Kur’ân-ı Kerîm Ali İmran Suresi 7. Ayetteki Diğer Kavramlar 3

Musa Kâzım GÜLÇÜR

6 / 10 / 2020

Daha önceki yazılarımızda, Ali İmran Suresi 7’nci ayet-i kerimesinde yer alan “muhkem” ve “müteşâbih” kavramları üzerinde durmuş, müteşâbih sanılan bazı ayet-i kerimelere İbn Abbas’ın (ra) anlatımı ile işaret etmeye çalışmıştık. Ayrıca, müteşâbih ayetlerden huruf-u mukattaalar konusunu, Efendimiz (sas) döneminde huruf-u mukattaların yorumlanma çabalarını, selef-i salihinin bu konudaki tutumlarını ve Ali İmran Suresi 7’nci ayet-i kerimede yer alan, “kalplerinde eğrilik olanlar” teşbihini ayrıntılandırmaya çalışmıştık.

Bu yazımızda ise, yine Ali İmran Suresi 7’nci ayet-i kerimesinde yer alan “fitne, tevil ve râsihûn” kavramları üzerinde durarak mevzuyu tamamlayacağız.

1. Kur’ân-ı Kerîm Ali İmran Suresi 7. Ayetteki “Fitne” Kelimesi

Hiç şüphesiz, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber kesin bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6)

(ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ) Dine şüphe sokmak ve insanların zihinlerini karıştırmayı isteyerek (müteşabih ayetlerin peşine düşerler)(Ali İmran, 3/7)

Âyet-i kerîmenin bu kısmında geçen “fitne” kelimesi, “imtihan, iyi veya kötü şeylerle deneme / denenme, dinî, toplumsal ve siyasal kargaşa” anlamlarında kullanılan geniş kapsamlı bir terimdir. Kelimenin kökü, “altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saf halini elde edebilmek için ateşte eritmek” anlamına gelen “fetn (fütûn)” kelimesidir.

Fitne” kelimesi, türevleri ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de 56 ayette 57 kez geçmektedir. Bu kelimenin, Kur’an-ı Kerîm’de şu manalar itibarı ile kullanıldığı görülür:

“Sınama (ibtilâ), deneme (ihtibâr) (Bakara, 2/102; Tâhâ, 20/40, 85, 90, 131); şirk, küfür, müşriklerin Müslümanlara uyguladıkları ve şirke döndürmeyi amaçladıkları baskılar (Bakara, 2/191, 193, 217; Nisâ, 4/91); sapıklık, sapma, saptırma (Mâide, 5/41, 49; es-Sâffât 37/162); azap, işkence, ateşe atma (Ankebût, 29/10; Zâriyât, 51/13, 14; Burûc, 85/10); düşman saldırısı, kötülüğü (Nisâ, 4/101); Allah’ın kullarına farklı maddi / manevi imkânlar vererek, birbirlerine karşı olumlu / olumsuz niyet ve tutumlarını ortaya çıkarması (En‘âm, 6/53; Furkan, 25/20); günah, isyan ve muhalefet (Tevbe, 9/49); şeytanın hile ve tuzağı (A‘râf 7/27); şeytanın, zayıf ruhlu kişilere, dini hakikatlerin ve peygamberlerin sıdkı / doğruluğu konusunda vermeye çalıştığı şüpheler, aşılamak istediği bâtıl inançlar ve kuruntular (Hac, 22/53); nifak, ayartma, kötülük (Hadîd, 57/14); delilik (Kalem, 68/6).

Ali İmran, 3/7 ayet-i kerimesinde yer alan (الْفِتْنَةِ)fitne” kelimesi, müfessir, tarihçi, muhaddis ve fakih İbni Cerîr et-Taberî’ye (v. 310/923) göre, “dine şüphe sokmak ve insanların zihinlerini karıştırmak” anlamına gelmektedir. Kalplerinde sapıklık bulunan kimseler, Kur’an’ın, çeşitli manalara gelebilecek müteşabih ayetlerini, insanların düşüncelerini karıştırmak ve kendi kalplerinde bulunan bâtıl düşüncelerine bir yol oluşturabilmek amacıyla anlamlandırma işine girerler.[1]

Taberî’ye göre, “her ne kadar bu âyet, müşrikler hakkında inmişse de Kur’an’ın müteşabih ayetlerini tevil ederek, hak ehline karşı tartışmaya girişen, muhkem ayetleri bırakıp müteşabih ayetleri alarak, “müminlerin zihinlerini karıştıran, böylece Allah’ın dinine bidat sokmak isteyen her bidatçı” bu “fitne” kelimesinin kapsamına girmektedir. Bu bidat, ister Hristiyanlığa, Yahudiliğe tabi olanlar tarafından yapılmış olsun, isterse de Mecusîler, Sebeîler, Haricîler, kaderi inkâr eden Kaderiyeciler ve Cüheymîler tarafından yapılmış olsun aynıdır.

Nitekim Resülullah (sas) bu hususta şöyle buyurmuştur:

Kur’ân’ın, müteşâbih olanına uyanları gördüğünüz vakit, işte onlar, Yüce Allah’ın isimlerini koyduğu (kastettiği) kimselerdir. Onlardan uzak durunuz.[2]

Taberî, “fitne” kelimesini bu anlamda yorumlamanın daha doğru olacağını söylemektedir.[3]

Fitne” faaliyetinin taşıdığı tehlikenin büyüklüğü, Kur’an-ı Kerîm’de (وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ) Fitne, katilden daha kötüdür” (Bakara, 2/191) ve (وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ) Fitne, öldürmekten daha büyüktür (bir günahtır)” (Bakara, 2/217) ayet-i kerimeleri ile beyan edilmekte, kötü ve karanlık bir zihniyet savaşının verebileceği manevi yıkım ve tahribata dikkatler çekilmektedir.

Üsâme b. Zeyd’den (ra) rivayet edildiğine göre Efendimiz (sas), Medine tepelerinden birisine çıktı ve:

Benim gördüğümü, sizler de görebiliyor musunuz?” diye sordu. Ashab hazeratı:

“Hayır, göremiyoruz” dediler. Resülullah (sas) şöyle buyurdular:

Şüphesiz ben, evlerinizin arasına dökülen fitneyi, şiddetli yağmur sellerinin açtığı yarıklar şeklinde görüyorum.[4]

Bu hadis-i şerifdeki “fitne” kelimesinin, İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü ortadan kaldıran her türlü yıkıcı faaliyeti ifade ettiği düşünülebilir.

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifte ise, Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadırlar:

Zaman (birimleri birbirine) yakınlaşır (yıllar ay, aylar gün, günler de saat gibi hızlı bir şekilde geçer). Amel (Allâh’a kulluk ve hayır faaliyetleri) eksilir. (Kalplere şiddetli) Cimrilik atılır (yerleştirilir). Fitneler açığa çıkar. Herc çoğalır.

Ashab hazeratı (r. anhum ecmain): “Ya Resulallah, herc nedir?” diye sordular. Efendimiz (sas) üç defa şöyle söylediler:

Öldürme! Öldürme! Öldürme![5]

Yine Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifte ise, Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadırlar:

Yakında fitneler meydana gelecektir. O zaman, oturan kişi ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan daha hayırlıdır. Her kim o fitnelerin ne olduğunu anlamaya çalışırsa, o fitnelere karışmış olur. Her kim, o fitne zamanlarında sığınacak ya da iltica edecek bir yer bulursa, oraya sığınsın.[6]

Bu hadis-i şeriften, kişinin fitneyi netice verecek faaliyetlere bulaştığı ölçüde sorumlu ve günahkâr olacağı anlaşılmaktadır.

2. Tevîl Kelimesi

(وَابْتِغَاءَ تَاْوٖيلِهٖ)Onu yorumlamayı isteyerek (müteşabih ayetlerin peşine düşerler)(Ali İmran, 3/7)

Kûfe dil mektebine mensup dil ve edebiyat âlimi Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Fâris’e (v. 395/1004) göre, “tevîl” kelimesinin kökü olan “e-ve-le” kelimesinin iki anlamı vardır: 1. Başlangıç, 2. Sonuç.[7]Tevîlü’l-kelâm” ise, “sözün akıbeti, varacağı sonuç” anlamına gelmektedir.[8]

Muhaddis ve Şâfiî fakihi Beyhakî’ye (v. 458/1066) göre, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, bu kökten gelen ulvî sıfatı El-Evvel, varlığında kendisinden önce hiçbir şey olmayan anlamındadır.[9]

Müfessir, Arap dil âlimi ve ahlâk felsefecisi Râgıb el-İsfahânî’ye (v. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği) göre El-Evvel kelimesi, aynı zamanda “her şey kendisine muhtaç olan, kendisi dışındaki hiçbir şeye muhtaç olmayan” manasına gelmektedir.[10]

Nahiv ve aruzu sisteme kavuşturan, ünlü dil ve edebiyat âlimi Halîl b. Ahmed el-Ferâhîdî’ye (v. 175/791) göre ise “tevîl” kelimesi, “sözün, çeşitli anlamlar ile yorumlanması, görünen kelimenin, ancak görünen anlamı dışındaki bir anlam ile anlamlandırılmasıdır.”[11]

Kur’ân-ı Kerîm’de “tevîl” kelimesi, on beş ayette on yedi kez geçmektedir. “Tevîl” kelimesi bu ayet-i kerimelerin hiçbirisinde, “tefsir” anlamında değil, “sonuç, akıbet ve hakikat” anlamında kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’deki kullanımlarda “tevîl” kelimesi, mesela Kehf, 18/78 ve 82’nci ayetlerinde, “bir şeyin aslının, içyüzünün haber verilmesi” anlamındadır. Araf, 7/53 ve Yunus, 10/39’da “hakikatin ortaya çıkması”, Nisa, 4/59 ve İsra, 17/35’te “netice, sonuç ve akıbet” anlamlarında, Yusuf Suresi’ndeki sekiz kullanımda ise “hadiseler ve rüyalarla ilgili, kesin öngörülere dayalı yapılan açıklama, hadiselerin ve rüyaların yorumlandıkları netlikte ortaya çıkması” anlamlarına gelmektedir.

3. Müteşabih Ayet-i Kerîmelerin Hakikati

(وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ)Onun (müteşabihin) tevilini (hakikatini) ancak Allah bilir.” (Ali İmran, 3/7)

Aralarında Huyey b. Ahtab’ın da bulunduğu Yahudilerden bir topluluk, Resülullah’ın (sas) huzuruna girerek şöyle demişlerdi:

“Bize ulaştığına göre, sana “Elif, Lâm, Mîm” buyruğu nazil olmuştur. Eğer sen bu söylediklerini doğru söylüyor isen, senin ümmetinin mülkü ancak yetmiş bir yıl olacaktır. Çünkü Elif, Cümmel (Ebced) hesabına göre bir, Lam otuz, Mim de kırka tekabül eder.”

Bunun üzerine yüce Allah’ın, “Onun (müteşabihin) tevilini (hakikatini) ancak Allah bilir” buyruğu nazil oldu.[12]

Arap dili ve edebiyatı âlimi, müfessir Ebû İshâk İbrâhîm b. es-Serî b. Sehl ez-Zeccâc (v. 311/923) ise, (وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ) Onun (müteşabihin) tevilini (hakikatini) ancak Allah bilir” buyruğunun anlamını şu şekilde açıklamaktadır:

“Bazı kimseler, öldükten sonra diriltilmelerinin ve kendilerine hayat verilmesinin açıklanmasını istediler. Yüce Allah da bunun tevilini (gerçekleşeceği vakti) ve zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini onlara bildirdi. Buna delil de Yüce Allah’ın şu buyruğudur:

Onlar, (“Görelim bakalım!” diyerek, Kur’an’ın bildirdiği, öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi ve azap gibi kendilerine vaad olunan şeyleri görecekleri günü) sonucu mu bekliyorlar? Evvelce (dünyada) onu (o günün geleceğini) unutanlar, ‘Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler. Şimdi şefaatçilerden hiçbiri var mı ki, bize şefaatte bulunsunlar? Veya geri döndürülür müyüz ki, yaptığımızın (işlediğimiz günahların) yerine başkasını (sevapları) yapsak?’ diyeceklerdir. Gerçekten onlar, kendi benliklerine yazık etmişlerdir. Uydurmuş oldukları (sahte tanrılar, ideolojiler, kendilerini ebedi mutlu yapacaklarını düşündükleri maddi saltanatlar) da artık kendilerinden (büsbütün) uzaklaşarak kaybolmuştur.” (A’raf, 7/53)

Ez-Zeccâc devamla, Yüce Allah’ın, (وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ) Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir” buyruğu üzerinde tam vakıf yapılır. Bu durumda anlam (yukarıdaki rivayetin ışığı altında), “öldükten sonra yeniden dirilişin vaktini Allah’tan başka hiç kimse bilemez” olur demektedir.[13]

Bütün bu açılardan, ayet-i kerimelerdeki “tevil” kelimesinin, genel olarak “hakikat” anlamına geldiği görülmektedir. Dolayısıyla, Efendimiz’in (sas) daha önce geçen önemli uyarısı gereği, müteşabih ayet-i kerîmeleri tevil etmeye ya da yorumlamaya kalkan kimselerden mutlaka uzak durulmalıdır.

4. İlimde Derinleşmiş Olanlar

Şüphesiz o (Kur’an), nezdimizdeki ana kitapta (sabit), çok yüce, çok kıymetli bir kitaptır.” (Zuhruf, 43/4)

(وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ) İlimde derinleşmiş olanlar.” (Ali İmran, 3/7)

Âyet-i kerîmenin bu kısmı yeni bir cümle başıdır. Taberî’nin aktardığına göre; Hz. Aişe (r. anhâ), Abdullah b. Abbas (ra), Urve b. Zübeyr (ra), Ömer b. Abdülaziz (ra) ve İmam Malik (rahimehullah), âyet-i kerimeyi şu şekilde anlamaktadırlar:

Müteşabih ayetlerin tevilini yalnızca Allah bilir. İlimde ileri gidenler bilemezler. Onlar, bu gibi ayetlere iman ettiklerini bildirirler.[14]

Tefsir, hadis ve fıkıh âlimi Kurtubî’nin (v. 671/1273) nakline göre, muhaddis ve lügatçi Ebu Süleyman Muhammed b. İbrâhîm el-Hattâbî el-Büstî (v. 388/998) şöyle söylemektedir:

“Şanı Yüce Allah, kendisine iman edip içindekileri tasdik etmemizi emrettiği Kitabının âyetlerini, muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısım halinde indirmiştir. Aziz ve Celil Allah, kitabının müteşâbih olanına dair bilgisini kendisine tahsis ettiğini, O’ndan başka hiçbir kimsenin müteşabihlerin tevilini bilemeyeceğini haber vermekte, ilimde derinleşmiş olanların da (er-râsihûn), (يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهٖ)Biz O’na iman ettik” şeklindeki sözlerini naklederek, onlardan övgüyle söz etmektedir. (وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ) Onun (müteşabihin) tevilini (hakikatini) ancak Allah bilir” (Ali İmran, 3/7) âyet-i kerimesinde tam vakıf yapılması, İbn Mes’ud (ra), Ubey b. Ka’b (ra), İbn Abbas (ra) ve Hz. Âişe’den (r. anhâ) rivayet edilmiştir.”[15]

Enes b. Mâlik’in (ra) rivayetine göre, (وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ) İlimde derinleşmiş olanlar” kimlerdir?” şeklindeki bir soruya Efendimiz (sas) şu şekilde cevap buyurmuşlardır:

İlimde derinleşmiş olan kimse, yemini gerçeğe uygun olan, dili doğru söyleyen, iffet içerisinde yaşayan kimsedir.[16]

5. Muhkem ve Müteşâbih Ayetlerin Tamamı Allah Katındandır

Âyet el-Kürsî (Bakara, 2/255)

(يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهٖ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا)Biz ona (muhkemi ve müteşabihi ile Kur’ân’ın tamamına) inandık. Hepsi Rabbimizin katındandır derler.” (Ali İmran, 3/7)

Cenâb-ı Hakkın bu buyruğunda, Yüce Allah’ın muhkemiyle müteşâbihiyle Kitabının tamamını ifade eden hazfedilmiş bir zamir vardır. İfadenin takdiri; “Kitabın hepsi Rabbimizin katındandır” şeklindedir. (كُلٌّ) “Hepsi” kelimesi, “Kur’ân” kelimesine delalet ettiğinden dolayı, söz konusu zamir hazfedilmiştir.

(وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ)Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.

Yukarıdaki sözü söyleyen, Kitabın tamamına iman eden, bilgisinin ulaştığı noktada duran ve müteşâbihin arkasından gitmeyi terk edenler, ancak akıl sahibi olan kimselerdir. Her şeyin “lübb”ü, onun “özü” demektir. İşte bu keyfiyetteki kimselerin akıllarına, düzgün itikatlarından dolayı “lübb” adı verilmiştir.

6. Kalplerin Sapmaması İçin Dua

Sultan I. Abdülhamid Türbesi kubbesi,
يا عالما بحالي عليك اتكالي “Ey hâlimi Bilen (Allah’ım), tevekkülüm Sanadır!”

(رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ)Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma. Katından bize bir rahmet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok çok bağışlayansın.” (Ali İmran, 3/8)

Onlar, yüce Allah hidayet verdikten sonra, kendilerine ağır gelecek ve bunun sonunda altından kalkmaktan kendilerini acze düşürecek hususlar ile sınanmamayı dilemişlerdir.

Duanın anlamı şudur: “Bize hidayet verdiğine göre, hidayetin üzere bize sebat da lütfeyle. Böylece bizler Haktan sapmamış olalım.

İmam Mâlik (v. 179/795), sahih rivayetleri derlediği eseri Muvatta’da, Ebu Abdullah es-Sunâbihî’nin[17] şu gözlemini nakletmektedir:

“Ebu Bekr es-Sıddîk’in halifeliği döneminde Medine’ye geldim. Onun arkasında akşam namazını kıldım. İlk iki rekâtta, Ümmü’l-Kur’ân (Fatiha Sûresi) ile birlikte mufassal bölümünün kısa surelerinden okuduktan sonra üçüncü rekâta kalktı. Ben de ona yaklaştım, adeta elbiselerim onun elbiselerine değiyor gibiydi. O esnada Fatiha’yı ve “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme” ayetini okuduğunu işittim.”[18]

Hz. Ebu Bekir’in (ra), bu âyet-i kerimeyi okuması bir çeşit kunut ve duadır. Çünkü o dönemde, irtidat edenlerin sıkıntılı durumları baş göstermişti. Kunut duası, Müslümanların kendileri adına korkmalarına sebep teşkil edecek büyük durumlar ile karşı karşıya kaldıklarında, akşam namazında da bütün namazlarda da caizdir.[19]

Kütüb-i Sitte’den el-Câmiʿu’s-Sahîh’in müellifi, muhaddis Tirmizî’nin (v. 279/892) rivayetine göre, tabiînden, fıkıh ve kırâat âlimi, muhaddis Şehr b. Havşeb (v. 100/718) şöyle demiştir:

“Ümmü Seleme’ye (r.anha); “Ey Müminlerin annesi, Resülullah (sas), senin yanında olduğu zaman en çok yaptığı dua ne idi?” diye sordum.

Şöyle cevapladı: “Çoğunlukla yaptığı dua şuydu:

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ

Ey kalpleri bir halden bir hale çeviren Rabbim, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl.

(Ümmü Seleme) Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Bu duayı kadar da çok yapıyorsunuz?” diye sordum. Şöyle buyurdular:

Hiçbir kimse yoktur ki, onun kalbi Allah’ın parmakları arasında olmuş olmasın. Dilediğini düzeltir, düzgün yola koyar, dilediğinin ise kalbini kaydırarak yoldan çıkarır.” Sonra Âl-i İmrân Suresi 8’inci ayetini okudu: “O derin kavrayış sahipleri şöyle yakarırlar: “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi bu gerçeklerden bir daha saptırma. Bize, Katından ulaşacak bir nimet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok çok ihsan edensin.[20]

İbn Atıyye El-Endelüsî’ye (v. 541/1147) göre, (وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ)Bize, Katından ulaşacak bir nimet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok çok ihsan edensin” ayet-i kerimesinin anlamı, “bize katından ulaşacak bir nimet bağışla” şeklindedir. Çünkü Rahmet, Zatî sıfata aittir. Rahmetin kendisinin hibe edilmesi düşünülemez. Bu durumda mana, “Senin lütfun ile, bize nimet bağışla, bizden herhangi bir sebep veya herhangi bir amel dolayısıyla değil” demektir. Bu ifade, Allah’a (cc) bir teslimiyet ve O’na karşı insanın acizliğini ifade etmesidir.[21]

(رَبَّنَا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمٖيعَادَ)Rabbimiz, muhakkak ki geleceğinde şüphe olmayan bir günde, insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.” (Ali İmran, 3/9)

İlimde derinleşmiş olanların, öldükten sonra dirilişe ait bu ikrarları, Kur’ân-ı Kerîm’de böylece bir dua formunda gelmiş olmaktadır. Yeniden diriliş ile ilgili hiçbir şüphe taşımama bu ulü’l-elbâbın özellikleri arasındadır.

7. Sonuç

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden bir kısmının anlamı açıktır ve bu ayetler, muhkem olarak adlandırılır. Diğer kısmı ise, bilhassa kalpleri eğri olanların yorum için peşine düşeceği, anlamında kapalılık bulunan müteşabih ayetlerdir. Allah (cc), Al-i İmran suresi 7’nci ayetinde, Kur’an’ın bir kısmının muhkem, bir kısmının ise müteşâbih olduğunu haber vererek, muhkem ve müteşâbih arasında net bir ayrım yapmaktadır. Ayrıca 7’nci ayet-i kerimedeki “tevil” kavramının nasıl açıklandığı da önemlidir. Tevil, “bir şeyin aslı, hakikati” olduğuna göre, ayet-i kerimenin nassına uygun bir şekilde “müteşabihlerin te’villerini Allah’tan başka kimsenin asla bilemeyeceği” ortaya çıkar. Çünkü bir lafzın tevili, o lafzın hakikatidir. Bu açıdan ayet-i kerimedeki fasıla, yani durak, Lafza-i Celâl’den sonra olmalıdır.

Bakara ve Al-i İmran sureleri hariç, huruf-u mukattaalarla başlayan surelerin tümü Mekke döneminde inmiştir. Huruf-u mukattaaların gerçek manaları hakkında ne Kur’ân’da ne de Sünnet’te herhangi bir delil bulunmamaktadır. Ne sahabelerin Hz. Peygambere (sas) huruf-u mukataalar ile ilgili soru sorduklarına, ne de bu harflerin kesin manalarını bildiklerine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Âlimlerimiz, bu münferit hece harflerini izah etmek üzere yapılan yorumlardan hiçbirinin kesin olmadığını söylemektedirler. Allâhu a’lem, huruf-u mukattaaların, en fazla Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzını ortaya koymak ve meydan okumak için nazil oldukları, kesin olarak ne manaya geldikleri çözülemese de mutlaka işaret ettikleri birtakım anlamlarının olduğu söylenebilir.

Salât u Selâm

Allâhım! Nurlarının denizi, sırlarının madeni, vahdâniyyetini kullarına açıklayan, hükümranlığın altında bulunan her şeyin en nadidesi, tevhîd makamının imamı, varlık âlemine güzellik katan süsü, her türlü rahmetinin hazinesi, dininin yolu, tevhîdinle lezzet alan, her var olanın varlık sebebi, varlığın özünün özü, senin aydınlığına en yakın Efendimiz Muhammed’e, Yüce Zâtın var oldukça devam edecek, ancak sen yeterli gördüğünde son bulacak, hem seni hem de onu memnun edecek, bizden de razı olmana vesile salât ve selam ile O’na salât ve selam eyle. Ey âlemlerin Rabbi Allâhım.

Allâhım! Yarattıklarının sayısınca, bizzat senin rızan, arşının ağırlığı, kelimelerinin sayısı, geçmişte seni zikreden ve gelecekte seni zikredecek olan yarattıklarının sayısınca, her senede, her ayda, her Cuma’da, her günde, her gecede, her saatte, her koku almada, her nefeste, gözün her açılıp kapanmasında, her canlının gözünü hareket ettirmesinde, dünya ve âhiret var oldukça ve sonu gelmeyecek bir şekilde, Efendimiz İbrâhîm’e ve âline salât ettiğin ve bereket ihsan ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve onun âline de salât eyle, bereket ihsan eyle. Şüphesiz Sen methedilmeye layık Azamet ve Şeref sâhibisin. Allâhım! Efendimiz Muhammed’e, Âdem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’ya, bunlar arasındaki bütün nebilere ve resullere salât eyle. Allâh’ın salât ve selâmı onların hepsinin üzerine olsun.

Allâhım! Karanlığı şiddetli ve korkulu gecelerde kendileriyle yol bulunan, dalalet karanlıklarını yok eden kandiller olan İslâm yıldızlarının yollarını Efendimizle azametli kıl. Efendimiz ve gönül sultanımız Muhammed’e, âline ve ashabına, yolunda yürüyen tâbiîlerine, denizde dalgalar coştukça, uzak yollardan gelen hacılar Kâbe’yi tavaf ettikçe, ardı arkası kesilmeyen salât ile salât eyle. Allâhım! Efendimiz Cebrâîl’e, Mîkâîl’e, İsrâfîl’e, Azrâîl’e, Arşı taşıyan meleklere, diğer meleklere, mukarrabûn makamındaki meleklere, bütün nebi ve resullere salât eyle. Allâh’ın salât ve selâmı onların hepsinin üzerine olsun.

Salavat okuyanların en faziletli salavatları, selam okuyanların selâmlarının en güzeli, zikredenlerin en güzel zikirleri, Allâh’ın salâtlarının en faziletlisi, en mükemmeli, en bol olanı, en eksiksiz ve noksansızı, en yücesi, en temizi, en pakı, en bereketlisi, en iyisi, en çok artıp çoğalanı, en yeterlisi, en parlağı, en ulvîsi, en çoğu, en birikmişi, en devamlısı, en kalıcısı, en azîzi, en üstünü, en ulusu, en faziletlisi, en güzeli, en değerlisi, en keremlisi, en mükemmeli, en tamam olanı, en azametlisi, Allâh’ın yarattıkları arasında en faziletlisi ve yarattıklarının biriciği, Allâh’a en yakın olanı, kıyamet günü makam ve fazilet itibarı ile peygamberlerin en yücesi, nebiler arasında en kerem sâhibi olan efendimiz Muhammed’in üzerine olsun.

Allahım! Şüphesiz Senin bildiğin hayırlardan ister, Senin bildiğin şerlerden yine Sana sığınırız. Senin bildiğin günahlardan bağışlanmamızı talep ederiz. Şüphesiz bilen sensin. Biz bilmeyiz. Sen, gaybları tam anlamıyla bilensin. Allahım! Yaşadığımız bu zamanda, fitnelere düşmekten, cüret ehli kimselerin sataşmalarından ve zaafa düşürmelerinden bizleri muhafaza et, bizlere merhamet et. Allahım! Bizleri, Zâtından gelen bir himâye ile, metin bir sığınakta, bütün yaratıklarının şerrinden muhafaza eyle.

Yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm!

Âmîn… Âmîn… Âmîn…

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Onların duaları, ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleri ile sona erer.” (Yunus, 10/10)


[1] Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (v. 310/923), Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, (Tahkik: Abdulmuhsin et-Türkî), 5/213-214, Dâru Hicr, Kahire-2001.

[2] Buhari, Tefsir, 3 (4547); Müslim, İlim, 1 (2665); Ebu Davud, Sünne, 2 (4598); Tirmizî, Tefsir, 4 (2994); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/48 (24714).

[3] Taberi, Camiu’l-Beyân, 5/214.

[4] Buhârî, Fiten, 4 (7060); Müslim, Fiten, 9 (2885).

[5] Buhârî, Fiten, 5 (7061); İbn Mâce, Fiten, 25 (4047).

[6] Buhârî, Menâḳıb, 25 (3601); Fiten, 9 (7081); Müslim, Fiten, 10 (2886).

[7] Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriyya, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luga, 1/158, Dâru’l-Fikr-1979.

[8] İbn Fâris, Mu’cemu Mekâyîsi’l-Luga, 1/162.

[9] Beyhakî, El-Esmâ ve’s-Sıfât, s. 21, El-Mektebetü’l-Ezheriyye, trsz.

[10] Râgıb el-Isfahânî, Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’ân, 1/40, Mektebetu Nizâr Mustafa el-Bâz, trsz.

[11] Ebû Abdirrahmân el-Halîl b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbu’l-Ayn, (Tahk. Mehdi el-Mahzumî-İbrahim es-Semerrâî), 8/369, trsz.

[12] Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 5/24-25.

[13] Ebû İshâk İbrâhîm b. ez-Zeccâc, Meâni’l-Kur’ân ve İ’râbuh, (Tahk. Abdulcelil Abduh Çelebi), 1/378, Alemü’l-Kütüb, Beyrut-1988.

[14] Taberi, Câmiu’l-Beyan, 5/218-219.

[15] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 5/25.

[16] Taberani, Mu’cemu’l-Kebîr, 8/178 (Hadis no: 7658).

[17] Hz. Ebu Bekir’den (ra) rivâyet eden Ebu Abdullah es-Sunâbihî, Ubâde b. Es-Sâmit’in arkadaşı olup Resülullah’tan (sas) işitmesi yoktur. Ebû Abdurrahman diye künyelenen Sunâbihî, Resülullah’ı (sas) görmek için yola çıkmış, fakat o yolda iken, Resülullah (sas) vefat etmiştir. İbn Sa’d’ın Kitâbu’t-Tabakâti’l-Kebîr’inde “Hz. Peygamberin (sas) Ashabından Sonra Şam Halkından Olanlar” bölümünde, C. 9, s. 447’de 4650 numara ile kayıtlıdır.

[18] Muvattâ, Salât, 5 (El-Kırâetu fi’l-Mağribi ve’l-Işâ) babında yer alan bu rivayet, bazı baskılarda 209, bazılarında 259, bazı baskılarda da 347 hadis numarası ile gelmektedir.); Beyhakî, Şuabu’l-İman, 2/260 (834).

[19] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 5/31.

[20] Tirmizî, Deavât, 90 (3522); 125 (3587); Kader, 7 (2140); İbnü Ebî Şeybe, Musannef, 10/208 (29789); 10/209 (29790).

[21] Ebû Muhammed Abdülhak el-Gırnâtî el-Endelüsî, el-Muharrerü’l-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz, (Tahk. Abdüsselâm Abdüşşâfî), 1/404-405, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2001.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s