu anlatıyoruz, siz aklının nasıl olduğunu mu soruyorsunuz!?” dediler. Bunun üzerine Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

Ahmak insan, ahmaklığı sebebi ile, günahkarların yaptığı hatalardan daha büyük hatalara düşer. İnsanların yarın, Allâh katında yüksek derecelere çıkmaları, Allâh’ın huzuruna (cc) yakın olmaları, ancak akılları nispetindedir.[9]

Yine Ebu Hüreyre’den (ra) rivayetle Efendimiz (sas) bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurur:

Allâh Teâlâ’nın ilk yarattığı akıldır. Allâh Teâlâ akla, ‘Bu yana dön’ diye emretti. Akıl döndü. ‘Diğer yana dön’ diye emretti, akıl o yana döndü. Allâh Teâlâ’nın her emrini yerine getirdi. Daha sonra Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

İzzet ve ululuğum hakkı için nazarımda senden daha kıymetli bir şey yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm. Seninle mükafatlandırır, seninle cezalandırırım.[10]

Hz. Aişe (r. anhâ)’den rivayet edildiğine göre bir gün kendisi Hz. Peygambere:

“Ya Resulallah, insanlar dünyada ne ile üstünlük kazanırlar?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

Akıl ile” deyince, Annemiz Aişe (r. anha) Hazretleri:

“Herkesin kıymeti, ameli ile ölçülmüyor mu?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (sas) şu cevabı verdi:

Ya Aişe, insanlar akıllarından fazla bir şey yapabilirler mi? Kişiler, Allâh Teâlâ’nın verdiği akıl nispetinde amel ederler. Ondan sonra da amellerine göre mükafat görürler.[11]

Efendimiz (sas) buyurdular ki: “Kişinin yetkinliği aklı iledir. Aklı olmayanın dini de yoktur.[12]

İbni Abbas’tan rivayete göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

Her şeyin bir aleti ve bir hazırlık ve istidadı vardır. Müminin aleti aklıdır. Her şeyin bir biniti var. Kişinin biniti aklıdır. Her şeyin bir direği var. Dinin direği akıldır. Her toplumun bir dayanağı var. İbadetin dayanağı akıldır. Her toplumu bir yöneten var. Abidlerin yöneticisi de akıldır. Her tüccarın bir sermayesi var. Gayret içerisinde olanların sermayesi de akıldır. Her ailenin bir kıymeti var. Sıddîklar evinin kıymeti de akıldır. Her harap yerin bir imar edeni var. Ahireti imar eden akıldır. Her işin onunla anılacağı ve nispet edileceği bir sonu var. Sıddîklerin anılacağı ve varacakları sonları akıllarıdır. Her milletin sığınacakları bir toplumları var. Müminlerin sığınacakları toplumları da akıllarıdır.[13]

Ancak insanlar akıl konusunda bir seviyede değillerdir. Akılların bir seviyede olmadığını ifade eden nakli delillerden bir tanesi de Abdullah b. Selâm’ın rivayet ettiği arşın büyüklüğü ile mukayese edilen ve akılların farklılığını anlatan uzun hadisin son kısmını buraya alıyoruz. Peygamber Efendimiz (sas) buyuruyorlar ki:

“Melekler şöyle dediler:

“Ya Rab, Arş’tan daha büyük bir şey yarattın mı?” Allâh Teâlâ:

Evet, aklı yarattım” buyurdu. Melekler:

“Ya Rab, ne kadar büyüktür?” Allâh Teâlâ:

Kumların sayısını bilir misiniz?” Melekler:

“Hayır, Ya Rab.” Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

İşte, aklın büyüklüğünü de bilemezsiniz. Ben aklı, kum tanelerinin sayısı ile sayılabilen çeşitli sınıflara ayırdım. Kimi insana bir tane, kimisine iki tane, kimisine üç tane, dört tane, bazısına bir farak (İslâm’dan önce ve İslâmî dönemde Hicaz, Yemen ve Mezopotamya’da su, bal, süt ve hububat gibi maddelerin hacmini ölçmede kullanılan bir ölçü birimi), bazısına bir vesk (bir ölçü birimi), kimisine iki vesk (bir deve yükü miktarında bir hacim ölçeği), diğer bazılarına ise daha çok verilmiştir.[14]

İmam Gazali’nin bakış açısına göre Allah Teâlâ akla “nur” adını vermiştir. Bu düşüncesini desteklemek için de 24/Nur Suresi 35’inci ayetini delil olarak getirmektedir. Yine Gazali’ye göre akıl yolu ile elde edilen ilme de “ruh, vahiy, hayat” denmektedir. Bu düşüncesini delillendirmek için de aktardığı âyet-i kerîme 42/Şura Suresi 52’nci ayet-i kerimesidir. Ona göre, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, 2/Bakara Suresi 257’nci ayetinde, “aydınlık” ve “karanlık” kelimelerini zikrettikten sonra, “aydınlık” kelimesi ile “ilmi”, “karanlık” kelimesi ile de “cahilliği” kastetmiştir.

I.II. Akıl Gücünün Denge Durumu: Hikmet

Akıl gücünün itidal yani denge durumuna hikmetadı verilmiştir. Hikmet, insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Bir tanıma göre hikmet, eşyanın hakikatini ve esrarını idrak edebilmektir. Bir başka tanıma göre hikmet;Kur’an-ı Kerim, ilim, fıkıh, ilm-i ledün, nübüvvet, din ve dünyanın salahı, ilahi emirlerin faydasını anlama, güzel fiilleri meydana getirme melekesi, ahlak-ı ilahî ile ahlaklanma ve muktezayı hâle göre hareket etmek demektir.

Hikmet ve hüküm kelimeleri ilim ve fıkıh manaları ile eş anlamlıdır. Mesela;

وَاٰتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا

Ona (Hz. Yahya’ya) çocuk iken hüküm verdik” (Meryem, 19/12) ayetinde geçen hüküm bilme ve anlama manasıyla hikmet demektir.

Klasik sözlüklerin verilerini modern tarzda yeniden derleyen Arapça-İngilizce Sözlük eseri ile tanınan İngiliz şarkiyatçısı Edward William Lane (1801-1876), hikmetkelimesinin ilk anlamını, “kişiyi cahilane davranışlardan alıkoyan şey” olarak belirlemiş, hikmetin bilgi ve hükümle alakasının yanı sıra, davranışla ilgisine de dikkat çekmiştir.[15]

Kur’ân-ı Kerîm’de hüküm kelimesi hariç olarak hikmet kelimesi on dokuz kadar âyet-i kerimede geçer ve bu âyet-i kerimelerin on tanesinde “kitabı da gönderdi/gönderen” manalarında “kitap” kelimesi ile birlikte zikredilir. Bu âyet-i kerimelerden birisinde Allah Teâlâ şöyle buyurur:

يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ

(Allah) Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Bakara, 2/269)

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de;

اُدْعُ اِلٰى سَبٖيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبٖيلِهٖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ

İnsanları Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”(Nahl, 16/125) buyurarak hikmetin ve güzel öğütün önemine vurgu yapmıştır.

Akıl açısından temel vasıtalar durumundaki göz, kulak ve gönül ile, bu azaların peşine düştükleri konular hususunda Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا

Bilmediğin bir şeyin ardına düşme; çünkü doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların her biri ondan (ardına düştüğün şeyden) sorumludur.” (İsra, 17/36)

Efendimiz (sas) bir hadîs-i şerîflerinde, “Hikmet, müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır[16] buyurmaktadır.

Bu hadîs-i şerîfi, Endülüslü âlim ve şair İbn Abdürabbih’in (v. 328/940) ansiklopedik eseri El-ʿİḳdü’l-Ferîd’de, “Hangi muhitten çıkmış olduğunun hiçbir önemi yok, hikmet müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır[17] şeklinde de rivayet edilmiş, Müslümanların, işlerine yarayan bilgiyi ve doğru sözü, kimden ve nereden geldiğine bakmaksızın alabileceklerine işaret edilmiştir. Böylece dış kültürlerin maruf bilgilerinden uygun biçimde faydalanmaya meşruiyet sağlanmıştır. İmam Maturidî de hikmeti, “tam uygunluk (isabet)” olarak tanımlamaktadır.[18]

I.III. Denge Durumu Olan Hikmetten Doğan Güzel Özellikler

Hikmetten, insanın hikmetli davranışlarından tam yedi güzel özellik doğar. Şimdi bu özellikleri kısaca tanımaya çalışalım.

1. Zihin Duruluğu

Zihin duruluğu ya da saffet-i zihin; insanda anlayış, kavrayış, algılama yetisi, yaşantıları, öğrenilenleri, bunların geçmişle olan bağlantılarını bilinçli olarak beyinde saklama gücü olarak tanımlanabilir. Bir başka tanıma göre de zihin duruluğu; fiziksel yapılar ve süreçlerin, bilinç ve bilinçdışının organize olmuş toplamı, bir insanın içsel veya dışsal uyaranlara, geçmişteki yaşantıları ve gelecekteki beklentileriyle bağlantılı olarak verdiği tepki eyleminin bütünüdür.

Psikoterapinin obsesif-kompulsif bozukluk, panik bozukluğu, bipolar ve majör depresif bozukluk sahibi hastalar üzerinde yaptığı beyinsel tarama araştırmalarının sonuçları temel alındığında, zihnin saffeti, duruluğu ve manevi kirlerden arınmışlığının insan için ne denli önemli olduğu daha iyi ortaya çıkar.

2. Cevdet-i Fehm

Anlayış üstünlüğü, iyiliği ve olgunluğu. Böyle bir insan düşünce bakımından yüksek seviyeye ulaştığı için olayları geniş görüş açısından değerlendirebilen, hoşgörülü, bilgisi ve görgüsü gelişmiş, kültürlü ve yetkin bir insan konumundadır. Bir şeyin olması ya da bulunması şayet diğerinin de varlığını ya da bulunmasını gerektiriyorsa, cevdet-i fehme yani hikmete sahip bir kişi bu durumu hızlı bir şekilde kavrama yeteneğine sahip demektir.

3. Zekâ

Mantıkî öncüllerden neticeye zihnin çabucak intikali. Zekâ, insanın düşünme, akıl yürütme, nesnel gerçekleri algılama, kavrama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tümüne verilen bir addır. Daha geniş anlamıyla zekâ; birçok başka yetenekle beraber, akıl yürütmeyi, planlama yapmayı, problem çözmeyi, soyut düşünmeyi, karmaşık fikirleri idrak etmeyi, çabuk öğrenmeyi ve tecrübelerden kazanım sağlamayı içeren zihinsel yetenektir ve hikmetin bir uzantısıdır.

4. Hüsn-ü Tasavvur

Hüsn-ü taakkul de denilen münasip bulunan had ve miktarı gözetmek. Bir nesnenin zihinde kavranıp bilinmesiyle ilgili cins, nevi, fasıl, hassa, araz gibi beş küllî esâsını ve târif, had ve resim gibi unsurlarını zihinde şekillendirebilme, fikren kurabilme ve tasarımını yapabilme yeteneği.

5. Suhulet-i Taallüm

Külfetsiz ve uğraş olmaksızın isteneni hemen anlayabilme. Burada önemli bir değişken çalışma belleği kapasitesidir. Çalışma hafızası, geçici olarak bilgileri tutmak için kullandığımız hafıza tipidir. Örneğin, karmaşık bir problemi çözme sırasında çalışma hafızası nerede olduğumuzu ve söz konusu problem alanında önceki adımların sonuçları ile irtibat kurabilmek için kullanılır. Çalışma belleği yüksek olanlar, daha iyi muhakeme becerileri, okuduğunu daha çabuk anlama ve dikkati daha iyi kontrol edebilme kabiliyetine sahiptirler.

Kendi öğrenmemizi etkili bir şekilde yönlendirebilmek için öğrenmemizin ilerlemesini doğru bir şekilde değerlendirebilmeli ve öğrenmeyi verimli bir şekilde artıran aktiviteler seçebilmeliyiz. Bir kimsenin hangi materyali kullanabildiği veya hangi konuda ustalaşabildiğini ayırt edemediği ve ek çalışmalarının onu yüksek seviyede anlamaya ve öğrenmeye yaklaştırmadığı durumlarda, uzun bir süre anlamaya çalışmak pek bir işe yaramaz.

6. Hıfz

Çok fazla çaba göstermeden var olan şekli hafızaya almak. Hıfz ya da bellek, zihinsel organizasyonumuzun boyutunu belirleyen üstün (mantıksal veya entelektüel) bilişsel süreçtir. Bilgiyi ve geçmiş deneyimleri kodlama, saklama, saklama ve hatırlama yeteneğimizdir. Hafızanın yaşamda temel bir rolü vardır, geçmişi geçmiş olarak yansıtır ve tüm geçmiş ve şimdiki deneyimleri yeniden kullanma imkânı sunar ve aynı zamanda geçmiş ve gelecek arasında sürekliliği sağlamaya yardımcı olur.

Hafıza önceki deneyimlerimizin aktif, öznel, akıllı bir yansıma sürecidir. Hafıza, öğrenmeyle ilgilidir, ancak öğrenmeyle karıştırılmaması gerekir. İnsan hafızasında yer alan 3 ana süreç vardır: 1. Kodlama, yani bilgileri bellekte depolanabilecek bir forma dönüştürme. 2. Depolama, yani kodlanmış bilginin bellekte saklanması. 3. Yeniden hatırlama, yani geçmişte kodlanmış ve depolanmış bilgilere tekrar erişme.

7. Tahattur

Hafızaya alınmış bilgileri kolayca hatıra getirmek. Bunun da en kolay yolu kodlamadır. Kodlama, insan hafızasının işleme koyduğu ilk işlemdir. Genel olarak öğrenmenin etkinliği, kodlama işleminin etkinliğine bağlıdır. Bir dizi faktöre bağlı olan aktif ve seçici bir süreçtir. Kodlama verimliliğini etkileyebilecek üç tip faktör vardır:

1. İçerik faktörleri: Bunlar da hafızaya alınmış ve hatırlanmaya çalışılan malzemenin hacmi (hacim arttıkça kodlama zorlaşır), hatırlanmaya çalışılan unsurların organizasyon derecesi (ne kadar iyi organize edilmişse kodlaması ve hatırlanması o kadar kolaydır) ve içeriğin yapısındaki bilgilerin işgal ettiği yer hatırlanmaya çalışılan unsurların ya başında ya ortasında veya sonundadır (başında ve sonunda yer alan bilgiler, ortasında yerleştirilenden daha kolay hatırlanma eğilimindedir).

2. Çevresel faktörler: Her zaman önemli görülmemesine rağmen, ezberleme süreci için önemlidir. Sıcaklık, nem, gürültü, şefkat, sosyo-duygusal iklim vb. sadece birkaç çevresel faktördür. Bu özelliklere bağlı olarak, kodlama işlemi uyarılabilir veya kısıtlanabilir.

3. Öznel faktörler: Kişinin dinlenme durumu veya halsizlik, sağlık, hastalık gibi unsurları içerebilir. Motivasyon, ilgi alanları ve eğilim, kodlama süreci için kritiktir.

Bilgi ne kadar fazla tekrarlanır veya kullanılırsa, uzun süreli bellekte saklanma olasılığı o kadar artar. Bu nedenle, öğrenilen kavramların güçlendirilmesi önemlidir.

I.IV. Akıl Gücünün Aşırılık Durumu, Cerbeze / Şeytanet

Cerbeze kelimesi Türkçemizde hilekârlık, kurnazlık ve aldatıcılık anlamlarına gelir. Aldatıcı eğilimler “başka bir kimsede yanlış bir inanca destek oluşturma veya ekleme niyeti” olarak tanımlanmaktadır ve “kişiye haksız bir fayda sağladığından” yalan söyleme eğilimi olarak da görülmektedir. Aldatıcı eğilimler yalan söyleme ve karşı tarafta sahte bir algı yaratma eğilimini temsil eder. Bu dünyanın kazancı gibi görülen aldatmacaya isteyerek katılmak kendini, aldatma ustası olan şeytanın eline bırakmak anlamına gelmektedir ve ne yazık ki başkalarını aldatanlar da aslında aldatma ustası tarafından aldatılmakta ve aptalca ruhunu şeytana satmış olmaktadır. Aldatma ile ilerlemek için hilekarlık ya da kurnazlık yoluna gitmek fazla bir zekâ veya akıl işareti değildir. Olsa olsa bir kişinin güvenilir olamayacağının işaretidir.

İnsanlar aldatıcılık eğilimlerinde farklılık göstermektedirler. Aldatıcı eğilimler, çıkarcılıkla doğrudan ilintilidir. Aldatıcı kimseler insanları dengesiz, aldatıcı bir hedefin parçası olabilecekleri dar sorunlara iterler. Aldatıcı kimseler hoşgörüsüzdürler ve genellikle gizli bir gündemleri vardır. Bu gibi kimseler ayrıca bencil, açgözlü, ikiyüzlü, inatçı, önyargılı, kindar, kibirli, zalim, acımasız ve baskıcı olma gibi yüzlerce olumsuz özellik içerebilirler.

I.V. Akıl Gücünün Eksiklik Durumu

1. Cehalet

‘Cehalet’ bilgisizlik, kibir, bozgunculuk, serkeşlik gibi anlamlara gelen bir terimdir. Kur’ân-ı Kerim’de dört ayette ‘cehalet’ şeklinde, yirmi ayette de aynı kökten gelen isim ve fiiller şeklinde geçmektedir. Bu ayetlerde genellikle cehaletin fenalığı, cahillerin yanılgıları, kötülük ve zararları üzerinde durulmuştur.

Cehalet, esas olarak azgınlık, serkeşlik, arzuların etkisinde kalma, hayvanî içgüdülere boyun eğme anlamına gelmektedir ve bilginin zıddı olan, cehalet anlayışını yansıtan öfke, şiddet, kibir ve saldırganlıktan arınmak birey açısından oldukça önemlidir. İnsanın tabiatında, bildiğini yapmama özelliği vardır. Onun cahilliği, zalimliği ile beraberdir.

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi, (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 33/72)

Son devir din âlimlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyet-i kerimede yer alan “zalûm” kelimesini, insanın çok zalim, zulme ve haksızlığa çok meyyal olması, Allah’ın ve ibadullahın hukukunu yüklendiği halde layıkıyla ifa etmeyip, kendine yazık etmesi manasına almaktadır. Yine âyet-i kerimede yer alan “cehûl” kelimesinin ise, insanın iddia ettiği gibi bilgin değil, bilakis çok cahil olduğunu ifade ettiğini belirtmektedir. Çünkü insan, akıbetinin ne olacağını bilmemekte, ama buna rağmen zulümden geri kalmamaktadır.[19]

İnsanın özellikleri arasında yer alan zulüm ve cehalet unsurlarına rağmen emanet tevdi edildiğinde bazıları bu emanete riayet göstererek hem zulmü hem de cehaleti terk etmişlerdir.

اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا اٖيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُولٰئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ

Onlar o kimselerdir ki iman etmişler ve imanlarına zulüm bulaştırmamışlardır. İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (Enam, 6/82) âyet-i kerimesi zulmün terk edilmesine işaret ederken; وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا Âdem’e isimlerin tümünü öğretti” (Bakara, 2/31) âyet-i kerimesi de cehaletin terki gereğine işarette bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak Ahzab suresi 72’nci âyet-i kerimede, insandaki zulüm ve cehalet vasıflarını saydıktan sonra, 73’üncü âyet-i kerimede, kendi vasıflarından olan Ğafûr ve Rahîm’i beyan etmektedir. Dolayısı ile zulme karşı Ğafûr, cehalete karşı da Rahîm’dir. Çünkü Cenâb-ı Hak büyük zulüm, yani şirk dışındaki bütün zulümleri affedeceğini vaat etmiştir.[20]

Ahzab suresi 72. âyet-i kerîme ile ilgili olarak İbn Abbas (ra) şu yorumları yapmaktadır: İnsan nefsine karşı zalim, Rabb’in emirlerine ve emanet olarak yüklendiği şeye karşı da cahildir.[21] Yani insan, Allah’ın emri konusunda aldanmıştır. Mücahid, Dahhak ve Hasan Basrî’ye göre emanetten kasıt dinî farizalardır. Diğerlerine göre ise itaattir. Katâde’ye göre ise emanetle kastedilen; din, farzlar ve cezalardır. Zeyd b. Eslem’e göre ise emanet üçtür: Namaz, oruç ve gusül.

Bütün bu görüşler arasında zıddiyet olmadığı gibi hepsi birbirini destekler durumdadır. Bu görüşler ışığında emanetin bir mükellefiyet, emir ve nehiylerin de insanda tam anlamıyla bir iç kabul olduğu anlaşılıyor. Şayet insan bu mükellefiyetini yerine getirirse sevap, terk ederse ikâb görür. Bütün zayıflığına, cehline ve zulmüne rağmen insan bu yükü kabullenmiştir. Ancak Allah, muvaffakiyet verirse o zaman durum başkalaşır.[22] İşte bu büyük ve ağır emaneti omuzlamakla insan kendi kendini tehlikeye atmış durumdadır. Bu yüzden o, çok zulümkâr olmuş, nefsine kıydığı şeklinde vasıflanmıştır. Aynı zamanda bu durumu idrak edemediği için “cehûl” lakabını yani koyu cahil sıfatını almıştır.

Fakat hemen ilavesi gereken husus şu ki, insanın cehalet ve zulüm gibi sıfatlarla tavsifi, mukaddes emaneti omuzlamaya yeltenmesi itibariyledir. Eğer yüklendiği emanete riayet eder de kendisini yaratanına götüren ilmi tahsil ederse, Hak Teâlâ’nın yolunu bulur, emrine uyar, iradesine tâbi olursa başka. Yani, Halikını delilsiz ve doğrudan doğruya tanıyan, tayin ettiği yolda yürüyen, emrine boyun eğen, Allah ile kendisinin arasına hiçbir engel girmeyen, inkıyat, itaat ve vazifelerini ifaya mâni olmayan, gökler, yer ve dağlar gibi mahlûkat misali, ilmi ve irfanı, ibadet ve itaatiyle emanette emin bir dereceye yükselirse başka. İşte o zaman, bu şuur ve bu idrak içindeki insan gerçekten en şerefli makama ve kâinat içinde bir örneği daha bulunmayan en yüce dereceye yükselir.[23]

İnsanın, doğruluğunu bildiği, gerçekleri sezdiği halde inanmamakta diretmesi de yine onun cehaletini ortaya koymaktadır. Bu tip kişiler metafizik olaylara zaten inanmamaktadır. Onların hakkı reddetmekte bu derece ısrarlı oluşlarını Kur’ân-ı Kerîm şöyle dile getiriyor:

وَلَوْ اَنَّنَا نَزَّلْنَا اِلَيْهِمُ الْمَلٰئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَیْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

Eğer hakikaten biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı, fakat onların çoğu cahillerdir.” (Enam, 6/111)

a. Cehl-i Basît

Bir insanın, bilmesi mümkün olan şeyi bilmemesidir. Kur’ân-ı Kerîm, bu duruma şu âyet-i kerimelerde işaret buyurur:

وَاِذَا قٖيلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فٖيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرٖى مَا السَّاعَةُ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنٖينَ

Size ‘Allah’ın vaadi gerçektir, kıyamet (dirilme) saati mutlaka gelecektir’ denildiğinde siz, ‘Kıyamet neymiş bilmeyiz, biz olsa olsa bir zan ve tahminde bulunabiliriz, ama biz kesin bir tarzda ona inanmayız’ dediniz.” (Câsiye, 45/32).

بَلِ اتَّبَعَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا اَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدٖى مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ

Fakat zalimler bir bilgiye dayanmaksızın, körü körüne heva ve heveslerine tâbi oldular. Allah’ın şaşırttığını artık kim doğru yola getirebilir? Bu işte onlar hiçbir yardımcı bulamazlar.” (Rum, 30/29)

Efendimiz (sas) buyuruyor:

İnsanlar iki çeşittir: Ya bilen (âlim) ya da öğrenen (müteallim). Gerisi ise hemectir.[24]

Bu hadîs-i şerîf anlam itibarı ile doğrulayan ve onlarca sahih hadis kitabındaki şu rivayet de konumuz açısından oldukça ilginçtir. İbnu Ömer (ra)’in rivayetine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Halk, içinde bir tane bile binmek için elverişlisini bulamadığın, yüz develik bir sürü gibidir.[25]

b. Cehl-i Mürekkep

Cehl-i mürekkep, bilmemek fakat bilmediğini de bilmemek, cahillik içinde cahillik demektir. Kur’ân-ı Kerîm, bu gibi kimselerin durumunu şu şekilde beyan buyurur:

بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ بَلْ هُمْ فٖى شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ

Bilakis, onların Âhiret hakkındaki bilgisi kıt ve yetersizdir. Hayır, Âhiret hakkında şüphe içindedirler. Hayır hayır, onlar ahiretten yana kördürler.” (Neml, 27/66).

Kıyametin seksiz şüphesiz olacağına dair ilimlerinin sağlamlaşmasının ve mükemmelleşmesinin sebepleri, onlar için bulunmaktadır. Onlar, o sebepleri tanıma imkânını da bulmuşlardır. Ama onlar, yine de şüpheyi seçip cahilliklerine cahillik katmaktadırlar. Varlığına apaçık delillerin delâlet ettiği ahiretin varlığı hususunda şüphe ederlerken, bu kadar apaçık şeylerden habersiz cehl-i mürekkep içerisindeki kimseler, her şeyden daha kapalı ve daha gizli olan gaybı nasıl bilebileceklerdir? Bu durum cehl-i mürekkebin bir yönüdür.

Cehl-i mürekkebin bir diğer yönü ise herhangi bir delil ve ispat olmadan körü körüne ve kötü bir taklit içerisinde olmaktır.

فَاِنْ لَمْ يَسْتَجٖيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ اَهْوَاءَهُمْ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰیهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ

Yine senin davetini kabul etmezlerse, artık bil ki, onlar sırf kendi nefis arzuları peşinde gidiyorlar. Halbuki Allah’tan doğru bir delil olmaksızın yalnız kendi nefis arzusu peşinde gidenlerden (şirk, küfür ve putlara ibadet edenlerden) daha sapık kim olabilir? Muhakkak ki Allah, (hevalarına düşkünlükle uyup nefislerine yazık eden) zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Kasas, 28/50)

Bu âyet-i kerîme, taklidin ve bu taklidin doğurduğu cehl-i mürekkebin yanlışlığına dair delillerin en büyüklerinden olmakla birlikte, cehl-i mürekkepten kurtulabilmek için istidlal ve delile dayanmanın mutlak şekilde gerekli olduğunu gösteren çok önemli bir ifadedir.

Sonuç

Bazı sözüm ona dindar görünen insanların aklı yeren ifadelerinin dini hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Kalbe Allâh Teâlâ tarafından konan ve dinin de ancak kendisi ile bilinebildiği aklın kıymetini kimse azaltamayacaktır. Bizzat Allâh Teâlâ’nın yücelttiği akıl kötülenirse geriye övünülecek ne kalmaktadır?

Büyük alim İmam Gazali Hazretlerinin sözü ile tamamlayalım:

Din, akıl ile değil, iman nuru ve yakîn gözü ile bilinir diyenlerin bu sözlerinin hiçbir kıymeti yoktur.[26]


[1] Taberânî, Evsat, 2/235-236 (1845); 7/190-191 (7241); Heysemî, Mecmaü’l-Bahreyn, 5/24-249 (3007)

[2] Heysemî, Buğyetü’l-Bâhis an Zevâidi Müsnedi’l-Hâris, s. 801-802 (Hadis no: 813).

[3] Ebu’l-Kasım Hüseyin b. Muhammed er-Râgıb el-İsfehânî, El-Müfredât fi Garîbi’l-Kur’ân, Halebî bsk., s. 341-342, Mısır, 1961.

[4] Cemâluddin Muhammed b. Mükrim b. Manzur el-Ifrîkî el-Mısrî, Lisânü’l-Arab, I-XII, c. II, s. 458-459, Dâru Sadr, Beyrut-trsz.

[5] Muhammed Ali et-Tehânevî, Keşşâfu Istılahati’l-Fünûn, 2/1027, Daru Kahraman, İst.-1984.

[6] Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, 3/1446, İstanbul-1305.

[7] Seyyid Şerif Cürcânî, Et-Ta’rîfat, s. 132-133. Mısır, 1938.

[8] Heysemî, Buğyetu’l-Bâhis an Zevâidi Müsnedi’l-Hâris, 1/801 (Hadis no: 812); Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, 1/313.

[9] İbn Hacer el-Askalânî, Metâlibu’l-Âliye, 12/117, (Hadis no: 2786); Heysemî, Buğyetu’l-Bâhis an Zevâidi Müsnedi’l-Hâris, 1/802 (Hadis no: 814).

[10] Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, 2/235 (Hadis no: 1845); 7/190 (Hadis no: 7241); Beyhaki, Şuabü’l-İman, 6/349 (Hadis no: 4313).

[11] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, 12/93 (Hadis no: 2768).

[12] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, 12/95 (Hadis no: 2770).

[13] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, 12/94 (Hadis no: 2769).

[14] İbnu Hacer el-Askalanî, Metalibu’l-Aliye, 12/119 (Hadis no: 2787); Gazali, İhya, 1/84, Kiryata, trsz.

[15] Edward William Lane, An Arabic-English Lexicon, 2/617, Williams and Norgate, Edinburgh-1865.

[16] İbn Mace, Zühd, 15 (4169); Tirmizi, İlim, 19 (2687).

[17] İbn Abdürabbih, El-İkdü’l-Ferid, 2/116, Riyad-1983.

[18] Maturidî, Kitabu’t-Tevhîd, s. 572, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2005.

[19] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 6/3935.

[20] Razi, Fahruddin, Tefsiru’l-Kebîr, 25/237.

[21] Hazin, Muhammed b. İbrahim el–Bağdâdî, Lübâbu’t–Te’vil fî Meâni’t-Tenzil, 4/144, Matbaa–i Âmire.

[22] İsmail b. Kesir, Muhtasaru Tefsiru İbn Kesir, (İhtisar: M. Ali es–Sabuni), 3/118, Beyrut, trsz.

[23] Kutub, Seyyid, Fî Zilâli’l–Kur’ân, 12/80.

[24] İbn Abdürabbih, El-İkdü’l-Ferid, 2/79, Riyad-1983. “Hemec” kelimesi, sivrisineğin en aşağı tabakasından küçük sineğe verilen bir addır. Türkçemizde de bu kelime, “şaşkın, sersem kimse” manalarında kullanılır.

[25] Buhari, Rikâk, 35 (6498); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/7 (4516); Muhammed b. Selâme el-Kuzâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 1/146 (Hadis no: 133).

[26] Gazali, İhya, 1/88, Kiryata, trsz.

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s