Kalbin Sıfatları ve Halleri III

Musa Kazım GÜLÇÜR

4 Şubat/2020

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nur, 24/35)

Önceki yazımızda “sadır” ve “sadrın şerh edilmesi”, kalbin Kur’ân-ı Kerîm ve zikirle inşirah bulması, kalp körlüğü, kalplerin kayması ve çevrilmesi, kalbin gafil bırakılması, kalp kasveti ve kalbin manevi hastalıkları konularına değinmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise kalplerin kilitlenmesi, mühürlenmesi ve gerçeği algılamaktan alıkonulması konularını açmaya çalışacağız.

Nur Suresinde beyan buyurulduğu üzere “Allâh (cc) göklerin ve yerin nurudur” (Nur, 24/35). Bu beyan, bir kısım ulemamız tarafından Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin gökleri melekleri ile, yeri de peygamberleri ve hidayeti ile aydınlatması şeklinde, İmam Gazzali hazretlerine göre ise keyfiyetini bilemeyeceğimiz hakiki nur olarak açıklanmıştır.  Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin rivayeti ile Efendimiz (sas), Allâh Teâlâ’nın nuru ve O’nun Zatına ait bu mukaddes nur ile varlık dünyası arasındaki perdelere şu şekilde işaret buyurmuşlardır:

“Allah’ın hicabı nurdur, eğer onu kaldırmış olsaydı vechinin sübühâtı ulaştığı bütün varlıkları yakardı.”[1]

Hadis-i şerifteki “hicab”, perde demektir. Allah (cc), insanlara şah damarından daha yakın (Kâf, 50/16) olduğu halde, insanlar araya giren nurdan perdeler sebebiyle Allah’tan uzaktırlar. Tıpkı güneşin ışığı ile bizim yanı başımızda olmasına rağmen, bizlerin güneşe fersah fersah (149.597.870 km) uzak olmamız gibi. Hadis-i şerifteki “Allah’ın veçhi” ise O’nun “Zât”ı demektir. Vech (yüz), birçok dillerde olduğu gibi Arapçada da zâtı ifade eder. “Sübühât” ise “sübha” kelimesinin çoğuludur. “Sübha” kelimesi “Allah’ın (cc) bütün kusurlardan, eksikliklerden uzak bulunduğuna inanma, bunu dille söyleme ve Allah’ı şânına yakışmayan sıfatlardan tenzih etme” gibi manalara gelir. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın takdisine yönelik Allah’a hamd ifâde eden sözlere, yine Allah’ın büyüklüğünü ifade için söylenen “Allâhu ekber” tekbirlerine, “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidine ve her çeşit zikre mecâzî olarak “tesbih” denir. Hadis-i şerifteki “Allah’ın sübühatı” ise, Allah’ın celâli ve azameti, Vechi’nin ışığı ve güzelliği, Allâh’ın (cc) mukaddesiyeti ve münezzehiyeti” anlamlarına gelmektedir.

Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri sonsuz ışığının varlık dünyasını yok etmemesi için, Zatı ile mevcudat arasına nurdan perdeler var etmiştir. Tıpkı ezeli ve ebedi kelâmının, insanların kaldırabileceği kapasitede olması için nazil olan/inen bir tenzil haline getirilmesi gibi. Yani Kur’ân-ı Kerîm, Allâh (cc) tarafından, insanların algılayabileceği bir hale yine O’nun iradesi ile indirgenmiş durumdadır. Dolayısı ile Cenâb-ı Hak Celle ve Alâ ile varlık dünyası arasında perdeler olması, Bedîüzzamân Hazretlerinin Asa-yı Musa risalesinde ifade ettiği gibi, şiddet-i zuhurundan gizlenmesi, azamet-i kibriyasından ihtifa etmesi, mevcudat ile arasına nurdan perdeler koyması demektir.

Kalplerin Kilitlenmesi ve Üstüne Perde Çekilmesi (Ekinne)

Topkapı Sarayı, Hırka-ı Saadet dairesi kapısında bulunan Kelime-i Tevhid.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, sübühât-ı veçhini varlık dünyasından perdelemesinden bütünü ile farklı olarak, (hafazanallah) küfür içerisindeki kullar için, iman etmeye karşı onların kalplerinde manevi kılıfların ve perdelerin oluşturulması söz konusudur. Bu hakikat Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde beyan buyurulur:

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفٖى اٰذَانِهِمْ وَقْرًا وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتّٰى اِذَا جَاؤُكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذٖينَ كَفَرُوا اِنْ هٰذَا اِلَّا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ

İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız.  Her türlü mucizeyi görseler de inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler.” (Enâm, 6/25)

Ayet-i kerimedeki (اَكِنَّةً) “ekinne” kelimesi, “kinân” kelimesinin çoğulu olup; bir şeyi örten, perdeleyen, manevi anlamda kişinin kalbinin dışardan gelen hakikate ait mesajları almasına ve anlamasına engel teşkil eden “kılıflar/perdeler/örtüler” manasına gelmektedir. Bu tür kişilerin kulakları için ise (وَقْرًا) “vakran” kelimesi kullanılmaktadır ki bu kelime hem maddi hem de manevi anlamda duymamayı netice veren “tıkaçlar/ağırlıklar” anlamındadır. Cenâb-ı Hakk’ı kabul etmeyen bu kimselerin, kulakları normal görevlerini yapmamakta, kalpleri örtülü ve kılıflı olduğu için işittikleri gerçekler idrak merkezlerine gitmemekte, böylece hiç işitmeyen ve anlamayan kimseler durumuna düşmektedirler. Kalpleri perdeli, kulakları da tıkalıdır. Onlara, hidayete, imana ve İslâm’a dair gerçekler akıl, mantık, kalp, ruh ve vicdan yörüngeli bir retorikle her şekilde sunulmuştu. Bu hitap çeşitleri, onların kalplerinin harekete geçmesi, idraklerinin aydınlanması için yeterdi. Fakat onlar hidayete ulaşmak için hiçbir çaba göstermediler. Tam aksine bütün manevi donanımlarını tahrip ettiler ve işlemez hale getirdiler. Yüce Allah da kendileri ile hidayeti arasına perdeler ve ağırlıklar yerleştirdi.

Bu tür insanlar her dönemde vardır. Işığın ve hakikatin savunucuları ve temsilcilerine karşılık, mutlaka karanlığın, vehmin ve yalanın temsilcileri de olmuş, iyilikle kötülüğün mücadelesi hiç bitmemiş, kıyamete kadar da devam edecektir. İnsanlık, gerçek huzura ve sükuna tamamen, Allâh’ın (cc) lütfuna dayalı olarak ancak ahiret hayatı ile ulaşabilecektir.

Yukarıdaki âyet-i kerimenin bir benzeri şu şekildedir:

وَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفٖى اٰذَانِهِمْ وَقْرًا وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِى الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰى اَدْبَارِهِمْ نُفُورًا

“Sen Kur’ân’ı okuduğun zaman, biz, seninle ahirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz. Kur’an’ı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlıklar koyarız. Kur’an’da (ibadete lâyık ilâh olarak) sadece Rabbini andığın zaman arkalarına dönüp kaçarlar.” (İsrâ, 17/46)

Bu ayet-i kerime, Efendimiz’e (sas) müşrik ve kafirlerin zarar verememesi için, Kur’ân-ı Kerîm okuduğunda kendisi ile onlar arasında, Cenab-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin görünmez bir perde var ettiğini haber vermektedir. Ayet-i kerime günümüze bakan yönü ile düşünülürse, gören gözleri duyan kulakları olmasına rağmen, Allah Teâlâ’nın, inanmayacak kimselerin manevi gözlerinde yani kalplerinde, gerçeği görmelerine engel olan “görünmez bir perde” yarattığı anlaşılmaktadır. Ayrıca manevi kulaklarında da hakikati duymalarına engel olan “ağırlıklar ve tıkaçlar” bulunmaktadır. Ayet-i kerimedeki (حِجَابًا مَسْتُورًا) “gizli perde”, Allah’ın onların gözlerinde yarattığı ve bilinmeyen perde demektir. Binâenaleyh bu gizli perde sebebi ile onlar gerçekleri görüp fark edememekte adeta gerçeklere karşı kör bir hale gelmektedirler. Bu sebeple onlar, Kur’ân’ın inceliklerini, güzelliklerini ve hikmetlerini anlayamayacaklardır. Bu ayet, Allah Teâlâ’nın, müşriklerin kalplerini görünmeyen manevi perdeler ve kılıflar içinde bıraktığına delâlet etmektedir. Dolayısı ile bu tür kimseler, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin çok büyük bir lütfu olan imanın hakikatine, sırlarına, inceliklerine ve güzelliklerine asla ulaşamayacak, böylece Kur’ân-ı Kerîm’den de menedilmiş olacaklardır.

وَقَالُوا قُلُوبُنَا فٖى اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَا اِلَيْهِ وَفٖى اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ

“Dediler ki: “(Ey Muhammed!) Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde vardır. O hâlde sen (istediğini) yap, şüphesiz biz de (istediğimizi) yapacağız.” (Fussilet, 41/5)

Kalp, marifetullah ve muhabbetullahın makamıdır ve bedenin en kıymetli azasıdır. Kulaklar ve görme duyuları ise, marifetullah ve muhabbetullah hususunda kalbin en önemli destek vasıtalarıdır. Ayet-i kerimede söz konusu edilen talihsizler; kalplerinin gerçekleri kabule karşı örtüler içerisinde, kulaklarının hakikati işitmeye karşı kapalı ve Efendimiz (sas) ile aralarında da görüşü engelleyen kalın perdeler bulunduğunu belirterek hak daveti reddetmişlerdir. Bu akıl dışı tutumlarının neticesinde ise kalplerinde ve ruhlarında nefret yerleşmiş ve gittikçe de büyümüş, onların bu feci durumları şu ayet-i kerimelerde tasvir edilmiştir:

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فٖى هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُوا وَمَا يَزٖيدُهُمْ اِلَّا نُفُورًا

“Ant olsun biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye (gerçekleri) bu Kur’an’da değişik biçimlerde açıkladık. Fakat bu, onların ancak nefretlerini artırıyor.” (İsra, 17/41)

Bu anlamsız ve manasız nefretin psikolojik kaynakları; kişinin kendi vicdanının kabul edilemez olarak gördüğü imansızlık ve dinsizlik felaketine karşı bir nevi savunma, bunun sonucunda da dinî olarak gördüğü hemen her şeye karşı öfke ve nefret eğilimidir. Şayet bir kimse kalbinde nefreti büyütüyorsa, bunun bir anlamı kendinden de nefret etmesidir.

وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفٖى اٰذَانِهِمْ وَقْرًا وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِى الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰى اَدْبَارِهِمْ نُفُورًا

“Kur’an’ı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Kur’an’da (ibadete lâyık ilâh olarak) sadece Rabbini andığın zaman nefret ederek arkalarını dönüp kaçarlar.” (İsra, 17/46)

Nefret halleri, bir kimsenin çaresizlik, güçsüzlük, yetersizlik ve utanç gibi duygulardan uzaklaşma çabasıdır. Ancak zihin, bu duygu durumunu benliğe yönelik bir tehdit gibi algılar. Neticede nefret duygusu, bireylere veya gruplara karşı düşmanlık ve saldırganlık tutumuna dönüşür. Çoğu nefret durumları, ruhsal acılara karşı bir tür tepki ve zihnin gerçeklerden kaçışıdır. Nefret tarafından tüketilen birey, acıları üzerinde güç kazanmanın tek yolunun, başkalarına saldırmak olduğuna inanır. Bu açıdan her nefret hissi, aslında içsel acıdan yalancı bir kurtuluştur.

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُ اَنَسْجُدُ لِمَا تَاْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا

“Onlara: “Rahmân’a secde edin!” dendiği zaman: “Rahmân nedir? Senin bize emrettiğine hiç secde eder miyiz?” derler. Ve (bu secde sözü), onların (iyice) nefretini artırır.” (Furkan, 25/60)

Nefret, büyük üzüntü ve acılara sebep olabilen insandaki güçlü negatif duygulardan birisidir. Bu negatif duygu, genellikle nefret nesnelerine karşı düşmanlık eğilimi ile beslenir ve sahibini şiddet sarmalına götürebilir. Nefret tohumları, bilhassa çocukluk ve ergenlikte tahammülsüzlük tutumları ile yeşerir. Bu tür yıkıcı duyguların daha sonraları ortadan kaldırılması ise son derece zordur. Nefret hissi oldukça saldırgan, haset ise kısmen pasif bir duygudur. Ancak hasetten nefrete geçişte sadece bir adım vardır. Nefret, hasede göre daha köklüdür ve nefret duygusuna mağlup olmuş bir kişi, sürekli nefret ettiği olgunun yok olmasını arzu eder.

Kur’ân-ı Kerîm’e gerçek anlamda inanmış kimselerle inanmamış kimselerin karşılıklı olarak vaziyetleri şu şekildedir:

قُلْ هُوَ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ فٖى اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى اُولٰئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ

“De ki: “O, inananlar için bir hidayet ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında ise bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlarmış gibidirler).” (Fussilet, 41/44)

Allah (cc), hakikate ve doğruya yönelecek ruhlara, kalplere, akıllara ve dine teveccüh konusunda insanî donanımını harekete geçirecek kimselere yardımını göndermektedir. Bu yardım ve neticesindeki aydınlanmanın kaynakları, hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler ile hidayet ve şifa menbaları halinde lütfedilmiştir. Bu ilahi yardımı kabul eden yüce ruhlar ve kutlu kimseler, Kur’ân-ı Kerîm’in menheli’l-azbi’l-mevrûdundan (daimî akan tatlı pınar) ve Efendimiz’in (sas) hidayetinden vüsatleri nispetinde faydalanacaklardır.

Kur’ân-ı Kerîm’in bir kimse hakkında hidayet olması, o kimseyi her türlü hayra sevk eden bir ışık, dünya ve ahiret mutluluğunu netice veren bir aydınlık tufanı oluşundan ötürüdür. Kur’ân-ı Kerîm, kendisine can-ı gönülden inananların, küfür, zulüm ve cehalet gibi amansız manevi hastalıklarına hep muhteşem bir şekilde şifa olmuştur, olmaktadır ve olmaya kıyamete kadar da devam edecektir.

Fakat dalalet ve cehalet vadilerinde yolunu kaybetmiş, küfür karanlıkları içerisinde kör bir hale gelmiş, kalbini ve ruhunu şeytana satmış kimseler için Kur’ân-ı Kerîm, onların kulaklarında bir ağırlık sebebi haline gelmiştir. Bu tür yolunu şaşırmışların, “Kulaklarımızda bir ağırlık var” (Fussilet, 41/5) şeklindeki talihsiz beyanlarını yukarıda izah etmeye çalışmıştık.

Kalplerin Mühürlenmesi (Hatm)

İnanmayanların kalplerinin Allâh (cc) tarafından mühürlendiğini beyan eden diğer bir âyet-i kerime Bakara Sure-i celîlesinde şu şekildedir:

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ

“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde bulunmaktadır. Onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara, 2/7)

Ayet-i kerimede, inanmayanların kalplerinin ve kulaklarının mühürlendiği, gözlerinin de perdelendiği beyan edilmektedir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadeleri içerisinde bakmak istersek, Allâh (cc) kalbi, bir mücevherat hazinesi halinde var etmiştir. İnsan, iradesini kötüye kullanıp kalbini bozunca, söz konusu kalp bozulmuş, kokuşmuş, içindekiler zehir haline gelmiştir. Böyle bir kalbin kötülüğünün etrafa daha fazla sirayet etmemesi ve zarar vermemesi için o kalp kapatılmış, perdelenmiş ve mühürlenmiştir.

Ayet-i kerimedeki (خَتَمَ) “mühürledi” fiilinin (عَلٰى) harf-i ceri ile gelmesi, “Allâh (cc), o mührü kalbe bir damga ve alamet kıldı. Melekler onu bir işaret olarak görür ve bilir” demek gibidir. “Kalp” kelimesinin, “kulak” ve “göz” kelimelerinden daha önce gelmesi ise, kalbin iman mahalli olmasından dolayıdır. Maddi kalp nasıl cismani bedenin her tarafına damarlar vasıtası ile hayat suyunu iletiyorsa, manevi kalp de kişinin manevi hayatını ışıklandıran ve aydınlatan iman nurunu neşretmektedir. Allâh korusun bu iman ışığı yok olsa, insanın manevi kalbi kararır, sahibini de karanlıklar içerisinde bırakır.[2]

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهٖ وَقَلْبِهٖ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهٖ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدٖيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ وَقَالُوا مَا هِىَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا اِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ

“Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Câsiye, 45/23)

Ruhlar, cevherleri itibarı ile birbirlerinden farklıdırlar. Kimileri ışık saçan, yüksek ve rahmanî bir karakterde iken, kimileri de karanlık, aşağı ve maddeye boğulmuş haldedir. Ayet-i kerimede, arzularının peşine düşen, yanlış düşüncelerinin ve hareketlerinin tutsağı haline gelen, kendisini tanrı konumuna çıkaran, herkesin derin bir itaat duygusu ve tam bir teslimiyetle kendisine itaatini isteyen narsistik insan ruhuna ait bir portre tasvir ediliyor. Bu hasta ruhlu insan adeta kendi ihtiraslarına tapılmasını beklemekte, bu suretle nefsini ilahlaştırmış olmaktadır. Dolayısı ile Allah Teâlâ, her bir ruh cevherine mahiyetlerine uygun bir şekilde mukabelede bulunmakta, böyle bir kimsenin sapkınlığını bildiği için de saptırmaktadır. Böyle bir kimse, kendi ruhunu ışıklandıracak ve aydınlatacak bütün projektörlere sırtını dönmüştür. Işık kaynağına sırtını dönmesi ile oluşan kendi gölgesine doğru yürümeye başlamış, gölgesine doğru attığı her bir adım ile o siyah gölge büyümüştür. Neticede ise ışık kaynağından uzaklaştıkça uzaklaşmış, karanlığa ve sapkınlığa mahkûm hale gelmiştir.

Hidâyete, doğru yola ulaşma, bütünü ile Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesi içerisindedir. Bu açıdan, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri dilemedikçe, insan sevdiklerini dahi hidayete ulaştıramaz. Dolayısı ile hidayeti Allâh’tan talep edene, Allâh (cc) dilerse hidayet verecektir. Bu hakikati idrak eden hidayete ulaşacak ve nefsinin tanrılık iddiası ve sanrısından Allâh’ın izni ile kurtulacak, doğru yola hidayet edilecektir.

Kalplerin Gerçeği Algılamaktan Alıkonulması (Tab’)

Esmâ-i Hüsnâ.

Cenâb-ı Hak, Nahl Suresi yüz altıncı ayet-i kerimede, sadrını (sadır kelimesinin kalp anlamına geldiği bir önceki yazımızda izah edilmişti) bilerek küfre, inançsızlığa ve ateizme açan bir kimseye gazaplanacağını ve böyle kimseleri büyük bir azabın beklediğini beyan etmektedir. Yüz yedinci ayette ise, bu gazab-ı ilâhînin ve büyük azabın temel sebebi olarak da tanrı tanımazların ahiret hayatına karşılık dünya hayatını tercih etmeleri, hidayetten mahrum kalıp neticede de küfre düşmeleri olduğu beyan edilmektedir. Yüz sekizinci ayet-i kerimede ise onlar için mukadder olan kötü akıbet şu şekilde beyan edilmektedir:

اُولٰئِكَ الَّذٖينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ وَاُولٰئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

“İşte onlar Allah’ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (Nahl, 16/108)

Allah Teâlâ insanı, imanı ve itaati neticesinde ahiret mutluluğunu satın alan bir tacire benzetmektedir (Bakara, 2/16, 86, 90, 175; Ali İmran, 3/177; Tevbe, 9/111; Fatır, 35/29; Saf, 61/10). Dolayısı ile bir tacirin önünde hafazanallah, yukarıda sayılan “kalplerin, kulakların ve gözlerin mühürlenmesi” gibi engeller varsa, böyle kimselerin ahirette karşılaşacakları ve uğrayacakları zararın, ziyanın ve hüsranın büyüklüğü de şu şekilde haber verilmektedir:

لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Hiç şüphesiz onlar, ahirette perişan olup ziyana uğrayacak kimselerdir.” (Nahl, 16/109)

Kalplerin tab’ı ile ilgili olarak ayrıca Arâf 7/100, 101 ve Yûnus, 10/74 âyet-i kerimelerine müracaat edilebilir.

İnşâAllâh “Kalbin Sıfatları ve Halleri IV” adlı yazı ile devam etmeye çalışacağız.


[1] Müslim, Îmân, 79 (293); İbn Mâce, Muḳaddime, 13 (195).

[2] Bediüzzaman Said Nursi, İşârâtu’l-İ’câz fî Mezânni’l-Îcâz, (Tercüme: Şadi Eren), ss. 137-139, İzmir-2011.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s