Allâh’ı (cc) Çok Zikretmek 1

Musa Kâzım GÜLÇÜR

20 / 10 / 2020

İçindekiler

Allâh’ı (cc) Çok Zikretmek Giriş 1

Esmâ-i Hüsnâ (Allâh’ın Güzel İsimleri) 4

1. Dil ile Allâh’ı Zikretmek 9

2. Beden ile Allâh’ı Zikretmek 13

 

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى عَيْنِ الرَّحْمَةِ الرَّبَّانِيَةِ وَاليَاقُوتَةِ المُتَحَقِّقَةِ الحَائِطَةِ بِمَرْكَزِ الفُهُومِ والمَعَانِي وَنُورِ الأَكْوَانِ المُتَكَوِّنَةِ الآدَمِي صَاحِبِ الحَقِّ الرَّبَّانِي، البَرْقِ الأَسْطَعِ بِمُزُونِ الأَرْبَاحِ المَالِئَةِ لِكُلِّ مُتَعَرِّضٍ مِنَ البُحُورِ وَالأَوَانِي وَنُورِكَ اللاَّمِعِ الذِي مَلأْتَ بِهِ كَوْنَكَ الحَائِطِ بِأَمْكِنَةِ المَكَانِي

اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى عَيْنِ الحَقِّ التِي تَتَجَلَّى مِنْهَا عُرُوشُ الحَقَائِقِ عَيْنِ المَعَارِفِ الأَقْوَمِ صِرَاطِكَ التَّامِّ الأَسْقَمِ

اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى طَلْعَةِ الحَقِّ بَالحَقِّ الكَـنْزِ الأَعْظَمِ إِفَاضَتِكَ مِنْكَ إِلَيْكَ إِحَاطَةِ النُّورِ المُطَلْسَمِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ صَلاَةً تُعَرِّفُنَا بِهَا إِيَّاهُ

رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

ربنا زدنا علما وفهما نافعا يا الله ويا رب العالمين

Onlar, Allah’ın zikri ile kalpleri huzura kavuşarak iman edenlerdir. Evet, bilin ki kalpler, ancak Allah’ı anmakla yatışır ve huzur bulur.” (Rad, 13/28)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّـهَ ذِكْرًا كَثِيرًا ﴿٤١﴾ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ﴿٤٢﴾ هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ ۚ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا ﴿٤٣﴾ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ ۚ وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا ﴿٤٤

Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin. O’nu sabah akşam tespih edin. O, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden, melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, müminlere çok merhamet edendir. Müminlerin, Allah’a kavuşacakları gün esenlik dileği selâmdır. Allah, onlara bol mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/41-44)

Allâh’ı (cc) Çok Zikretmek Giriş

Zikir” kelimesi sözlükte; “anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi dile getirme, düşünme, anlama, belleme, kıssa ve anı” manalarına gelmektedir. Istılahta “zikir”, Allâh’ı (cc) anma, O’na itaat, Kur’ân-ı Kerîm’in kendisi, şan ve şeref, öğüt ve uyarı, semavî kitaplar ve vahiy gibi anlamlara gelmektedir. “Zikir” kelimesinin aynı zamanda ibret, kelime-i şehâdet, Allah’ı anmak üzere kılınan namaz, söylenen hamd, dua, ibadet, övgü cümleleri ile Allâh’a (cc) saygı fiilleri anlamlarına da geldiği kabul edilir.

 “Zikir” kelimesi ve türevleri, isim ve fiil olarak Kur’an’da sık geçen kelimelerden biridir. İsim veya fiil olarak, yalın veya izafet halinde 240 ayet-i kerimede 262 kez geçmektedir. On beş kez (ذِكْرُ اللّٰهِ)Allâh’ı (cc) zikir” tamlaması, sekiz kez de çoğul bir şekilde (اذْكُرُوا اللّٰهَ)Allah’ı zikredin” emri tekrar edilmektedir.

Bu yazımızda, inşâAllâh “zikir” kavramının şu boyutları üzerinde daha çok duracağız: “Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini çok zikretme, hatırlama, bilhassa namaz ibadetleri, tesbih, tehlil ve dua cümleleri ile Rabbi yüceltme, O’na sığınma ve O’ndan yardım talep etme.

Allâh’a (cc) gönülden inanmış bir insanın Allâh’ı anması, Kur’ân-ı Kerîm’de çok net olarak gelen bir emirdir. Müminlere, Allâh’ı (cc) çok zikretme ve anmayı emreden diğer ayet-i kerîmelerden bazıları şöyledir:

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَصٖيلًا

Sabah akşam Rabbinin adını zikret.” (İnsan, 76/25)

Bu ayet-i kerimede yer alan (اذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ)Rabbinin adını zikret” emri ile “namaz kılınması” kast edilmişse, (بُكْرَةً)bükra” kelimesi ile sabah namazının, (اَصٖيلًا)asîle” kelimesi ile öğle ve ikindi namazlarının, ayetin devamındaki (وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ)gecenin bir kısmında da O’na secde et” ifadesi ile de akşam ve yatsı namazlarının anlaşılması Allâhu a’lem mümkündür.

Ancak, (اذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ)Rabbinin adını zikret” emrinden, lisanen ya da kalben olan tesbih, tahmid ve tehlillerin kastedilmiş olması anlam itibarı ile daha güçlüdür. Dolayısı ile ayet-i kerimedeki asıl anlam, insanın bir zaman sınırı olmaksızın gece ve gündüzün bütün vakitlerinde, kalbi ve dili ile Allah’ı zikretmesi gereğidir. Bu anlam, aynı zamanda yukarıda geçmiş bulunan “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin. O’nu sabah akşam tespih edin(Ahzab, 33/41-42) ayetlerinde anlatılmak istenen husus ile paralellik taşımaktadır.

Allâh’ı (cc) zikrin nasıl ve ne şekilde olacağını da Cenâb-ı Hak bizlere şöyle talim buyurmaktadır:

وَلِلّٰهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

En güzel isimler (El-Esmâü’l-Hüsna), Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğriliğe (aykırılığa) sapanları (mülhitleri) terk edin. Böyleleri, yapıp ettiklerinden ötürü ileride cezalandırılacaklardır.” (Araf, 7/180)

Bu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin “güzel isimleri” (El-Esmâü’l-Hüsnâ) olduğuna ve insanların Allah’a (cc) bu isimlerle dua etmesi gerektiğine delâlet etmektedir. Cenâb-ı Allah’ın isimleri ise tevkîfî, yani Allah’ın (cc) Kur’ân-ı Kerîm’inde beyan etmesi ve Efendimiz’in (sas) belirlemesi iledir.

وَاذْكُرْ رَبَّكَ فٖى نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخٖيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلٖينَ

Rabbini, yalvararak ve korkarak, içinden ve yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret, sakın gafillerden olma.” (Araf, 7/205)

Ayet-i kerimede yer alan (خٖيفَةً) kelimesinin anlamı, “kişinin sadece kendisinin duyabileceği seviyedeki hafif ses” anlamındadır ve yüksek sesle zikir yapmanın memnu olduğunun da bir delilidir. Nitekim Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde, “Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma, ikisi ortası bir yol tut” (İsra, 17/110) ve “sesini alçalt (bağırıp çağırarak konuşma), çünkü seslerin en çirkini, elbette ki eşeklerin sesidir” (Lokman, 31/19) buyurarak yüksek sesi yasaklamış olmaktadır.

Araf Suresi’nde yer alan, (اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ) Rabbinize alçak gönüllülükle (yalvarıp yakararak) ve gizlice (yüreğinizin ta derinliklerinden) seslenin (dua edin). Muhakkak ki Allah, (bağırıp çağırarak dua eden) haddi aşmışları sevmez” (Araf, 7/55) ayet-i kerimesi, yukarıdaki Araf, 7/205 ayet-i kerimesi ile benzeşmektedir. Bu her iki ayet-i kerîmede yer alan (خٖيفَةً) kelimesi, hafî / gizli zikrin Allâhu a’lem daha faziletli olduğunu düşündürmektedir. Çünkü Sa’d b. Ebî Vakkâs (ra), Efendimiz’in (sas) şöyle söylerken işittiğini rivayet etmektedir:

Zikrin hayırlısı gizli olan, rızkın hayırlısı da yetecek seviyede olandır.[1]

Bu hususta dua ve zikir ederken kula yakışan, Rububiyyetin azametinin ve izzetinin, ubudiyyetin de zilletinin ve fakrının farkında olarak içten zikretmesi ve dua etmesidir.

Esmâ-i Hüsnâ (Allâh’ın Güzel İsimleri)

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri kendisine yapılacak dualarda esmâ-i hüsnâ ile zikredilmesini istemektedir:

قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَ اَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى

De ki: ‘İster Allah diyerek dua edin ister Rahman diyerek. Hangisini derseniz, O’nundur en güzel isimler (El-Esmâü’l-Hüsnâ).” (İsra, 17/110)

El-Esmâü’l-Hüsnâ” terkibi Araf, 7/180 ve İsra, 17/110 haricinde iki âyette daha yer almaktadır. Bu ayet-i kerimelerden bir tanesi Tâhê Suresi’ndedir ve yukarıdaki ayet-i kerimelerde olduğu gibi tevhid akîdesini vurgular:

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى

Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler (El-Esmâü’l-Hüsnâ) O’nundur.” (Tâhê, 20/8)

Haşir Suresi’nin son üç ayetinde (Haşir, 59/22-24) Cenâb-ı Hakk’ın on altı ism-i şerîfi zikredilmekte, şu son ayette de en güzel isimlerin Allâh’a (cc) ait olduğu hususu yeniden pekiştirilmektedir:

هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى

O, öyle Allah’tır ki, Hâlık’dır (her şeyi yaratıp takdir edendir), Bârî’dir (yoktan var edendir), Musavvir’dir (bütün varlıklara şekil verendir). El-Esmâü’l-Hüsnâ (en güzel isimler) O’nundur.” (Haşir, 59/24)

Haşir Suresi’nin bu son âyetleri, Cenâb-ı Allah’ın bazı tenzîhî ve sübûtî sıfatlarını içerdiği gibi isim, fiil ve terkip şeklindeki esmâ-i hüsnâsına da yer vermiştir.

Kulun, Cenâb-ı Hakk’a yönelik hürmet, tâzim ve sığınma zikirleri, O’nun en güzel ve en özel Allah, Rahmân, Rahîm gibi isimleri ile, bazen esmâ-i hüsnâsı ile, bazen de Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin Zâtına işaret eden, hiçbir varlığın müşahede edemeyeceği Allah’ın mutlak gaybı ve sırrı, mukarrebûnun makamı olarak kabul edilen Hüve zamiri ile olmaktadır.

Hadis kitaplarımızda esmâ-i hüsnâ ile ilgili rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan İbn Mâce’de yer alan rivayet şu şekildedir:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ

إِنَّ لِلَّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْمًا مِائَةً إِلاَّ وَاحِدًا إِنَّهُ وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ مَنْ حَفِظَهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَهِيَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الصَّمَدُ الأَوَّلُ الآخِرُ الظَّاهِرُ الْبَاطِنُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ الْمَلِكُ الْحَقُّ السَّلاَمُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْعَلِيمُ الْعَظِيمُ الْبَارُّ الْمُتَعَالِ الْجَلِيلُ الْجَمِيلُ الْحَىُّ الْقَيُّومُ الْقَادِرُ الْقَاهِرُ الْعَلِيُّ الْحَكِيمُ الْقَرِيبُ الْمُجِيبُ الْغَنِيُّ الْوَهَّابُ الْوَدُودُ الشَّكُورُ الْمَاجِدُ الْوَاجِدُ الْوَالِي الرَّاشِدُ الْعَفُوُّ الْغَفُورُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ التَّوَّابُ الرَّبُّ الْمَجِيدُ الْوَلِيُّ الشَّهِيدُ الْمُبِينُ الْبُرْهَانُ الرَّءُوفُ الرَّحِيمُ الْمُبْدِئُ الْمُعِيدُ الْبَاعِثُ الْوَارِثُ الْقَوِيُّ الشَّدِيدُ الضَّارُّ النَّافِعُ الْبَاقِي الْوَاقِي الْخَافِضُ الرَّافِعُ الْقَابِضُ الْبَاسِطُ الْمُعِزُّ الْمُذِلُّ الْمُقْسِطُ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ الْقَائِمُ الدَّائِمُ الْحَافِظُ الْوَكِيلُ الْفَاطِرُ السَّامِعُ الْمُعْطِي الْمُحْيِي الْمُمِيتُ الْمَانِعُ الْجَامِعُ الْهَادِي الْكَافِي الأَبَدُ الْعَالِمُ الصَّادِقُ النُّورُ الْمُنِيرُ التَّامُّ الْقَدِيمُ الْوِتْرُ الأَحَدُ الصَّمَدُ الَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

قَالَ زُهَيْرٌ فَبَلَغَنَا عَنْ غَيْرِ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ أَوَّلَهَا يُفْتَحُ بِقَوْلِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ لَهُ الأَسْمَاءُ الْحُسْنَى‏.‏

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz, Allah’ın doksan dokuz, yüzden bir eksik ismi vardır. Allah, şüphesiz (Zât ve Sıfatlarında) tektir (eşi, ortağı ve benzeri yoktur). Tek olanı (çift olmayan zikirleri) sever. Kim o doksan dokuz ismi hıfzedip ezberlerse, cennete girer. O isimler (şunlardır):

Allah, el-Vâhid, es-Samed, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Hâlik, el-Bâri, el-Musavvir, el-Melik, el-Hakk, es-Selâm, el-Mümin, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Latîf, el-Habîr, es-Semî, el-Basîr, el-Alîm, el-Azîm, el-Bâr, el-Müteâl, el-Celîl, el-Cemîl, el-Hayy, el-Kayyûm, el Kâdir, el-Kâhir, el-Aliy, el-Hakîm, el-Karîb, el-Mücîb, el-Ğanî, el-Vehhâb, el-Vedûd, eş-Şekûr, el-Mâcid, el-Vâcid, el-Vâli, er-Râşid, el-Afüv, el-Ğafûr, el-Halîm, el-Kerîm, et-Tevvâb, er-Rab, el-Mecîd, el-Veliy, eş-Şehid, el-Mübîn, el-Bürhân, er-Raûf, er-Rahîm, el-Mübdi, el-Muîd, el-Bâis, el-Vâris, el-Kaviy, eş-Şedîd, ed-Dârr, en-Nâfi, el-Bâkî, el-Vâki, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Müiz, el-Müzil, el-Muksıt, er-Rezzâk, Zü’l-Kuvveti’l-Metîn, el-Kâim, ed-Dâim, el-Hâfız, el-Vekîl, el-Fâtır, es-Semî’, el-Mu’tî, el-Muhyî, el-Mümît, el-Mâni, el-Câmi, el-Hâdî, el-Kâfî, el-Ebed, el-Âlim, es-Sâdık, en-Nûr, el-Münîr, et-Tâm, el-Kadîm, el-Vitr, el-Ehad, es-Samed, Ellezî (öyle Allah ki) lem Yelid (doğurmadı), ve lem Yûled (doğurulmadı) ve lem yekün lehu küfüven ehad (hiçbir kimse O’nun dengi olmadı).

Züheyr demiştir ki: Bana pek çok ilim adamından ulaştığına göre, Esma-i Hüsnâ duasının evveline şu zikirle başlanır (yâni önce şu zikir okunur, ondan sonra Esmâ-i Hüsnâ’nın okunmasına başlanır) :

La İlahe illallahü vahdehû Iâ şerike leh. Lehü’l-mülk ve lehü’l-hamd, biyedihi’l-hayr ve Hüve alâ külli şey’in kadîr. Lâ ilahe illallah. Lehü’l-Esmâü’l-Hüsnâ.”

Allah’tan başka ilâh yoktur. O, (zât ve sıfatlarında) tektir, ortağı yoktur. Mülk (hâkimiyet – saltanat) O’nundur, hamd O’nundur. Hayır ancak O’nun (kudret) elindedir. O, her şeye kâdirdir. Allah’tan başka İlâh yoktur. Esmâ-i Hüsnâ (En güzel isimler) O’nundur.[2]

Yukarıdaki Ebu Hüreyre rivayetindeki doksan dokuzluk listede bulunmayan, Vitr (Bir, Tek)[3], Mukallibü’l-Kulûb,[4] Sübbûhun Kuddûs (her zaman ve her dilde yüceltilen),[5] Cemîl[6] esma-i hüsnâları da hadis kitaplarımızda yer almıştır.

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فٖى رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثٖيرًا

Ant olsun, Allah’ı ve ahiret gününü arzulayarak Allah’ı çok zikredenler için, Allah’ın Resulünde (takip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır.” (Ahzab, 33/21)

Efendimiz’in (sas) örnek olması, O’nun (sas) sabırlı, ecrini ve mükafatını Allah’tan bekleyen, darlıkta ve bollukta her daim Allah’a şükreden, haline razı bir kimse olmasının örnekliğidir. Mesela Allâh’a ve İslam’a davet hususunda kavminden gelen eziyetlere karşı, Sehl b. Sa’d es-Sâidî’nin rivayeti ile şöyle dua etmişti:

Allahım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar.[7]

“Allah’ı (cc), güzel isim ve sıfatları ile anma, O’na hamd ve şükürde bulunma, dil, kalp, akıl ve gönül ile Allah’ı (cc) tefekkür ve tesbih etme, tekbir ve tehlil ile yüceltme, Kitabullah’ı okuma, namazın bizzat kendisi ve dua etme”, zikrin çeşitli anlam tabakalarından sadece birkaç tanesidir. Allâh’a (cc) kulluk sorumluluklarını yerine getirme, madde ve mana alemini basiret gözü ile tefekkür etme de Allâh’ı (cc) zikretmedir.

اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Bunlar (bütün gönlü ile Allâh’a yönelen ve böylece de Allâh’ın kendilerine hidayet lütfettiği kimseler), Allah’ı zikir ile kalpleri huzura kavuşarak iman etmiş olanlardır. Evet, bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle yatışır ve huzur bulur.” (Rad, 13/28)

Ayet-i kerimeden ilk anlaşılan husus, inananların kalplerinin, ancak dilleri ile birlikte Allah’ı zikretmeye devam etmek suretiyle huzur bulduğudur. Bu kimseler, Allah’ı (cc) anarlar, O’nun âyetleri üzerinde dikkatlice düşünürler ve böylece kudretinin ne kadar mükemmel olduğunu bilir ve anlarlar. Böylece kalp, Allah Teâlâ’nın Celal ve Azamet nurlarına bürünür, Allâh’tan ışıklanmış bir cevher haline dönüşür.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, (فَاذْكُرُونٖى اَذْكُرْكُمْ) Siz, (bana itaat ve ibadet ederek) Beni zikredin ki, ben de sizi (mağfiretimle) anayım” (Bakara, 2/153) buyurarak, zikrin yüksek karşılığını bizlere müjdelemektedir.

Bir ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz, Allâh’ı (cc) zikredenleri “ulü’l-elbâb / gerçek akıl sahipleri” olarak nitelemekte ve temel özelliklerinden birisini de şu şekilde beyan etmektedir:

اَلَّذٖينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“(Gerçek akıl sahipleri) o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (daima) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında (Allah’ın varlığını ispat için) iyice düşünürler ve şöyle derler: “Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen batıl şey yaratmaktan münezzehsin. Bizi cehennem ateşinden koru.” (Ali İmran, 3/191)

Allâh’ı (cc) zikir ile, kulun kalbi güzel bir aydınlığa açılır. Yüce Allah, kullarına kendisini anıp şükretmelerini ve onlara ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısıyla zikri ve şükrü çokça yapmalarını emretmektedir. Allâh’ı (cc) zikretme, bir açıdan kolay olduğundan dolayı Cenâb-ı Hak zikretme faaliyetine herhangi bir sınır koymamıştır.

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذٖينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِىِّ يُرٖيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرٖيدُ زٖينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰیهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا

Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının zinetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme. (Kehf, 18/28)

Allâh’a (cc) dua dua yalvarma, böylece kalbi O’nun ışığı ile aydınlatma, bunun için sabah akşam daimî zikir halinde olanlarla beraber olmaya çalışma ve bu hususta sabır gösterme önemlidir. Sabır, herhangi bir fiilin tamamlanması ve bitirilmesindeki kararlılıktır.

Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayette Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

Müferridûn öne geçip ilerlemişlerdir.

Ashab hazeratı sordu:

“Ey Allah’ın Resulü! Müferridûn kimlerdir?” Şöyle buyurdular:

Allah’ı zikretmeye, Allah’ı hatırından hiç çıkarmamaya düşkün olan kimselerdir ki Allah yaptıkları bu hayırlı işten dolayı onların günahlarını siler de onlar Allah’ın huzuruna çok hafif ve yüklerinden kurtulmuş olarak gelirler.[8]

Bu hadis-i şerifin Müslim’deki Ebu Hüreyre rivayeti ise şu şekildedir:

“Resülullah (sas) Mekke yolunda yürümekteydi. Derken “Cümdan” denilen bir dağın yanından geçti. Yanındakilere şöyle buyurdu:

Yürüyün! Bu, Cümdan dağıdır. Müferridûn öne geçip ilerlemişlerdir.

Sahabiler:

“Ey Allah’ın Resulü! Müferridûn ne demektir?” diye sordular. Resülullah (sas) buyurdular:

Allah’ı çok zikreden erkekler ile Allah’ı çokça zikreden kadınlardır.[9]

Hadis-i şerifte, bir kimsenin Allâh’a (cc) yakınlık tesis eden, dini açıdan yaşantıları ve halleri ile yüksek derecelere ulaşan, akranlarına ve arkadaşlarına göre daha fazla temayüz eden kimselerden övgü ile bahsedildiği görülmektedir. Bu müferrid yani mütemâyiz kimseler, Allâh’ı (cc) zikir ile üstün hale gelmiş, dünya ve mâfîhâyı terk ederek kendilerini Allâh’ı (cc) zikre hasretmiş, böylece tefrîd-i hakikiye ulaşmışlardır.

Ruhî ve manevî sıhhatin devamını sağlayan umdelerin başı ve en önemlisi, Allah’ı (cc) zikirdir ve kalpler ancak Allâh’ı (cc) anma ile itminana erer. Henüz işin bidayetindeki bir sâlik, Allah’ı (cc) mekân ve cihetten tenzih ederek, O’nun büyüklüğünü, Celâlî tecellilerini hisseder, Cemâl âleminden bir esinti görürse kalbi huzura erer.

Kalbi Allah’ın zikrine ve hükümlerine karşı yumuşamış, mutmain hale gelmiş, huşu, tevazu ve tezellül içerisindeki kimselere” aynı zamanda “muhbit” de denir. Hac Suresi 22/35’te “Allâh’ı zikir” özellikleri ile anlatılan “muhbitler” konusunu, daha önce “Muhbitler (Allâh’a Muhabbet, Huşû ve Tezellül İçerisinde Olanlar) ve Özellikleri” yazımızda ayrıntılandırmaya çalışmıştık. Kalp ile zikir arasındaki bağlantı hususunu ise, “Kalbin Sıfatları ve Halleri 1” ile onu takip eden diğer üç seride tahlil etmiştik.

1. Dil ile Allâh’ı Zikretmek

Allâh’ı (cc) esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulyâsı ile anma, varlığı ve birliğini ikrar etme, verdiği zahir ve bâtın sayılamayacak derecedeki nimetlerine teşekkür ve hamd hislerini ifade etme, bu amaçla tesbih, tehlil ve tahmid cümlelerini belirli sayı ve sıklıkla dile getirme, insanın en asgari kulluk borçlarındandır.

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْتٖيلًا

Rabbinin adını zikret ve bütün benliğinle O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/8)

Bu ayet-i kerimede iki husus tebarüz ediyor: Allâh’ı (cc) zikretmek ve bütün kalbi ile Allâh’a yönelmek yani tebettül. “Tebettül” kelime anlamı olarak, halktan ve dünyadan ayrılarak, bir diğer manada masivadan uzaklaşarak, ihlâs ile Hakka ve ibadete yönelmek anlamına gelmektedir. Bu durumda ihlas ile Allâh’ı zikretme, Cenâb-ı Hakk’ı “sübhânallâh, elhamdülillâh ve Allâhuekber” ile tenzîh ve takdis etme, O’na güzel isimleri ile (el-esmâü’l-hüsnâ) dua etme, Allâh’ın rızasını gözeterek amel etme Rabbin ismini anmanın değişik boyutları olmaktadır.

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَصٖيلًا

Sabah akşam Rabbinin adını zikret.” (İnsan, 76/25)

Yukarıdaki ayet-i kerimeler ve benzerleri dil ile zikretmeyi emretmekte, bilhassa sabah ve akşam vakitleri de belli bir tahsis ile beyan edilmektedir.

Câbir (ra), Efendimiz’in (sas) şöyle söylediğini işitmiştir:

Zikrin en faziletlisi La ilahe illAllah’tır. Duanın en faziletlisi ise Elhamdülillah’tır.[10]

Abdullah b. Büsr’den (ra) rivayet edildiğine göre bir adam: “Ey Allah’ın Resulü! İslam’ın nafile ibadetleri bana ağır geldi. Devamlı yapabileceğim bir şey ver ki ona sarılayım” dedi. Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

Dilin devamlı olarak Allah Azze ve Celle’yi hatırlayarak ıslak olsun.[11]

Bu hadis-i şeriften de ilk olarak anlaşılan husus, kişinin hayatın değişik alanları ve durumlarını vesile bilerek, “bismillah, inşallah, maşâllah” vb. dua kelimeleri ile Allâh’ı (cc) anma davranışlarına kendisini alıştırmasıdır.

Mesela yemeklerden önce Allâh’ın adını anmak yani “bismillah” demek bir zikirdir. Efendimiz’in (sas) ashabı;

“Ey Allah’ın Resulü, biz (yemek) yiyoruz, fakat doymuyoruz” demişler, Hz. Peygamber de (sas) onlara:

Her halde siz (yemeğinizi) ayrı ayrı (kaplarda) yiyorsunuzdur (öyle değil mi)?” demiş, (Onlar da): “Evet” cevabını vermişler. Bunun üzerine Efendimiz (sas):

Yemeğinizi toplu halde yiyiniz ve Allâh’ın adını zikrediniz (bismillah deyiniz). Allah o yemekte sizin için bereket halk eder (de karnınız doyar)” buyurmuştur.[12]

Bu hadis-i şerifte, bir sofra üzerine konan bir kaptan topluca yemek yemekte bereket olduğu bildirilmekte, bir ailenin ayrı ayrı kaplarda yemek yemeleri yerine bir kaptan yemek yemeleri tavsiye edilmektedir. Mamafih, (لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَاْكُلُوا جَمٖيعًا اَوْ اَشْتَاتًا)Sizin topluca yahut ayrı ayrı yemenizde de bir günah yoktur” (Nur, 24/61) nass-ı kerîmi muktezasınca ayrı ayrı kaplarda ve sofralarda yemek yeme caiz olmakla beraber, bir sofra üzerinde ve bir kaptan topluca yemek yeme mendup görülmüştür.

Yemek yeneceği zaman Allâh’ın (cc) adının zikredilmesi ile ilgili olarak, Annemiz Hz. Âişe’den (r. anha) rivayet olunduğuna göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Biriniz (yemek) yiyeceği zaman (yemeğe başlarken) Yüce Allah’ın ismini ansın. Eğer (yemeğin) başında yüce Allah’ın ismini anmayı unutursa ‘Bismillâhi evvelehü ve âhirehü (Başında da sonunda Allah’ın ismiyle başlarım) desin.[13]

Aslında, Yüce Allâh’ın (cc) adını anmak yani “Besmele” çekmek, sadece yemek yeme davranışına mahsus değildir. Bütün fiillerin başında “Besmele” çekmek sünnet-i müekkededir.

İnşâAllâh” kelimesi de böyledir. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَاىْءٍ اِنّٖى فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًا اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَسٖيتَ

Hiçbir konuda, inşâAllâh demeksizin, ‘ben yarın mutlaka şöyle yapacağım’ deme! İnşâAllâh demeyi unuttuğun takdirde, Rabbini (hatırına getir) zikret.” (Kehf, 18/23-24)

Bu âyet-i kerimede, inşâAllâh demeksizin, “yarın ben şu işi yapacağım” şeklinde söz söylenmemesi emredilmektedir. İbn Abbas (ra), “bir kimse inşaAllah demeyi önce unutur, ancak daha sonra hatırlar ve söylerse, sorumluluğunu yerine getirmiş olur” demektedir. Binâenaleyh, ne zaman olursa olsun, kişi hatırladığında yeniden “inşâAllah” kelimesini söylemeli, bu hususa itina ve ihtimam göstermelidir.

Kur’ân-ı Kerîm okuma da bir zikirdir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurur:

وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُ

Bu Kur’an, bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir (iman edenler için rahmet ve feyiz kaynağıdır).” (Enbiya, 21/50)

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayete göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Cennet bahçelerine uğradığınızda oradan istifade ediniz.

Bunun üzerine ben: “Ey Allah’ın Resulü! Cennet bahçesi neresidir?” dedim. Buyurdular ki:

Mescidlerdir.

Ben: “Oradan istifade etmek ne demektir?” dedim. Şöyle buyurdular:

Sübhanallahi velhamdülillah vela ilahe illAllahu vAllahü ekber [demektir]. (Allah yücedir ve eksiksizdir. Bütün övgüler Allah’adır. Allah’tan başka gerçek ilah yoktur ve Allah en büyüktür.)”[14]

Konu ile ilgili olarak Sevban’dan (ra) gelen bir rivayet şöyledir:

“Tevbe Suresi’nin 34. ayeti; “Ey iman edenler! Gerçekten Yahudi bilginlerinden ve Hristiyan rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler. Bir de altını ve gümüşü biriktirerek (saklayıp) Allah yolunda harcamayan kimseler! İşte bunları acıklı bir azap ile müjdele” indiği zaman Hz. Peygamber ile (sas) bir yolculukta beraberdik. Hz. Peygamber’in (sas) bazı ashabı şöyle söylediler:

“Bu ayet altın ve gümüş biriktirmenin kötülüğü hakkında indi. Acaba hangi mal daha hayırlıdır? Bilsek de onu edinsek.”

Bunun üzerine Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

En değerli şey, Allah’ı devamlı zikreden bir dil, Allah’ın nimetlerine şükrederek kulluk yapan bir kalp, imanı konusunda erkeğine yardımcı olan imanlı kadındır.[15]

2. Beden ile Allâh’ı Zikretmek

Bedeni ibadetler başta namaz olmak üzere, oruç, hac ve maddi temizlik gibi ibadetlerdir. Allâh’ı (cc) zikretme ve yüceltme, O’nun rızası ve hoşnutluğu için çalışma niyet ve arzusu ile gerçekleştirilen her çeşit faaliyet ve haramlardan sakınma ibadet kavramına girer. İbadet, Allâh’a (cc) saygı, tazim ve itaatin en yüksek ifadesidir.

Beden ile Allâh’ı zikretme, kişinin bütün aza-i cevârihini Allâh’a itaat dairesinde kullanmasıdır. Görme, işitme, tatma vb. duyu organlarının Allâh’ın hoşuna gitmeyecek bir tarzda kullanılmasından kaçınmak, O’na itaati önemsemek ve dini dairenin dışına çıkmamaya özen göstermektir.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurur:

اُتْلُ مَا اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

Kitaptan sana vahyedilmiş olanı oku ve namazı dosdoğru kıl. Şüphe yok ki namaz, kötü işlerden ve uygunsuzluklardan alıkoyar. Muhakkak ki Allah’ı zikretmek (namaz kılmak yahut Allah’ın mağfiretle kullarını anması, diğer ibadetlerden) daha büyüktür. Allah, (iyilik ve kötülük) her ne yaparsanız onu bilir.” (Ankebut, 29/45)

Namazın, Allâh’ı (cc) zikretme olduğunu bildiren diğer bir ayet-i kerime ise şöyledir:

اِنَّنٖى اَنَا اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنَا فَاعْبُدْنٖى وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْرٖى

Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni zikretmek için namaz kıl.” (TâHê, 20/14)

Allâh’a (cc) ibadet; akıl, kalp ve ruh ile tasdik, dil ile tesbih ve tahmid, aza ve cevârih ile amelden ibarettir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin azalar ile, kalp, ruh, akıl ve fikir ile zikir ve tefekkür ibadetini beraberce beyan buyurduğu bir ayet-i kerime şu şekildedir:

اَلَّذٖينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“(Ulü’l-elbâb / Sağ duyulular) O kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken (daima) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında (Allah’ın varlığını ispat için) iyice düşünürler ve şöyle derler: “Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen batıl şey yaratmaktan münezzehsin. Bizi cehennem ateşinden koru.” (Ali İmran, 3/191)

Cenâb-ı Hakk’ın, “Allah’ı anarlar” buyruğu dil ile yapılan kulluğa, “ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken” sözü azalarla yapılan kulluğa, “gökler ile yerin yaratılışı hakkında iyice düşünürler” buyruğu da kalbin, fikrin ve ruhun ibadet ve kulluğuna bir işarettir.

Ancak bu ayet-i kerimede şöyle bir incelik daha bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak, azalar ile yapılan ibadet için “zikir” kelimesini, gökler ve yerin yaratılışı ile ilgili olarak “tefekkür” kelimesini kullanmıştır. Bu durumda “zikir” Allâh’a (cc) ibadetin temelini oluştururken, “tefekkür” ise Allâh’ı (cc) zikre dayalı bir üst yapıyı oluşturmaktadır. Abdullah b. Selâm’dan rivayet edildiğine göre Efendimiz (sas), “Allâh (Zâtı) hakkında değil, ama O’un yarattıkları üzerinde tefekkür ediniz[16] buyurarak, ayet-i kerime muktezasınca tefekkürün alanını belirlemiş olmaktadır.

Ayetin sonundaki “sübhâneke” kelimesi, akılların, göklerin ve yerin yaratılışındaki Allah’ın hikmetlerini ve sanatını anlamaktan âciz olduğunu ikrar ve tasdiktir. “Bizi ateş azabından koru” cümlesi de Cehennem azabından koruması için Allah Teâlâ’ya dua edilmesi gereğini göstermektedir.

İslam’ın temel rükünlerinden olan hac ibadeti de bütün menâsiki ile Allâh’ı zikirden ibarettir. Kur’ân-ı Kerîm bu hususu şöyle beyan eder:

فَاِذَا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْ

Arafat’tan dönüşünüzde Meş’ari Haram’da Allah’ı zikredin. O, size hidayet verdiği gibi, siz de onu zikredin.” (Bakara, 2/198)

Elbette beden ile Allâh’ı zikretmenin içerisinde namaz, oruç ve hac gibi bedeni ibadetler bulunmaktadır. Ancak, bedeni ibadetlere devam ediyor olsa dahi bir kimse mesela dili ile insanlara eziyet veriyor, Allâh’a itaat dairesini çeşitli davranışları ile zorluyorsa bu bedeni ibadetlerin değerini ve kıymetini de yok ediyor demektir.

Efendimiz (sas), mevlâsı Vâkıd’den (ra) gelen bir rivayete göre şöyle buyurmaktadır:

Her kim, Allâh Azze ve Celle’ye itaat dairesinde kalırsa, namazı, orucu ve Kur’ân okuması az olsa bile Allâh’ı zikretmiş olur. Ama her kim de Allâh’a isyan içerisinde olursa, namazı, orucu, Kur’ân okuması çok olsa bile Allâh’ı zikretmemiş olur.[17]

Ebu Hüreyre (ra)’den rivayet edildiğine göre bir sahabe, bir kadının çokça namaz kıldığından, çokça oruç tuttuğundan ve çokça sadaka verdiğinden bahsedildiğini belirterek:

— “Ancak diliyle komşularını incitiyor” dedi. Peygamber Efendimiz:

— “O kadın cehennemliktir” buyurdu. Yine aynı sahabi, bir kadının az namaz kıldığından, az oruç tuttuğundan ve az sadaka verdiğinden söz edildiğini ifade ederek:

— “Ya Resulallah! Şu da var ki, diliyle komşularını incitmiyor” dedi. Peygamber Efendimiz:

— “O, cennettedir” buyurdu.[18]

İnşâAllâh “Allâh’ı (cc) Çok Zikretme 2” başlıklı yazı ile devam etmeye çalışacağız.


[1] İbn Hibban, Sahih, 3/91 (809); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/172 (1477); 1/180 (1559)

[2] İbn Mâce, Dua, 10 (3861); Tirmizi, Daavât, 83 (3507).

[3] Buhârî, Daavât, 68 (6410).

[4] Buhârî, Ḳader, 14 (6617); Tevḥîd, 11 (7391).

[5] Müslim, Ṣalât, 223 (487).

[6] Müslim, İmân, 147 (91).

[7] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 6/120 (5694); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 6/123 (10097). “Allahım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” cümlesini, Efendimiz (sas) geçmişteki bir peygamberin, kavminin kendisini darp ederek kanlar içerisinde bıraktığında, yüzündeki kanları silerek söylediği söz olarak da anlatmıştır. [Buhari, Enbiyâ, 54 (3477); Müslim, Cihat, 105 (1792).]

[8] Tirmizi, Dua, 129 (3596).

[9] Müslim, Zikir, 1 (2676).

[10] Tirmizi, Deavât, 9 (3383); İbn Mace, Edeb, 55 (3800).

[11] Tirmizi, Deavât, 4 (3375); İbn Mace, Edeb, 53 (3793).

[12] Ebu Davud, Et’ime, 15 (3764).

[13] Ebu Davud, Et’ime, 16 (3767).

[14] Tirmizi, Deavât, 83 (3509).

[15] Tirmizi, Tefsir, 10 (3094); İbn Mace, Nikah, 5 (1856).

[16] İbnu Ebî Hâtim, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (Tahk. Es’ad Muhammed), 1/842 (4659), Mektebetü Nezzâr Mustafa el-Bâz, Riyad-1997; Ebu Nuaym el-Isfahânî, Hilyetü’l-Evliya, 7/67, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1988.

[17] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 22/154 (413); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 2/440 (3559); Beyhakî, Şuabu’l-İman, 2/174 (677).

[18] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/440 (9673); İbn Hibban, Sahih, 13/76-77 (5764).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s