Cenâb-ı Hakk’a Ait Fiilî Sıfatlar 4

Musa Kâzım GÜLÇÜR

1 / 12 / 2020

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى عَيْنِ الرَّحْمَةِ الرَّبَّانِيَةِ وَاليَاقُوتَةِ المُتَحَقِّقَةِ الحَائِطَةِ بِمَرْكَزِ الفُهُومِ والمَعَانِي وَنُورِ الأَكْوَانِ المُتَكَوِّنَةِ الآدَمِي صَاحِبِ الحَقِّ الرَّبَّانِي، البَرْقِ الأَسْطَعِ بِمُزُونِ الأَرْبَاحِ المَالِئَةِ لِكُلِّ مُتَعَرِّضٍ مِنَ البُحُورِ وَالأَوَانِي وَنُورِكَ اللاَّمِعِ الذِي مَلأْتَ بِهِ كَوْنَكَ الحَائِطِ بِأَمْكِنَةِ المَكَانِي

اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى عَيْنِ الحَقِّ التِي تَتَجَلَّى مِنْهَا عُرُوشُ الحَقَائِقِ عَيْنِ المَعَارِفِ الأَقْوَمِ صِرَاطِكَ التَّامِّ الأَسْقَمِ

اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى طَلْعَةِ الحَقِّ بَالحَقِّ الكَـنْزِ الأَعْظَمِ إِفَاضَتِكَ مِنْكَ إِلَيْكَ إِحَاطَةِ النُّورِ المُطَلْسَمِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ صَلاَةً تُعَرِّفُنَا بِهَا إِيَّاهُ

رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

ربنا زدنا علما وفهما نافعا يا الله ويا رب العالمين

Ey Allahım! Nazargâhın olan rahmet pınarı, sonsuz kudretinle tahakkuk eden yakut ve inci tanesi, mana ilimlerinin mübarek Zat-ı Ahmediyye’sinde neşet eden göz kamaştırıcı nur, Yüce Allah’ın ayan beyan apaçık mucizesi, yağmur tanelerini taşıyan rahmet bulutları arasında çakan şimşekler misali, zamanın ve denizlerin engelleyemediği, bütün mekanları kuşatan, kâinatı aydınlatan Muhammed Mustafa’ya salat ü selam et, mübarek eyle Allahım!

Ey Allahım! Marifetlerin tecelligâhı ve kaynağı, hakkın hakikatin görünen gözü, hakiki saltanatın onun marifetiyle tecelli ettiği ve edeceği marifetlerin menbaı, Sırat-ı Müstakim’de sebat ile zirveye taht kuran, o en berrak, pak ve temiz ruh-u pak-i Muhammed’e (sas) salat ü selam olsun.

Ey Allahım! Hak ve hakikatin apaçık yüzü, senin sonsuz kudret ve celalinle en güzel ahlak-ı hamideye sahip, tükenmek bilmeyen hazinenin mümessili, gizli aşikâr nur timsali Muhammed Mustafa’ya, al ve ashabına salat ü selam eyle ki, bu selam ile o müstesna insanı tanıyabilelim, onun yolunda yaşayabilelim. Âmin…

Daha önceki, “Cenâb-ı Hakk’a Ait Tenzîhî ve Selbî Sıfatlar 1” başlıklı yazımızda, “Tenzihi ve Selbî” sıfatlardan, Vücut, Kıdem, Bekâ, Muhalefetün-lil-havâdis, Kıyam binefsihî ve Vahdaniyet konularını, “Cenâb-ı Hakk’a Ait Zâtî ve Sübûtî Sıfatlar 2” başlıklı yazımızda, “Zâtî ve Sübûtî” Sıfatlardan, “Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Sem’, Basar, Kelâm ve Tekvin” bahislerini, “Cenâb-ı Hakk’a Ait Haberî Sıfatlar 3” başlıklı yazımızda ise, “Haberî” sıfatlardan, “İstiva, Vech, Yed, Nüzul, İtyân ve Mecî” kavramlarını anlamaya çalışmıştık.

Bu yazımızda ise, “Cenâb-ı Hakk’a Ait Fiilî Sıfatlar” konusunu, “Tahlîk, Terzîk, İnşâ, İbda’, Sun’, İhyâ, İmâte ve Tasvîr” başlıkları dahilinde görmeye çalışacağız.

Cenâb-ı Hakk’a Ait Fiilî Sıfatlar Giriş

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ben, cinleri ve insanları, sadece Beni tanısınlar diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri için, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde, aynı fiilin hem müspet hem de menfi anlamları beraberce ya da ayrı ayrı zikredilebiliyorsa, bu şekildeki sıfatlara fiilî sıfatlar denmektedir. Meselâ, “Allah (cc), bazıları için çocuk yarattı / lütfetti, bazıları için yaratmadı / lütfetmedi, bazılarının rızkını geniş tuttu, bazılarının rızkını daralttı” örneklerinde olduğu gibi. Cenâb-ı Hakk’a izafe edilen sıfatın zıddı, yine Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri için kullanılabiliyor ve söz konusu olabiliyorsa, mesela “diriltti, yarattı, genişletti” gibi sıfatların zıtları olan “öldürdü, yaratmadı, daralttı” denilebiliyorsa, bu fiillerinden dolayı Cenâb-ı Allâh’ın azametine ve şanına bir noksanlık söz konusu değilse, fiilî sıfatlar grubuna girmiş olur. Buna karşın, Cenâb-ı Allah’ın, “Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’, Basar, Kelam ve Tekvin” gibi sıfatları, Cenâb-ı Hak için zıt anlamı olmayan, Zâtî ve Sübûtî Sıfatlardır.

Allah’ın (cc) fiilî sıfatları, “tahlîk (yaratmak), terzîk (yaratıkları rızıklandırmak), inşâ (ilk başta yaratmak), ibda’ (eşsiz bir şekilde yaratmak), sun’ (Allah’ın sanatı), ihya (diriltmek), imâte (öldürmek) ve tasvir (eşyaya şekil vermek) gibi sıfatlardır. Bazı kelamcılar, bu fiilî sıfatları da Cenâb-ı Hakk’ın Tekvin sıfatı içerisinde mütalaa etmişlerdir.

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri (v. 150/ 767), Cenâb-ı Hakk’ın fiilî sıfatları ile ilgili olarak Fıkhu’l-Ekber adlı eserinde şöyle söylemektedir:

“Yüce Allah, fiili ile ezelde faildir. Fiil O’nun ezelî sıfatıdır. Fâil, Yüce Allah’ın kendisidir. Allah’ın fiili mahluk değildir, mef’ûl ise mahluktur.”[1]

Sünnî kelâm mezhebini geliştiren önemli âlim Ebu’l-Muîn en-Nesefî de (v. 508/1115) Cenâb-ı Hakk’ın fiilî sıfatları ile ilgili olarak Bahru’l-Kelâm adlı eserinde şöyle söyler:

“Fiilî sıfatlar, Cenâb-ı Allâh’ın Zâtî ve Sübûtî sıfatları gibi ezelî ve kadîm olup Zâtının ne aynı ne de gayrıdırlar.”[2]

Hanefî fakihi, muhaddis, müfessir ve kıraat âlimi Ali el-Kârî (v. 1014/1605), Fıkhu’l-Ekber şerhinde, “Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, Zâtî, Sübûtî, Selbî ve Fiilî sıfatlarını bilemeyenlerin tam bir mümin olamayacaklarını[3] ifade etmektedir.

Şimdi, fiilî sıfatları, anlam dairelerinde kalarak Allâh’ın (cc) izni ve inayeti ile görmeye çalışacağız:

1. Tahlîk (Yaratma)

Halk, “yaratma, yokken var etme” demektir. (اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ) “Dikkat edin, yaratmak da emretmek de yalnız Allâh’a mahsustur” (Araf, 7/54) ayet-i kerimesi mutlak bir ifadeyle, eşyayı varlık dünyasına çıkaranın ve şeklini belirleyenin, Cenâb-ı Allâh olduğunu ilan eder. Kur’ân-ı Kerîm’de, “mutlak yaratmadan” söz eden çok sayıda âyet-i kerîme yer almaktadır. “Halk / Yaratma” kelimesi, çeşitli türevleriyle birlikte, Kur’an-ı Kerîm’de 261 defa geçmektedir. “Halk” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de, eşyanın bilhassa görünen dış yüzü için kullanılırken, aynı anlama gelen “hulk” kelimesi, karakter, ahlâk ve seciye anlamlarında iç yapı için (Şuarâ, 26/137; Kalem, 68/4) kullanılmaktadır.

اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَیْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

Allah, sizi yaratan, (yarattıktan) sonra da size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra diriltecek olandır. Bunlardan herhangi birisini, Allah’a ortak koştuklarınız yapabiliyorlar mı? Allâh, (her türlü noksanlıktan) münezzehtir ve yücedir.” (Rum, 30/40)

İmam Buhari, Sahih’indeki “Kitâbu’t-Tevhîd” bölümünün başlığını, “Göklerin, yerin ve bunlardan başka mahlukların yaratılmaları hakkında gelen haberler” olarak belirledikten sonra, şerî itikâdın tahkimini şu şekilde formüle etmektedir:

Yaratma, Yüce Rabbin fiili ve emridir. Rab, sıfatları, fiilleri ve emirleri ve kelamı ile Yaratıcıdır, Mükevvindir. O yaratılmamıştır. O’nun fiilleri, emirleri, yaratması ve tekvîni ile meydana gelen şeyler ise mef’ûldür, mahlûktur ve mükevvendir.[4]

Rububiyyetin en önemli özelliklerinden bir tanesi de yaratma faaliyetidir. Allah (cc), kâinatı yaratmadan önce, kalemi ve levh-i mahfuzu yaratmış, vuku bulacak her şeye dair bilgiyi levh-i mahfuza yazmıştır.

İmran b. Husayn, Resülullah’ın (sas) şöyle dediğini işittiğini rivayet etmektedir:

“(Ezelde) Allâh vardı ve Allâh’tan başka bir şey yoktu. Allâh’ın Arşı (yaratıldığında), su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allâh, gökleri ve yeri yarattı. Sonra Allâh, (levh-i mahfuzda) kainatın tamamını takdir ve tespit edip yazdı.[5]

Bu hadis-i şerîf, yoktan yaratmanın, şerî açık bir delilidir.

2. Terzîk (Rızıklandırma)

Rızık” kelimesi, “dünyevî-uhrevî bağış, pay ve nasip, canlıların kendisiyle gıdalandıkları şeyler” manasına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de “rızık” kelimesi, farklı şekillerde 123 defa geçmektedir. Allâh’ın (cc), canlıları rızıklandırması, maddi, manevi ve uhrevi şekillerde gerçekleşmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın Rezzâkiyet hakikati, Kur’an-ı Kerim’de beş yerde (خَيْرُ الرَّازِقٖينَ) “Rızıklandıranların en hayırlısı” (Mâide, 5/114; Hac, 22/58; Müminûn, 23/72; Sebe, 34/39; Cuma, 62/11) şeklinde beyan edilmektedir.

 (اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ) “Şüphesiz rızkı veren, o çok şiddetli kuvvet sahibi Allah’tır” (Zâriyât, 51/58) âyeti, bütün canlıların hayatta kalabilmeleri için gerekli maddi-manevî gıdaların oluşturulması ve dağıtımının, Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu ilan etmektedir. Âyet-i kerimede geçen “Rezzâk” kelimesi, mübalağalı ism-i fail olup, Cenâb-ı Hakk’ın, “rızkı, peş peşe ve bol bir şekilde veren, rızık verme sorumluluğunu üstlenen, her canlıyı hayatta ve ayakta tutacak rızık çeşitlerini temin ve tevzi eden” olması demektir. Cenâb-ı Hak, bu muhteşem icraatını, bir diğer ayet-i kerimede şu şekilde tafsil buyurur:

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهٖ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصٖيدِ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضٖيدٌ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِهٖ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ

Gökten bereketli bir yağmur indirip, onunla bahçeler ve (taneli) biçilecek ekinler bitirmekteyiz. Bir de tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş (göğe doğru) uzayan hurma ağaçları. Bunlar, kullara rızık içindir. O yağmurla (bitkileri kurumuş), ölü bir memlekete hayat vermekteyiz. İşte (öldükten sonra dirilip kabirlerden), çıkış da böyledir.” (Kâf, 50/9-11)

Ayet-i kerimede, icmali bir şekilde sayılıp işaret edilen gıdalar, Cenâb-ı Hakk’ın bütün canlılara hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için vermiş olduğu, genel ve bilhassa da maddi rızık çeşitleridir. Bir de manevi rızık vardır. “Hidayet, Kur’ân-ı Kerîm’in kendisi, ilim, iyilik, güzellik, marifetullah, muhabbetullah, amel-i salih, güzel ahlâk, vb.” gibi. Manevi rızık içerisinde de en has ve en kıymetli rızık ise, Cenâb-ı Hakk’ın mümin bir kulun kalbine Nûr ism-i şerîfi ile vermiş olduğu hidayet aydınlığıdır.

Cenâb-ı Hakk’ın ulvî sıfatlarından (الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ), “Rahmân” ve “Rahîm” kelimeleri birlikte olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de altı yerde (Fatiha, 1 ve 3; Bakara, 2/163; Neml, 27/30; Fussilet, 41/2; Haşir, 59/22) zikredilir. Cenâb-ı Hakk’ın bu sıfât-ı ulyâsı, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamında ise 119 yerde zikredilmektedir. Her iki isim aynı kökten türemiştir ve mübalağa ifade eder. Ancak “Rahmân” kelimesi, daha şümullü ve kapsam itibarı ile daha geniş, “Rahîm” kelimesi ise daha özeldir. “Rezzâk” ism-i şerîfi ve diğer esmâ-i hüsnâ ile anlam birliği içerisinde olan her iki isim, Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük merhamet sahibi olduğunu ilan eder. “Rahîm” ismi ise, Cenâb-ı Hakk’ın bilhassa önemsiz gibi görünen isteklerimizi dahi karşılayacağını taahhüt eder.

Hz. Enes’in (ra) rivayeti ile, Efendimiz (sas), basit gibi görünen ihtiyaçlarımızı, evde bitmiş olan tuzun dahi, Rabbimizden talep edilebileceği edebini bizlere şöyle öğretir:

Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabb’inden istesin. Tuza, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin.[6]

Şimdi aktaracağımız ayet-i kerime, yukarıdaki ayet-i kerimeler gibi, bütün insanların ve canlı türlerinin, her türlü rızkının Rabbânî bir taahhüt ve Rabbânî bir icraat altına alınmış olduğunu, rızık konusunda Cenâb-ı Hakk’a güven duyulması gereğini şöylece beyan eder:

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı (ile ilgili icranın gerçekleştirilmesi) ancak Allah’a aittir. Onların (rızıklarının) duracak yerlerini de emanette kaldıkları yeri de O bilir. Bunların hepsi Levh-i Mahfuz’da yazılıdır.” (Hud, 11/6)

Bu ayet-i kerime, Şanı yüce Allah’ın, her canlı-cansız varlığın rızkını kendisinin verdiğini, bu varlıkların beslenip gelişmesinin Allah’a ait olduğunu beyan etmektedir.

Konu ile ilgili, Efendimiz (sas) döneminde vuku bulan şu hadise oldukça ilginçtir:

Zeyd b. Eslem’in rivayetine göre, Eşarîlerden (bir aşiret ismi) olan Ebu Musa, Ebu Malik ve Ebu Âmir, kendi kabilelerinden bir grup ile birlikte hicret edip, Resülullah’ın (sas) huzuruna geldiklerinde, azıkları da bitip tükenmişti. Aralarından birisini yiyecek istemek üzere Resülullah’a (sas) gönderdiler.

Bu kişi, Peygamberimizin kapısına ulaştığında Efendimiz’in (sas):

Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı ancak Allah’a aittir. Onların duracak yerlerini de emanet edilen yerlerini de O bilir. Bunların hepsi Levh-i Mahfuz’da yazılıdır.” (Hud, 11/6) ayetini okuduğunu işitti. Bu ayet-i kerimeyi duyan adam içinden şöyle dedi:

Şüphesiz ki Eşarîler, Allah için diğer canlı varlıklardan daha değersiz değildirler.

Bu düşünce ile, yiyecek talebi için Resülullah’ın (sas) huzuruna girmeye gerek görmedi ve geri döndü. Arkadaşlarına vardığında şöyle dedi:

Müjdeler olsun sizlere ki, imdadınıza yetişildi.

Onlar da bu adamın Resülullah (sas) ile konuştuğunu, Hz. Peygamber’in (sas) yiyecek göndermek için söz verdiğini zannediyorlardı. Tam bu sırada, içi ekmek ve et dolu bir kabı, iki kişinin taşıyarak getirdiğini gördüler. Diledikleri kadar o yemekten yediler. Daha sonra biri diğerine:

Keşke, biz kalan bu yiyeceği, ihtiyacını gidersin / yesin diye Resülullah’a (sas) geri göndersek” dedi ve iki adama şöyle dediler:

Haydi bu yemekten kalanını, Resülullah’a (sas) geri götürün. Çünkü bizler bundan ihtiyacımızı karşıladık.

Sonra Resülullah’a (sas) varıp, şöyle dediler:

Ey Allah’ın Resulü! Bize göndermiş olduğun o yiyecekten, daha bol ve daha lezzetlisini yemedik.

Hz. Peygamber (sas):

Ben size yiyecek bir şey göndermedim ki!” dedi.

Ona, yemek talebi için kendi arkadaşlarını gönderdiklerini söylediklerinde, Resülullah (sas) o kimseye bu durumu sordu. Bu kişi de Efendimiz’den (sas) duyduğu ayet-i kerimeyi ve arkadaşlarına rızkın geleceğini söylediğini bildirince Resülullah (sas):

Bu, Allah’ın size rızık olarak verdiği bir şeydir” buyurdu.[7]

Ebu Useyd’e sorulmuş:

Nasıl ve nereden rızıklanmaktasın?” O da:

Sübhanallah, Allahu Ekber” diye hayretini belirtmiş ve şöyle demiş:

Şüphesiz Allah, köpeğe dahi rızık verir. Ebu Useyd’e mi rızık vermeyecek?

Hatim el-Asamm’e:

Rızkın nereden, ne yersin?” diye sorulmuş. O da:

Rızkım Allah’tan gelendir” diye cevap vermiş. Kendisine:

Allah semadan, senin üzerine dinar (lira) ve dirhem mi (kuruş) indiriyor?” diye sorulmuş. Bu sefer şöyle demiştir:

Semadan başka, diğer varlıklar yine O’nun varlıkları değil midir? Ey adam! Şu yerler O’nundur, gökler de O’nundur. Eğer O, benim rızkımı semadan vermeyecek olursa, şüphesiz bana rızkımı bu defa yerden gönderir. Zorlukta da kolaylıkta da bütün bu mahlukatı da beni de rızıklandıran Allah olduğuna göre, nasıl olur da fakir düşmekten korkarım? O ki bütün mahlukatın rızkını vermeyi üstlenmiştir. Çöldeki kertenkelenin de denizdeki balığın da…[8]

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ

Ne kadar canlı vardır ki, (zafiyetlerinden dolayı) rızkını taşıyamaz / toplayamaz. (Halbuki hem) Onları (hem de rızık darlığı çekmekten korkan) sizleri rızıklandıran Allah’tır. O, Semî’dir (Bize kim rızık verecek? sözünüzü tam olarak işitendir), Alîm’dir (rızıklarınızın nereden olacağını da tamamıyla bilendir).” (Ankebut, 29/60)

Bedîüzzaman Hazretlerinin, Şualar isimli eserinde, bu âyet-i kerîme münasebeti ile belirttiği gibi, “rızkı tedarik edemeyen, âciz ve iktidarsız zayıf varlıkların rızıklarını umulmadık yerden, belki gaybdan, belki hiçten, meselâ, denizin dibindeki böceklere ve bütün yavrulara umulmadık yerlerden, âdetâ sırf gaybdan, bilfiil tekeffül ederek vermekle, rızıklandıranın Allâh (cc) olduğu ispat ve ilân edilmektedir.”[9]

Rezzâk” kelimesi, Allâh’ı (cc) isimlendiren has isimlerden olduğu için, insanlar bu isimle isimlendirilemezler.

3. İnşâ (Yaratmaya İlk Başlayış)

“Yaratmaya ilk başlayış” anlamına gelen “inşâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de daha çok, “canlıların ve insanların yaratılışı” ile ilgili olarak beyan edilmiştir. Şu ayet-i kerimelerde olduğu gibi:

(هُوَ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ) “O (Allâh), sizi topraktan yarattı.” (Hud, 11/61; Necm, 53/32)

(ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَ) “Sonra, bir başka yaratışla, onu (insanı) inşa ettik.” (Müminun, 23/14)

Kur’an-ı Kerîm’deki (النَّشْاَةَ الْاُولٰى) “birinci inşâ / ilk yaratılış” (Vâkıa, 56/62) terkibi, insanın ilk yaratılışını, (النَّشْاَةَ الْاُخْرٰى) (Necm 53/47) ve (النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَ) “sonraki / ikinci inşâ (Ankebût, 29/20) terkibi de “ölümden sonraki yaratılışı” beyan etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, yeniden diriltilme konusunda şüpheye düşen, kalbi hidayet nurunu henüz tam alamamış septik bir zihnin sorduğu, (مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِىَ رَمٖيمٌ) “Bu çürümüş kemikleri kim hayatlandıracak?” sorusuna, inşâ itibarı ile çok net ve muknî bir tarzda şu cevabı verir:

(قُلْ يُحْيٖيهَا الَّذٖى اَنْشَاَهَا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلٖيمٌ) “De ki, onları ilk defa inşa eden diriltecektir. O, her tür yaratma eyleminin bilgisine sahiptir.” (Yasin, 36/78-79)

4. İbda’ (Eşsiz ve Örneksiz Şekilde Yaratma)

İbda” kelimesi, “yeni ve güzel bir şeyi ilk defa eşsiz şekilde meydana getirme, örneği olmaksızın yaratma, zaman ve mekân kaydı bulunmaksızın bir şeye varlık kazandırma” anlamlarına gelmektedir. Bu kelimenin dayandığı el-Bedî’ ismi, Allah’ın (cc) esmâ-i hüsnâsındandır.

 Her türlü noksan sıfattan münezzeh Cenâb-ı Hak, Zâtında eşsiz, sıfatlarında, hükümlerinde ve icraatında asla benzeri ve dengi olmayandır. Allah (cc), bütün mevcudatı eşsiz bir şekilde ve en sanatlı hali ile yaratandır.

El-Bedî’ ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de iki ayette zikredilmektedir. Birincisinde Cenâb-ı Allâh’ın, mevcudatı hiç yoktan, tek bir emir ile yaratması hususu beyan edilmektedir ve şöyledir:

بَدٖيعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِذَا قَضٰى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونَ

O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.” (Bakara, 2/117)

Diğer ayet-i kerimede ise, yerin ve göklerin örneksiz bir şekilde yaratılışına, Cenâb-ı Hakk’ın vahdaniyetine, yaratıcılığına ve sonsuz ilmine şu şekilde dikkat çekilir:

بَدٖيعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌ وَخَلَقَ كُلَّ شَیْءٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ

O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki, her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Enam, 6/101)

El-Bedî’ ismi, Allah’ın zât, sıfat ve fiilleri açısından hiçbir varlığa benzemediğini, Allah’ın kemâlinin idrak edilemeyecek kadar ulvî olduğunu ifade eder. Allah Teâlâ, ezelen ve ebeden mutlak Bedî’dir.

Hz. Enes’ten (ra) rivayete göre, Resülullah (sas), mescide girdiğinde bir adamı namaz kıldıktan sonra, şu şekilde dua ederken gördü:

اللَّهُمَّ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ الْمَنَّانُ بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ ذَا الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ

Ey Allah’ım, senden başka ilah yoktur, ancak sen varsın, sen bol bol verensin. Ey göklerin ve yerin yoktan var edicisi, Ey Celal ve ikram sahibi.

Bunun üzerine Resülullah (sas) yanındakilere:

Onun, Allah’a ne ile dua ettiğini biliyor musunuz?” diye sordu ve arkasından kendisi şöyle cevapladı:

O kimse, Allah’a ism-i azam duası ile dua etmiştir. Bu ismi ile dua edildiğinde, Allah kabul eder ve bu dua ile istenildiğinde, Allah verir.[10]

Bir Müslüman, ihlâsla ve inanarak yukarıda yer alan bu ism-i azam duasına devam etse, maddî ve manevî işlerinde başarılı olur, sıkıntı ve stresten kurtulur, dileklerine kavuşur, duaları kabul olur.

5. Sun’ (Allah’ın Sanatı)

Sun’ kelimesi, “sanatkârane iş yapma” demektir. Sun’ kelimesi kökünden türeyen Sâni’ kelimesi ise Allah’ı (cc) nitelemekte, O’nun yapmış olduğu bütün fiillerin, akıllara durgunluk verecek derecede sanatlı olduğunu ifade etmektedir.

(صُنْعَ اللّٰهِ الَّذٖى اَتْقَنَ كُلَّ شَیْءٍ) “(Bu) Her şeyi sapasağlam yapan, Allah’ın sanatıdır.” (Neml, 27/88)

Bu ayet-i kerimede, Allâh’ın (cc) bütün fiillerinin sanatlı olduğu, O’nun asla abes bir fiili bulunmadığını beyan eder. Ayet-i kerime, belirtmeye çalıştığımız bu hususu, ayrıca (اَتْقَنَ) “bir fiilin sapasağlam icra edilmesi” kelimesi ile de pekiştirmektedir. Çünkü (اَتْقَنَ) fiili, kainatta bilhassa da belirli cüzlerin bir araya getirilmesi ile oluşan mürekkep varlıklar ve cisimler için kullanılmaktadır. Bu da canlı-cansız bütün varlıklarda, Cenâb-ı Hakk’ın sanatlı ve incelikli faaliyetinin, müşahede edilebilmesi ve görülebilmesi, O’nun varlığı ve birliğinin, gören gözlere, duyan kulaklara ve akleden kalplere güneş gibi gösterilmesi demektir.

Cenâb-ı Hakk’ın diğer esmâ-i hüsnâsında ve sıfat-ı ulyâsında olduğu gibi, bu fiilî sıfatının da insanda hassas, dengeli ve ahenkli ölçülerde tezahür etmesinin adı “sanat”tır. Allâh (cc), tüm varlıktaki uyumun, görkemin ve sanatın sahibidir. Bu açıdan, insandaki sanat düşünce ve pratiğinin kökeni İlâhîdir. Sanat, mutlak olarak Sâni’ Allâh’tan gelen, İlâhî ilhamdan ve hikmetten neşet eden tezahürdür. Sanat, düzen, ahenk ve disiplin üzere temellenen güzelliklerdir. Varlıktaki ritim, uyum ve simetri, insanın sanattan hareketle, Sâni’ ve Musavvir’e ulaşmasının önemli vesilelerindendir.

Cenâb-ı Allâh’ın varlıkta icra ettiği sanat, eşsizliğin, sonsuzluğun, cazibenin, manevi ve ruhsal dinginliğin kaynağıdır. Bu bakımdan Sâni’ (cc), insandaki sanat duygu ve düşüncesini inşa ve ilham edendir. Tabiatta, Allâh’ın (cc) sanatının incelikli yansımaları, bireyin Sonsuz Sani’e yol bulmasına, sanat düşüncesinin doğmasına vesile olmaktadır. Bu bazen sanatlı bir varlık bazen de baharda rengârenk süslerini takmış çiçekler olmaktadır. Sanat, yüce, yüksek, bilinçli, sınırsız, iradî ve amaçlı bir etkinlik, onun ürünü de sanat eseridir. Bir adım daha ileri götürürsek, gerçek sanat, Mutlak’ın varlıktaki tezahüründen hareketle, müşahedeye dayalı bir şekilde hakikate vasıl olmadır.

Eş‘arî kelâmcısı ve Şâfiî fakihi İmam Gazzalî Hazretleri (v. 505/1111), İhya-i Ulumi’d-Din kitabında, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki sanatlı fiilleri ile ilgili olarak şöyle söylemektedir:

“Allah Teâlâ’nın göklerde ve yerde yaratmış olduğu şeylere dikkatle bakılırsa, uzun uzun düşünülürse, orada ne bir fazlalık ve eksiklik ve ne de sanatta bir gevşeklik görülemez. Allah’ın kulları arasında paylaştırdığı rızık, ecel, sevgi, üzüntü, âcizlik, kudret, iman, küfür, taat ve mâsiyetin hepsinin katıksız bir adalet olduğu, içinde zerre kadar zulüm bulunmadığı görülür. Bu, uygun olan bir şekilde meydana gelen hak bir tertiptir. İmkânda, asla bundan daha güzeli, daha tamamı, daha mükemmeli yoktur.[11]

Tanzimat devri devlet ve fikir adamı, gazeteci ve şair Ziya Paşa (1829-1880), bir terci-i bendinde, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki sanatı ile ilgili olarak şu mısraları terennüm eder:

Muazzam sanatı karşısında, akılların hayrete düştüğü Allâh’ı, bütün noksan sıfatlardan tenzîh ve tesbîh ederim![12]

6. İhya (Diriltme) ve İmâte (Öldürme)

Kur’ân-ı Kerîm’de “diriltme” anlamına gelen “ihyâ” kavramı fiil sîgalarıyla kırk yedi yerde, “Muhyî” ism-i şerifi de Zât-ı ilâhiyeye izâfe edilerek iki yerde geçmektedir. Bu âyetlerde “ihyâ” kelimesi, “canlandırmak, yeniden diriltmek (Necm, 53/44; Hac, 22/66 vd.), yağmur vasıtasıyla yeryüzünü canlandırmak (Bakara, 2/164; Nahl, 16/65 vd.), manen ölü kalpleri ilâhî hidayetle hayata döndürmek (Enfâl, 8/24) ve iman edip salih amel işleyenleri hem bu dünyada hem de âhirette ebedi saadete kavuşturmak (Nahl, 16/97)” gibi anlamlar örgüsünde kullanılmaktadır.

Allâh’ın (cc), kendisine saltanat ve mülk vermesi ile şımararak böbürlenen ve Rab konusunda kendisi ile tartışan Nemrut’a Hz. İbrahim’in (as), ilk söylediği, “Benim Rabbim diriltir ve öldürür” (Bakara, 2/258) olmuş, putperest kavmine Allah’ı (cc) tanıtırken de “Beni öldürecek ve yeniden diriltecek olan O’dur” (Şuarâ, 26/81) cevabını vermiştir.

Kur’an’da “ihyâ” fiilinin geçtiği birçok âyette “öldürme” anlamına gelen “imâte” fiili de yer almaktadır. “İmâte” fiili, çeşitli halleri ile 164 yerde geçer. Ayet-i kerimelerde beyan buyurulduğu üzere, “her nefis ölümlüdür.” (Âl-i İmrân, 3/185; Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57). “Öldüren de dirilten de Allah’tır.” (A’râf, 7/158; Müminûn, 23/80; Necm, 53/44 vd.).

Muhyî ve Mümît isimleri, Tirmizî ve İbn Mâce’nin esmâ-i hüsnâ listesinde bulunmaktadır. Allah’a izâfe edilen “ihyâ” ve “imâte” kavramları, Cenâb-ı Hakk’ın “hayatı ve ölümü yaratması” manasına gelmektedir. Her iki fiilin beraberce kullanıldığı bir ayet-i kerime şu şekildedir:

اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْغَفُورُ

Allâh, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk, 67/2)

En temel nimet, hayattır. Çünkü, hayat olmasaydı dünyada hiç kimse nimetlerden istifade edemezdi. Hayat, ahiret nimetleri arasında da birinci sıradadır. Ölüm ise bir yokluk olmayıp, ruhun sadece beden ile ilişkisini kesip, ayrılmasıdır.

7. Tasvir (Eşyaya / Varlığa Şekil Verme)

Tasvîr” kelimesi, “her bir varlığa / eşyaya özel bir suret / şekil verme, başka varlıklardan ayırt edilmesini sağlayan bir yapı kazandırma” anlamına gelmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Cenâb-ı Hakk’ın “esmaü’l-hüsnâ”sından, “bütün varlıklara şekil ve suret veren” anlamında (الْمُصَوِّرُ) “Musavvir” kelimesi bir ayette (Haşr, 59/24) zikredilmektedir. Bu isim, “varlıkları şekillendiren” anlamına gelmektedir.

Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı[13] hadis-i şerifinde ise, insanın düzgün ve yaratılışı tam bir varlık halinde suret verildiğine dikkat çekilmiştir. Şayet hadîs-i şerifteki “suret” kelimesi, “sıfat” anlamında şeref sudur olmuş ise, Allah’ın (cc) insanı kendi Zâtında bulunan sıfat-ı ulyâsının bir gölgesi gibi, “hayat, ilim, görme, işitme, vb” sıfatlarla şekillendirmesi, Allah’ın (cc), Âdem’in (as) suretini kendi ism-i şerîfine izâfe ederek, Âdem’in şahsında bütün insan türüne şeref bahşetmesi anlamına gelir.[14]

Şu hadis-i şerif, yukardaki anlamı destekler niteliktedir:

Yüzü kötülemeyin. Çünkü Allah Teâlâ, Adem’i Rahman’ın suretinde yaratmıştır.[15]

Bu hadis-i şeriflerin nasıl anlaşılması gerektiği hususunu İmam Gazzalî Hazretleri İlcâmu’l-Avâm an İlmi’l-Kelâm adlı eserinde şu şekilde ifade etmektedir:

“Her mümin bilmelidir ki, suret lafzı, Allah Teâlâ için cisimleştirme sebebi değildir ve olamaz. Allâh Teâlâ bu tür benzetmelerden münezzehtir. “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” hadisine, tenzihî şekilde kalben inanan mümindir. Buradaki asıl manayı ortaya çıkarmaya çalışma yanlış olur. Çünkü bir mümin için, bu mevzular kendi takatinin üzerindedir ve bu tür müteşabih konulara dalmamakla emrolunmuştur. Dolayısı ile bir mümine lazım olan itikat, hiçbir şey dengi ve benzeri olmayan Allâh Teâlâ’nın azamet ve celâline layık bir mananın murat buyurulduğuna itikat etmesidir.”[16]

Sonuç

Bu yazı silsilemizde, en baştan itibaren, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin izni ve inayeti dairesinde, O’nun Tenzîhî ve Selbî sıfatlarından; Vücut (mümkünü’l-vücut olan biz insanlardan ve diğer canlılardan bütünü ile farklı, varlığı zorunlu yani Vâcibu’l-Vücud olması), Kıdem (Ezeli olması, evveli olmaması), Bekâ (Ebedi olması, sonu olmaması), Muhalefetün-lil-havâdis (Allâh’ın Zâtının, mahlukatın zatlarına, Yüksek Sıfatlarının da mahlukatının sıfatlarına benzememesi), Kıyam binefsihî (Varlığının devamının zatından olması, başkasının yardımıyla olmaması) ve Vahdaniyet (Bir olması, ortağı bulunmaması) konularına yer verdik.

Cenâb-ı Hakk’a ait Zâtî ve Sübûtî Sıfatlardan, “Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Tekvin, Sem’, Basar ve Kelâm” bahislerini, Cenâb-ı Hakk’a ait Haberî Sıfatlardan, “İstiva, Vech, Yed, Nüzul, İtyân ve Mecî” kavramlarını, Cenâb-ı Hakk’a Ait Fiilî Sıfatlardan, “Tahlîk, Terzîk, İnşâ, İbda’, Sun’, İhyâ, İmâte ve Tasvîr” konularını anlamaya çalıştık.

(قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّمَا اَضِلُّ عَلٰى نَفْسٖى وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحٖى اِلَیَّ رَبّٖى اِنَّهُ سَمٖيعٌ قَرٖيبٌ) “De ki: Eğer ben yanılırsam, ancak kendi nefsimin aleyhine (cezası bana olacak şekilde) yanılmış olurum. Eğer doğru yolu bulmuşsam, bu da Rabbimin bana vahy vermesiyledir. Çünkü O, Semî’dir (size söylediklerimi işitiyor, hem bana hem size) Karîb’dir (Allah (cc), idrakleri aşkın, eşsiz, benzersiz ve tarifsiz bir şekilde bizlere şah damarımızdan daha yakındır, uzak değildir)” (Sebe, 34/50) fehvâsınca, konu tahlili esnasındaki bütün doğrular ve güzellikler Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden, varsa bütün yanlışlıklar da nefsimdendir. Doğrulardan dolayı, Sıfât-ı Ulyâsı ve Esmâ-i Hüsnâsı ile beşer aklı ve havsalasının künhünü asla idrak edemeyeceği Vâcibu’l-Vücûd Celle ve Alâ Hazretlerine, sonsuz hamd ve şükürlerimizi arz eder, yanlışlıklarımızdan dolayı da O’nun Afv u Merhametine sığınırız. Bu ruhânî yolculuğa fikren ve ruhen katılan kıymetli ve değerli okurlarımıza, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden, sağlık, sıhhat ve gönül huzuru dileriz.

Salât u Selâm

Allâhım! Hâcetlerimizi, sâdece senden talep ediyoruz. Şâhitlik ederiz ki sen kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allâh’sın. Birsin. Doğmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri olmayan, her şey kendisine muhtaç, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed’sin.

Ey Zâtı kavranmaktan münezzeh, Zâtında ve sıfatlarında eşsiz, Ey Yüce, Ey Hak, Ey Ezelî, Ey Ebedî, Ey Dehrî, Ey Dâimî, Hiç Ölmeyen, Hep Diri, Her şeyin Tek İlâhı.

Ey semaları yaratan, gizli ve aşikârı bilen, Rahmân ve Rahîm, Hayy, Kayyûm, kulun fiiline göre hak ettiği cezâ veya mükâfâtı hakkıyla veren Deyyân, çok merhametli, çok acıyan Hannân, kullarına hadsiz hesapsız nimetler veren, sınırsız iyilik ve ihsanda bulunan Mennân, mal ve mülk, her şey neticede kendisine kalacak olan Vâris, yücelik, büyüklük, ululuk, azamet ve cömertlik Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm Allâh’ım. Yaratılmışların kalpleri senin kudret elindedir. Onlarda dilediğin şekilde tasarruf edersin. Dilediğine hayır verir, dilediğinden de şerleri giderirsin.

Allâhım! Kötü gördüğün her şeyi kalbimizden silmeni, bunların yerine haşyetini, sevgiden kaynaklanan korkunu, mârifetini ve muhabbetini, emniyet, afv u ve âfiyetinle kalbimizi doldurmanı senden talep ediyoruz. Bizlere rahmetler ve bereketler ihsan et, doğruyu ve hikmeti ilhâm et.

Allâhım! Senin azamet ve heybetinden korkanların ilmini, Zâtına yönelenlerin yönelişini, yakîn sâhiplerinin ihlâsını, sabredenlerin şükrünü, sadık kullarının tövbesini bizlere nasip et.

Allâh’ım! Arş’ının rükünlerini dolduran Zâtının hatırına, Seni nasıl bilmemiz gerekiyorsa marifetinin hakikatini, biz bilinceye kadar kalbimize lütfetmeni istiyoruz.

Allâh Teâlâ, nebilerin sonuncusu, resullerin imamı olan efendimiz Muhammed’e ve onun âline, ashabına, salât eylesin. Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamd olsun. Mahlukatının ve Arşının ağırlığı, kelimelerinin sayısı ve tamamen hoşnutluğunla, bütün âlemlerde efendimiz İbrahim’e salât, merhamet ve bereket ihsan ettiğin gibi, efendimiz Muhammed’e ve onun âline de salât eyle. Şüphesiz sen methedilmeye layık azamet ve şeref sâhibisin.

Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Ze’l-Celâli ve’l-İkrâm.

وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهٖ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّا اُولُوا الْاَلْبَابِ

İlimde yüksek payeye erenler, ‘Biz Ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. (Bu inceliği) Ancak tam akıl sahipleri düşünüp anlar.

(Ali İmran, 3/7)

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Kudret ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde (bir yüceliğe sahip)tir. O’nun bütün elçilerine selam olsun. Hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

(Saffât, 37/180-182)

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Onların duaları, ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleri ile sona erer.

(Yunus, 10/10)


[1] Ali el-Kârî, Kitâbu’l-Fıkhi’l-Ekber ve Şerhuh, s. 23, Dâru’l-Kütübi’l-Arabi’l-Kübrâ, Mısır, trsz.

[2] Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Bahru’l-Kelâm (Maturidi Akaidi), s. 33, (Terc. Ramazan Biçer), Gelenek Yayınları, İstanbul-2010.

[3] Ali el-Kârî, Kitâbu’l-Fıkhi’l-Ekber ve Şerhuh, s. 22.

[4] Buhari, Tevhid, 27.

[5] Buhari, Tevhid, 22 (7418); Müslim, Kader, 2/16 (2653).

[6] Tirmizî, Daavât, 133 (3604).

[7] Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl fî Ma’rifeti Ehâdîsi’r-Rasûl, Mektebetu’l-İmam Buhârî, Kahire-2007, C. 2, s. 791 (216. Asıl).

[8] Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkami’l-Kur’ân, (Tahkik: Abdulmuhsin et-Türkî), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-2006, C. 12, ss. 72-73.

[9] Bedîüzzaman Said Nursî, Şualar, s. 158, Envar Neşriyat, İstanbul, trsz.

[10] Tirmizi, Daavât, 100 (3544);

[11] İmam Gazzâlî, İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn, 4/474, (Terc. Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yayınevi, İstanbul-2011.

[12] Ziya Paşa, Harâbât, 2/17, Matbaa-i Âmire-1291.

[13] Buhari, İstiʾẕân, 1 (6227); Müslim, Birr, 115 (2841); Müslim, (2612); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/519 (10743).

[14] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî bi Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, 14/129, (Tahk. Abdurrahman b. Nâsır el-Berrâk, Ebu Kuteybe Nadr Muhammed el-Firyabî), Dar-ü Tayyibe, Riyad-2005.

[15] İbnu Ebi Asım, Sünne, s. 362 (Hadis no: 529), Dâru’l-Hamîd, Riyad-1998.

[16] İmam Gazzali, İlcâmu’l-Avâm an İlmi’l-Kelâm (Halkın Kelâmî Tartışmalardan Korunması), s. 21, (Çev. Sabit Ünal), İzmir İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İzmir-1987.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s