Ahde Vefâdan İrade Özerkliğine — I: Sözleşme Teorisinin Kavramsal, Felsefî ve Epistemolojik Temelleri

Musa Kâzım GÜLÇÜR



14 Ağustos 2026 Cuma


أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

Ey iman edenler. Akitlerinizi yerine getiriniz.

(Maide, 5/1)

Müslümanlar kendi şartlarına bağlı kalırlar.

(Ebu Davud, 3594)


Bu (saltanatın, mucizenin, bilginin ve güvende olmanın verdiği muazzam imkân ve iktidar, benim bir liyakatim olmayıp, tamamen) Rabbimin (sınamak üzere kuluna fazlasıyla ihsan ve bahşettiği, aşkın kereminin ve nihayetsiz ihsanının bir tecellisi olan) lütfudur.

(Neml, 27/40)


İçindekiler

Dîbâce

Genişletilmiş Özet: Teorik ve Metodolojik Çerçeve

From Pacta Sunt Servanda to Autonomy of Will: Epistemological Foundations and Functional Convergence of Contract Theory in Islamic Law and Continental European Private Law

Önsöz

Giriş

Araştırmanın Sorunsalı ve Temel Hipotezleri

Çalışmanın Sınırları

Yöntem ve Metodoloji

Bölüm I: Sözleşme Kavramının Kavramsal ve Felsefî Temelleri

1.1. Kıta Avrupası Hukukunda ‘İrade Özerkliği’ (Autonomy of Will) Doktrini

1.1.1. Aydınlanma Felsefesi, Kanunlaştırma (Codification) Hareketleri ve Liberalizmin Sözleşmeye Etkisi

1.1.2. Fransız Medenî Kanunu (Code Civil) ve Alman Medenî Kanunu (BGB) Ekseninde Sözleşme Özgürlüğü

1.1.2.1. Fransız Medenî Kanunu Çerçevesinde Sözleşme Özgürlüğü

1.1.2.2. Alman Medenî Kanunu (BGB) Çerçevesinde Sözleşme Özgürlüğü

1.1.2.3. Türk-İsviçre Borçlar Hukuku: Bir Sentez Modeli

1.1.3. Sözleşmenin Nispîliği İlkesi (Privity of Contract) ve Üçüncü Kişilere Etkisi

1.2. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet Metinlerinde ‘Ukûd’ (Akitler) ve ‘Ahid’ Kavramlarının Semantik Analizi

1.2.1. Kur’ân-ı Kerîm’de Sözleşme Semantiği: Çok Katmanlı Bir Kavramsal Harita

1.2.1.1. ʿAkd (عقد): Bağlama ve Hukukî Rabıta

1.2.1.2. ʿAhd (عهد): Ahlâkî Taahhüt ve Sözün Kutsallığı

1.2.1.3. Mîsâk (ميثاق): Bağlayıcı Antlaşma ve Köklü Taahhüt

1.3. Fıkıh Ekollerinde (Mezheplerde) Sözleşme Tiplemeleri: İsimli Akitler Sisteminden Genel Akit Teorisine Geçiş

1.3.1. Klasik Fıkıhta İsimli Akitler Sistemi ve Onun Yapısal Mantığı

1.3.2. Mezhepler Arasındaki Yapısal Farklılıklar: el-İbâhetu’l-Asliyye / Aslî Serbestlik (الإِبَاحَةُ الأَصْلِيَّةُ) ve el-Hazru’l-Asliyye / Aslî Yasaklık (الحَظْرُ الأَصْلِيُّ) Ekseninde Bir Kırılma

1.3.2.1. Hanefî Ekolü

1.3.2.2. Mâlikî Ekolü

1.3.2.3. Şâfiî Ekolü

1.3.2.4. Hanbelî Ekolü

1.3.3. Genel Akit Teorisine (Nazariyyetü’l-ʿAkd) Geçiş: Tarihsel Bir Dönüşümün Anatomisi

1.3.3.1. Klasik Fıkhın Durumu: ‘Akit Teorisi’ Değil ‘Akitler Teorisi’

1.3.3.2. İslam Hukuku Akademisindeki Büyük Adım (20. Yüzyıl)

1.3.3.3. Mecelle-i Ahkâm-ı ʿAdliyye (1869-1876)

1.3.3.4. Abdurrezzâk es-Senhûrî’nin Sistematizasyonu (1948 tarihli Mısır Medenî Kanunu)

1.3.3.5. Subhî el-Mahmesânî (İslam Şeriʿatında Borçlar ve Akitlerin Genel Teorisi, 1948)

1.3.3.6. Mustafa Ahmed ez-Zerkâ (1953 – 1959 / Kanunlaştırma Dönemi)

1.3.3.7. Muhammed Mustafa Şelebî (el-Medhal fî’l-Fıkhi’l-İslâmî / İslam Hukukuna Giriş, 1958 – 1960’lar)

1.3.3.8. İslam Hukuku Akademisinde Fıkhın Kodifikasyonuna Emek Vermiş Diğer Önemli Şahsiyetler

1.3.4. Sözleşme Serbestisi İlkesinin İslâm Hukukundaki Temeli: İbâha-i Asliyye ve Hanbelî Ekolünün (İbn Teymiyye / İbn Kayyim) Katkısı

1.3.4.1. İbâha-i Asliyye Prensibi: Fıkıh Usûlündeki Kaynağı ve Muâmelât Hukukuna Yansıması

1.3.4.2. İbn Teymiyye’nin Sözleşme Teorisindeki Paradigma Kayması

1.3.4.3. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin Sistematikleştirme Katkısı

1.3.4.4. Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme: İbâha-i Asliyye’nin Kıta Hukukundaki Muadili

1.4. Epistemolojik ve Ontolojik Karşılaştırma

1.4.1. Vahye Dayalı Meşruiyet ile Rasyonel / Seküler Meşruiyetin ‘Güven’ (Bona Fides) Unsurunda Kesişmesi

1.4.1.1. İslâm Hukukunun Epistemolojik Mimarisi: Vahiy-Akıl Diyalektiği

1.4.1.2. Kıta Avrupası Hukukunun Epistemolojik Mimarisi: Seküler Rasyonalizm ve Kodifikasyon

1.4.2. Kıta Avrupası Hukuku ile İslam Hukukunun Epistemolojik Ayrışmasının Sözleşme Hukukuna Pratik Yansımaları: Dört Temel Eksen

1.4.2.1. Normatif Geçerliliğin Kaynağı: İlâhî Onay ve Hukukî Tanıma

1.4.2.2. Hukuk-Ahlâk İlişkisi: Bütünleşik Sistem ve Ayrışma

1.4.2.3. Bireycilik ve Topluluk: İrade Özerkliğinin Sınırları

1.4.2.4. Yorum Metodolojisi: Nass Yorumu ile Pozitif Hukuk Yorumu

1.4.3. Bona Fides (Güven) İlkesinin İki Sistemdeki Kökleri ve İşlevi

1.4.3.1. Bona Fides’in Roma Hukukundan Kıta Geleneğine Mirası

1.4.3.2. İslâm Hukukunda Bona Fides’in Karşılıkları: Çok Boyutlu Bir Semantik Küme

1.4.4. Vahye Dayalı Meşruiyet ile Rasyonel / Seküler Meşruiyetin ‘Güven’ Unsurunda Kesişmesi

1.4.4.1. Yapısal Kesişmenin Anatomisi: Neden Farklı Kaynaklar Benzer Çözümler Üretiyor?

1.4.4.2. Güven (Bona Fides / Emânet) İlkesinin Kesişim Noktaları: Sistematik Bir Analiz

1.4.5. Kesişmenin Sınırları: Ayrışan Meşruiyet Söylemleri ve Ortak Normatif Sonuçlar


Genişletilmiş Özet: Teorik ve Metodolojik Çerçeve

1. Çalışmanın Genel Tanımı ve Metodolojik Çerçevesi

Bu çalışma, epistemolojik ve ontolojik dayanakları kökten farklılık gösteren iki köklü hukuk sistemini — kaynağını ilâhî vahiy ile dinî-ahlâkî yükümlülüklerden alan İslam Hukuku (Fıkıh) ile, meşruiyetini seküler rasyonalizm, Aydınlanma felsefesi ve Kantçı özgürlük anlayışına dayandıran Kıta Avrupası Borçlar Hukukunu — sözleşme teorisi ekseninde karşılaştırmalı bir analize tabi tutmaktadır.

Çalışmanın temel metodolojisi, Konrad Zweigert, Hein Kötz ve Ralf Michaels tarafından teorize edilen İşlevselci Yaklaşım (Functional Method / praesumptio similitudinis) üzerine kurulmuştur. Bu yönteme göre, meşruiyet kaynakları ve kuramsal güzergâhları ne kadar zıt olursa olsun, iki farklı hukuk sistemi aynı toplumsal ve ticari ihtiyaçlarla yüzleştiğinde işlevsel olarak birbiriyle büyük ölçüde örtüşen (yakınsayan) normatif çözümler üretmektedir.

İnceleme alanı, indirgemeci genellemelerden kaçınmak adına sınırlandırılmıştır:

Fıkıh Boyutu: Ağırlıklı olarak Hanefî ekolünün kurucu birikimi, bunun kanunlaşmış biçimi olan Mecelle-i Ahkâm-ı ʿAdliyye ve irade serbestisine geniş alan açan Hanbelî içtihat hattı (özellikle İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye) ile tahdit edilmiştir.

Kıta Avrupası Boyutu: Fransız Medenî Kanunu (Code Civil), Alman Medenî Kanunu (BGB) ve bu ikisinin özgün bir sentezi mahiyetindeki Türk-İsviçre Borçlar Hukuku genel hükümleriyle sınırlandırılmıştır.

2. Araştırmanın Sorunsalı ve Temel Hipotezleri

İncelemenin ana sorunsalı, ilâhî meşruiyete dayalı sistem ile seküler birey iradesini merkeze alan bir sistemin, sözleşmelerin kuruluşu, işleyişi ve bozulması süreçlerinde nasıl olup da yapısal paralellikler sergilediğidir. Çalışma bu doğrultuda üç temel hipotez sunmaktadır:

ı. İşlevsel Paralellik ve Bona Fides (Dürüstlük / Güven) Kesişimi:

Batı hukukunda Aydınlanma ve Kantçı rasyonalizmle temellenen İrade Özerkliği (Autonomy of Will) ile İslam hukukunda teolojik bir mükellefiyet olan Ahde Vefâ (Pacta Sunt Servanda) ilkeleri, piyasa öngörülebilirliğini sağlama, tarafların meşru beklentilerini koruma ve bona fides (dürüstlük / hüsn-ü zan / emânet) zemininde işlevsel olarak birebir kesişmektedir.

ıı. Rızanın Nesneleşmesi (Normatif İrade):

Her iki sistem de iç dünyadaki saf psikolojik iradeyi değil, dış âleme yansıyan ve muhatabında meşru güven uyandıran beyan formunu (normatif iradeyi) esas alır. Klasik fıkhın İttihâd-ı Meclis (Meclis Birliği) doktrini ile Kıta Avrupası’nın İcap-Kabul teorileri aynı hukukî emniyet (Rechtssicherheit) ihtiyacına hizmet eder.

ııı. Dinamik Denge ve Sözleşmesel Adalet:

Rızanın sakatlandığı durumlar (hata, hile, ikrah / galat, hudʿa, tedlis) ile îfa sürecinde ortaya çıkan beklenmedik hallerde (clausula rebus sic stantibus / nazariyyetü’z-zurûfi’t-târi’a – özür teorisi), her iki sistem de katı biçimciliği esneterek sözleşmesel adaleti (contractual justice) iptal, fesih veya uyarlama mekanizmaları vasıtasıyla yeniden tesis eder.

3. Bölüm I’in Kavramsal ve Doktrinel Analizi

A. Kıta Avrupası Hukukunda İrade Özerkliği ve Gelişimi

Felsefî ve Tarihsel Kökenler: Grotius, Pufendorf ve Locke ile başlayan seküler doğal hukuk süreci, Kant’ın özerklik (Autonomie) felsefesiyle zirveye ulaşmıştır. Kant’a göre birey, aklın kendisine koyduğu yasaya itaat eden rasyonel bir otonom öznedir.

Kodifikasyonlar (Kanunlaştırmalar):

Fransız Code Civil (1804): Mülga m. 1134 (bugünkü m. 1103) uyarınca ‘Hukuken kurulmuş sözleşmeler taraflar için kanun hükmündedir’ prensibi getirilerek bireysel iradeye kanun koyucuya denk bir normatif güç verilmiştir (2016 reformu ile m. 1102’de sözleşme özgürlüğü ve sınırı olan kamu düzeni açıkça düzenlenmiştir).

Alman BGB (1900): Kantçı ilkeleri Pandekt hukuku vasıtasıyla son derece teknik bir sistematiğe kavuşturmuştur. Willenserklärung (irade beyanı) merkezlidir. İrade-beyan uyumsuzluğunda, işlem güvenliği adına Güven Teorisini (Vertrauenstheorie) öne çıkararak iptal mekanizmasını işletmiştir.

Türk-İsviçre Borçlar Hukuku (OR / TBK): Karşılıklı irade uyumunu (consensus) arayan Fransız anlayışı ile teknik normatif yapıyı kuran Alman modelini sentezlemiştir (TBK m. 1, 26, 27).

Sözleşmenin Nispiliği İlkesi (Privity of Contract): İradenin sadece onu açıklayanı bağlayacağı kuralı esas olmakla birlikte, modern ticari hayatın gereksinimleri doğrultusunda ‘Üçüncü Kişi Yararına Sözleşme’ (stipulation pour autrui) gibi mekanizmalarla esnetilmiştir.

B. Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet Metinlerinde Sözleşme Semantiği

Kur’an-ı Kerîm’de taahhüt kavramı tek katmanlı değildir, derin bir semantik haritaya sahiptir:

1. ʿAkd (عقد): Düğümlemek ve hukukî rabıta kurmak demektir. Maide Suresi 1. ayetteki ‘Akitlerinizi yerine getiriniz çoğul formu (ʿuqûd), hem dikey (Yüce Allah – kul) hem yatay (insan – insan) tüm meşru borçlandırıcı işlemleri kapsayan temel normatif çıpadır.

2. ʿAhd (عهد): Ahlâkî taahhüdü, sözün kutsallığını ve vicdanî sorumluluğu ifade eder (Nahl, 16/91).

3. Mîsâk (ميثاق): İlâhî onay ve müdahaleyle pekiştirilmiş, üst düzey bağlayıcılığı olan köklü antlaşmaları (örn. nikâh [Nisa, 4/21] veya toplumsal sözleşme ve itaat akdi [Mâide, 5/7]) niteler.

C. Klasik Fıkıhtan Genel Akit Teorisine Geçiş ve Mezhepsel Ayrışmalar

Klasik fıkıh, soyut ‘Borçlar Hukuku Genel Hükümleri’ yerine, daha çok kazuistik (meseleci) bir İsimli Akitler Sistemi (typology of contracts: Beyʿ, İcâre, Mudârebe, Müşâreke, Vedîʿa vb.) geliştirmiştir. Ancak muameleler alanındaki metodolojik yaklaşımda, mezhepler arasında şu şekilde temel bir kırılma mevcuttur:

Aslî Yasaklık (el-Hazru’l-Aslî) ve Kuralcı Ekoller:

Şâfiî Ekolü: Sözleşmelerde katı ve kuralcı bir tutum sergiler (el-aslü fi’l-ʿukûdi el-hazr). Naslarda açıkça onaylanmayan veya doğrudan kıyasa girmeyen yeni (isimsiz) akit türlerine ve tarafların getirdiği menfaat şartlarına son derece ihtiyatlı yaklaşır, istihsanı reddeder.

Aslî Serbestlik (el-İbâhetu’l-Asliyye) ve Esnek Ekoller:

Hanefî Ekolü: İbadetler alanındaki tevkîfîlik (sıkı kuralcılık) ile muâmelât alanını kesin hatlarla ayırır. Muâmelâtta aslolan mübahlıktır. İhtiyaçlar karşısında istihsan ve örfü devreye sokar (örn. istisnâʿ / sipariş akdi). Sakat akitleri Bâtıl (yok hükmünde) ve Fâsid (düzeltilebilir kusurlu) şeklinde ayırarak piyasayı koruyucu esneklik sağlar.

Mâlikî Ekolü: Şekilden ziyade amaç ve niyetlere bakar. Maslahat-ı mürsele ve sedd-i zerâiʿ ilkeleriyle sözleşme alanına esnek bir kamu yararı dengesi getirir.

Hanbelî Ekolü (ve İbn Teymiyye – İbn Kayyim Dönüşümü): Akit ve şartlarda serbestliği en geniş şekilde kuramsallaştıran ekoldür. Nassî bir haramlık delili (faiz, garar, gasp vb.) bulunmadığı sürece tüm yeni sözleşme modelleri ve şartlar geçerlidir. İbn Teymiyye, lafızcı ve şekilci kalıpları reddederek, sözleşmenin özünü tarafların gerçek iradelerine, niyetlerine ve makâsıda (amaçlara) bağlamış, modern rıza teorisine yüzyıllar öncesinden kavramsal bir köprü kurmuştur.

D. 20. Yüzyıl Kodifikasyon Hareketleri ve Genel Akit Teorisi (Nazariyyetü’l-Akd)

Fıkhın serpiştirilmiş zenginliğini, soyut bir genel borçlar teorisine dönüştürme süreci iki temel aşamada gerçekleşmiştir:

1. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye (1869-1876): Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında Hanefî fıkhının ilk kez modern maddeler ve ilk 99 genel hukuk ilkesi (kavâʿid-i külliyye) halinde kodifiye edilmesidir.

2. Abdürrezzâk es-Senhûrî ve Sistematizasyon: Mısır (1949), Irak ve Suriye Medeni Kanunlarının mimarı olan Senhûrî, Mesâdiru’l-Hakk fî’l-Fıkhi’l-İslâmî adlı başyapıtıyla fıkhın somut (in concreto) kurallarından soyut (in abstracto) ilkeler çıkarmıştır. Geliştirdiği et-tahayyür (mezhepler arası bilinçli seçim) ve et-telfîk (farklı içtihatları rasyonel sentezleme) metodolojisiyle, Hanbelî serbestlik anlayışını merkeze alarak modern dünyanın ihtiyaç duyduğu dinamik ve kodifiye edilebilir İslam Borçlar Hukuku doktrinini kurmuştur.

4. Karşılaştırmalı Değerlendirme ve Sonuç Tablosu

Çalışma, epistemolojik ayrışmaya rağmen ulaşılan normatif kesişimi şu dört temel alanda somutlaştırır:

Normatif Geçerlilik Kaynağı: Batı’da rasyonel bireysel irade ve seküler kanun; İslam hukukunda ilâhî emre sadakat ve ahlâkî sorumluluktur.

İrade Sakatlıkları: BGB ve Code Civil’deki hata, hile, ikrah; fıkıhtaki galat, tedlis / hudʿa ve ikrah müesseseleriyle işlevsel olarak tamamen örtüşür.

Kamu Düzeni ve Yasaklar: Batı hukukundaki Sittenwidrigkeit (ahlâka aykırılık) ve ordre public (kamu düzeni) sınırları, fıkıhtaki ribâ (faiz), garar (aşırı risk/belirsizlik) ve maysir (kumar) yasaklarıyla aynı toplumsal koruma ve edimsel denge işlevini görür.

Sözleşmenin Uyarlanması: Kıta Avrupası’ndaki clausula rebus sic stantibus (değişen şartlara göre uyarlama, TBK m. 138 / BGB § 313) ile Hanefî ve Mâlikî fıkhındaki özür (ʿuzr) teorisi ve nazariyyetü’z-zurûfi’t-târiʿa, öngörülemeyen hallerde aşırı meşakkate düşen tarafı korumak adına aynı hakkaniyet mekanizmasını çalıştırır.

Özetin Özü: Karşılaştırılan iki sistem arasındaki işlevsel yakınsama rastlantısal değildir. Hukuk, nihâî tahlilde insanî toplumsal hayatın evrensel ihtiyaçlarına (güven, adalet, öngörülebilirlik) yanıt arayan ortak bir akıl yürütme pratiğidir. Bu çalışma, söz konusu evrensel ihtiyacın farklı meşruiyet dillerinde ifade edilmiş ortak gramer haritasını sunmaktadır.

Abstract

This study undertakes a systematic comparative analysis of two legal traditions whose epistemological and ontological foundations diverge at the deepest level: Islamic law (fiqh) and Continental European private law. The central research question animating this inquiry is both theoretically ambitious and practically significant — how and why do two normative universes grounded in radically different sources of legitimacy, one deriving its authority from divine revelation and the other from secular rationalism and autonomous human will, arrive at strikingly convergent solutions when confronted with the fundamental problems of contract theory?

The methodological framework adopted throughout this study is the functional method of comparative law, systematized by Zweigert and Kötz and theoretically reconstructed by Michaels, which holds that different legal systems, when addressing the same social problem or practical need, tend to produce functionally equivalent solutions regardless of the divergent theoretical pathways through which those solutions are reached — the so-called praesumptio similitudinis. This methodological choice determines both the structure of the analysis and the interpretive conclusions drawn from it: the study consistently prioritizes functional equivalence over terminological correspondence and normative architecture over surface-level resemblance.

The study is organized around four thematic axes. The first examines the conceptual and philosophical foundations of contract theory in both traditions. In Continental law, the doctrine of autonomy of will (Privatautonomie / autonomie de la volonté), anchored in Kantian practical philosophy and institutionalized through the great codification movements of the nineteenth century — the French Code Civil and the German Bürgerliches Gesetzbuch — positions the contract as the rational product of two consenting autonomous individuals, binding by virtue of their freely expressed will. In Islamic law, the theory of contract (nazariyyetü’l-ʿakd) derives its normative force from the divine imperative of covenant-keeping (ahde vefâ), anchored in the Qur’ānic injunction ‘O you who believe, fulfil your contracts’ (Māʾida, 5:1), and elaborated through the rich jurisprudential traditions of the Ḥanafī and Ḥanbalī schools. A semantic analysis of the Qur’ānic terminology of contract — ʿakd, ʿahd, and mīthāq — reveals a multi-layered normative architecture that surpasses mere legal obligation, embedding contractual fidelity within a framework of moral-theological accountability.

The second axis addresses the birth of contract, consent, and the normative alignment of wills. The study demonstrates that both traditions ultimately privilege the objective manifestation of will over its purely subjective psychological content, a convergence most vividly illustrated in the parallel between the Islamic doctrine of ittihād al-majlis (unity of session) and Continental offer-and-acceptance theory. Both doctrines serve the same function: ensuring that consent is real, complete, and temporally coherent before a binding obligation arises. The analysis further extends to the three classical vices of consent — error, fraud, and duress — revealing that both traditions have developed structurally analogous protective mechanisms: the Ḥanafī doctrine of ghalat and khiyār al-ʿayb performs functions parallel to the Continental law of error; the Islamic concepts of taghrīr and ghabn fāḥish operate in the same normative space as the Continental doctrines of fraud (dol) and excessive exploitation (lésion); and the Islamic distinction between mulji’ and ghayr mulji’ forms of coercion (ikrāh) offers a nuanced gradation of duress that contemporary Continental law is only beginning to approximate through the recognition of economic coercion.

The third axis investigates the limits of contractual freedom and the role of public order. The study establishes that both traditions draw ‘red lines’ around contractual autonomy that are justified by strikingly similar values: the protection of economic order, the preservation of human dignity, the integrity of public institutions, and the prevention of exploitation. The Continental law doctrines of Sittenwidrigkeit (immorality) and ordre public are shown to perform the same systemic functions as the Islamic prohibitions of ribā, gharar, and maysir, notwithstanding the profound difference in their legitimating sources — secular democratic consensus versus divine command. The analysis of sadd al-dharīʿa (blocking the means to evil) alongside the Continental law doctrine of simulation (Scheingeschäft) further reveals that both traditions have independently developed sophisticated instruments against legal formalism and the abuse of contractual structures to circumvent normative prohibitions.

The fourth axis examines contractual performance, supervening circumstances, and breach of contract. The study shows that the Continental duty of good faith (Treu und Glauben / bonne foi) and the Islamic principle of lā ḍarar wa lā ḍirār (no harm and no retaliation) converge functionally in shaping the content and limits of contractual obligations during the performance stage. The Mecelle’s general legal maxims (qawāʿid kulliyya), particularly those concerning the prevention and removal of harm, serve as functional counterparts to the Continental law doctrine of ancillary duties (Nebenpflichten). Perhaps most significantly, the study demonstrates a deep structural parallel between the Continental clausula rebus sic stantibus doctrine — institutionalized in BGB § 313, Code Civil art. 1195, and TBK art. 138 — and the Islamic doctrine of supervening circumstances (nazariyyat al-ẓurūf al-ṭāriʾa) and the Ḥanafī doctrine of ʿudhr (valid excuse), both of which subordinate strict contractual fidelity to equitable adjustment when unforeseen events fundamentally alter the contractual balance.

Three principal conclusions emerge from this analysis. First, the functional convergence between the two traditions is substantial, systematic, and irreducible to coincidence: it reflects the universal logic of commercial life, the shared Aristotelian-Scholastic heritage of certain key normative concepts, and the inherent rationality of legal thought when confronted with recurrent human problems. Second, the divergences between the two systems are equally real and normatively significant, particularly with respect to the absolute nature of the ribā prohibition, the dual-layer sanctioning mechanism of Islamic law, and the dynamic versus static nature of each tradition’s normative categories. Third, and most constructively, the comparative analysis undertaken here generates a set of perspectives directly relevant to the future development of international contract law instruments — particularly the UNIDROIT Principles and any successor framework — which currently reflect an overwhelming Western-centric bias and would benefit substantially from systematic engagement with the normative contributions of the Islamic legal tradition.

The study situates itself methodologically within the tradition of functionalist comparative law while engaging critically with its limitations, drawing on the work of Gordley, Michaels, Legrand, and Hallaq to ensure that the recognition of convergence does not obscure the irreducible distinctiveness of each tradition’s normative identity. Its ultimate claim is modest but durable: there exists a common grammar of contract law, generated not by any single civilization or historical period, but by the universal human need to organize cooperative life under conditions of mutual dependence and irreducible uncertainty.

Keywords: Islamic contract law, Continental European private law, comparative law, autonomy of will, pacta sunt servanda, functional method, ribā, gharar, bona fides, supervening circumstances, UNIDROIT Principles.

Önsöz

Çok saygıdeğer okuyucu. Bu çalışma, uzun bir entelektüel merakın ürünüdür. Hukuk tarihi ve karşılaştırmalı hukuk metodolojisi ile ilgilenmenin kaçınılmaz olarak götürdüğü bir soruyla başladı:

Birbirinden bu denli farklı iki dünya, birbirinden bu denli ayrı iki entelektüel gelenek, aynı insan sorunları karşısında nasıl olup da bu denli benzer çözümler üretebilmiştir?

Soruyu ilk kez net biçimde formüle ettiğimde, karşımda duran tablonun yüzeysel bir benzerlik yanılsamasından ibaret olup olmadığını sorguladım. İslâm hukukunun sözleşmeye yüklediği ilâhî sorumluluk boyutu ile, Kıta Avrupası borçlar hukukunun seküler rasyonalizmi arasındaki uçurum o kadar derindir ki, bu iki geleneğin pratikte örtüşen çözümler üretmesi bir metodolojik tuzak gibi görünebilir. Ancak araştırma derinleştikçe, bu örtüşmenin yüzeysel değil yapısal, tesadüfî değil zorunlu nitelik taşıdığını giderek daha güçlü biçimde kavradım.

Çalışmanın temel tezi şöyle özetlenebilir:

Epistemolojik ve ontolojik temelleri birbirinden kökten farklı olan iki hukuk geleneği, sözleşme teorisinin temel meseleleri karşısında — iradenin oluşumu, rızanın korunması, sözleşme dengesinin sağlanması, değişen koşulların yönetimi ve borca aykırılığa verilen yanıtlar — işlevsel düzlemde büyük ölçüde örtüşen normatif çözümler üretmektedir. Bu örtüşme, iki geleneğin birbirinden öğrendiğine ya da birisinin diğerini etkilediğine işaret etmek zorunda değildir. Aksine, insan topluluğunun ortak hayatını mümkün kılan güven ve sadakat mekanizmalarına duyulan evrensel ihtiyacın, farklı normatif dillerde söylenmiş aynı yanıtları kaçınılmaz biçimde doğurduğuna delil oluşturmaktadır.

Ben Japon, Hint ve Çin hukukunu, Afrika’daki Zulular ya da önceden Kuzey’de yaşamış Eskimolara (İnuitler) ait hukuku bilmiyorum. Fakat eminim ki bunlarda da ‘ahde vefa’ prensibi geçerlidir ve uygulanmıştır. Çünkü bir hukuk sisteminin varlığını devam ettirebilmesi ve işlevsel olabilmesi için, neredeyse zaruri biçimde ‘ahde vefa’ ilkesine ihtiyaç vardır.

Bu çalışmayı kaleme alırken üç temel entelektüel kaygı beni yönlendirdi:

Birincisi, indirgemeciliğin tuzağından kaçınma kaygısıydı. Karşılaştırmalı hukuk çalışmalarının en büyük tehlikesi, iki sistemi birbirinin aynısı ya da birbirinin çevirisi olarak sunmak, ayrışmaları görmezden gelerek yapay bir birlik tablosu çizmektir. Bu çalışmada, yakınsamanın kapsamını belgelemekle eş zamanlı olarak, ayrışmaların da normatif ağırlığını dürüstçe kabul etmeye özen gösterdim.

İslâm hukukunun ribâ yasağının mutlak niteliği, yaptırım mekanizmasının iki katmanlı yapısı ve sözleşme yorumunun nassî çerçevesi; Kıta Avrupası borçlar hukukunun sırasıyla tefecilik yasağı (wucher / usure), tek katmanlı hukuki yaptırım anlayışı ve pozitivist yorum metodolojisiyle karşılaştırıldığında, niteliksel bir farklılık ortaya koymaktadır. Bu farklılık, dıştan benzer görünen kavramların ardında, birbirlerinden köklü biçimde ayrışan normatif temellerin, meşruiyet gerekçelerinin ve yaptırım mantıklarının bulunduğunu, dolayısıyla iki sistemin gerçek anlamda birbirlerinin çevirisi olmadığını hatırlatmaktadır.

İkincisi, metodolojik dürüstlük kaygısıydı. Karşılaştırmalı hukukun işlevselci yöntemi güçlü bir analitik araçtır. Ancak bu yöntemin sınırlarını fark etmeksizin uygulamak, hukuk kültürlerinin kendine özgü kimliklerini görünmez kılma riskini taşıyacaktır. Ayrı kaynaklardan beslenen hukuk sistemlerinin benzerliklerinin, derin kültürel farklılıkları örtemeyeceği yönündeki bakış açısı, bu çalışma boyunca zihnimin bir köşesinde canlı kaldı. Çünkü hukuk sistemleri, aynı zamanda ait oldukları toplumların tarihlerini, dillerini, inançlarını ve dünya görüşlerini yansıtan derin kültürel olgulardır. Bu nedenle çalışma boyunca işlevsel yakınsamayı belgelerken, her iki sistemin normatif meşruiyetini oluşturan epistemolojik zemini hiçbir zaman paranteze almadım.

Üçüncüsü ve belki de en güçlü olanı, güncel bir alaka kaygısıydı. Küreselleşmenin giderek artan karmaşıklığı, Batı-merkezli yargıyı her geçen gün daha görünür kılmaktadır. UNIDROIT Prensipleri (Institut international pour l’unification du droit privé / Uluslararası Özel Hukukun Birleştirilmesi Enstitüsü), CISG (United Nations Convention on Contracts for the International Sale of Goods / Milletlerarası Mal Satımına İlişkin Birleşmiş Milletler Antlaşması) ve benzeri uluslararası çerçeveler, dünya nüfusunun önemli bir bölümünün hukukî kültürünü oluşturan ‘İslâm Hukuku’ geleneğinin özgün katkılarından fiilen mahrum durumdadır.

Uluslararası Özel Hukukun Birleştirilmesi Enstitüsü’nün (UNIDROIT) temel metodolojisi, seküler Batı ticaret hukuku anlayışı ve modern kapitalist piyasa dinamikleri üzerine kuruludur. İslam ticaret hukukunun (Fıkıh / Muamelat) özünü oluşturan faiz yasağı (riba), aşırı belirsizlik yasağı (garar) ve risk paylaşımı (‘الْغُرْمُ بِالْغُنْمِ / Nimet külfete göredir’ ilkesine bağlı mudârebe ve müşâreke gibi ortaklıklar ile ‘الْخَرَاجُ بِالضَّمَانِ / Kazanç, riski üstlenmenin karşılığıdır’ ilkesine dayanan murâbaha gibi ticari modeller) gibi en özgün ekonomik ve hukukî sütunlar, küresel yeknesaklaştırma çabalarına henüz tam anlamıyla dahil edilmemiştir. Küresel ticari kodlardaki bu eksiklik ve konvansiyonel sistemin felsefi uyuşmazlığı nedeniyle, modern İslam finansı ve ticareti için kurallar koyan AAOIFI (İslamî Finansal Kuruluşlar Muhasebe ve Denetim Organizasyonu) gibi kurumlar, kendi Şeriʿat Standartlarını (Shariah Standards) bağımsız olarak üretmek zorunda kalmışlardır. Son yıllarda bu kuralların UNIDROIT ilkeleriyle nasıl entegre edilebileceğine dair akademik köprü kurma çabaları başlasa da iki sistemin derin felsefi ayrılıkları tam olarak giderilememiştir.

Bu çalışmanın, bu eksikliği kapatmaya yönelik daha kapsamlı akademik çabaların mütevazı bir adımı olmasını umuyorum.

Çalışmanın kapsamı hakkında bir açıklık notu düşmem gerekiyor. Araştırma, İslâm hukuku ile Kıta Avrupası borçlar hukukunun bütününü kuşatma iddiası taşımamaktadır. Fıkıh boyutu ağırlıklı olarak Hanefî ve Hanbelî ekolleriyle; Kıta Avrupası boyutu ise Alman BGB’si (Bürgerliches Gesetzbuch / Alman Medeni Kanunu), Fransız Code Civil’i ve Türk-İsviçre borçlar hukuku çerçevesiyle sınırlı tutulmuştur. Bu sınırlandırma, iddianın küçülmesi değil, analizin derinliğinin korunması için yapılmış bilinçli bir metodolojik tercihtir. Şâfiî ve Mâlikî ekolleri, Common Law geleneği ve Anglo-Amerikan sözleşme hukuku, bu çalışmanın açtığı kavramsal yolda ilerleyecek araştırmalar için bekleyen zengin analiz alanları olarak beklemektedir.

Son olarak kişisel bir not: Bu çalışma boyunca en çok şaşırdığım şey, on dört yüzyıl önce Bağdat’taki medreselerde veya Kurtuba kütüphanelerinde kaleme alınan fıkıh metinlerinde yer alan kodlar ile, bugün Frankfurt’ta ya da Paris’te tartışılan hukuk sorunlarına verilen yanıtların ne denli tanıdık geldiğidir. Kâsânî’nin Bedâʾiʿu’s-sanâʾiʿ’indeki ‘özür’ (uzr) doktrini, BGB § 313’ü hazırlayan Alman pandektistlerinin sezinlediği soruna, şaşırtıcı biçimde çok önceden benzer bir yanıt vermektedir. Senhûrî’nin ‘rıza’ teorisi, Fransız hukukunun sözleşme kurulumu anlayışıyla işlevsel düzlemde mükemmel bir diyalog kurmaktadır. İbn Teymiyye’nin sözleşme serbestisine ilişkin öğretisi, Kantçı özerklik doktriniyle aynı sezgiden beslenmektedir.

Bu paralellikler, tesadüf değildir. Hukuk — gerçek anlamda hukuk — insan doğasının müşterek ihtiyaçlarından beslenen ve bu ihtiyaçlara yanıt vermeye çalışan bir akıl yürütme pratiğidir. Bu pratik; dini ya da seküler, Doğulu ya da Batılı, kadîm ya da modern, her halükarda benzer sorularla yüzleşmek ve onlara benzer yanıtlar üretmek durumundadır. İşte bu çalışma, o benzerliğin haritasını çizme girişiminden başka bir şey değildir.

İslâm ve Batı hukuku araştırmalarının kesişiminde yürütülen çalışmalara katkı sağlaması dileğiyle sunulan bu çalışmanın hata ve eksikliklerinden araştırmacı sorumludur.

Ancak yine de sonuçta doğru olan kuralların, her iki geleneğin hizmet ettiği ortak adalet arayışının ürünü olduğunu düşünmek istiyorum.

Giriş

Hukuk sistemleri, mensubu oldukları medeniyetlerin epistemolojik kabullerinden, ontolojik öncüllerinden, dünya görüşlerinden ve adalet tasavvurlarından soyutlanarak kavranamaz. Zira her hukuk düzeni, nihâî tahlilde, ait olduğu kültürel havzanın normatif bir tezahürüdür. Bu çerçevede, normatif geçerliliğini ilâhî iradeden alan ve vahiy-akıl diyalektiği üzerine inşa edilen İslâm hukuku ile, köklerini Roma hukukunun (ius civile) kavramsal mirasına, Aydınlanma felsefesinin akılcı bireyciliğine ve seküler rasyonalizme uzatan Kıta Avrupası medenî hukuku, prima facie (ilk bakışta / vehle-i ûlâda) taban tabana zıt iki müstakil normatif evreni temsil eder.

Bununla birlikte, hukukun toplumsal gerçekliği düzenleme, ticarî hayatın güvenliğini (securitas commercii) tesis etme ve taraflar arasındaki edimsel dengeyi muhafaza etme yönündeki işlevsel (functional) doğası, bu iki ayrı geleneğin pratik çözümler düzleminde dikkat çekici biçimde yakınsamasını mümkün kılmıştır. Söz konusu yakınsamanın ve normatif paralelliğin en rafine biçimde müşahede edilebildiği saha ise hiç şüphesiz sözleşme teorisi (theory of contract) alanıdır.

Kıta Avrupası borçlar hukukunun üzerine ikame edildiği temel sütun olan irade özerkliği (autonomie de la volonté / Privatautonomie) doktrini, bireyin kendi hukukî dünyasını serbest iradesiyle biçimlendirebilme yetisini ifade etmekte olup, liberal birey tasavvurunun hukuk düzlemindeki en net ifadesi sayılır. 19. yüzyıl kanunlaştırma hareketleri (codification) ile birlikte Fransız Medenî Kanunu (Code Civil, m. 1134, mülga; bugünkü m. 1103) ve Alman Medenî Kanunu’nun (BGB) merkezine yerleşen bu ilke, sözleşmeyi tarafların iradelerinin uyuştuğu (consensus ad idem) rasyonel bir zemin olarak konumlandırmıştır.

Buna mukabil İslâm hukukunda sözleşmeler, klasik fıkıh literatüründe Nazariyyetü’l-ʿAkd (Akit Teorisi) başlığı altında tahlil edilen ve normatif geçerliliğini ahde vefâ (pacta sunt servanda) prensibinden devşiren, ahlâkî-hukukî nitelikli ikili bir taahhüt olarak tezahür etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’deki (يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِ) ‘Ey iman edenler. Akitlerinizi yerine getiriniz’ (Maide, 5/1) ilâhî buyruğu, sözleşmeye sadâkati salt hukukî bir zorunluluğun ötesine taşımakta, onu aşkın (transcendent) bir mes’uliyet mertebesine yükseltmektedir.

Felsefî ve teolojik çıkış noktalarındaki bu köken farklılığına karşın, her iki hukuk sisteminin de ‘iradenin teşekkülü, rızanın sakatlanması (hata, hile, ikrah), edimsel dengenin korunması (gabin / laesio enormis) ve değişen koşulların sözleşmeye etkisi (rebus sic stantibus / nazariyyetü’z-zurûfi’t-târia)’ gibi dinamik meseleler karşısında ürettiği çözümler büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu bağlamda, akit serbestisinin sınırlarını klasik dar kalıplardan tahliye ederek irade beyanına geniş bir hareket alanı tanıyan bağımsız ve realist Hanbelî hukukçusu İbn Teymiyye (v. 728/1328), sözleşmelerde asıl olanın tarafların rızası ve maksatları (makāsıd) olduğunu vurgulamak suretiyle, modern hukukun rıza teorisine yüzyıllar öncesinden kavramsal olarak yaklaşmıştır.

Klasik İslam hukuk ekolleri arasında sözleşme teorisi felsefi bir ayrışmaya tabidir. Şâfiîler, hukukî güvenliği sağlama adına sözleşmelerde dışa vuran ifadelere ve lafızlara (objektif teori) büyük önem verirken, Hanefîler lafızdan ziyade manayı öncelese de pratik çözümler için şekilsel meşruiyete (hiyel) zaman zaman kapı aramışlardır. Hukuk felsefesinde subjektif irade (niyet) teorisini en radikal biçimde savunan isimlerden biri olan İbn Teymiyye ise, akitlerde asıl olanın kurumsal şablonlar değil, tarafların gerçek niyet ve maksatları olduğunu vurgulamıştır. Ona göre tarafların karşılıklı rızası (tarâzî) varsa ve bu rıza Şeriʿat’ın haram kılmadığı bir amaca yönelikse, sözleşme sırf kalıplara uymadığı için geçersiz sayılamaz. Bu bağlamda İbn Teymiyye, kâğıt üzerinde hukuka tamamen uygun görünen (lafzen kusursuz olan), ancak arka plandaki asıl amacı faizli borç para vermek olan bey’u’l-îne gibi yapay işlemleri, tarafların ‘gerçek maksatlarını’ esas alarak batıl saymıştır. Böylece hukuku şeklî kalıplardan çıkarıp, ahlâkî öz, adalet ve toplumsal maslahat eksenine oturtmuştur.

Bu durum, hukukî rasyonalitenin, insan tabiatının müşterek ihtiyaçları ve ticarî hayatın evrensel mantığı karşısında, sınırları ve çağları aşan bir ortak payda üretebildiğini ampirik düzlemde teyit etmektedir.

Söz konusu ampirik ortak paydanın, rızanın nesneleşme süreçlerinin ve doktrinel paralelliklerin epistemolojik ve işlevsel boyutlarını bütüncül bir yaklaşımla tahlil edebilmek adına, bu araştırma fikrî ve metodolojik bir silsile takibini zorunlu kılmış ve bu doğrultuda beş ana bölüm halinde kurgulanmıştır.

Mütalaa ettiğiniz bu Birinci Bölümde, sözleşme kavramının teolojik, felsefî ve ontolojik temelleri analiz edilerek iki farklı hukukî zihniyetin kurucu öncülleri mukayese edilmektedir.

İnşâAllâh neşredilecek İkinci Bölümde, iradenin iç dünyadaki saf psikolojik hâlinden sıyrılarak dış âleme yansıdığı ve muhatabında güven uyandırdığı ‘normatif irade’ boyutu, bu doğrultuda fıkıhtaki ittihâd-ı meclis (meclis birliği) doktrini ile modern Kıta Avrupası hukukundaki icap-kabul teorilerinin rızanın nesneleşmesi bağlamındaki yapısal ve işlevsel uyumu ele alınacaktır.

Üçüncü Bölümde, bireysel iradenin sınır hatlarını çizen kamu düzeni (ordre public) mülahazaları, ribâ ve garar yasaklarının ardındaki sosyo-ekonomik rasyonalite ile sözleşme özgürlüğünün sınırları tahlil edilecektir.

Çalışmanın özgün bir teorik sentezini sunmayı amaçlayan Dördüncü Bölümde, Sünnî fıkıh metodolojisindeki sedd-i zerîa (kötülüğe giden yolu kapama) ilkesi ile Kıta Avrupası hukukundaki sözleşme muvazaası (danışıklı işlem) ve kanuna karşı hile müesseseleri kıyasî bir analize tabi tutulacaktır.

Nihayet Beşinci Bölümde ise, gerek sözleşmenin inʿikadı esnasında rızayı sakatlayan unsurların (hata, hile, ikrah / galat, hudʿa, tedlis) gerekse îfa sürecinde tezahür eden öngörülemez dinamiklerin (rebus sic stantibus / nazariyyetü’z-zurûf) doğurduğu sarsıntılar karşısında, her iki sistemin ‘sözleşmesel adaleti’ (contractual justice / adâlet-i ʿakdiyye) tesis etmek amacıyla ürettiği esneklik mekanizmaları (muhayyerlik, iptal, uyarlama ve fesih) incelenerek, çalışma kapsamlı bir ‘Sonuç’ analiziyle nihayete erdirilecektir.

Bu çalışmanın temel sorunsalı, zihniyet dünyası, meşruiyet dayanakları, epistemolojik ve ontolojik kaynakları, teolojik ve felsefî argümanları tamamen farklılık arz eden iki hukuk geleneğinin, sözleşme teorisinin temel meseleleri karşısında neden ve nasıl olup da benzer normatif yapılar ve birbirine yakınsayan pratik çözümler ürettiği sorusudur. Çalışmanın bu sorunsal etrafında şekillenen temel hipotezleri şu şekildedir:

Hipotez 1 (İşlevsel Paralellik)

İslâm hukukundaki ahde vefâ (pacta sunt servanda) ile modern hukuktaki irade özerkliği (autonomy of will) ilkeleri, teolojik ve felsefî olarak farklı argümanlarla temellendirilmiş olsalar dahi, ticarî hayatın sürekliliği ve tarafların karşılıklı güveninin korunması (bona fides / objektif iyi niyet) noktalarında işlevsel bir kesişim kümesi (intersection) oluşturmaktadır.

Aydınlanma felsefesi, sekülerleşme ve özellikle Immanuel Kant’ın rasyonel birey anlayışı ile temellenen Batı hukukunda birey, kendi kaderini tayin etme hakkına sahip, özgür ve rasyonel bir aktördür. Sözleşme, devletten veya ilâhî emirden önce, özgür bireylerin egemen iradelerinin bir ürünüdür. Kişi kendi iradesiyle bağlandığı için o sözleşmeye uymak zorundadır.

İslam hukukunun temeli ise teolojiktir ve doğrudan dinsel-ahlâkî bir yükümlülüktür. Kur’an-ı Kerîm’deki (يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِ) ‘Ey iman edenler. Akitlerinizi yerine getiriniz’ (Maide, 5/1) ayeti ve ‘Müslümanlar kendi şartlarına bağlı kalırlar’ (Ebu Davud, 3594) hadis-i şerifi iki ana dayanaktır. Sözleşmeye sadakat, sadece muhataba karşı değil, aynı zamanda Yüce Allah’a karşı verilmiş bir söz ve bir iman borcudur.

Arka plandaki dinî ve felsefî ayrışmaya rağmen, ticarî hayatın pratik gerçekliği söz konusu olduğunda, her iki sistem de ‘bona fides’ (dürüstlük ve objektif iyi niyet) köprüsünde birleşmektedir. Çünkü güven ortamı olmadan ticaret olmaz. Eğer taraflar, verdikleri sözlerin (ʿakdin) hukuken ve fiilen arkasında durulmayacağını düşünürlerse, geleceğe yönelik yatırım yapamaz, vadeli işlemler gerçekleştiremezler. Hem ahde vefâ hem de irade özerkliği, piyasa aktörlerine ‘yarın ne olacağını öngörebilme’ güvencesi sunar. İslam hukuku, ticarette hile yapmama, ayıbı gizlememe, hakkı gözetme gibi ahlâkî normları (istikamet ve emniyet) getirmektedir. Batı hukukunda da dürüstlük kuralı (Treu und Glauben), sözleşmelerin kurulmasında ve îfasında dürüst, namuslu bir tacir gibi davranmayı emretmektedir. Her iki sistem de muhataplarının meşru ve makul beklentilerini koruma altına alma hususunda birebir örtüşmektedir.

Bu işlevsel ortaklık, sadece sözleşmelerin doğuşunda ve yürütülmesinde değil, beklenmeyen durumlar karşısında çökmesinde/uyarlanmasında da kendini göstermektedir. Her iki sistemde de irade özerkliği mutlak değildir. İslam hukukunda, sözleşmenin îfasını taraflar için bir yıkıma veya aşırı bir zarara dönüştüren beklenmedik bir engel (özür / meşakkat) ortaya çıkarsa, adalet ve hakkaniyet gereği o akit feshedilebilir veya uyarlanabilir (nazariyyetü’z-zurûf). Çünkü İslam hukukuna göre ‘zarara uğramak ve zararla karşılık vermek yoktur’ (lâ darara velâ dırâr). İrade özerkliği Batı hukukunda da mutlak değildir (clausula rebus sic stantibus / koşullar bu şekilde kaldığı sürece geçerli olan şart). Sözleşme kurulduktan sonra şartlar tarafların öngöremeyeceği şekilde kökten değişirse (savaş, büyük kriz vb.) ve borcun îfası imkânsızlaşırsa, dürüstlük kuralı gereği sözleşme yeni şartlara uyarlanır.

Hipotez 2 (Rızanın Nesneleşmesi / Objektifleşmesi)

Her iki sistem de iradenin iç dünyadaki saf hâlini (psikolojik irade) değil, dış âleme yansıyan ve muhatabında güven uyandıran beyan formunu (normatif irade) esas almaktadır. Çünkü hukuk sistemleri felsefî olarak ‘irade özerkliğini’ tanısa da, pratik düzlemde hiç kimse bir başkasının zihninin içini okuyamaz. Bu nedenle hem İslam hukuku (fıkıh) hem de modern Batı hukuku (örneğin Alman BGB veya Türk TBK), saf psikolojik iradeyi değil, dış dünyaya yansıyan ve muhatapta dürüstlük kuralı gereği güven uyandıran beyanı (normatif iradeyi) esas alır. Bu yapısal benzerlik, fıkıhtaki ittihâd-ı meclis (meclis birliği) doktrini ile, modern Kıta Avrupası hukukundaki icap-kabul teorilerinin, özünde aynı hukukî emniyet (Rechtssicherheit) ihtiyacına hizmet ettiğini açığa çıkarmaktadır.

İslam hukukunda icap (ilk teklif) ile kabulün (onay) aynı zaman ve mekân diliminde, yani ‘aynı mecliste’ gerçekleşmesi şarttır. İcapta bulunan kişi, meclis dağılmadan veya kendisi icabından dönmeden önce, karşı taraf kabul beyanında bulunmalıdır. Amaç, muhatabın ne kadar sürede karar vermesi gerektiğini netleştirmek, belirsizliği (garar) önlemek ve tarafları süresiz bir hukukî bağlılık riskinden korumaktır.

Aynı şekilde Türk Borçlar Kanunu (m. 4) veya Alman BGB (§ 147) uyarınca, hazır olanlar arasında yapılan bir icap, derhal kabul edilmezse geçerliliğini yitirir. Buradaki amaç da tıpkı meclis birliğinde olduğu gibi, teklifi yapan kişinin teklifiyle ‘sonsuza kadar’ bağlı kalmasını engellemek, sözleşme ilişkisinin ne zaman kurulup ne zaman kurulmadığını kesin ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde tayin etmektir.

Hipotez 3 (Dinamik Denge)

Sözleşmenin inʿikadı esnasında rızayı sakatlayan unsurlar (hata, hile, ikrâh) ile îfa sürecinde tezahür eden beklenmedik durumlar ya da öngörülemez dinamikler (rebus sic stantibus / nazariyyetü’z-zurûf), her iki hukuk düzeninde de sözleşmesel adaleti (contractual justice / adâlet-i ʿakdiyye) tesis etmek gayesiyle, yapısal olarak benzer esneklik mekanizmaları — iptal, uyarlama (adaptation) veya fesih — aracılığı sayesinde çözüme kavuşturulmaktadır.

Sözleşme özgürlüğü’ ve ‘ahde vefa’ ilkeleri ne kadar kurucu unsurlar ise, adaletsizliği önlemek için getirilen esneklik mekanizmaları da o kadar hayatî süpaplardır. Sözleşme kurulurken taraflardan birinin özgür iradesi, hata (galat), hile (hudʿa / tedlis) veya ikrah (cebir) yoluyla sakatlanmışsa, iki hukuk düzeni de ‘rızasız sözleşme olmaz’ diyerek adaleti tesis eder.

İslam fıkhı, bu durumları doğrudan ‘muhayyerlik’ (seçimlik hak) teorisiyle çözer. İkrahla kurulan akit Hanefilere göre fasiddir ve feshedilebilir. Hata ve hile hallerinde ise mağdur tarafa gabn-i fahiş (aşırı yararlanma) ile birlikte ‘hile muhayyerliği’ veya ‘vasıf muhayyerliği’ tanınır. Ya da mağdur taraf, ʿakdi tamamen feshedip ortadan kaldırabilir. İslam hukukunda beklenmedik durumlar, ʿakdin başında öngörülemeyen ve îfayı imkansız olmasa da aşırı meşakkatli kılan bir ‘özür’ (uzr) olarak kabul edilir (nazariyyetü’z-zurûfü’t-târıa / uzr teorisi). Hanefiler ve Malikiler başta olmak üzere hukukçular, bu durumda dürüstlük ve hakkaniyet gereği, zarar gören tarafa ʿakdi feshetme hakkı tanır veya edimlerin dengelenmesi yoluna giderler.

Batı hukukunda da sakatlanmış iradeye sahip tarafa iptal hakkı tanınır. Mağdur taraf belirli bir hak düşürücü süre içinde sözleşmeyi geçmişe etkili (ex tunc) olarak iptal edebilir ya da bir tazminat veya edim dengelenmesiyle sözleşmeyi ayakta tutmayı (bir nevi kısmi düzeltmeyi) seçebilir. Eğer uyarlama (clausula rebus sic stantibus) dürüstlük kuralına göre mümkün değilse veya taraflara adil bir çözüm sunmuyorsa, sözleşmeden dönme (geriye etkili) veya sürekli borç ilişkilerinde fesih (ileriye etkili) mekanizması tetiklenir.

Görüldüğü üzere her iki sistemde de iptal / fesih paralelliği vardır. Her iki hukuk sistemi de sözleşmeyi harfi harfine uygulanması gereken donmuş, mekanik bir metin olarak görmemektedir. Aksine, insanî zaafları (hile / korku) ve hayatın acımasız sürprizlerini (ekonomik krizler / savaşlar) hesaba katılarak, biçimsel kurallar esnetilmektedir. Bu yapısal esneklik mekanizmaları, hakkaniyetin, dürüstlük kuralının ve sözleşmesel adaletin, salt şekilciliğe kurban edilmesini engelleyen en güçlü ortak kalelerdir.

Karşılaştırmalı hukuk çalışmalarında karşılaşılan en kritik metodolojik risk, kıyaslanan sistemlerin kapsam genişliği nedeniyle araştırma odağının yitirilmesi ve indirgemeci yüzeysel genellemelerin yapılmasıdır. Bu yöntemsel açmaza düşmemek adına mütalaa ettiğiniz çalışma; tematik, doktriner, kaynaksal ve işlevsel açılardan kesin sınırlarla tahdit edilmiştir:

1. Tematik Sınır (Sözleşme Teorisi Odaklılık)

İnceleme, İslâm hukuku ile Kıta Avrupası medenî hukukunun bütününü kuşatma iddiası taşımamaktadır. Aile hukuku, miras hukuku, kişiler hukuku ve ceza hukuku gibi sistemlerin dinî / ideolojik kodlarından en yoğun biçimde etkilendiği sahalar tetkik dışında bırakılmış, çerçeve münhasıran ‘genel sözleşme teorisi’ (borçlar hukukunun genel hükümleri) ile sınırlandırılmıştır.

2. Doktriner ve Kaynaksal Sınır (Fıkıh Boyutu)

İslâm hukuku, tarihsel seyri içinde çok sayıda ekol ve içtihat çoğulluğuna sahne olmuştur. Çalışmanın fıkıh boyutu, metodolojik tutarlılık kaygısıyla, büyük ölçüde Hanefî ekolünün kurucu metinleri, bu birikimin kanunlaşmış zirvesi olan Mecelle-i Ahkâm-ı ʿAdliyye ve akit serbestisine getirdiği esnek yorumlarla modern rıza teorisine en çok yaklaşan Hanbelî ekolünün — bilhassa İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye çizgisinin — teorik çerçevesi ile sınırlandırılmıştır.

3. Doktriner ve Kaynaksal Sınır (Kıta Avrupası Boyutu)

Kıta Avrupası medenî hukuk geleneği içinde Anglo-Amerikan (Common Law) sistemi inceleme dışında tutulacak, karşılaştırma ekseni, rasyonel kanunlaştırma geleneğinin ve irade özerkliğinin en belirgin biçimde tecessüm ettiği Alman Medenî Kanunu (BGB), Fransız Medenî Kanunu (Code Civil) ve bu iki ekolün özgün bir sentezi mahiyetinde olup Türk hukukuna kaynaklık eden İsviçre / Türk Borçlar Hukuku genel hükümleri üzerine kurulacaktır.

4. İşlevsel Sınır (Kamu Düzeni ve Yasaklar)

İki sistemin ‘sözleşme özgürlüğü’ne getirdiği sınırlar irdelenirken, fıkıhtaki bütün haram ve yasak akit türleri münferiden ele alınmayacak, yalnızca ribâ (faiz) ve garar (belirsizlik) yasaklarının ardındaki ‘edimsel dengeyi ve kamu düzenini koruma rasyonalitesi’, modern hukuktaki ahlâka ve kamu düzenine aykırılık (ordre public) sınırlarıyla işlevsel bir kıyaslamaya tâbi tutulacaktır.

Çalışmada, karşılaştırmalı hukukun en yaygın kabul gören metodolojisi olan İşlevselci Yaklaşım (Functional Method in Comparative Law) benimsenecektir. İşlevselci metoda göre, farklı hukuk sistemleri aynı toplumsal probleme veya ihtiyaca yöneldiklerinde, izledikleri kuramsal güzergâhlar ne denli farklı olursa olsun, çoğunlukla birbirine yakınsayan pratik çözümlere ulaşırlar (praesumptio similitudinis — benzerlik karinesi).

Bu doğrultuda, klasik fıkıh metinleri — özellikle Hanefî ve Hanbelî ekollerinin kurucu eserleri ile bu birikimin kanunlaştırılmış sureti olan Mecelle-i Ahkâm-ı ʿAdliyye — ve modern Kıta Avrupası borçlar hukukunun temel doktrinleri — bilhassa Türk-İsviçre Borçlar Hukuku ve Alman sözleşme teorisi — hem işlevsel hem de kavramsal düzlemde sistematik bir analize tâbi tutularak karşılaştırılacaktır.

Bölüm I: Sözleşme Kavramının Kavramsal ve Felsefî Temelleri

İrade özerkliği (autonomie de la volonté / Privatautonomie) doktrininin entelektüel kök salım zemini, yalnızca bir hukuk teorisi tartışması değil, aynı zamanda Batı Avrupa’nın 17. ve 18. yüzyıllarda yaşadığı köklü epistemolojik dönüşümün bir ürünüdür. Bu dönüşümün mimarları olan Aydınlanma filozofları, aklı (ratio) hem bilginin hem de meşruiyetin nihaî kaynağı olarak belirlerken, hukukî normatifliğin de ilâhî buyruğun veya geleneğin (tradition) onayından bağımsız biçimde insan aklından türetilebileceği önermesini teorik olarak temellendirmek istemişlerdir.

Hugo Grotius’un (ö. 1645) doğal hukuku ilâhî iradeyle olan bağından kopararak seküler bir rasyonalite zeminine oturtma girişimi (etsi Deus non daretur), Samuel Pufendorf’un bireysel iradeyi sosyal sözleşmenin kurucu unsuru olarak konumlandırması ve John Locke’un sözleşmesel bireyselcilik teorisi, bu entelektüel dönüşümün hukuk teorisine yansıyan ilk büyük dalgalarını oluşturmaktadır.

Ne var ki Aydınlanma’nın hukuk felsefesindeki en derin ve kalıcı izini bırakan asıl isim Immanuel Kant’tır (ö. 1804). Kant’ın pratik felsefesinde özerklik (autonomie), yalnızca bir tercih özgürlüğü değil, aklın kendine koyduğu yasaya itaat etme kapasitesi olarak, yani aklın özünden türeyen içsel bir normatif yetkinlik olarak tezahür eder. Bu felsefî çerçevede birey, kendi hukukî ilişkilerini düzenleyen kuralları bizzat inşa etme ehliyetine sahip olan rasyonel bir otonom özne (autonomes subjekt) olarak öne çıkar.

İşte bu Kantçı özgürlük tasavvurunun özel hukuktaki en somut yansıması, sözleşmesel alana taşınan irade özerkliği doktrinidir. Bireyler, yürürlükteki emredici hukukun çizdiği sınırlar dahilinde kalmak kaydıyla, kendi aralarındaki hukukî ilişkileri istedikleri biçimde kurabilme, şekillendirebilme ve nihayetinde sona erdirebilme iktidarına sahiptirler.

Ancak bu felsefî temelin hukukî düzleme fiilen ve kurumsal olarak aktarılması, 19. yüzyıl kanunlaştırma hareketleri (codification) aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bu hareketlerin ideolojik arka planını anlayabilmek için Orta Çağ Avrupası’nın dağınık, birbirleriyle çelişen ve coğrafi yoğunluğa göre farklılaşan Roma hukuku kalıntıları, kilise hukuku (ius canonicum), feodal örf ve adet hukuku ile lonca düzenlemelerinden oluşan karmaşık normatif yapısını göz önünde bulundurmak şarttır.

Özellikle kuzey Fransa’yı kapsayan ülke hukukları (pays de coutumes) ile Roma hukukunun yazılı hukuk olarak hâlâ geçerliliğini koruduğu güney Fransa (pays de droit écrit) arasındaki bu derin kırılma, ticarî hayatın ve mülkiyet ilişkilerinin güvenliğini fiilen zayıflatan yapısal bir istikrarsızlık kaynağını oluşturmaktaydı. Fransız Devrimi, bu tarihsel birikimi siyasi olarak patlayan bir enerjiye dönüştürdü. Eşitlik (égalité) ve özgürlük (liberté) ilkeleri, feodal hiyerarşilerin hukukî güvencelerini ortadan kaldıran evrensel normatif talepler olarak öne çıktı.

İşte bu tarihsel konjonktürde, 1804 yılında yürürlüğe giren Fransız Medenî Kanunu (Code Civil des Français, bugün Code Civil), yalnızca bir kanunlaştırma tekniği devrimi değil, aynı zamanda Aydınlanma liberalizminin özel hukuka damgasını vurduğu büyük bir normatif dönüşümü simgeler.

Jean Domat (ö. 1696) ve Robert-Joseph Pothier’in (ö. 1772) kaleminden süzülen ve Code Civil’in mimarı Jean-Étienne-Marie Portalis’in (ö. 1807) açıklayıcı söyleminde kristalize olan bu anlayışta sözleşme (contrat), özgür bireylerin rasyonel karşılıklı uzlaşmasının (consensus) ürünü olarak kavramsallaştırılmıştır.

Mülga m. 1134’ün diliyle bu uzlaşma, taraflar için kanun hükmündedir (les conventions légalement formées tiennent lieu de loi à ceux qui les ont faites). Dolayısıyla bireysel irade, devlet iradesinin normlarıyla eşdeğer bir normatif güç kazanmış, sözleşmenin bağlayıcılığı doğrudan iradenin özgürlüğünden neşet etmiştir.

Alman hukuk geleneğinin bu meseleye yaklaşımı ise farklı bir entellektüel güzergahtan ilerlemiş ve tarihsel bakımdan daha geç olgunlaşmıştır. Alman hukukçu Friedrich Carl von Savigny (ö. 1861) önderliğindeki Tarih Okulu (Historische Rechtsschule), bir yandan Fransız kanunlaştırmacılığının soyut rasyonalizmine karşı çıkarken, öte yandan Alman hukuk bilimini pandekt hukukunun (Pandektenwissenschaft) kavramsal aygıtlarıyla sistematize etme yolunu seçmiştir.

Bu sürecin doruk noktasını teşkil eden 1900 tarihli Alman Medenî Kanunu (Bürgerliches Gesetzbuch / BGB), Kantçı özerklik anlayışını, onu Fransız Code Civil’ininkinden çok daha teknik ve sistematik bir biçimde işleyerek özel hukukun merkezine yerleştirmiştir. Özellikle BGB’nin hukukî işlemlere (Rechtsgeschäft) ilişkin genel teorisi, irade beyanını (Willenserklärung) hukukî sonuçların belirleyici kurucu unsuru olarak konumlandırarak irade özerkliğine soyut bir kurumsal zemin hazırlamıştır.

Ne var ki BGB bu özerkliği mutlak bir egemenlik alanı olarak değil, dar alanda emredici hukuk ile geniş alanda yorumlayıcı (tamamlayıcı) hukuk arasında denge gözeten ve sistematik bir normatif ekoloji içinde işleyen bir özgürlük olarak düzenlemiştir.

Öte yandan kanunlaştırma hareketlerinin yalnızca felsefi bir projenin hukuki yansıması olmadığını, aynı zamanda somut siyasi ve ekonomik çıkarların da bir ifadesi olduğunu vurgulamak metodolojik bir zorunluluktur. 19. yüzyıl Avrupa’sının gelişen kapitalist piyasa ekonomisi, standart ve öngörülebilir sözleşme kurallarına duyulan tarihsel ihtiyacı her zamankinden daha baskılı bir biçimde gündeme getirmiştir.

Ticarî güvenin tesisi (securitas commercii), tarafların herhangi bir yerel örf ve adet hukukunun belirsizliğiyle yüzleşmeksizin uzun vadeli taahhütlere girebilmesi ve sözleşme ilişkisinin hukukî sonuçlarını baştan öngörebilmesi, burjuvazinin ticaret devriminin taleplerini karşılayan ve rekabetçi ulusal piyasaların inşasında kurucu bir işlev üstlenen bir sözleşme hukukunu zorunlu kılıyordu.

Bu bağlamda irade özerkliği doktrini, normatif felsefî önermesiyle birlikte, kapitalizmle organik biçimde eklemlenen güçlü bir ideolojik ve ekonomik işlev de üstlenmiştir. Zira laissez-faire iktisadının varsaydığı özgür, eşit ve bilgili piyasa aktörleri ile, özel hukukun sözleşme özgürlüğü idealinin öngördüğü rasyonel otonom bireyler, ontolojik açıdan birbirleriyle örtüşen aynı özneyi işaret etmektedir.

Sözleşme özgürlüğünün iki büyük kıta kodifikasyonundaki — Code Civil ve BGB — görünümü, hem terminolojik hem de yapısal açıdan kıyaslamalı bir çözümlemeyi hak edecek ölçüde farklılıklar ve benzerlikler barındırmaktadır.

1804 tarihli Code Civil, yürürlükteki redaksiyonuyla 2016 reform öncesinde ve sonrasında iki ayrı normatif dönem içinde incelenmesi gereken bir metin olarak karşımıza çıkmaktadır. Reform öncesi dönemde sözleşme özgürlüğünün kodifikasyondaki teorik taşıyıcısı, meşhur m. 1134 hükmüydü: ‘Les conventions légalement formées tiennent lieu de loi à ceux qui les ont faites’ (Hukuken kurulmuş sözleşmeler, onu yapanlar için kanun hükmündedir). Bu hükümde dört temel normatif önerme bir arada tezahür etmektedir:

(a) Bireysel iradenin normatif gücü (volonté créatrice de droit), (b) sözleşmenin bağlayıcılığının doğrudan iradeden kaynaklanması (force obligatoire du contrat), (c) sözleşmenin iki taraf için de eşit ölçüde bağlayıcı olması (intangibilité du contrat) ve (d) bu bağlayıcılığın sınırı olarak kanunun mevcudiyeti (légalement formées).

Bu hüküm, rasyonalist doğal hukukçuların bireyin iradesini toplumsal normların meşruiyet kaynağı olarak gören görüşünü özel hukuka aktaran en net normatif çıpayı oluşturmuştur.

2016 reformu (Ordonnance n° 2016-131 du 10 février 2016), 212 yıllık bu sözleşme hukukunu modern ticari gerçeklikler ve UNIDROIT gibi uluslararası sözleşme hukuku araçlarının etkileri ışığında güncellemiştir. Yeni m. 1102 hükmü sözleşme özgürlüğünü artık pozitif hukukta açıkça teyit etmekte ve bu özgürlüğün üç veçhesini belirlemektedir:

(a) Sözleşme yapıp yapmama özgürlüğü (liberté de contracter), (b) sözleşme ortağını seçme özgürlüğü (liberté de choisir son cocontractant) ve (c) sözleşmenin içeriğini belirleme özgürlüğü (liberté de fixer le contenu du contrat).

Ancak m. 1102’nin ikinci fıkrası, bu özgürlüğü kamu düzeni (ordre public) ile sınırlandırmaktadır. Bu düzenleme, Fransız sözleşme hukukunun klasik liberalizmden sosyal liberalizme doğru yaşadığı dönüşümün normatif kanıtı niteliğindedir. Zira 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren tüketici hukuku, iş hukuku ve kira hukuku alanlarındaki emredici düzenlemelerin genişlemesi, Code Civil’in kurucu irade otonomisini fiilen önemli ölçüde kısıtlamıştır.

BGB, Code Civil’den farklı olarak, sözleşme özgürlüğünü genel bir ilke olarak kodun başında açıkça ilan etme yolunu seçmemiştir. Fransız hukukçunun code’un temel maddelerinde arayacağı normatif ilanın eşdeğeri BGB’de içkin biçimde — yani sistemin yapısı içinde ve genel işlem (Rechtsgeschäft) teorisi aracılığıyla — kurulmuştur.

Bununla birlikte, BGB § 241 vd. hükümleri sözleşmenin edim yükümlülüklerini belirlerken, § 305 vd. genel işlem şartlarının denetimini, § 134 hukuken yasaklanmış işlemlerin geçersizliğini ve § 138 hükmü ise ahlâka aykırı (sittenwidrig) işlemlerin butlanını düzenlemekte; dolayısıyla sözleşme özgürlüğünün sınırları çok katmanlı bir teknikle örülmektedir.

BGB’nin sistematik özgünlüğü, irade beyanı (Willenserklärung) teorisindeki inceliğinde yatmaktadır. Alman hukuk dogmatiği, irade ile beyan arasındaki ilişkiyi üç temel teorik çerçevede ele almıştır:

(1) Psikolojik irade anlayışını merkeze alan İrade Teorisi (Willenstheorie), (2) muhatabın makul güvenini esas alan Beyan Teorisi (Erklärungstheorie) ve (3) her iki çıkarı dengelemeye çalışan Güven Teorisi (Vertrauenstheorie).

BGB, teknik anlamda bu tartışmayı § 119-124 arasındaki yanılma (Irrtum) ve beyan hatası (Erklärungsirrtum) hükümlerinde kararlı bir tutumla çözüme kavuşturmuş, irade ile beyan arasında esaslı bir uyumsuzluk bulunması halinde hukuki işlemin geçerliliğinin değil, yanılan tarafın itiraz ve iptal hakkının (Anfechtungsrecht) söz konusu olacağını öngörerek hukuki güvenliği irade özerkliğinin önünde konumlandırmıştır.

Bu tercih, Kantçı özerklik anlayışının yalnızca bireyin içsel iradesini değil, aynı zamanda başkalarının meşru güvenini de (berechtigtes Vertrauen) kapsadığını gösteren önemli bir normatif işarettir.

Bu çalışmanın karşılaştırma eksenine dahil ettiği İsviçre Borçlar Kanunu (OR, 1911) ve onun büyük ölçüde benimsenmesiyle kurulan Türk Borçlar Kanunu (TBK, 2011), Fransız ve Alman modellerini özgün bir teknikle sentezleyen bağımsız bir geleneği temsil eder.

OR m. 1 ‘Bir sözleşmenin kurulabilmesi için tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklaması gereklidir’ demek suretiyle rızayı (consensus) sözleşmenin kurucu unsuru olarak belirlerken, TBK m. 26 hükmü tarafların sözleşmenin içeriğini ve koşullarını kanunun çizdiği sınırlar içinde özgürce belirleyebileceğini düzenlemekte ve böylece irade özerkliğini hem kavramsal hem de normatif düzlemde açıkça teyit etmektedir.

TBK m. 27 ise buna karşılık kanunun emredici hükümlerine, ahlâka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı sözleşmeleri geçersiz saymak suretiyle özerkliğin normatif çerçevesini belirlemektedir. Bu mimari, adeta Fransız hukukunun açık normatif ilanı ile Alman hukukunun sistematik içkinliğini birleştiren ve kıta geleneğinin olgunluk dönemini yansıtan bir orta yol niteliği taşımaktadır.

Sözleşme özgürlüğünün mantıksal tamamlayıcısı ve aynı zamanda yapısal sınırlayıcısı olan nispîlik (relativité des conventions / Relativität des Vertrags) ilkesi, irade özerkliği doktriniyle derin bir gerilim ilişkisi içinde gelişmiştir. Bu ilkenin özü şöyle formüle edilebilir:

Bir sözleşme, kurucusu olan taraflar arasında bağlayıcı bir hukuki bağ (vinculum iuris) oluşturur. Ancak bu bağ prensip itibarıyla üçüncü kişileri (tiers) ne yararlandırabilir ne de onlar aleyhine yükümlülük doğurabilir. Fransız Code Civil’in mülga m. 1165 hükmündeki ‘les conventions n’ont d’effet qu’entre les parties contractantes’ ifadesi, bu ilkenin en veciz normatif formülasyonunu sunmaktaydı.

Nispîlik ilkesi, teorik tutarlılığı bakımından son derece ikna edicidir. İradenin özerkliği, ancak o iradeyi kullananı bağlamalıdır. Üçüncü kişilerin katılmadığı bir sözleşmenin onları bağlaması ise temsil edilmeksizin yükümlendirme anlamına gelir ki bu durum kişisel özerkliğin kendisiyle çelişir. Öte yandan bu ilkenin mutlak biçimde uygulanması, özellikle çok taraflı ekonomik ilişkilerin ve karmaşık hukukî yapıların egemen olduğu modern ticaret hayatının gereksinimlerini karşılamaktan uzak kalmaktadır.

Bu gerilime, Kıta Avrupası hukuku tarihsel süreç içinde çeşitli istisnai kurumlar geliştirerek yanıt vermiştir. Üçüncü kişi yararına sözleşme (stipulation pour autrui / Vertrag zugunsten Dritter), kıta hukukunun nispîlik ilkesine getirdiği en köklü ve en geniş kapsamlı istisna olarak öne çıkmaktadır. Vaatçi (promettant) ile alacaklı (stipulant) arasındaki sözleşme, üçüncü kişiye (tiers bénéficiaire) doğrudan bir alacak hakkı tanıyabilmektedir.

Fransız Code Civil m. 1205 (2016 sonrası), Alman BGB § 328 ve Türk Borçlar Kanunu m. 129, bu kurumu açıkça düzenleyerek üçüncü kişinin irade beyanına katılmaksızın kazanılan bu doğrudan talep hakkını pozitif hukukta güvence altına almıştır. Sigorta sözleşmelerindeki lehdar, kolektif anlaşmalardaki işçi ve inşaat sözleşmelerindeki alt yüklenici, bu kurumun pratik işleyişinin en somut örnekleri arasında sayılabilir.

Ne var ki nispîlik ilkesinin sınırları yalnızca bu açık istisnalarla çizilmemektedir. Uygulamada iki bağımsız sözleşmenin birbirine zincirlenmesiyle oluşan sözleşme zinciri (chaîne de contrats / Vertragskette) yapıları — mesela üretici, toptancı, perakendeci ve nihai tüketici arasındaki ardışık sözleşme ilişkileri — doğrudan bir hukukî bağ bulunmaksızın zincirin uç halkalarının birbirine karşı sorumluluk talep edip edemeyeceği sorusunu gündeme taşımıştır.

Fransız Yargıtay’ının (Cour de Cassation) tarihsel süreç içinde bu hususta tutarsız içtihatlar üretmesi ve sözleşme zincirindeki dolaylı alıcının satıcıya karşı ayniyete dayalı (réelle) bir dava hakkı bulunup bulunmadığına ilişkin tartışmalar, nispîlik ilkesinin dogmatik sınırlarının ne denli hassas ve geçirgen olduğunu dramatik biçimde ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda Kıta Avrupası hukuku, bir yandan nispîliği esas ilke olarak muhafaza ederken öte yandan ticaret hayatının ekonomik bütünleşme taleplerine yanıt verebilmek amacıyla bu ilkeyi hem istisna kurumları yoluyla hem de sözleşme dışı sorumluluk normlarını devreye sokarak işlevsel kılmıştır.

Sözleşmenin nispîliği meselesi, üçüncü kişiler aleyhine hükümler (stipulations pour autrui) söz konusu olduğunda çok daha katı bir normatif çizgide kalmaktadır. Zira bu durumda özerkliğin kendisi — tarafların, katılmayan bir kişiyi sözleşmeyle yükümlendirme iktidarsızlığı — temel normatif direnç noktasını oluşturmaktadır. Kıta hukuku bu çizgiyi prensip itibarıyla korumakta, üçüncü kişiyi yükümlendiren işlemleri yalnızca temsilcilik (mandat / Vollmacht), borç üstlenme (reprise de dette / Schuldübernahme) ve birleşme ile devralmalar gibi spesifik kurumlar aracılığıyla meşrulaştırmaktadır.

Son tahlilde, nispîlik ilkesi, irade özerkliğinin doğal bir yansıması olarak kurucu konumunu sürdürmekle birlikte, katı biçimde uygulandığında yaratacağı ticari ve sosyal işlev kaybını bertaraf etmek amacıyla Kıta Avrupası hukukunun tarihsel seyri boyunca sistematik olarak yumuşatılmış ve zengin bir istisna ekolojisiyle dengelenmiştir.

Bu gerilim ve denge arayışı, ileride incelenecek olan İslâm hukukunun üçüncü kişi kavramına yaklaşımıyla karşılaştırıldığında, iki geleneğin işlevsel çözümlerde ve değer önceliklerinde ne ölçüde örtüştüğünü ya da ayrıştığını ortaya koyma bakımından son derece verimli bir analiz zemini oluşturmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, sözleşmeyi ve taahhüdü tek bir terimle değil; birbirlerine yakın ancak anlam alanları itibarıyla birbirlerinden belirgin biçimde ayrışan kavramlar kümesiyle ele almaktadır. Bu semantik çoğulluk, İslâm hukukunun sözleşme anlayışının yalnızca normatif değil, aynı zamanda ontolojik ve ahlâkî derinliğini yansıtmaktadır. Söz konusu kavramlar içinde en belirleyici ve teknik kapsamı en geniş olanları ʿakd (عقد), ʿahd (عهد) ve mîsâk (ميثاق) terimleridir.

ʿAkd kelimesi, Arap dilbiliminde (lügat) ‘düğümlemek, bağlamak, sıkıca raptetmek’ (şedde ve rabete) anlamlarını taşıyan ʿa-k-d (ع-ق-د) kökünden türemektedir (İbn Manzûr, Lisânü’l-ʿArab, md. ‘ʿakd’). Bu somut anlamın arka planında bir bağlılık ve kopuşun güçlüğü imgesi bulunmakta olup hukukî terminolojiye aktarıldığında ‘iki irade beyanını birbirine bağlayan ve tarafları karşılıklı yükümlülükler altına sokan hukukî rabıta’ anlamını kazanmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’in Mâide suresinin açılış ayetinde — (يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِ) ‘Ey iman edenler. Akitlerinizi yerine getiriniz’ (Maide, 5/1) — geçen bu beyan, İslâm hukuk literatüründe sözleşme yükümlülüğünün birincil ve en kapsamlı Kur’ânî dayanağı olarak benimsenmiş, teknik anlamda hem insanlar arası hukukî sözleşmeleri hem de kulun Yüce Allah’a yönelik dini yükümlülüklerini ifade etmiştir.

Söz konusu âyetin tefsirinde müfessirler arasında iki temel yorum çizgisi belirginleşmektedir:

İbn Abbas ve Mücâhid’den nakledilen ilk yoruma göre ʿukûd (عقود), yalnızca şer’an belirlenmiş ibadet ve dinî yükümlülükleri (farzları) kapsamakta olup, ayeti yükümlülüğün kaynağı bakımından dar yorumlu bir ilâhî emir çerçevesiyle sınırlı tutmaktadır.

İkinci ve hukuk açısından çok daha geniş kapsamlı olan yorum ise, ʿukûdu hem Allah ile kul arasındaki (ʿukûdüllâh) hem de insanlar arasındaki (ʿukûdü’n-nâs) tüm karşılıklı taahhütleri kapsayan bir üst-kavram olarak tesis etmektedir.

Bu ikinci yorum, ahde vefâ yükümlülüğünü yalnızca dinî ibadetlerin değil, tüm meşrû sözleşmelerin ayrılmaz bir unsuru olarak kurumsallaştırmakta ve bu yükümlülüğe evrensel bir normatif zemin hazırlamaktadır.

Dilbilimsel (semantik) boyutuyla değerlendirildiğinde ʿukûdun çoğul formu özellikle dikkat çekicidir. Bu form, İslâm hukukçularının büyük çoğunluğunca, ‘belirli isimleri bulunan tüm sözleşme türleri’ (ukûdü’t-tesmiye) şeklinde yorumlanmış, bu yorumun bağlayıcı bir sonucu olarak taraflar, hukuken onaylanmış her türlü sözleşmeyi ifa etmekle yükümlü kılınmıştır.

ʿAhd kavramı, ʿakd’e kıyasla anlam alanı çok daha geniş olan ve kişisel-ahlâkî boyutu ön plana çıkaran bir terimdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ʿahd kelimesi ve türevleri, birbirinden anlam yoğunluğu itibarıyla farklı üç bağlamda kullanılmaktadır. Bu suretle kavram, hem ilâhî-beşerî hem de beşerî-beşerî boyutları kapsayan şümullü bir semantik alan oluşturmaktadır:

1) Allah ile kul arasındaki ilâhî söz (Enam, 6/152; Nahl, 16/91),

2) İnsanlarla yapılan barış antlaşmaları ve ittifaklar (Tevbe, 9/1),

3) Bireyler arasındaki kişisel yeminler ve taahhütler (Bakara, 2/177; İsra, 17/34; Müminûn, 23/8).

ʿAhdin normatif ağırlığı, en yalın biçimde şu ayet-i kerimede tezahür etmektedir:

Allah ile ahitleştiğinizde, o ahde vefa gösterin. Yeminlerinizi sağlamlaştırdıktan sonra onları bozmayın. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil yaptınız. Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir.’ (Nahl, 16/91)

Bu ayetin tefsiri bağlamında Taberî, ʿahdi yalnızca dini aidiyetle sınırlamayarak, tüm toplumsal sözleşmeleri kapsar biçimde yorumlamış ve ayetin ahlâkî zorunluluğunu hukukî bir yaptırım zeminine oturtmuştur.

Bu ahlâkî yük, İslâm hukukunun sözleşme anlayışını salt borçlar hukuku tekniğinin ötesine taşıyan ve ona vicdanî-dinî bir sorumluluk katı ekleyen unsuru oluşturmaktadır.

Mîsâk, ʿakd ve ʿahde göre en güçlü ve en köklü bağlayıcılığı çağrıştıran terimdir. Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerden alınan söz (Ali İmran, 3/81; Ahzâb, 33/7), İsrailoğulları ile yapılan antlaşma (Bakara, 2/63, 93; Nisâ, 4/154) ve pekiştirilmiş evlilik bağı (Nisa, 4/21) anlamlarında kullanılan mîsâk, doğrudan İlâhî iradenin tasdikiyle teminata alınmış, niteliği itibarıyla olağan taahhütlerden çok daha üstün ve kutsal taahhüt manasına gelmektedir.

Fıkıh metodolojisi açısından bu üçlü kavramsal ayrım, son derece belirleyici bir işlev üstlenmektedir. ʿAkd, teknik hukuki sonuçlar doğuran ve belirli şartlara (rükün ve şartlara) tâbi olan sözleşmeleri, ʿahd, dini-ahlâkî bağlayıcılığı olan taahhütleri, mîsâk ise ilâhî müdahaleyle pekiştirilmiş ve olağanüstü ağırlık taşıyan antlaşmaları ifade etmekte olup, bu semantik farklılaşma, fıkıh eserlerindeki akit tipolojisinin ve geçerlilik rejimine ilişkin çok katmanlı sınıflandırmaların temel kavramsal altyapısını oluşturmaktadır.

Klasik fıkıh literatürünün sözleşme hukuku, şu isimli akit tiplerinden oluşmaktadır:

(1) Beyʿ (بيع — satım ʿakdi). Mülkiyetin bir karşılık mukabilinde devrine dayanan ve en ayrıntılı biçimde işlenen temel borçlandırıcı akit.

(2) Kirâ / İcâre (كراء/إجارة — kira ve hizmet ʿakitleri). Menfaatin bir bedel karşılığında devri.

(3) Mudârebe (مضاربة — emek-sermaye ortaklığı). Sermaye sahibi ile emeğini koyan girişimci arasındaki kâr paylaşım ortaklığı.

(4) Müşâreke (مشاركة — ortaklık).

(5) Vedîa (وديعة — emanet / saklama ʿakdi).

(6) Kefâlet (كفالة — kefil olma ʿakdi).

(7) Havâle (حوالة — alacağın devri ʿakdi) ve

(8) Nikâh (نكاح — evlilik ʿakdi).

Bu tipoloji, Kâsânî’nin Bedâʾiʿu’s-sanâʾiʿ’inden Serahsî’nin el-Mebsût’una, İbn Kudâme’nin el-Muğnî’sinden Nevevî’nin el-Mecmûʿ’una uzanan klasik fıkıh külliyatının omurgasını oluşturmaktadır.

Bu sistemin fıkıh metodolojisindeki yapısal mantığı, kaynağını bir kurumsal koruma refleksinden almaktadır. Her sözleşme tipinin kendine özgü rükünleri (kurucu unsurları), şartları (geçerlilik koşulları), mülkiyet ve borç doğurucu sonuçları (ahkâmı) ve caiz ile caiz olmayan varyasyonları, her biri için ayrıntılı biçimde belirlenmiştir.

Bu ayrıntılı kategorizasyon, hem rızanın sakatlanmasına zemin hazırlayan belirsizlikleri (garar) önlemek, hem de alışverişin meşruiyetiyle ilgili dinî-hukukî güvenceyi sağlamak amacıyla işlevselleştirilmiştir. Dolayısıyla isimli akitler sistemi, yalnızca bir teknik sınıflandırma değil, aynı zamanda ticarî hayatın meşruiyet sınırlarını belirleyen normatif bir çerçeve işlevi de üstlenmiştir.

Fıkıh ekollerinin sözleşme tiplemeleri konusundaki en derin ve en belirleyici metodolojik ayrışması, ‘sözleşmeler ve muameleler alanında aslolanın ‘mübâhlık mı yoksa yasaklılık mı olduğu’ meselesi etrafında şekillenmektedir. Bu soruya verilen yanıt, her mezhebin sözleşme özgürlüğünün sınırlarını nasıl çizdiğini ve yeni akit tiplerini tanıyıp tanımayacağını temelden belirlemektedir.

Konu ile ilgili olarak mezheplerin görüşlerine geçmeden önce, ‘Aslî Serbestlik’ ve ‘Aslî Yasaklık’ teorileri üzerinde, fıkıh usulünün ve genel hukuk felsefesinin yaklaşımlarına kısaca temas etmeye çalışalım.

Fıkıh usulü ve genel hukuk felsefesinde ‘Aslî Yasaklık(el-aslu fî’l-eşyâi el-hazru) ve ‘Aslî Serbestlik(el-aslu fî’l-eşyâi el-ibâha) teorileri, özünde birer eşya, insan ve hürriyet felsefesidir. Bu iki görüş, bir dinî nas veya mezhebî yorum devreye girmeden önce, ‘insanın varoluşsal sınırları ve eşya üzerindeki tasarruf yetkisi nedir?’ sorusuna verilmiş iki zıt felsefî yanıttır.

Bu iki kuramsal yaklaşımın felsefî temellerini ve gerekçelerini şu şekilde görebiliriz:

1. Aslî Serbestlik (İbâha-i Asliyye) Görüşünün Felsefî Temelleri

Bu yaklaşım, evreni ve insan hürriyetini merkeze alan ‘açık kapı’ felsefesidir. Bu felsefeye göre, evren ve dünyadaki tüm nesneler, kaynaklar ve imkanlar, doğaları gereği insanın faydalanması için var edilmiş veya yapılandırılmıştır. Eşyanın varlık sebebi (العِلَّة الغَائِيَّة / ille-i gāiyye) hizmet etmektir. Dolayısıyla, bir şeyden faydalanmak için ekstra bir izne ihtiyaç yoktur. Aksine, o şeyden mahrum bırakılmak için haklı bir gerekçe (zarar veya yasak) aranmalıdır.

İnsan, irade sahibi bir varlıktır. Davranışlar ve hukuki muameleler alanında asıl olan ‘özgürlük’ alanıdır. Sınırlandırılmamış her alan, doğası gereği ‘serbesttir’. Yasaklama, ancak istisnai ve kanıtlanmış bir müdahale ile mümkündür. Kanıtlanmamış bir iddia özgürlüğü bağlayamaz. Bu açıdan hürriyet esas, sınırlandırma ise istisnadır.

Eğer bir eylem veya nesne, üçüncü bir şahsa, topluma veya kişinin kendisine doğrudan, somut bir zarar vermiyorsa, o eylemin engellenmesi akla ve adalete aykırıdır. Zararsız olan her şey aslen mübahtır. Bu durum, ‘zararsızlık ilkesi’ olarak görülebilir.

Aslî serbestlik, insanı ve onun özgür eylemini esas alır. Yasak delili gelene kadar, evreni insana sonuna kadar açar. İlerlemeyi, büyümeyi ve yeni sözleşme modelleri üretmeyi kolaylaştıran dinamik bir felsefedir.

2. Aslî Yasaklık (Hazr-i Aslî) Görüşünün Felsefi Temelleri

Bu yaklaşım, mülkiyet, otorite ve sorumluluk eksenli bir ‘temkin ve ihtiyat’ felsefesidir. Bu teorinin temelinde, ‘başkasına ait bir mülkte, izinsiz tasarrufta bulunulamaz’ ilkesi vardır.

Evren ve içindeki her şey, insan tarafından yaratılmamıştır. İnsan, varlığın hakiki sahibi değildir. Dolayısıyla, gerçek sahibin (Mâlikü’l-Mülk’ün / Yüce Yaratıcının) açık, net ve tescilli bir izni (ibâha) olmaksızın, bir nesneyi kullanmak veya yeni bir hukukî bağ kurmak, felsefî açıdan ‘başkası adına yetkisiz tasarruf’ (fuzulî) veya ‘gasp’ hükmündedir. Bu yüzden izin gelene kadar her şey kilitlidir (hazr).

İnsan aklı, bir eylemin veya nesnenin uzun vadede, evrensel ölçekte ne tür gizli zararlar (mefsedet) barındırdığını tek başına tam olarak kuşatamaz. Bilinmezlik ve muğlaklık karşısında ahlâkî ve hukukî olan tutum, ‘eylemsizlik’ veya ‘ihtiyattır’. Tehlike veya haram olma riski barındıran bir alana izinsiz girmektense, o alanın sınırında durmak rasyonel bir koruma kalkanıdır.

Hukukî sistemlerin istikrarı, kuralların önceden belirlenmesine bağlıdır. Bir sistemde her şeyin serbest olması kaos üretebilir. Bu nedenle, meşruiyet alanının sınırları ancak ‘olumlu (pozitif) yetkilendirme’ ile çizilebilir. Yetki verilmeyen her alan, yetkisizlik (yasaklık) alanıdır. Bu durum, bir ‘şekilsel ve yapısal sorumluluk’ demektir.

Aslî yasaklık, otoriteyi ve mülkiyet sınırlarını esas alır. İzin delili gelene kadar kapıları kapalı tutar. Güvenliği, mülkiyet haklarını korumayı ve ahlâkî yozlaşmayı engellemeyi amaçlayan statik ve korumacı bir felsefedir.

Şimdi, İslâmî ekollerin asli serbestlik ve asli yasaklık konularına nasıl yaklaştıklarını görmeye ve tahlil etmeye çalışalım.

Hanefî mezhebi ve onun en büyük sistemleştiricilerinden Şemsü’l-eimme es-Serahsî (v. 483/1090), ibadetler ile muʿâmelât (dünyevi işlemler / hukuk) alanları arasında keskin, metodolojik ve yapısal bir ikili ayrım (taksîm) yapmaktadır.

Hanefîlere göre ibadetlerin varlık sebebi, mahiyeti ve yapılış şekli, tamamen Yüce Allah ile kul arasındaki dikey ilişkiyi belirler. Bu alanda akıl yürütme (kıyas) veya fayda (maslahat) analizi yapılamaz. İbadetler alanında nassın açık belirlemesi (tevkîf) esastır. Şâriʿ (hüküm koyucu) neyi, nasıl ve ne kadar emretmişse onunla sınırlı kalınır. Hakkında nassî bir emir bulunmayan her yeni ritüel veya uygulama, doğrudan bidat ve haram kabul edilir. Yani ibadetlerde ‘yasak olduğuna dair delil yok, öyleyse bunu da yapabilirim’ mantığı bütünüyle geçersizdir.

Muâmelât sahasında, dünyevi ilişkiler, ticaret, borçlar ve sözleşmeler hukuku (muâmelât) söz konusu olduğunda ise, Hanefî metodolojisi tamamen farklılaşır. Serahsî ve genel Hanefî usulüne göre, eşyada ve beşeri tasarruflarda aslolan serbestlik, mübahlık ve caizliktir (el-aslü fi’l-eşyâi / el-muʿâmelâti el-ibâha). Serahsî, el-Mebsût’un özellikle ticaret hukukunu ilgilendiren bölümlerinde (Kitâbü’l-Büyû, Kitâbü’l-İstisnâ) bu ikili ayrımı muazzam bir şekilde işler.

Hanefî fıkhının muamelât yaklaşımı, kuralların mantıksal bir bütünlük (kıyas) içinde işletilmesi ile hayatın gerçeklerinin (örf ve istihsan) dengelenmesi üzerine kuruludur. Hanefî fıkhı, ne Şâfiîler kadar katı ve şekilcidir ne de Hanbelîler kadar sınırsız bir özgürlükçüdür. Tam anlamıyla ‘kurallı bir esneklik’ modelidir.

Katı kıyas kuralları ticarî hayatın akışını tıkadığında, Serahsî hemen istihsan ve örf delillerini devreye alır. Çünkü ona göre muâmelât sahasının nihâî amacı, insanlara kolaylık sağlamak (teysîr) ve zararı gidermektir (def-i zarar).

Hanefîler, Kur’an ve Sünnet’te adı geçen temel ʿakit türlerini (satım, kira, şirket, vb.) merkeze alır. Bir sözleşmenin, yeni bir finansal modelin veya ticari ortaklığın haram ya da geçersiz (fâsid / bâtıl) olduğunu söyleyebilmek için, mutlaka nassî bir yasağın (faiz, kumar, garar / aşırı belirsizlik, gasp gibi) bulunması gerekir. Açık bir nasla yasaklanmamış, toplumun ihtiyacına cevap veren her türlü yeni muamele aslen caizdir.

Hanefîlere göre, sözleşmenin doğasına aykırı olan veya taraflardan birine haksız / fazladan bir menfaat sağlayan şartlar (menfaat şartı) ʿakdi bozar (fâsid kılar). Eğer bir şart, piyasada örf ve teâmül haline gelmişse veya ʿakdin doğası bunu gerektiriyorsa, Hanefîler o şartı ve sözleşmeyi geçerli kabul eder.

Klasik İslam hukukunda ortada olmayan bir malın satılması yasaktır (maʿdumun satışı yasağı). Bu kurala göre bir terziye gidip, ‘bana bir elbise dik!’ demek ʿakit itibarı ile geçersiz olmalıdır. Çünkü elbise henüz ortada yoktur. Ancak Hanefîler, insanların buna ihtiyacı olduğunu ve bu durumun bir örf olduğunu görerek, ‘istihsan’ yoluyla sipariş sözleşmesini tamamen caiz görmüşlerdir.

Hanefîleri diğer üç mezhepten ayıran en radikal hukukî özellik, sözleşmelerdeki geçersizlik derecelerini ikiye ayırmış olmalarıdır:

1. Bâtıl ʿAkit: ʿAkdin aslındaki bir kusurdur (Örn: Domuz veya leş satmak). Bu akit yok hükmündedir ve hiçbir hukuki sonuç doğurmaz.

2. Fâsid ʿAkit: ʿAkdin aslı hukuka uygundur. Ancak vasfında (şartlarında, fiyat belirlenmesinde vb.) hukuka aykırılık vardır (Örn: Fiyatı netleştirmeden malı teslim etmek veya yasak bir şart koşmak).

Fakat Hanefîlerde fâsid ʿakitler hemen yok da sayılmaz. Taraflar o fâsid (kusurlu) şartı sözleşmeden çıkarır veya kusuru düzeltirlerse, ʿakit baştan kurulmuş gibi geçerli (sahih) hale gelir. Bu ayrım, ticari hayatta piyasayı ve sözleşmeleri koruyan muazzam bir esneklik sağlar.

Hanefîler, genel bir sözleşme serbestisi ilkesini dogmatik düzeyde açıkça tesis etmek yerine, belirli ʿakit tiplerine ilişkin ayrıntılı analitik incelemeler aracılığıyla, bu serbestiye örtük biçimde alan açmışlardır. Bu yaklaşım, Hanefî mezhebinin hem ayrıntıcı hem de sistemci fıkıh anlayışının bir yansımasıdır.

Mâlikîler, ibadet alanına insan aklının veya örfün müdahale etmesini bidʿat riski taşıdığı için çok tehlikeli görürler. Bu yüzden ibadetlerde nassın lafzına ve Medine ehlinin ameline (Sünnetin pratik aktarımına) harfiyen uyarlar.

Mâlik b. Enes (v. 179/795) ve öğrencileri de muâmelât sahasında ise, ibâha-i asliyyeyi temel kabul etmekle birlikte, yararın ve zararın önlenmesinin gözetilmesi anlamındaki maslahat ilkesini, fıkhî çözümlemelerde belirleyici bir metodolojik araç olarak kullanmaktadır. Mâlikî ekolü, Kur’an ve Sünnet’te olumlu ya da olumsuz bir delili bulunmayan, ancak toplumun faydasına olan durumları (maslahat) müstakil bir delil olarak kabul eder.

Mâlikî ekolü, maslahat-ı mürsele (kamu yararı) prensibini, muamelât (akitler ve ticaret hukuku) alanında, şekilcilikten uzak, niyetlere ve amaca önem veren ve örfü en üst düzeyde gözeten şekilde kullanan son derece pratik ve dengeli bir ekoldür.

Mâlikîlerin yaklaşımı, Şâfiîlerin katı şekilciliği ile Hanbelîlerin geniş hürriyetçi çizgisi arasında, kendine has metodolojik araçlarla (maslahat, sedd-i zerâîʿ, örf) şekillenmiş işlevsel bir orta yoldur.

Mâlikîlerin bu maslahat eksenli yaklaşımı, özellikle alım-satım ve kira sözleşmelerinde örfî uygulamaya tanınan geniş alana yansımakta ve sözleşme özgürlüğünün içeriğini — her ne kadar adını açıkça koymadan da olsa — esnek biçimde genişletmektedir.

İslam ticaret hukukunda ‘garar’ (sözleşmedeki aşırı belirsizlik, kumar benzeri risk), ʿakdi geçersiz kılar. Şâfiîler bu kuralı çok katı uygularken, Mâlikîler ticari hayatın tıkanmaması için ‘yasaklanan garar’ sınırını daraltmışlardır. Eğer tarafların niyeti dürüstse ve topluma fayda sağlıyorsa, yeni akitleri maslahat ve örf deliliyle onaylar. Ancak kötü niyet veya dolambaçlı bir harama yol açma sezilirse ʿakdi derhal iptal eder.

İmam Şâfiî’ye göre de ibadetlerde kıyas yapılamaz. Örneğin, namazdaki rükû veya secdenin formuna, şekline ya da hacdaki ritüellere yeni bir unsur eklenemez veya kıyas yoluyla ibadet türetilemez. Şâfiî usulü, ibadet alanında yalnızca sahih sünnet ve nassların açık lafızlarına dayanır. ‘Hükümlerin illeti akılla anlaşılamıyorsa, orada durulur ve nassa teslim olunur’ ilkesi esastır.

Şâfiî metodolojisi, sözleşme serbestisi meselesinde ise, dört mezhep içinde en ihtiyatlı, en kuralcı ve sınırları en dar tutan duruşu benimsemektedir. Temel ilke, nassın (Kur’an ve Sünnet’in) açıkça izin verdiği sözleşme tiplerinin meşru olduğu, nassın açık bir onayı bulunmayan ancak benzeri var olan tiplerin ise kıyasa (analogy) dayandırılabileceği yönündedir.

Hanbelî fıkhında ‘aslolan ibahadır’ kuralı geçerliyken, klasik Şâfiî fıkıh teorisinde, özellikle başkalarının malı üzerinde tasarrufta bulunmayı gerektiren muamelelerde ‘el-aslü fi’l-ukûdi el-hazru’ (akitlerde aslolan yasaklıktır / geçersizliktir) ilkesi ağırlık kazanmıştır.

Şâfiî mezhebi, nasslarda (Kur’an ve Sünnet) zikredilen klasik akit tiplerine (beyʿ / satım, icâre / kira, karz / ödünç, rehin vb.) sıkı sıkıya bağlıdır. Bu yaklaşım, özellikle isimli akitler dışında kalan ve Şâfiî fıkhında ‘garîb akitler’ olarak adlandırılan yapılar bakımından, sözleşme özgürlüğünü belirgin biçimde daraltmaktadır. Şâfiî hukukçulara göre, nassların ve ilk dönem müctehidlerin tanımlamadığı, iki tarafın tamamen kendi arzularıyla sıfırdan ürettikleri yeni (isimsiz) bir akit türü doğrudan geçerli (sahih) kabul edilemez.

Şâfiî fıkhında bir ʿakde sadece şu üç tür şart eklenebilir:

1. ʿAkdin gereği olan şartlar: (Örn: ‘Malı teslim edeceksin’ demek).

2. ʿAkdi pekiştiren şartlar: (Örn: ‘Kefil veya rehin isterim’ demek).

3. Şeriʿatın açıkça izin verdiği şartlar: (Örn: Muhayyerlik / vazgeçme süresi tanımak).

Bu üç kategorinin dışına çıkan, taraflardan birine fazladan menfaat sağlayan veya ayet / hadis hilafına ʿakdin doğasına müdahale eden her türlü yeni şart ʿakdi geçersiz (bâtıl) kılar.

İmam Şâfiî, hukukta keyfîliği ve şahsî yorumları engellemek için, ‘istihsan’ (kamu yararı veya adalete uygun diye nassın dışına çıkma) ve ‘mesâlih-i mürsele’ (hakkında delil olmayan maslahatları esas alma) yöntemlerini tamamen reddetmiştir. İmam Şâfiî’nin meşhur, (مَنْ اِسْتَحْسَنَ فَقَدْ شَرَعَ) ‘kim istihsan yaparsa (kendi kafasından) şeriʿat / din koymuş olur’ sözü, bu bakış açısının ürünüdür. İmam Şâfiî, bu görüşünü sistemleştirmek için bizzat ‘İbtâlü’l-İstihsân’ (İstihsan Yönteminin Geçersiz Kılınması) adıyla özel bir risale yazmıştır.

İmam Ahmed b. Hanbel’e (v. 241/855) atfedilen ve dört mezhep içinde sözleşme özgürlüğünü en geniş biçimde tesis eden anlayış ise, hem metodolojik hem de pratik bakımdan en özgün pozisyonu temsil etmektedir.

Hanbelî ekolünün temel kuralı, şer’an yasaklandığına dair nassî bir delil bulunmadıkça, her türlü muâmelenin aslında câiz olduğu (el-aslü fi’l-ukûdi ve’ş-şurûti el-ibâha ve’l-cevâz / akitlerde ve şartlarda aslolan mübahlık ve caizliktir) yönündedir.

Bu kural, yalnızca bilinen isimli akitlerle sınırlı kalmayan ve tarafların belirlediği yeni akit tiplerini doğrudan normatif zemine oturtabilecek kadar esnek bir sözleşme özgürlüğü anlayışını mümkün kılmaktadır. Bu kurala göre, bir muamelenin haram veya geçersiz (fâsid) olduğunu iddia eden kişinin, Kur’an veya Sünnet’ten açık, kesin ve nassî bir yasaklama delili (nehiy) getirmesi zorunludur.

Hanbelî ekolü bu konuda çok net bir metodolojik (usûlî) ayrım yapar:

1. İbadetlerde Aslolan Tevkîfîliktir (Nass ile belirlenmesidir):

Yüce Allah ve Resulü (sas) tarafından emredilmeyen, nassla sabit olmayan hiçbir ibadet yapılamaz. Bid’at sayılır. Yani ibadet alanında, ‘Yasak olduğuna dair delil yok, öyleyse yapabilirim’ denilemez.

2. Muamelelerde Aslolan İbahadır (Serbestliktir):

Dünya işlerinde, ticarette, örf ve âdetlerde ise, ibadetlerdeki durumun tam tersi geçerlidir. Nassın açıkça haram kılmadığı (faiz, kumar, belirsizlik / garar, gasp gibi) unsurları barındırmayan her türlü yeni finansal ve hukukî model doğrudan caiz kabul edilir.

Konunun ilerleyen başlığında ayrıntılı olarak ele alınacak olan İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye, bu Hanbelî prensibini tarihte hiçbir fıkıhçının ulaşamadığı teorik derinliğe ve sistematikliğe taşımıştır.

Klasik fıkıh literatürü, her ne kadar muazzam zenginlikte bir ‘isimli akitler’ (typology of contracts) sistematiği geliştirmiş olsa da — Kıta Avrupası hukukunun 19. yüzyıl (Fransız Medeni Kanunu / Code Civil) öncesi dönemine benzer şekilde — soyut, birleşik ve sistematik bir ‘genel akit teorisi’ (general theory of contract) haline henüz gelmemişti.

Konunun arka planını, nedenlerini ve akademideki büyük felsefi tartışmayı şu başlıklarla ayrıntılandırabiliriz:

Klasik fıkıh kitaplarına (özellikle Füru-u Fıkıh eserlerine) bakıldığında, ‘Borçlar Hukuku Genel Hükümleri’ diye bir bölüm görülmez. Bunun yerine doğrudan isimli akitler tek tek ele alınır: Kitâbü’l-Buyû (Satış Sözleşmesi), Kitâbü’l-İcâre (Kira), Kitâbü’l-Hibe (Bağış), Kitâbü’r-Rehin gibi.

Müftü veya kadı, önüne gelen bir uyuşmazlığı çözerken, soyut bir ‘genel sözleşme kuralına’ değil, o somut akit tipinin (örneğin satım ʿakdinin) özel şartlarına müracaat ederdi. Fıkıhçılar, her ʿakdi kendi doğası, teslim şartları ve riskleri bağlamında ayrı birer kompartıman olarak inşa etmişlerdi. Bu durum, Roma Hukuku’nun klasik dönemi ve İngiliz Müşterek Hukuku’nun (Common Law) erken dönemleriyle birebir paralellik gösterir.

Klasik müctehidlerin soyut bir genel teori üretmemesi bir zafiyet değil, hukuka yaklaşım felsefelerinin bir sonucuydu. İslam hukuku, yukarıdan aşağıya soyut teoriler vazeden bir kodifikasyon hareketi olarak değil, aşağıdan yukarıya, hayatın içinden çıkan somut sorunlara meseleci (kazuistik) yöntemle çözümler üreterek (fetvalarla) gelişti.

Fıkıhçılar, soyut bir teori yazmak yerine, ‘satım sözleşmesini’ (beyʿ) borçlar hukukunun amiral gemisi ve ana şablonu yapmışlardı. İrade beyanı (icap-kabul), hile, hata, meclis muhayyerliği gibi genel kuralları, hep kitâbü’l-büyûʿ içinde tartışır, diğer akitleri buna kıyas ederlerdi.

19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda İslam dünyası, Batı hukukuyla (özellikle Fransız Hukuku) daha fazla karşılaşınca, İslam hukuku akademisyenleri arasında, ‘fıkıhta genel bir akit teorisi var mıdır, yok mudur?’ şeklinde metodolojik tartışmalar başladı.

Bu tartışmada iki ana ekol ortaya çıktı:

A) ‘Fıkıhta genel akit teorisi yoktur’ diyen oryantalist çizgi.

Joseph Schacht gibi oryantalistler ve bazı hukukçular, fıkhın parçalı yapısına bakarak İslam hukukunu, genel kavramları bulunmayan, sadece ‘özel akit tiplerinden’ ibaret ampirik bir sistem olduğunu ileri sürdüler. Onlara göre fıkıh, modern bir hukuk sistemi gibi soyut ilkeler etrafında birleştirilemezdi.

B) ‘Teori vardır, ama sistematize edilmemiştir’ diyen, modern ve kodifikasyoncu çizgi.

Bu ekol, fıkıh metinlerinin içine serpiştirilmiş olan kuralları, modern hukukun kalıplarıyla bir araya getirerek, ‘İslam Borçlar Hukuku Genel Teorisi’ni inşa etmeye çalıştı.

Bu akımın dev isimleri; başta Ahmet Cevdet Paşa ve onun başkanlığındaki komisyon, daha sonraları ise Mısır Medeni Kanunu’nun mimarı Abdürrezzâk Ahmed es-Senhûrî, Lübnanlı büyük hukukçu Subhî el-Mahmesânî, Suriye asıllı önemli İslam hukukçusu Mustafa Ahmed ez-Zerkâ ve büyük Mısırlı hukukçu Muhammed Mustafa Şelebî’dir.

Şimdi bu isimlere ve kodifikasyon hareketlerine daha yakından bakmaya çalışalım.

On dokuzuncu yüzyıl kodifikasyon (kanunlaştırma) hareketlerinin İslam hukuku tarihindeki en özgün pratik yansıması Mecelle-i Ahkâm-ı ʿAdliyye’dir. Tanzimat dönemi hukukî modernleşme reformlarının en olgun ve kalıcı ürünü olan Mecelle, klasik dönem Hanefî füru-u fıkhını, Batı tarzı modern bir kanun tekniğiyle yeniden formüle etmesi bakımından İslam hukuk tarihinde devrimsel bir eşiği temsil eder. Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki Mecelle Cemiyeti tarafından kaleme alınan eserin ilk kitabı 1869 yılında yayımlanmış, 1876 yılında 16 kitap ve 1851 madde halinde tamamlanarak yürürlüğe girmiştir.

Mecelle’nin başına yerleştirilen ilk 100 madde (1. madde ilmin tanımı, müteakip 99 madde ise küllî kaidelerdir), fıkıh külliyatında dağınık halde bulunan genel hukuk ilkelerinin (kavâʿid-i fıkhiyye), modern hukuktaki ‘Genel Hükümler’ mantığına benzer bir sistematikle ilk kez kanun metni haline getirilmesidir. Metindeki normatif önermeler, sözleşme hukuku ve yargılama usulünün temel direklerini oluşturur. Ancak metindeki bazı ilkelerin lafız ve muhteva analizi yapılırken fıkhi hassasiyet gözetilmelidir. Nitekim irade beyanında özün şekle üstünlüğünü savunan ‘ʿUkûdda iʿtibar makâsıda ve maʿânîyedir, elfâz ve mebânîye değildir’ (md. 2) kaidesi, lafızlara değil kast edilen manalara itibar edileceğini söyler. Yine eşyada asıl olanın serbestlik olduğunu belirten ‘Adette aslolan ibahattır’ (md. 64) ile beraat-i zimmet ilkeleri ve ispat hukukuna yön veren ‘Beyyine müddeî için ve yemin münkir üzerinedir’ (md. 76) gibi kaideler, sistemin omurgasını oluşturur.

Mecelle’nin bu metodolojik girişimi, Kıta Avrupası hukukuyla, özellikle de dönemin en güçlü sivil kodifikasyonu olan 1804 tarihli Fransız Medeni Kanunu (Code Civil) ile temas eden İslam hukukunun, değişen sosyo-ekonomik şartlara kanunlaştırma yoluyla cevap verme kabiliyetini gösterir. Ancak Mecelle ile Code Civil arasında çok katmanlı yapısal ve metodolojik farklar mevcuttur. Code Civil, Aydınlanma rasyonalizminin bir ürünü olarak kişiler, aile ve miras hukukunu da içine alan bütüncül, soyut ve seküler bir medeni kanun karakteri taşırken, Mecelle, aile ve miras hukukunu (münakehat ve feraiz) bünyesine almamış, muamelat ve yargılama hukuku ile sınırlı kalmıştır.

Metodolojik açıdan Code Civil genel ve soyut normlar vazederken, Mecelle fıkhın kazuistik (meseleci) geleneğini koruyarak, maddeleri somut fıkhî örneklerle (mesâil) somutlaştırmıştır. Benzer şekilde Fransız Kanunu soyut bir ‘Genel Akit Teorisi’ ve irade özgürlüğü üzerine inşa edilmişken, Mecelle ‘Akit Tipleri’ yaklaşımını sürdürmüş, beyʿ (satım) akdini merkeze alarak genel borçlar hukuku ilkelerini bu ʿakdin matrisi üzerinden kodifiye etmiştir. Meşruiyetini ulus-devletin iradesinden alan Code Civil’e karşın Mecelle, meşruiyetini şerʿî nassların Hanefî yorumundan almış, zamana bağlı değişimi ise ‘Ezmanın tebeddülü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz’ (md. 39) kaidesi uyarınca, fıkhî sınırlar içinde tutmuştur. Bu yönüyle Mecelle, geleneksel fıkhî mirasa sadık kalan, ancak modern kanun formunu benimseyen nev-i şahsına münhasır bir geçiş dönemi şaheseridir.

Genel akit teorisine doğru en büyük ve en sistematik diğer adım, Mısır’ın 1948 tarihli Medenî Kanunu’nun mimarı olan Abdürrezzâk Ahmed es-Senhûrî’dir (v. 1971).

İslam hukuku (fıkıh) ile modern Batı (Kıta Avrupası) hukuk sistemlerini sentezleyerek fıkhın çağdaş dünyada uygulanabilir, dinamik ve kodifiye edilebilir (kanunlaştırılabilir) evrensel bir hukuk olduğunu kanıtlayan en büyük yirminci yüzyıl hukuk dehasıdır.

1936’da Mısır Medeni Kanunu’nu hazırlamak üzere kurulan komisyonun başına geçti. Geliştirdiği telfîk (mezhepler arası seçicilik) yöntemiyle hazırladığı yeni Mısır Medeni Kanunu 1949’da yürürlüğe girdi. Ardından Irak, Suriye ve Kuveyt Medeni Kanunlarını da kodifiye etti.

Onun fıkıh literatürüne getirdiği ‘Sistematizasyon’, basit bir metin düzenlemesi veya kanun tasarısı değildir. İslam hukukunun usul ve furû (teori ve pratik) mirasını baştan aşağı yeniden yapılandıran derin bir metodolojik devrimdir.

Senhûrî’nin bu muazzam sistematizasyonunu şu ana başlıklar altında görebiliriz:

1. Metodolojik Felsefesi: In Concreto’dan In Abstracto’ya Geçiş

Klasik fıkıh, doğası gereği kazuistik (meseleci) bir yapıya sahipti. Fakihler somut bir olaydan (in concreto) yola çıkarak hüküm üretir ve bunları ‘isimli akit tipleri’ (satım, kira vb.) altında toplarlardı. Senhûrî ise, Paris Sorbonne Üniversitesi’nde aldığı Kıta Avrupası hukuk metodolojisiyle fıkha bakarak şu tespiti yaptı: ‘Fıkıhta yazılı genel ilkeler yoktur, ama fukahânın zihninde işleyen kusursuz soyut genel teoriler (in abstracto) mevcuttur.

Senhûrî’nin başlattığı sistematizasyon, fıkıh metinlerinin içine gizlenmiş olan bu ‘soyut ruhu’ çekip çıkarmak ve onu modern hukukun anlayacağı evrensel ilkelere (Genel Hükümler / General Principles) dönüştürmek üzerine kurulmuştur.

2. Başyapıtı: Mesâdiru’l-Hakk fî’l-Fıkhi’l-İslâmî (İslam Fıkhında Hakların Kaynakları)

Senhûrî, anıtsal eseri Masādirü’l-Hak fi’l-Fıkhi’l-İslâmî (İslam Hukukunda Hakların / Borçların Kaynakları) adlı altı ciltlik eserinde (1954-1959 yılları arasında basılmış olsa da kuramsal altyapısı ve kanunlaştırma projeleri 1930 ve 40’larda şekillenmiştir), İslâm hukukunu hem iç tutarlılığıyla hem de Fransız, Alman ve İsviçre borçlar hukukuyla sistematik karşılaştırmalı bir analize tâbi tutmuştur.

İslâm fıkhının dağınık sözleşme hukuku materyalinden, tutarlı bir genel akit teorisinin nasıl sentezlenebileceğini metodolojik olarak ortaya koymuştur. Bu eserde fıkıh malzemesini şu üç radikal eksende yeniden inşa etmiştir:

A. Sözleşme Özgürlüğünün Objektif Temellendirilmesi

Klasik fıkıhtaki mezhepler arası (‘şart koşma’ ve ‘yeni akit modelleri geliştirme’) tartışmaları incelemiştir. Hanbelî mezhebinin esnekliğini (ibâha ilkesini) temel alarak, İslam hukukunun özünde tam bir Sözleşme Serbestisi (Autonomy of Will) barındırdığını formüle etmiştir.

B. Maddi ve Şahsi Hak Ayrımı

Klasik fıkıhtaki ayn (şey / mal) ve deyn (alacak / borç) kavramlarını analiz ederek, modern hukukun ‘Ayni Haklar’ (Property Law) ve ‘Şahsi Haklar / Borçlar’ (Law of Obligations) taksonomisine oturtmuştur.

C. Borcun Unsurlarının Soyutlaştırılması

İrade beyanını (icap-kabul), akit meclisini, irade sakatlıklarını (hata, hile, ikrah) münferit sözleşmelerin içinden kurtarıp, tüm borç ilişkilerini bağlayan ‘Akitlerin Genel Teorisi’ haline getirmiştir.

3. Kodifikasyon Tekniği: ‘Eklektik Telfîk ve Tahayyür’

Senhûrî, teorisini pratiğe dökerken (1949 Mısır Medeni Kanunu, Irak ve Suriye Medeni Kanunları) Osmanlı’nın Mecelle tecrübesinden dersler çıkarmıştır. Mecelle sadece Hanefî mezhebine bağlı kaldığı için zamanla statikleşmişti. Senhûrî ise ‘Mezhepler Üstü Eklektisizm’ yöntemini yasama tekniği olarak kurumsallaştırdı.

Et-Tahayyür (التَخَيُّر – Seçicilik): Dört Sünnî mezhebin görüşlerini masaya yatırdı. Çağın iktisadi hızına, kamu yararına (maslahat) ve adalete en uygun çözüm hangi mezhepteyse (örneğin şartlarda Hanbelî, sorumlulukta Mâlikî vb.) onu tercih etti.

Et-Telfîk (التلفيق – Sentezleme): Farklı mezheplerin en güçlü ve işlevsel yönlerini rasyonel bir potada eriterek, modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap veren karma ve esnek kanun maddeleri üretti.

4. Şekil-Niyet Dengesi ve Maddi Yaklaşım (Subjektif / Objektif Analiz)

Senhûrî, fıkhın sistematizasyonunda Fransız hukuku ile İslam hukukunu karşılaştırırken çok derinlikli bir felsefî analiz sunar. Fransız hukukunu ‘subjektif’ (bireyin iç iradesine ve niyetine aşırı önem veren) bir sistem olarak görürken, fıkhı (özellikle Hanefîliği) daha ‘objektif / maddi’ (dış beyana, piyasa güvenliğine ve şekle önem veren) bir sistem olarak tanımlar.

Bu tespitten hareketle, fıkhın ticari piyasayı ve istikrarı koruyan bu ‘maddi / objektif’ karakterini, modern ticaret hayatının ihtiyaç duyduğu ‘öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik’ ilkeleriyle eşleştirerek sistemleştirmiştir.

Abdurrezzâk es-Senhûrî’nin sistematizasyonu, fıkhı modern hukukun karşısında edilgen, sığıntı veya sadece geçmişe ait tarihi bir malzeme olmaktan kurtarmıştır. O, Fransız Medeni Kanunu’nun (Code Civil) mimarî kalıplarını ve sistematik dilini bir enstrüman olarak kullanmış, ancak bu kalıbın içini İslam hukukunun kendi cevheri, adalet anlayışı ve naslarıyla doldurmuştur.

Senhûrî, İslâm hukukunun sözleşme anlayışının Roma hukuku kökenli bireyci irade doktrinine indirgenemeyeceğini, bunun yanı sıra dinî-ahlâkî bir toplumsal boyutu — kamu düzeni, dürüstlük ilkesi ve taraflar arası denge — zorunlu olarak bünyesinde barındırdığını ikna edici biçimde ortaya koymuştur.

Senhûrî, klasik fıkıhta bir genel teorinin bilfiil (in concreto) yazılmadığını, ancak fıkıhçıların zihninde bilkuvve (in abstracto) mükemmel bir genel teorinin ve ‘akit serbestisinin’ mevcut olduğunu ispat etmiştir.

Bu yönleriyle Senhûrî, İslam borçlar hukukunu yerellikten çıkarıp Kıta Avrupası ile doğrudan entelektüel rekabete girebilecek evrensel ve sistematik bir yapıya kavuşturan modern fıkıh akademisinin en büyük kutup yıldızıdır.

Bu akımın diğer dev isminden birisi, Lübnanlı büyük hukukçu Subhî el-Mahmesânî’dir. Lübnan’da Kıta Avrupası hukuk geleneğiyle fıkıh sentezini kurarak, fıkhın kanunlaştırılabilir bir borçlar hukuku teorisine sahip olduğunu dünyaya ilan etti. Lübnan ve Arap Birliği’nin kanunlaştırma komisyonlarında aktif görevler aldı. Mahmesânî’nin ‘en-Nazariyyetü’l-Âmme li’l-Mûcebât ve’l-Ukûd fî’ş-Şerîʿati’l-İslâmiyye’ (İslam Şeriʿatında Borçlar ve Akitlerin Genel Teorisi, 1948 yılında Beyrut’ta yayımlandı) adlı çalışması, modern İslam hukuku akademisinde çığır açan kurucu bir metindir.

Mahmesânî, hem geleneksel fıkıh eğitimine (Beyrut) hem de Batı’da Kıta Avrupası hukuk sisteminde (Lyon Üniversitesi – Fransa) aldığı üst düzey hukuk doktorası eğitimine sahipti. Bu çift yönlü birikimi sayesinde, klasik fıkıh kitaplarında binlerce somut mesele arasına serpiştirilmiş dağınık haldeki kuralları, Kıta Avrupası (özellikle Fransız / Lübnan Medeni Kanunu) sistematiği ve terminolojisi içinde ve ilk kez mükemmel bir bütünlükle bir araya getirdi.

Mahmesânî bu eserinde, İslam hukukuna metodolojik dönüşümü, taksonomiyi ve Kıta Avrupası sistematiğini kazandırdı. Klasik fıkıhta borç, genellikle ‘zimmet’ veya somut bir malın teslimi üzerinden konuşulurdu. Mahmesânî, modern Kıta Avrupası borçlar hukukundaki ‘aslî borç ilişkisi’ (obligation) kavramını merkeze aldı. Borcun kaynaklarını, unsurlarını ve sonuçlarını bireysel sözleşmelerin (satım, kira vb.) elinden kurtararak soyut bir ‘üst-kavram’ olarak tanımladı.

Fıkıhtaki dağınık kurallardan hareketle, borcun doğumu için gerekli olan ‘hukuki ehliyet, irade sakatlıkları (hata, hile, ikrah) ve konunun meşruiyeti’ gibi kavramları genel hükümler başlığı altında topladı.

Mahmesânî, klasik fıkıhtaki ‘satım ʿakdi temelinde kazuistik (meseleci) anlatım’ yerine, Fransız Medeni Kanunu’nun (Code Civil) Borçlar Hukuku Genel Hükümleri şablonunu birebir kullandı. Klasik fıkıhtaki akitleri, tek taraflı irade beyanlarını (vaat, adak), haksız fiilleri (itlaf, gasp) ve sebepsiz zenginleşmeyi (haksız iktisap) modern hukukun ‘borcun kaynakları’ tasnifine göre grupladı.

‘ʿAkdin unsurları ve kuruluşu’nu (erkânü’l-ʿakd), irade beyanlarının (icap ve kabul) uyuşmasını, akit meclisi teorisini ve irade özgürlüğünü modern bir sözleşme teorisi gibi yapılandırdı. Borcun ifası, ifa edilmeme durumunda tazminat sorumluluğu (ʿakdî sorumluluk) ve borçlunun temerrüdü gibi konuları fıkhi delillerle sistematize etti.

Borcun ödenmesi (ifa), ibra (borçtan vazgeçme), takas (muvâsaa) ve alacaklı ile borçlu sıfatlarının birleşmesi (ittihâdü’z-zimme) gibi klasik fıkıhta ayrı ayrı yerlerde geçen başlıkları, modern borçlar hukukunun ‘borcun sona ermesi’ ünitesi altında topladı.

Mahmesânî’nin eseri sadece Hanefî fıkhını (Mecelle’yi) değil, Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinin ortak Borçlar Hukuku teorisini kurmayı hedefledi. Kıta Avrupası’nın soyut şablonunu göz önüne alındığında, bu dört mezhebin teorik olarak nerede birleştikleri ve nerede ayrıştıkları (örneğin akitlerde şart koşma özgürlüğü veya sözleşmenin geçersizliği) konularında çok net bir karşılaştırmalı matrise dönüştürdü.

Mahmesânî bu eseriyle şu iki büyük metodolojik devrimi gerçekleştirdi:

1. Fıkhın, ‘kanunlaştırılabilir’ (kodifiye edilebilir) olduğunu kanıtladı. Batılı hukukçuların ‘fıkıh dağınıktır, modern bir kanun oluşturamaz’ eleştirilerini, fıkıh malzemesini Kıta Avrupası kalıplarına dökerek tamamen çürüttü.

2. Sözleşme özgürlüğünü evrenselleştirdi. Klasik fıkıhtaki isimli akitlerin (tipikliğin) ötesinde, İslam hukukunun özünde ‘akitlerde rıza ve dürüstlük’ (iyi niyet / good faith) ilkesine dayanan genel bir sözleşme serbestisine sahip olduğunu çağdaş dünyaya gösterdi.

Bu çalışma, kendisinden hemen sonra Mısır, Suriye ve Irak Medeni Kanunlarını yazacak olan Abdurrezzâk es-Senhûrî ve Suriyeli büyük hukukçu Mustafa Ahmed ez-Zerkâ gibi isimlerin önünü açan ilk meşale olmuştur.

Suriye asıllı büyük İslam hukukçusu Mustafa Ahmed ez-Zerkâ (v. 1999), modern kodifikasyoncu ve kanunlaştırmacı ekolün sadece bir üyesi değil, bu ekolün en büyük kuramsal mimarı ve ‘uygulamacı’ lideridir. Suriye’de medeni kanun ve aile hukuku kanunlaştırma komisyonlarına başkanlık etti. Senhûrî’nin hazırladığı taslağı Suriye şartlarına uyarlayarak, 1953 yılında Suriye Medeni Kanunu’nu, ardından Suriye Kişisel Statü (Aile) Kanunu’nu kodifiye etti.

Onun akademideki yeri, Mahmesânî veya Senhûrî gibi isimlerle kıyaslandığında çok daha özgün ve derinliklidir. Çünkü Zerkâ, seküler bir hukuk eğitimi üzerine fıkıh inşa etmek yerine, geleneksel fıkıh hiyerarşisinin tam kalbinden gelerek (büyük Hanefî fakihi Ahmed ez-Zerkâ’nın oğludur) modern kanunlaştırma dilini geliştirmiştir.

Zerkâ’nın kodifikasyoncu çizgisini, fıkha kazandırdığı metodolojiyi ve modern borçlar hukukuna etkilerini şu derinlikli analiz başlıklarıyla tahlil edebiliriz:

1. Vizyonun Adı: el-Fıkhu’l-İslâmî fî Sevbihi’l-Cedîd (Yeni Elbiseli İslam Hukuku)

Zerkâ’nın tüm akademik hayatının özeti, başlattığı büyük proje olan ‘İslam Hukukuna Yeni Bir Elbise Giydirmek’ fikridir. Zerkâ, İslam hukukunun özüne, ruhuna ve fıkhi çözümlerine dokunmadan, onun sadece ‘sunum biçimini, taksonomisini (sınıflandırmasını) ve dilini’ modern hukuka uyarlamayı hedeflemiştir.

Başyapıtı olan ‘el-Medhalü’l-Fıkhiyyü’l-ʿÂm’ (Genel Fıkıh Girişi), ilk olarak 1952-1953 yıllarında Şam’da basıldı ve daha sonra genişletildi. Fıkhın parçalı yapısını tamamen ortadan kaldırarak, onu modern Kıta Avrupası hukuk fakültelerindeki ‘Medeni Hukuka Giriş’ ve ‘Borçlar Hukuku Genel Hükümleri’ formatına sokan ilk ve en başarılı eserdir.

2. Kodifikasyonda ‘Mezhepler Üstü Eklektisizm’ (Telfîk ve Tahayyür)

Osmanlı’nın Mecelle tecrübesi sadece Hanefî fıkhına dayanıyordu. Zerkâ ise modern bir İslam Medeni Kanunu yazabilmek için tek bir mezhebe bağlı kalmanın imkânsız olduğunu savundu.

Ona göre, modern devletlerin ihtiyaç duyduğu kanun metinleri hazırlanırken, dört sünnî mezhebin (ve hatta gerektiğinde diğer hukuk ekollerinin) görüşleri taranmalı, kamu yararına (maslahata), hakkaniyete ve çağın ticarî hızına en uygun olan hüküm hangisiyse, mezhep bağımlılığı gözetilmeksizin o tercih edilmeliydi (tahayyür / seçmek / التخيُّر).

Bu vizyonu sayesinde Zerkâ, Suriye Medeni Kanunu ile Suriye Aile Hukuku Kanunu’nun (Ahvâl-i Şahsiyye) hazırlanmasında ve komisyonlarında bizzat başkanlık ve mimarlık yaparak teorisini doğrudan devlete kanun olarak dikmiştir.

3. Soyut Teorilerin Kurucusu: ‘Hakkın Kötüye Kullanılması’ ve ‘Haksız Fiil’

Zerkâ, klasik fıkıhta teorik olarak var olan ancak dağınık kazuistik meselelerin altında gizlenen büyük evrensel ilkeleri, modern hukuk dünyasına şu iki meşhur eseriyle taşımıştır:

A. ‘Nazariyyetü’t-Teessüf fî İstimâli’l-Hak’ (Hakkın Kötüye Kullanılması Teorisi)

Bir insanın kendi yasal hakkını kullanırken başkasına zarar vermesini engelleyen fıkhi kuralları, modern hukuktaki ‘Dürüstlük ve objektif iyi niyet’ (Kıta Avrupası Medeni Kanunlarının 2. maddeleri) çerçevesinde sistemleştirmiştir. Arap Birliği bu projeyi, bir İslam Medeni Kanunu taslağı oluşturması için bizzat Zerkâ’ya vermiştir.

B. ‘el-Fiʿlü’d-Dâr ve’d-Damân’ (Zarar Veren Fiil ve Tazminat)

Borçlar hukukundaki ‘Haksız Fiil’ (Fr. Tort) konusunu, klasik fıkıhtaki itlaf ve gasp bablarından çıkararak, genel bir ‘Hukuki Sorumluluk ve Tazminat Teorisi’ haline getirmiştir.

4. Muamelâtta ‘Maslahat ve Esneklik’ Liderliği

Zerkâ, ticaret hukuku ve muamelât alanında tam bir yenilikçidir (müceddid). İslam hukukunun donmuş bir sistem olmadığını, nassların sabit, ancak hayata dair çözümlerin değişken olduğunu savunmuştur.

Günümüz finans dünyasını derinden etkileyen ‘Enflasyonist ortamlarda borçların ödenmesi (para değer kaybı)’, ‘kağıt paraların fıkhî statüsü’, ‘modern sigortacılık (temin) sözleşmelerinin cevazı’ gibi konularda ilk cesur ve sistematik fetvaları veren kişidir.

Şartlar değiştiğinde hükümlerin de değişeceği (Mecelle 39. madde) ilkesini, modern borçlar hukukunun ‘Öngörülemezlik / Emprevizyon’ (Clausula rebus sic stantibus) teorisiyle mükemmel bir şekilde harmanlamıştır.

Mustafa Ahmed ez-Zerkâ, fıkhı Batı kalıplarıyla eritmeye çalışan bir modernist değil, aksine fıkhın kendi içindeki muazzam hukukî zekayı ve potansiyeli keşfedip, onu Kıta Avrupası hukuk tekniğiyle kodifiye eden en dengeli, en fıkıhçı ve en pratik kanun koyucudur. Onun kodifikasyonculuğu, bugün kuantum çağında ve dijital dünyada dahi, İslam borçlar hukukunun nasıl yasa metnine dönüştürülebileceğinin en parlak rehberidir.

Muhammed Mustafa Şelebî, modern ve kodifikasyoncu (kanunlaştırmacı) çizgideki İslam hukukçularının en önemli, öncü ve derinlikli isimlerinden biridir. Akademik ve kuramsal kodifikasyon çizgisinin Ezher ayağını temsil etti. Mısır, Libya ve diğer Arap ülkelerinin fıkhı esas alan kanunlaştırma ve anayasa komisyonlarında bilimsel danışmanlık ve üyelik yaptı.

Bu büyük Mısırlı hukukçu, Ezher geleneğinden yetişmiş, ardından modern hukuk metodolojisiyle fıkhı yeniden okumuş bir çınardır. Subhî el-Mahmesânî, Abdurrezzâk es-Senhûrî ve Mustafa Ahmed ez-Zerkâ ile aynı entelektüel havzayı paylaşır.

Şelebî’nin modern ve kodifikasyoncu çizgideki yerini, onun İslam Borçlar Hukuku ve Akit Teorisi’ne yaptığı katkıları şu şekilde tahlil edebiliriz:

1. Sistematik Yaklaşımı

Şelebî’yi geleneksel fıkıhçılardan ayıran ve modern akademisyenlerin safına yerleştiren en önemli eseri, hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak da okutulan el-Medhal fî’l-Fıkhi’l-İslâmî (İslam Hukukuna Giriş, ilk olarak 1958 yılında Kahire’de basıldı) ve borçlar hukukuna hasrettiği el-İltizâmât fî’l-Fıkhi’l-İslâmî (İslam Hukukunda Borçlar / Yükümlülükler, sonraki yıllarda yayınlandı) adlı çalışmalarıdır.

Şelebî de Mahmesânî gibi, klasik fıkıh kitaplarındaki kazuistik (meseleci) anlatımın modern çağın ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlandığını görmüştür. Fıkıh metinlerinin satır aralarında kalmış kuralları çıkararak, Kıta Avrupası hukuk mantığına uygun bir ‘Genel Borç ve Akit Teorisi’ inşa etmiştir. Sözleşmenin kuruluşu, irade beyanı, sözleşme özgürlüğünün sınırları gibi kavramları, isimli akitler (satım, kira vb.) nitelemesinden alarak, soyut birer teori haline getirmiştir.

2. Kodifikasyon (Kanunlaştırma) Çizgisindeki Rolü

Şelebî, İslam hukukunun devlet eliyle kanunlaştırılması (kodifikasyon) fikrinin hararetli bir savunucusudur. Ancak onun kodifikasyon anlayışı körü körüne bir Batı taklitçiliği değil, fıkhın kendi iç dinamikleriyle modern bir form kazanmasıdır.

Osmanlı’nın Mecelle tecrübesini takdir etmekle birlikte, Mecelle’nin sadece Hanefî mezhebini esas almasını ve tam anlamıyla soyut ‘Genel Hükümler’ içermemesini eksiklik olarak görmüştür.

Şelebî, çağdaş bir medeni kanun hazırlanırken tek bir mezhebe bağlı kalınmaması gerektiğini, modern dünyanın ticari ihtiyaçlarına hangi mezhebin (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) çözümü daha uygunsa onun alınmasını (tahayyur) savunmuştur. Bu yönüyle Senhûrî’nin Mısır Medeni Kanunu’nu hazırlarken kullandığı kodifikasyon metodolojisine teorik zemin hazırlamıştır.

3. ‘İrade Özgürlüğü’ ve ‘Akitlerde Şart’ Tahlili

Şelebî’nin modern borçlar hukukuna en derinlikli katkısı, sözleşmelerdeki ‘irade’ (özerklik / autonomy of will) kavramını tahlil etme biçimidir. Klasik fıkıhta mezhepler arasında (özellikle Şâfiî ve Hanbelîler arasında) sözleşme serbestisi konusunda var olan uçurumu modern bir gözle sentezlemiştir.

Şelebî, İslam hukukunun özünde tarafların karşılıklı rızasını (terâdî) ve dürüstlük ilkesini merkeze aldığını ispat etmiştir. Akitlerde şart koşma özgürlüğünü savunurken, Hanbelî mezhebinin ‘yasak delili bulunmadıkça her şart ve akit caizdir’ ilkesini (ibahat aslı) modern ‘sözleşme özgürlüğü’ ilkesiyle eşleştirmiş ve İslam hukukunun statik değil, dinamik bir ticaret hukuku üretebilecek kapasitede olduğunu göstermiştir.

4. Şelebî’nin Metodolojik Farkı ve Özgünlüğü

Mahmesânî ve Senhûrî, fıkhı modern hukukla eşleştirme noktasında zaman zaman Kıta Avrupası kavramlarına çok fazla yaklaşmakla eleştirilirken, Şelebî, fıkhi derinliğini ve metodolojik (usûlî) sadakatini her zaman korumuştur. O, modern bir kanunlaştırma yaparken fıkhın ‘makâsıd’ (şeriʿatın genel amaçları) ve ‘maslahat’ ilkelerinden kopulmaması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır.

Şelebî’nin kodifikasyonculuğu, İslam hukukunun ruhunu Fransız hukukuna feda eden bir yapı söküm değil, tam aksine fıkhın kendi cevherini modern hukukun sistematik diliyle dünyaya tercüme etme hareketidir. Muhammed Mustafa Şelebî, parçalı, kazuistik ve mezhepsel ayrışmalarla dolu klasik fıkıh mirasını alıp, onu tek bir çatı altında birleştiren, soyut genel teorilere kavuşturan ve modern devletlerin kanun metni haline getirebileceği netliğe ulaştıran modern / kodifikasyoncu ekolün tartışmasız bir köşe taşıdır.

Ahmet Cevdet Paşa, Senhûrî, Mahmesânî, Mustafa ez-Zerkâ ve Muhammed Mustafa Şelebî gibi dev isimlerin yanısıra, İslam hukuku akademisinde ve tatbikatında çığır açmış diğer çok önemli şahsiyetler şunlardır:

1. Kadri Paşa (Muhammed Kadri Paşa / Mısır, 1821–1886)

Mecelle komisyonunun Osmanlı’da yaptığını, Mısır’da bireysel bir gayretle ve muazzam bir başarıyla gerçekleştiren devlet adamı ve hukukçudur. Ahmet Cevdet Paşa’nın çağdaşıdır. Hanefi fıkhını modern kanun maddeleri formatına (kodifiye) sokarak üç büyük kanun metni hazırlamıştır:

el-Ahkâmü’ş-Şer‘iyye fi’l-Ahvâli’ş-Şahṣiyye (Şahıs ve Aile Hukuku) adlı çalışması ile aile ve miras hukukunu kanunlaştırmış, eser 1881 yılında Kahire Bulak Matbaasında neşredilmiştir.

Mürşidü’l-Hayrân ile’l-Ma‘rifeti Ahvâli’l-İnsân (Borçlar ve Eşya Hukuku). Borçlar, eşya ve ticaret hukukunu içeren 1045 maddelik dev bir kodifikasyon çalışmasıdır. Müellifin vefatından (1888) kısa bir süre ilk defa 1891 yılında Mısır’ın başkenti Kahire’de (Bulak) yayımlanmıştır.

Kānûnü’l-Adl ve’l-İnsâf li’l-Kasri Alâ Müşkilâti’l-Evkāf (Vakıf Hukuku). 646 maddeden oluşan bu çalışma, fıkıh tarihindeki en organize ve detaylı vakıf hukuku kanunlaştırma metnidir. İlk defa 1893/1894 Kahire’de basılarak ilim dünyasına kazandırılmıştır.

Bu çalışmaları Mısır Hidivliği veya devleti tarafından resmi birer kanun olarak yürürlüğe konulmamış olsa da Mısır mahkemelerinde uzun yıllar fiili kaynak olarak kullanılmış ve Senhûrî’nin Mısır Medeni Kanunu’na doğrudan zemin hazırlamıştır.

2. Şeyh Muhammed Ebû Zehra (Mısır, 1898–1974)

20’nci yüzyılın en üretken ve otorite İslam hukukçularından biridir. Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde uzun yıllar dersler vermiş, fıkıh mezheplerinin ve kurucu imamların hukuk metodolojilerini modern bir dille analiz etmiştir.

İslam hukuku akademisinde fıkhın modern hukuk teorileriyle mukayese edilerek sistemleştirilmesinde öncülük etmiştir. Onun, İslam fıkhındaki borçlar, sözleşmeler (akitler) ve mülkiyet hukuku esaslarını, batı hukuku teorileriyle (özellikle Fransız ve Mısır Medeni Kanunu ile) mukayeseli olarak ele alan başyapıtı, 1939 yılında Kahire’de neşredilen el-Milkiyye ve Nazariyyetü’l-Akd (Mülkiyet ve Akid Teorisi) adlı eseridir. Ayrıca; el-Cerîme ve’l-Ukûbe fi’l-Fıkhi’l-İslâmî (İslam Hukukunda Suç ve Ceza), el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye (Şahıs ve Aile Hukuku) ve Usûlü’l-Fıkh (İslam Hukuku Metodolojisi) adlı çalışmaları da mevcuttur. Kanunlaştırma komisyonlarında danışmanlık yapmış, özellikle aile hukuku ve vakıfların kodifikasyonu süreçlerine akademik yön vermiştir.

3. Allâme Muhammed el-Hucvî (Fas, 1874–1956)

Mağrip (Kuzey Afrika) coğrafyasında fıkhın modern döneme taşınmasında ve kanunlaştırılmasında en radikal ve vizyoner adımları atan Maliki fakihi ve devlet adamıdır.

En meşhur eseri el-Fikrüs-Sâmî fî Târîhi’l-Fıkhi’l-İslâmî, fıkıh tarihini evrimsel ve yenilikçi bir bakış açısıyla ele almıştır. Bu eser ilk defa 1922 yılında Arapça olarak kaleme alınmış ve Rabat’ta (Fas) neşredilmiştir. Fas’ın modern dönemdeki hukuki reformlarında ve fıkhî hükümlerin kanun metni haline getirilmesi tartışmalarında ‘içtihat kapısının açık olduğunu’ savunarak metodolojik bir devrim yaratmıştır.

4. Ali Haydar Efendi (Hâdimîzâde / Osmanlı-Türkiye, 1853–1935)

Mecelle’nin ruhunu, maddelerini ve felsefesini en iyi anlayan, kodifikasyon mantığını şerheden Osmanlı son dönemi hukukçusudur. Mecelle Cemiyeti reisliği de yapmıştır.

Yazdığı Dürerü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm adlı dev eser (1892-1898 yılları arasında her Mecelle kitabı için bir cüz olmak üzere toplam 16 cüz halinde neşredilmiş, 1912/1914 yılında İstanbul’da 4 cilt olarak tekrar basılmıştır), sadece bir şerh değil, kodifiye edilmiş bir fıkıh metninin mahkemelerde nasıl uygulanacağına dair pratik bir anayasa niteliğindedir. Eser o kadar başarılı ve kapsamlı olmuştur ki İslam dünyasında kullanılabilmesi için Fehmî el-Hüseynî tarafından Arapça’ya tercüme edilmiş ve 1925-1936 yılları arasında Hayfa, Gazze ve Kahire’de basılmıştır. Kodifikasyonun pratik hukuk diline dönüşmesinde Ali Haydar Efendi’nin emeği eşsizdir. Dürerü’l-Hükkâm’ın, günümüz Türkiyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 4 cilt halinde neşri devam etmektedir.

5. Abdülkerîm Zeydân (Irak, 1921–2014)

Bağdat Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dekanlık yapmış, modern hukuk eğitimi ile klasik fıkıh eğitimini şahsında birleştirmiş çok önemli bir akademisyendir.

İlk neşri 1964 yılında Bağdat’ta yapılan el-Medhal li-Dirâseti’ş-Şerîati’l-İslâmiyye (İslam Şeriatı Çalışmaları Girişi) adlı kitabı ve kamu hukuku üzerine yazdığı eserler, fıkhın anayasa idare hukuku, ceza hukuku ve uluslararası hukuk alanlarında nasıl kodifiye edilebileceğine dair modern şablonlar sunmuştur. Yemen ve Irak medeni kanun çalışmalarına dolaylı akademik katkı sağlamıştır. Eser, Ali Şafak tarafından ‘İslâm Hukukuna Giriş’ adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

6. Dr. Vehbe ez-Zuhaylî (Suriye, 1932–2015)

Mustafa ez-Zerkâ’nın Suriye akademisindeki çizgisini devralan ve fıkhı adeta ‘ansiklopedik bir kanun külliyatı’ gibi yeniden tasnif eden çağdaş dönemin en büyük fıkıh ansiklopedistidir.

İlk defa 1984 yılında Suriye’nin başkenti Şam’da (Dımaşk) basılan 8 ciltlik el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû adlı eseri, klasik dört mezhebin görüşlerini modern kanun mantığına uygun bir sistematikle, maddeler halinde ve mukayeseli olarak sunmaktadır. Bu yönüyle modern dönemde kanun yapıcıların başvurduğu en organize fıkıh kodifikasyon alt yapılarından birini tek başına üretmiştir. Bu dev fıkıh ansiklopedisi, Türkiye’de bir komisyon tarafından ‘İslam Fıkhı Ansiklopedisi’ adıyla tercüme edilmiş ve Risale Yayınları tarafından 10 cilt halinde Türk okuyucusuna sunulmuştur.

7. Muhammed el-Tâhir bin Âşûr (Tunus, 1879–1973)

Doğrudan kanun maddesi yazmasa da, kodifikasyonun en çok ihtiyaç duyduğu ‘Makâsıdü’ş-Şerîa(Hukukun Amaçları / Felsefesi) teorisini modern döneme uyarlayan Tunuslu büyük alimdir.

İlk defa 1946 yılında Tunus’ta yayınlanan eseri Makâsıdü’ş-Şerîati’l-İslâmiyye sayesinde, modern kanun koyucuların (Senhûrî dahil), hukukun genel ilkelerini (adalet, maslahat, hürriyet) esas alarak yeni kanunlar yapabilmesinin önünü açmıştır. Şâtıbî’nin el-Muvâfakāt adlı eserinden yüzyıllar sonra makâsıd (hukukun amaçları) konusunu müstakil bir ilim dalı olarak sistemleştiren ilk modern çağ çalışmasıdır. Bu yönüyle başta Senhûrî olmak üzere 20. yüzyıldaki tüm İslam hukuku kanunlaştırma (kodifikasyon) çalışmalarının felsefî arka planını oluşturmuştur. Kitap, Türkiye’de Prof. Dr. Vecdi Akyüz ve Prof. Dr. Mehmet Erdoğan tarafından ‘İslam Hukuk Felsefesi ve Gaye Problemi’ başlığıyla Türkçeye kazandırılmıştır.

İslâm hukukunun muâmelât sahasındaki en temel epistemolojik ilkelerinden biri olan ibâha-i asliyye (الإباحة الأصلية — asıl mübâhlık), fıkıh usûlü terminolojisinde şu şekilde formüle edilmektedir: ‘Şeylerde asıl olan mübâhlıktır, ta ki haramlığa delâlet eden bir delil ortaya çıksın.’ (الأصل في الأشياء الإباحة حتى يدل الدليل على التحريم).

Bu formülasyon, doğrudan sözleşme hukukuna taşındığında ‘Akitlerde asıl olan mübâhlıktır’ (el-aslü fi’l-ʿukûdi’l-ʿibâha) biçimini almakta ve şerʿan yasaklanan hususlar dışında kalan her türlü sözleşme düzenlemesinin meşru sayılabileceğini ifade etmektedir.

Bu prensibin usûl kaynağı, birbiriyle etkileşimli iki delil dayanağına yaslanmaktadır:

(a) Kur’ân-ı Kerîm’deki genel mübâhlık beyanları. (هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا) ‘O (Allah) ki, yeryüzünde ne varsa, hepsini sizin için yarattı’ (Bakara, 2/29) ve (وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ) ‘Göklerde ve yerde bulunanların hepsini kendisinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize sunmuştur’ (Casiye, 45/13) ayeti. Ayrıca, (الْمُسْلِمُونَ عَلَى شُرُوطِهِمْ) ‘Müslümanlar kendi şartlarına bağlı kalırlar’ (Ebu Davud, 3594) hadis-i şerifi. Bu nassların mantıksal birliktelikle okunması.

(b) Nassın açık bir yasak içermediği hallerde istishâb (önceki hükme uygun olarak muhafaza) ilkesinin geçerli olması. Yani bilinen bir yasak deliline ulaşılmadıkça, mevcut mübâhlığın hükmünün devam ettiği varsayılması.

Dört mezhep arasında ibâha-i asliyye istishâbını muâmelât alanında en sistematik ve en geniş biçimde uygulayan ekol, şimdi ayrıntılandırılacağı üzere, Hanbelî mezhebidir. Bununla birlikte bu prensip, genel borçlar hukuku doktrini bağlamında Senhûrî ve Zerkâ tarafından, tüm mezheplerin ittifak ettiği yapısal bir temel olarak yorumlanmıştır.

İbn Teymiyye (Takıyyüddîn Ahmed b. Abdilhalîm el-Harrânî, ö. 728/1328), İslâm hukuku tarihinde ‘sözleşme serbestisi’ anlayışında adeta bir Kopernik devrimini gerçekleştirmiştir. Klasik Hanbelî mirasını devralan ancak onu kendi özgün metodolojik prensipleriyle hem derinleştiren hem de sistematikleştiren İbn Teymiyye, el-Kavâʿidu’n-nûrâniyye ve Mecmûʿu’l-fetâvâ’sında öne sürdüğü şu tezini sistematik biçimde savunmuştur:

‘İkinci görüş: Akitlerde ve şartlarda aslolan, caizlik (cevaz) ve sıhhattir. Şeriʿatın açık bir nass veya geçerli bir kıyasla haram kılıp iptal ettiği durumlar dışında, hiçbir akit ve şart haram veya batıl sayılamaz.’

(الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ الْأَصْلَ فِي الْعُقُودِ وَالشُّرُوطِ: الْجَوَازُ وَالصِّحَّةُ، وَلَا يَحْرُمُ مِنْهَا وَيَبْطُلُ إلَّا مَا دَلَّ الشَّرْعُ عَلَى تَحْرِيمِهِ وَإِبْطَالِهِ نَصًّا أَوْ قِيَاسًا)

İbn Teymiyye’nin eserlerinde geçen bu meşhur pasaj, Hanbelî ekolünün ‘Sözleşme Serbestisi / İbâha-i Asliyye’ teorisinin, fıkıh literatüründeki en net, en radikal ve en kristalize olmuş ifadesidir. Bu tezin, hem önceki Hanbelî anlayışından hem de diğer üç mezhepten köklü biçimde ayrıştığı nokta, metodolojik temeldedir. İbn Teymiyye, sadece ‘mübahtır’ demekle kalmamış, ʿakdin doğrudan ‘sahih / geçerli’ olduğunu da eklemiştir. Yani iki insan yeni bir sözleşme yaparsa, dinen bu sözleşme sadece günahsız (mübah) olmakla kalmaz, hukuken de geçerlidir ve tarafları bağlar.

İbn Teymiyye, önceki fıkıhçıların büyük bölümünün aksine sözleşme geçerliliğinin ispat külfetini tersine çevirmektedir. Bu cümle sayesinde ticaret hukukunda kanıt yükümlülüğü yer değiştirmektedir. Bir sözleşmeye karşı çıkan, ‘Bunun helal olduğuna dair delilin ne?’ diyememekte, aksine ‘Bunun haram olduğuna dair yasağı göstermek’ zorundadır Diğer ekollerde yeni bir akit tipinin meşruiyeti için nassî bir dayanağın gösterilmesi gerekirken, İbn Teymiyye’de bir sözleşmenin geçersizliğini iddia eden tarafın buna delil göstermesini zorunlu hale getirmiştir. Bu epistemic tersine çevirme, sözleşme özgürlüğünü yalnızca tanınan isimli akitlerle sınırlı olmaktan çıkarıp onu gerçek anlamda açık-uçlu bir özgürlük alanına dönüştürmektedir.

İbn Teymiyye’nin bu anlayışının pratik yansımaları son derece geniş kapsamlıdır. Hanefî ekolünün geçersiz saydığı pek çok şart türü (şurût fâside) İbn Teymiyye’de — tarafların rızası ve sözleşmenin yapılış gayesini (maksadını) tahrip etmemesi kaydıyla — geçerli sayılmaktadır. Sözleşme içi şartların yorumlanmasında İbn Teymiyye, dil bilgisinin (lafız) yanı sıra tarafların gerçek niyetini (niyet) ve örf ile ticari teamülü (ʿurf) belirleyici etkenler olarak konumlandırmakta; bu yaklaşım ise modern Kıta Avrupası hukukunun sözleşme yorumu teorisiyle dikkat çekici bir parallellik arz etmektedir.

İbn Teymiyye’nin en önde gelen öğrencisi olan İbn Kayyim el-Cevziyye (Şemsüddîn Muhammed b. Ebî Bekr, ö. 751/1350), hocasının sözleşme serbestisine ilişkin öncü tezlerini İʿlâmü’l-muvakkıʿîn ʿan rabbi’l-ʿâlemîn adlı anıtsal eserinde, hem kapsamlı hem de sistematik biçimde geliştirmiştir.

İbn Kayyim’in bu eserde ortaya koyduğu temel metodolojik önerme, sözleşme ve şartlara ilişkin klasik Hanefî / Şâfiî yaklaşımının ‘kıyasın şartlara ve akitlere tatbiki’ (kıyâsü’ş-şurût ve’l-ʿukûd) bakımından köklü biçimde hatalı olduğu ve bu yaklaşımın ne nassın ruhuna ne de insanların gerçek maslahatına hizmet ettiği yönündedir.

Hanefî ve Şâfiî ekolleri, Hz. Peygamber’in (sas) tekil bazı yasaklama hadislerinden (örneğin bir satışta iki şartın yasaklanması gibi) hareketle genel bir kıyas modeli kurmuşlardır. Buna göre, akitlerin doğasına uymayan veya taraflardan birine fazladan menfaat sağlayan yeni şartlar fâsid / bâtıl sayılmıştır.

İbn Kayyim şöyle söylemektedir:

فَسَادُ اعْتِقَادِ مَنْ قَالَ: إِنَّ عُقُودَ الْمُسْلِمِينَ وَشُرُوطَهُمْ وَمُعَامَلَاتِهِمْ عَلَى الْبُطْلَانِ حَتَّى يَقُومَ دَلِيلُ الصِّحَّةِ… فَأَفْسَدُوا بِذَلِكَ عُقُودًا كَثِيرَةً مِنْ مُعَامَلَاتِ النَّاسِ وَشُرُوطِهِمْ بِلَا بُرْهَانٍ مِنَ اللَّهِ

‘Şöyle diyen kişinin inancının / yaklaşımının köklü biçimde hatalı (fasid) olması: ‘Müslümanların akitleri, şartları ve muameleleri, geçerliliğine dair bir delil gelene kadar aslen batıldır (geçersizdir).’ Bu (suni) kurala dayanarak, insanların kendi aralarındaki pek çok sözleşmeyi ve şartı, Allah’tan gelen hiçbir kesin delil olmaksızın fasid / geçersiz sayıp iptal ettiler.’

İbn Kayyim bu meşhur pasajda, Hanefî ve Şâfiî usulcülerin yeni şartları nasslardaki dar kalıplara kıyas ederek yok saymalarını ‘Allah’tan bir kanıt olmaksızın toplumsal hayatı ve sözleşmeleri fuzuli yere iptal etmek’ olarak nitelemektedir. Ona göre bu ekoller, “yasak delili” aramak yerine “izin delili” aradıkları için yapay bir kıyas mekanizması üretmişler ve nassın “karşılıklı rızayı” serbest bırakan geniş ruhunu daraltmışlardır.

İbn Kayyim, bu mezheplerin nassları yanlış yorumlayarak dar ve suni bir ‘kıyas’ mekanizması ürettiklerini söylemektedir. Ona göre, nasslardaki az sayıda özel yasak, tüm yeni şartları ve sözleşme özgürlüğünü bağlayacak genel bir kısıtlama (kıyas) kuralına dönüştürülemez.

İbn Kayyim, bu daraltıcı yaklaşımın fıkıhta ‘Hiyel-i Şerʿiyye’ (hukukî hileler) denilen tehlikeli bir kapıyı açtığını savunmuştur. İnsanlar gerçek ihtiyaçlarını (örneğin kredi veya yeni ortaklık modellerini) doğrudan, dürüst ve şeffaf şartlarla kuramadıkları için, arka kapılardan dolanarak sahte akit zincirleri (örneğin hulle veya îne satışı) üretmek zorunda kalmışlardır.

İbn Kayyim, şeriʿatın (Kur’an ve Sünnet’in) temel ruhunun, insanların birbirlerinin mallarını rıza ile yemelerini helal kılmak üzerine kurulduğunu hatırlatmaktadır (Nisa, 4/29). Eğer iki taraf karşılıklı rıza ile (terâdî) hukuka, ahlâka ve nassların açık haramlarına (faiz, kumar, gasp) girmeyen yeni bir şart veya akit modeli üretmişlerse, bunu ‘şablona uymuyor’ diye iptal etmek, bizzat şeriʿatın ‘rıza esastır’ ruhunu çiğnemektir.

İbn Kayyim el-Cevziyye’nin akitler, şartlar ve muameleler fıkhında lafızcı (literalist) ve şekilci yaklaşımları yıkmak için geliştirdiği, fıkıh tarihinin en devrimci ve en özgün kavramsal aracı, ‘el-maksadü’l-ʿakdî’ (sözleşmenin maksadı / المَقْصَدُ العَقْدِيُّ / contractual purpose) doktrinidir. Bu doktrine göre bir sözleşmenin geçerliliği ve yorumu belirlenirken esas alınması gereken kriter, salt lafzın dilbilgisel anlamı değil; tarafların o sözleşmeyle gerçekleştirmeyi amaçladıkları hukuki sonuç ve maslahat — yani sözleşme maksadı — olmalıdır.

İbn Kayyim’den önce Şâfiîler başta olmak üzere birçok klasik hukukçu, bir sözleşmenin geçerliliğini tarafların ağzından çıkan kalıplara, kelimelere ve lafızlara (elfâz) bağlamıştı.

İbn Kayyim, İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn’de buna şu şekilde şiddetle karşı çıkmaktadır:

‘Akitlerde (sözleşmelerde) itibar, lafızlara (kuru kelimelere) ve mebânîye (şekli kalıplara) değil, maksatlara ve anlamlaradır (asıl amaca ve öze göredir).’ (العِبْرَةُ فِي العُقُودِ لِلمَقَاصِدِ وَالمَعَانِي لَا لِلأَلْفَاظِ وَالمَبَانِي).

Bu felsefenin sözleşme hukukundaki somut izdüşümü ‘el-Maksadü’l-ʿAkdî’dir. Bir sözleşmeyi hukuken var eden ve ona hüküm bağlayan şey, tarafların telaffuz ettiği kuru kelimeler değil, o akitle hedefledikleri nihai ekonomik, hukukî ve sosyal amaçtır.

İbn Kayyim’in 14’üncü yüzyılda formüle ettiği ‘el-Maksadü’l-ʿAkdî’ doktrini, modern Kıta Avrupası borçlar hukukunda (özellikle Fransız ve Türk Borçlar Kanunlarında) yer alan ‘Sözleşmenin Sebebi / İlleti’ (Causa / Cause de l’obligation) kavramının birebir tarihsel öncülüdür. Modern hukuk da bir sözleşmenin geçerliliğini ve ahlâka uygunluğunu denetlerken, tarafların gizli veya açık ‘nihai amacını’ (causa) masaya yatırır.

İbn Kayyim’in bu doktrini, aynı zamanda yüzyıllar sonra UNIDROIT Prensipleri’nde ve Avrupa Sözleşme Hukuku Prensipleri’nde (PECL) de merkezi bir yer edinecek olan ‘tarafların ortak amacı’ (common purpose / intention commune) anlayışını önceden haber veren bir doktrindir.

İbn Kayyim’in hocasının mirasına yaptığı bir diğer özgün katkı ise, değişen koşulların sözleşmeye etkisine ilişkin teorik çerçevesindedir. İʿlâmü’l-Muvakkıʿîn adlı eserinde, ‘Zamanın, mekânın ve koşulların değişmesiyle fetvanın / hükümlerin değişmesi’ konusunu işlediği bölümlerinde, ‘Allah’ın (Kur’an ve Sünnet’te) hakkında açık ve kesin hüküm vazettiği sözleşmeler ve şartlar’ (العُقُودُ وَالشُّرُوطُ الَّتِي نَصَّ اللهُ عَلَيْهَا) cümlesi ile kavramsallaştırdığı yapı, İslam sözleşme hukukunda ‘sabit ilkeler’ (değişmez alan) ile ‘değişen koşullar’ (içtihada ve esnekliğe açık alan) arasındaki sınırları çizen en rafine metodolojik araçlardan biridir.

İbn Kayyim, sözleşmeler hukukunu iki temel kompartımana ayırmaktadır:

(a) Allah’ın Üzerine Nass Vazettiği Akit ve Şartlar:

Şeriʿatın doğrudan adını koyduğu, kurallarını, haramlarını ve helallerini açık nasslarla (Kur’an ve Sünnet) sabitlediği alandır. Faiz yasağı, kumar yasağı, gabn-ı fâhiş (aşırı aldatma), haksız kazanç ve rızasızlık gibi unsurlar bu kapsama girer. İbn Kayyim’e göre bu kurallar statiktir (sabit), zamanın, mekânın, enflasyonun veya toplumsal yapıların değişmesiyle asla değişmezler.

(b) İnsanların İhtiyaçlarına Göre Ürettikleri Şartlar:

Açık nassî yasaklar alanının dışında kalan, piyasa gerçeklerinin, ticari ihtiyaçların ve örfün şekillendirdiği geniş serbestlik alanıdır. Yargıç / Müctehid, nassın doğrudan yasaklamadığı, tamamen örfe ve zamanın getirdiği iktisadi koşullara bağlı olan sözleşme şartlarında, kamu yararını (maslahat) ve adaleti sağlamak için sonuna kadar ictihad yapabilir, yeni çözümler üretebilir.

İbn Kayyim bu kavrayışıyla, İslam sözleşme hukukunu, ne her rüzgarda savrulan aşırı görececi (rölativist) bir esnekliğe terk etmiş, ne de değişen piyasa gerçekleri karşısında insanları ezen katı bir şekilciliğe (formalizm) mahkûm etmiştir. İbn Kayyim’in bu cümlesi, yani ‘Allah’ın hakkında açık ve kesin hüküm vazettiği sözleşmeler ve şartlar’ ifadesi, ‘ilkelerinde sarsılmaz bir muhafazakârlık, pratik çözümlerinde ise son derece dinamik bir esneklik’ barındıran modern İslam borçlar hukuku teorisinin sınır çizgisidir.

Bu metodolojik sınır, fikhın hem tarihsel süreklilikle hem de toplumsal değişimle olan gerilimini çözmede bugün bile hâlâ başvurulan bir rehber niteliği taşımaktadır.

İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’in geliştirdiği ‘ibâha’ merkezli ‘sözleşme serbestisi’ anlayışının, Kıta Avrupası hukukundaki işlevsel karşılığı, ‘irade özerkliği’ doktrinidir. Her iki teorik çerçeve de, tarafların veya devletin (ya da fıkhın), önceden belirlediği ‘isimli akit tipleri’ne hapsedilmeksizin, yeni hukukî araçlar icat edip bunları hukuken bağlayıcı kılabileceklerini kabul etmektedir. Ne var ki meşruiyet kaynakları ve sınır çizme mekanizmaları bakımından, her iki anlayış birbirlerinden temel biçimde ayrışmaktadır.

Kıta hukukunda ‘sözleşme serbestisi’, bireyin otonom iradesinden türemekte ve ancak kamu düzeni ile ve ahlâkla sınırlanmaktadır. İbn Teymiyye ve İbn Kayyim anlayışında ise bu serbesti, Yüce Allah’ın yarattığı düzende insanların yararı ve maslahatına hizmet eden muamelelerin aslında mübah olduğuna dair teolojik bir ön kabulden kaynaklanmakta ve nassın açık yasakları (ribâ, garar vb.) ile sınırlanmaktadır.

Bu ayrım, iki sistemin terminoloji ve meşruiyet söylemleri bakımından ne kadar farklı olduklarını açıkça ortaya koyarken, her ikisinin de işlevsel olarak ulaştığı sonuç — tarafların rızasına ve niyet ile maksadına saygı gösteren, yeni ihtiyaçlara yanıt verebilen açık uçlu bir sözleşme özgürlüğü olması açısından — iki geleneğin karşılaştırmalı hukuk düzlemindeki en güçlü yakınsama noktasını oluşturmaktadır.

Karşılaştırmalı hukuk analizinin, yalnızca teknik kural benzerliklerini değil, bu kuralların içinden filizlendiği dünya görüşü ve bilgi anlayışını da çözümlemesi gerektiği, alanın önde gelen metodologlarınca vurgulanmaktadır.

Bu husus, İslâm hukuku ile Kıta Avrupası medenî hukuku karşılaştırması söz konusu olduğunda bilhassa belirleyici bir ağırlık kazanmaktadır. Zira iki geleneği birbirinden ayıran fark, salt terminoloji ya da teknik kural farklılığıyla açıklanamamaktadır. Fark, her iki sistemin bilgi kaynağına (epistemoloji), gerçekliğin ve normatif düzenin doğasına (ontoloji) ilişkin, birbirinden köklü biçimde ayrışan ön kabullere dayanmaktadır.

Dolayısı ile bu bölümde, önce her iki sistemin epistemolojik ve ontolojik temellerinin birbirinden ayrıştığı noktalar sistematik biçimde ortaya konulacak, ardından bu iki farklı normatif evrenin, ‘sözleşme hukuku’nun en temel güvence mekanizması olan bona fides (güven) — İslâm hukukundaki karşılığıyla emânet, sadâkat ve iyiniyet — ilkesi etrafında nasıl ve neden kesiştiği analiz edilecektir.

İslâm hukukunun epistemolojik çerçevesi, normatif bilginin nihaî kaynağı olarak vahyi (nass) merkezine alan, bununla birlikte aklı bu nihaî kaynağı anlama, yorumlama ve boş bırakılan alanlarda genişletme aracı olarak konumlandıran bir hiyerarşik yapı üzerine kuruludur.

Bu yapıda bilginin kaynakları — fıkıh usûlü terminolojisinde deliller (edille) olarak adlandırılan — dört temel kademeden oluşmaktadır: Kur’ân, Sünnet, İcmâ ve Kıyas. Bu hiyerarşinin belirleyici özelliği, aklın bağımsız bir normatif üretim kapasitesine sahip olmakla birlikte, ancak nassın çizdiği alan içinde ve ona atıfla işleyebilmesidir.

Bu epistemolojik mimari, ontolojik bir temele yaslanmaktadır. İslâm hukukunun evren tasavvurunda, gerçeklik tek ve bir ilâhî iradeyle kurulan bir düzendir (nizâm). Hukuk, bu ilâhî nizamın beşerî ilişkiler alanındaki yansımasıdır. Dolayısıyla normatif geçerlilik, ne toplumsal uzlaşıdan ne de bireysel akıldan bağımsız biçimde türetilebilir. Aksine aşkın (transcendent) bir kaynağa referans zorunluluğu taşır. Bu ontolojik çerçevede İslâm hukukçusunun (müçtehidin) rolü, hukuku icat etmek ya da sıfırdan inşa etmek değil, ilâhî iradenin muradını (makāsıdu’ş-şerîʿa) keşfetmek ve beşerî ilişkilere uygulamaktır.

Ne var ki bu görünümün aşırı basitleştirilmiş bir okumasından kaçınmak, metodolojik bir zorunluluktur. İslâm hukuk epistemolojisi, tarihin hiçbir döneminde vahyi donuk bir metin olarak görmemiş, aksine nassın yorumlanması (tefsir ve te’vil), nassın sessiz kaldığı alanlarda akıl yürütülmesi (ictihad), pratik gerçekliklere uyumu sağlayan esnek metodolojik araçlar —istihsân, maslahat, ʿurf— aracılığıyla dinamik entelektüel çabaların gösterilmesi olarak gelişmiştir. Bu dinamizm, ilerleyen bölümlerde gösterileceği üzere, İslâm hukukunun değişen ticarî gerçekliklerle — özellikle sözleşme hukuku alanında — baş etme kapasitesinin de temel kaynağını oluşturmaktadır.

Kıta Avrupası hukuk geleneğinin epistemolojik temeli, Aydınlanma çağının entelektüel devrimiyle birlikte, radikal biçimde dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşümün özü, normatif otoritenin kaynağının ilâhî buyruktan insanî akla kayması olarak özetlenebilir. Bu gidişat, Kant’ın özerk akıl felsefesinde ve nihayet 19’uncu yüzyıl pozitivizminde — Kelsen’in saf hukuk teorisi (Reine Rechtslehre) başta olmak üzere — flu bir şekilde de olsa kendine has bir karakter edinmiştir.

Bu epistemolojik dönüşümün ontolojik karşılığı, hukuku toplumun kendini düzenlemek amacıyla ürettiği otonom ve normatif sistem olarak kavramlaştırmaktır. Kıta hukukunun bu seküler ontolojisi içinde sözleşme, bireylerin karşılıklı rasyonel iradesinin ürünüdür ve bağlayıcılığını bu iradeden — daha doğrusu, bireysel iradelerden oluşan ve devlet tarafından tanınan toplumsal sözleşmeden — devşirmektedir.

Bununla birlikte Kıta Avrupası hukukunun saf bir rasyonel sekülarizme tam anlamıyla indirgenip indirgenemeyeceği de sorgulanmaya değer bir meseledir. Çünkü Fransız ve Alman sözleşme hukukunun önemli normatif içerikleri, özellikle laesio enormis (aşırı yararlanma veya gabin), bona fides (güven) ve sözleşmesel denge anlayışı, aslında Skolastik doğal hukuk düşüncesinden, dolayısıyla teolojik kökenli bir ahlâk anlayışından miras alınmıştır.

Bu gerçek, iki sistemin epistemolojik sınırlarının ilk bakışta göründüğünden çok daha geçirgen olduğuna işaret eden ve karşılaştırmalı analizimizin kurucu önermelerinden birini besleyen önemli bir bilgidir.

İki sistemin epistemolojik ve ontolojik temelleri arasındaki farkın, salt teorik bir tartışmayla sınırlı kalmayıp, sözleşme hukukunun pratik yapısına doğrudan yansıdığı dört temel eksen tasavvur edilebilir:

İslâm hukukunda bir sözleşmenin normatif geçerliliği, nihayetinde şerʿî meşruiyete — yani nassın o sözleşme tipine ya da en azından o sözleşmenin özünü oluşturan unsurlarına onay vermesine ya da vermemesine — bağlıdır. Bir sözleşme tipinin veya şartın geçerliliği tartışmaya açıldığında başvurulan temel soru, ‘Bu, şerʿan câiz midir?’ şeklinde formüle edilmekte ve yanıt, nassın ve icmânın belirlediği normatif çerçevede aranmaktadır.

Kıta Avrupası hukukunda ise geçerlilik sorusunun yanıtı, devletin pozitif hukukuna — emredici kurallara ve kamu düzenine — referansla verilmektedir. Burada meşruiyet kaynağı, demokrasi zeminine oturan devlet iradesinin normatif ifadesidir.

Bu farkın pratik yansıması, yasak sözleşmelerin tespit metodolojisinde açıkça gözlemlenmektedir.

İslâm hukukunda ribâ (faiz) ve garar (aşırı belirsizlik) yasakları nassî delillere dayanmaktadır. Bu yasakların içtihat yoluyla kaldırılması metodolojik olarak mümkün değildir. Buna karşılık Kıta hukukunda faiz yasağı, tarihsel süreç içinde ahlâk anlayışının dönüşümüne paralel olarak reforme edilmiştir.

Benzer biçimde İslâm hukukunda nikâh (evlilik ʿakdi) ile beyʿ (satım ʿakdi) arasındaki normatif ayrım, yalnızca teknik değil, ontolojik bir ayrımdır. Evlilik, Kur’ân’da (مٖيثَاقًا غَلٖيظًا) ‘pekiştirilmiş bağ’ olarak nitelendirilmekte ve bu nitelendirme ona, salt borçlar hukuku akdinin çok ötesinde bir kutsiyet vermektedir (Evlilik ʿakdi için bkz. Nisâ, 4/21; Beyʿ ‘satım ʿakdi’ için bkz. Mâide, 5/1).

İslâm hukukunun en temel özelliklerinden biri, hukukî yükümlülük ile ahlâkî yükümlülüğü tam anlamıyla birbirinden ayıran bir dualizme girmemesidir. Fıkıh, beş hüküm (el-ahkâmü’l-hamse: farz, mendûb, mübah, mekrûh, haram) çerçevesinde, her eylemi hem hukukî hem de ahlâkî boyutuyla bir arada değerlendiren bütünleşik bir normatif sistem sunmaktadır. Hatta bu kavram, İslam hukukunda (fıkıh usulünde) insan davranışlarının dinî ve hukukî statüsünü belirleyen en temel sınıflandırmadır.

Dolayısıyla İslâm hukukunda ‘sözleşmeye vefâ’, salt bir hukukî zorunluluk değil, aynı zamanda vicdanî ve uhrevî sorumluluk taşıyan ahlâkî bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğün ihlâli, yalnızca hukukî yaptırımlarla değil, ilâhî hesapla da karşı karşıya gelme anlamına gelmektedir.

Kıta Avrupası hukukunda ise Kant’ın hukuk ile ahlâk arasına koyduğu metodolojik sınır —hukukun dış davranışı, ahlâkın iç niyeti düzenlediği ayrımı — tarihsel süreçte belirleyici bir yönlendirici olmuştur.

Bununla birlikte, bu ayrımın hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilemediği ve hukukun ahlâktan tamamen kopuk kalamadığı, özellikle bona fides, iyiniyet ve dürüstlük gibi sözleşme hukukunun temel ilkelerinin, fiilen bu iki alan arasındaki sınırı sürekli olarak birbirine yaklaştırdığı görülmektedir.

Kıta Avrupası borçlar hukukunun özgürlükçü temeli, sözleşmeyi bireysel özerk iradelerin ürünü olarak kavramlaştırmakta ve bu özerkliği kural, sınırı ise istisna olarak konumlandırmaktadır. Bu anlayışta sözleşme özgürlüğünün sınırlanması, liberal hukuk teorisinin sürekli gerilimiyle yüz yüze olmayı gerektirir. Sınırı kim, neye göre ve hangi meşruiyet zeminine dayanarak çizecektir?

İslâm hukukunda ise bireysel iradenin sözleşme kurma özgürlüğü, bireyden bağımsız olarak var olan ve nassın belirlediği bir normatif çerçevenin içinde ve onunla birlikte var olur. Bu çerçeve, bireyi aşan bir toplumsal ve ilâhî düzenin — umûmî maslahat ile kamu düzeninin — yansımasıdır.

Bu nedenle İslâm hukukunda sözleşme özgürlüğü, Kıta hukukundakiyle kıyaslandığında epistemolojik açıdan farklı bir konumda yer alır. Özerklik, aşkın bir çerçeveyle sınırlanmış tanımlı bir alandaki serbestiyi ifade eder. Bu sınırı aşmak ise yalnızca hukuki değil, ahlâkî ve teolojik bir ihlal anlamına gelir.

Sözleşme yorumunun metodolojisi, iki sistemin epistemolojik farklılığının en somut biçimde gözlemlendiği alanlardan biridir.

İslâm hukukunda sözleşme metninin yorumlanması, hem tarafların kastını (niyet ve maksat) hem de nassın ilgili hüküm ve ilkelerini (ahkâm ve kavâʿid) göz önünde bulunduran çok katmanlı bir süreçtir. Mecelle’nin ‘Akitlerde itibar maksatlara ve mânâlara olup, lafız ve sûretlere değildir’ (md. 2) kuralı, bu yorum anlayışının en veciz normatif ifadesidir.

Kıta hukukunda ise sözleşme yorumu, BGB § 133 ve TBK m. 18 çerçevesinde, tarafların gerçek iradesini ve dürüstlük kuralı çerçevesinde sözleşme metninin nesnel anlamını birlikte dikkate alan ikili bir metodoloji izlemektedir.

Bona fides (iyi niyet / dürüstlük) ilkesi, Kıta Avrupası sözleşme hukukunun belki de en önemli normatif kavramıdır. Roma hukukunda iudicia bonae fidei (iyi niyet davaları) kategorisi, formül davasının (formula) katı lafızcılığını aşarak, hâkime tarafların gerçek amacını ve dürüstlük standartlarını esas alma imkânı tanıyan yargısal bir esneklik alanını temsil etmekteydi.

Bu gelenekten beslenen Alman pandektistleri Treu und Glauben (sadakat ve güven) kavramını, Fransız hukukçuları ise bonne foi (iyi niyet) ilkesini modern borçlar hukukunun yapısal bir unsuru olarak kalıcı biçimde inşa etmiştir.

Modern kodifikasyonlardaki normatif yansımaları itibarıyla değerlendirildiğinde BGB § 242, borçlunun edimini Treu und Glauben (dürüstlük ve sadakat) çerçevesine uygun biçimde ifa etmesi gerektiğini emrederken, Fransız Code Civil m. 1104, 2016 reformuyla birlikte, sözleşmelerin hem müzakere hem de ifa aşamasında iyi niyetle (bonne foi) yürütülmesi yükümlülüğünü açık bir normatif emre dönüştürmüştür.

Türk Medenî Kanunu m. 2 ise, herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kuralına uymak zorunda olduğunu genel bir ilke olarak belirlemiştir.

Bu ilkenin Kıta hukuku sistematiğindeki işlevi çok katmanlıdır:

(a) Yorumlayıcı işlev — sözleşmenin muğlak hükümlerinin dürüstlük standardı esas alınarak yorumlanması;

(b) Tamamlayıcı işlev — taraflarca düzenlenmeyen boşlukların dürüstlük kuralına göre doldurulması;

(c) Sınırlayıcı işlev — hakkın dürüstlük kuralına aykırı kullanımını (venire contra factum proprium) geçersizleştirme.

İslâm hukukunda, Kıta hukukunun bona fides ilkesine işlevsel olarak karşılık gelen kavramlar, tekil bir terim değil, birbirleri ile organik bağlantılı bir semantik küme oluşturmaktadır. Bu semantik kümenin başlıca bileşenleri şunlardır:

(a) Emânet

Lügat anlamıyla ‘güvenilirlik ve emanete sadakat’ olan bu kavram, İslâm ahlâk ve hukuk düşüncesinde bireyler arasındaki ve Yüce Allah ile kul arasındaki güven ilişkisinin temel taşıdır.

Hadis-i şerifte, ‘Emanet bilincine / güvenilirliğe sahip olmayanın imanı yoktur (kemale ermemiştir). Ahde vefası / sözleşmeye sadakati olmayanın ise dini (bütünlüğü) yoktur.’ (لا إيمانَ لِمَن لا أمانةَ له ولا دينَ لِمَن لا عهدَ له) rivayeti (Ahmed b. Hanbel, Müsned,nr. 12410), emâneti iman kimliğinin ayrılmaz parçası kılmakta ve onu salt hukuki bir ilkeden öte, varoluşsal bir niteliğe yükseltmektedir.

İman, kulun Yüce Allah’a güvenmesi ve O’ndan mutmain olması itibarı ile içsel ve dikey bir güvendir. Emanet ise, toplumun ve bireylerin o kişiden emin olması anlamında dışsal ve yatay bir güvendir.

Ahd’ kavramı, Yüce Allah ile kul arasındaki ezelî sözleşme / mîsak anlamında hem dikey, insanların kendi aralarındaki hukukî, siyasî ve ticarî sözleşmeler anlamında hem de yatay boyutları kapsamaktadır. Çünkü İslam hukuku, bir ‘sözleşmeler’ (ukûd) hukukudur. Evlilikten ticarete, barış antlaşmalarından komşuluk hukukuna kadar her şey bir ‘ahd’dir.

Ahde vefası (sözleşmeye sadakati) olmayanın ‘dininin olmaması’, o kişinin kamusal alanda hukukî ve ahlâkî bir özne olma vasfını yitirdiğini ifade eder. Ahde vefa, din binasının üzerine kurulduğu meşruiyet zeminidir.

Sözleşme hukuku bağlamında emânet, özellikle ‘vedia, vekâlet, müdârebe ve ortaklık’ gibi karşılıklı güvene dayalı akitlerde, güvenilen tarafın davranış standartlarını belirleyen normatif çerçeveyi oluşturmaktadır.

(b) Sadâkat ve Sıdk

İslâm ‘sözleşme’ hukukunda tarafların beyanlarındaki doğruluk yükümlülüğü, salt hukukî bir şart değil, aynı zamanda ahlâkî kimliğin bir yansımasıdır. Hile (tağrîr) ve aldatma (gabn-i fâhiş) yasağı, sadece rızayı sakatlamaz, sıdk yükümlülüğünü de ihlal eder. Bu niteliğiyle ‘sadakât’ ve ‘sıdk’, salt teknik bir sözleşme hukuku ilkesinin ötesinde bir ahlâkî ağırlık taşımaktadır.

(c) İyiniyet Karînesi ve Hüsn-ü Zan

İslâm hukukunun genel yorumlama metodolojisinde akitlerin meşru sayılması yönünde güçlü bir karîne mevcuttur. Bu karîne, hem Hanbelî sözleşme serbestisi anlayışında (el-aslü fi’l-ʿukûdi’l-ibâha) hem de şüpheli (meşkûk) akitlerin yorumunda belirleyici bir yönlendirici işlev üstlenmektedir.

Mecelle’de ‘Kelamın imali (bir anlama hamledilip işlerlik kazandırılması) ihmalinden (işlevsiz bırakılmasından) evladır’ (md. 60) kuralı, bu iyi niyet karinesinin en somut normatif ifadesidir.

(d) Zararın Ortadan Kaldırılması ve Garar Yasakları

İslâm hukukunun bona fides anlayışının belki de en özgün boyutunu, onu salt sübjektif iyi niyetle sınırlı tutmayan, aksine sözleşme sürecindeki nesnel adalet dengesini de doğrudan normatif denetime tâbi kılan yapısı oluşturmaktadır.

İslam hukukunun en temel beş külli kaidesinden biri, Hz. Peygamber’in (sas), ‘Zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur’ (لا ضَررَ ولا ضِرارَ) (Mâlik, Muvatta, nr. 1435) hadis-i şerîfinden türetilen zarar etmeme ilkesidir. Eğer bir sözleşmede taraflardan biri aşırı derecede aldanmışsa (gabn-ı fâhiş), burada ortadan kaldırılması gereken fıkhî bir zarar doğmuştur.

Garar yasağı, salt tarafların birbirini doğrudan aldatmamasını değil, sözleşmenin yapısında nesnel olarak aşırı belirsizlik barındırmamasını da zorunlu kılmaktadır. Bu yaklaşım, Kıta hukukunun bona fides anlayışını nesnel ölçütlerle genişleten — culpa in contrahendo (sözleşme öncesi aydınlatma yükümlülüğü) — modern eğilimlerle işlevsel bir paralellik arz etmektedir.

Her iki sistemin bona fides ve güven ilkesi etrafında gösterdiği pratik yakınsama, karşılaştırmalı hukuk literatüründe derin bir teorik ilgiyi hak eden bir olgudur. Farklı sistemlerin aynı toplumsal problemlere benzer çözümler üretmesi, bu yakınsamanın en güçlü metodolojik açıklamasını sunmaktadır. Ticarî ilişkilerin güven temelli işleyişi ve taraflar arası hakkaniyetin korunması, insan toplumunun evrensel bir ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın normatif karşılığı olarak bona fides / emânet ilkesi, beslendikleri epistemolojik kaynaklar farklı da olsa, işlevsel anlamda benzer içeriklerle var olmak durumundadır.

Hem İslâm hukukunun hem de Kıta Avrupası hukukunun sözleşme adaletine ilişkin merkezi kavramlarının — edimsel denge, iyi niyet, sözleşme maksadına sadakat — ortak bir mirası taşımaktadır. Usûl-i fıkıh ile skolastik doğal hukuk düşüncesinin benzer teolojik öncülleri —adalet, denge, zarardan kaçınma — hem metodolojik hem de normatif açıdan son derece verimli bir karşılaştırma zemini sunmaktadır.

İki sistemin güven ilkesi etrafındaki kesişimini dört temel normatif alan üzerinden sistematik biçimde ortaya koymak mümkündür:

(a) Sözleşme Öncesi Dürüstlük Yükümlülüğü (Culpa in Contrahendo / Tağrîrin Yasaklanması)

19’uncu yüzyılda geliştirilmiş olan culpa in contrahendo (sözleşme öncesi kusur) doktrini, bugün BGB § 311/II, TBK m. 12 ve Code Civil m. 1112-1 kapsamında pozitif hukukta yürürlüğe girmiş, müzakere aşamasında tarafların birbirini doğru bilgilendirme ve yanıltmaktan kaçınma yükümlülüğünü güvence altına almıştır.

İslâm hukukunda ise bu yükümlülüğün karşılığı, tağrîr (aldatıcı eylem) ve gabn-i fâhiş (aşırı istifade) yasakları aracılığıyla, hem nassî hem de içtihadî düzlemde çok daha erken bir tarihte tesis edilmiştir.

Her iki sistemde de sözleşme öncesi dürüstlük yükümlülüğü, rızanın gerçek anlamda oluşabilmesi için taraflar arasında bilgi simetrisi bulunması gerektiğini öngören müşterek bir normatif öncülü paylaşmaktadır.

(b) Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı (Venire Contra Factum Proprium / Lâ Darara ve Lâ Dırâr)

Kıta hukukundaki hakkın kötüye kullanılması yasağı (TMK m. 2/II; BGB § 242; Code Civil m. 1104), dürüstlük ve güven ilkesinin en operasyonel uygulamalarından birini oluşturmaktadır.

İslâm hukukunda bu yasağın işlevsel karşılığı, doğrudan Hz. Peygamber’in (sas), ‘Zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur’ (لا ضَررَ ولا ضِرارَ) (Mâlik, Muvatta, nr. 1435) hadîs-i şerîfi ile normatif temele oturtulmuştur. Mecelle’nin ‘Zarar izâle olunur’ (md. 20) kaidesi ise, bu ilkeyi pozitif hukuk düzeyinde kodifiye etmiştir.

Her iki sistemde de bu yasak, yalnızca açık saldırı eylemlerini değil; meşru bir hakka dayanılarak gerçekleştirilen dolaylı zarar verici kullanımları da kapsayan geniş bir koruma alanı tesis etmektedir.

(c) Sözleşmenin Yorumunda Tarafların Gerçek Amacına Sadakat

‘Sözleşme’ yorumunda tarafların gerçek amacının (niyet, maksat) lafzın ötesinde belirleyici kılınması, her iki sistemde de yapısal bir yer tutmaktadır.

BGB § 133’ün ‘gerçek iradeyi araştırma’ yükümlülüğü ile Mecelle md. 2’nin ‘akitlerde itibar maksatlara ve mânâlara olup, lafız ve sûretlere değildir’ hükmü, yorumlama metodolojisi bakımından işlevsel olarak aynı öncülü paylaşmaktadır. Lafzın katı anlamı, tarafların gerçek iradesine aykırı sonuçlar doğurduğunda bu sonuca boyun eğilmemesi gerekir.

Bu metodolojik yaklaşım, her iki sistemdeki yorum anlayışının özünde güven (bona fides / emânet) ilkesinin yattığını ortaya koymaktadır.

(d) Edimsel Denge ve Aşırı İstifade Yasağı (Laesio Enormis / Gabn-i Fâhiş)

Her iki sistemin ‘güven ilkesi’ bağlamındaki en çarpıcı normatif yakınsamalarından biri, edimsel dengesizliğin (aşırı orantısızlığın) sözleşmenin geçerliliğine etkisi meselesinde gözlemlenmektedir.

Kıta hukukundaki laesio enormis — Roma hukukundan miras alınan ve taşınmaz satımında edimler arası yarı-değerin altında orantısızlığı geçersizlik sebebi sayan ilke — modern borçlar hukukunda aşırı yararlanma (Wucher / lésion) kurumu olarak BGB § 138/II, TBK m. 28 ve Code Civil m. 1143 çerçevesinde yaşamaya devam etmektedir.

İslâm hukukunda ise gabn-i fâhiş (aşırı aldatma / excessive imposition), özellikle Hanefî ve Mâlikî fıkhında zorunluluk hâlinde (ıztırar) yapılan satımları iptal etme yetkisi tanıyan ve piyasa fiyatından ciddi sapmaların sözleşmeye etkisini düzenleyen normatif bir kurum olarak işlevselleştirilmiştir.

Her iki sistemin ‘güven ilkesi’ etrafındaki bu köklü yakınsaması, aralarındaki meşruiyet söylemlerinin farklılığını ortadan kaldırmamaktadır. Aksine bu yakınsamayı daha da ilgi çekici ve teorik olarak verimli kılmaktadır.

Kıta hukukunda bona fides, kaynağını nihâî tahlilde sözleşme ilişkisinin doğasında içkin olan rasyonel güven beklentisinden devşirmekte ve bireysel özerklikle toplumsal bütünleşme arasındaki gerilimi, hukuk tekniği aracılığıyla yönetmektedir.

İslâm hukukunda ise ‘emânet’ ve ‘sadâkat’ ilkelerinin kaynağı, insan aklının rasyonel güven hesabından bağımsız olarak var olan ve nassın belirlediği bir ilâhî nizamdır. Bu nizam, güveni hem bir hukukî zorunluluk hem de bir ibadet olarak tesis etmektedir.

Bu epistemolojik farklılık, iki sistemin benzer pratik sonuçlara ulaşırken izledikleri normatif gerekçelendirme güzergâhlarının birbirlerinden ayrıştığı anlamına gelmektedir. Ancak, hukukun birincil görevi, doğru sonuca ulaşmaktır.

Bu işlevsel perspektiften bakıldığında, bona fides / emânet ilkesi etrafındaki normatif kesişim, farklı epistemolojik temellerin ötesinde, insanın ticari ve toplumsal ilişkilerinin güvene olan zorunlu bağımlılığını teyit eden evrensel bir normatif gerçekliğe işaret etmektedir.

İnşâAllahu Teâlâ, ‘Ahde Vefâdan İrade Özerkliğine — II: Sözleşmenin Doğumu, Rızânın Korunması ve İrade Sakatlıkları’ konusu ile devam etmeye çalışacağız.


© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com sayfalarındaki yazı, resim, fotoğraf, grafik, çizim, vs. her türlü görüntü malzemesinin elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.