Mutaffifîn Suresi ve Ahlâk-ı Hamîdenin Akıbeti

Musa Kâzım GÜLÇÜR

12 / 1 / 2021

İçindekiler

Ebrâr الْأَبْرَار 1

İlliyyûn عِلِّيُّونَ 3

Mukarrebûn الْمُقَرَّبُونَ 5

Naîm نَعِيمٍ 8

Rahîk, Mahtûm ve Misk رَحِيقٍ مَخْتُومٍ مِسْكٌ 10

Tesnîm تَسْنِيمٍ 11

Mücrimler ve Üstünlük Psikolojileri 12

Önceki yazılarımızda, Mutaffifîn Suresi’nin 1 ila 17 arası ayet-i kerimelerinde değinmeye çalıştığımız temel konular şu şekildeydi: “Ölçü ve tartı hassasiyeti, sermayenin eşitsiz dağılımı, yeniden diriltiliş akîdesi, Siccîn, ahireti inkar edenler, kalplerin paslanması, Rüyetullâh’tan mahrumiyet ve ahlâk-ı zemîmenin varacağı kötü akıbet.

Mutaffifîn Suresi ve Ahlâk-ı Hamîdenin Akıbeti” başlıklı bu yazımızda ise, Mutaffifîn Suresi’nin 18 ila 36 arası ayet-i kerimelerinde yer alan, “ebrâr, illiyyûn, mukarrebûn, naîm, rahîk, mahtûm ve tesnîm” gibi bazı temel kavramları görmeye çalışacağız.

Ebrâr (الْأَبْرَار)

كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ ۱۸

18. “Hayır (o kâfirler gibi, olmayın), ebrârın (itaatkâr olan sadıkların) kitapları (amelleri) İlliyyûn’dadır (yedinci kat gökte veya müzeyyen bir kitapta kayıtlıdır).” (Mutaffifîn, 83/18)

Bu ayet-i kerimelerde yer alan temel kavramlardan birisi “ebrâr” kelimesidir. “Hayır işleyen, iyi, itaatkâr ve salih kimse” anlamına gelen “berr” kelimesinin çoğuludur. “Berr” kelimesi aynı zamanda, (اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحٖيمُ)Şüphesiz ki O, (evet) O, (vaadinde sadık) ihsanı bol, çok esirgeyicidir” (Tur, 52/28) ayet-i kerimesinde olduğu gibi, “ihsan eden, hataları bağışlayan, kullarına kolaylıklar ve rahatlıklar veren” anlamında, Allah’ın (cc) en güzel isimlerindendir. “Ebrâr / iyiler” kelimesi, tasavvufta özel bir anlam kazanmış, Hakk’ın hoşnutluğuna ermek için riyâzet ve çile çekmeyi esas olarak kabul eden Allâh dostları zümresine verilen bir isim olmuştur.

Aynı kökten gelen “birr” kelimesi ise, Kur’an-ı Kerim’de, “her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık” gibi manalarda kullanılmıştır. Bu açıdan İslam, iyilikleri ve faziletleri emretmiş, ona teşvik etmiş, rezîletleri yasaklamış ve ondan nefret ettirmiştir. İslâm, her zaman ve her yerde insanlara, hayrı tekeffül etmesi ve mutlak iyiliği ile temayüz eder. İyiliklerin temel amacı, Allâh’a (cc) yakınlaşmak, ruh yüceliğine ermek ve kötü huylardan arınmaktır.

Mâtürîdiyye mezhebinin kurucusu, müfessir ve fakih İmam Mâtürîdiyye (v. 333/944), Te’vîlâtü’l-Kur’ân’ında şöyle söylemektedir: Allah Teâlâ burada (الْأَبْرَارِ)ebrâr” kelimesini, daha önce yedinci ayette geçen (الْفُجَّارِ)füccâr” kelimesine karşılık olmak üzere kullanmıştır. “Füccâr” kelimesi o ayette, “din gününü inkâr edenler” olarak tavsif edilmişti. “Din gününü inkâr etme” kâfirlerin ilk mertebesidir. Eğer “füccâr” ile “küffâr” kastedilmiş ise, “ebrâr” ile de “iman eden müminler” kastedilmiş olur. O yüzdendir ki “ebrâr”dan maksadın “bizzat müminler” olduğu söylenmiştir.[1]

Yine İmam Mâtürîdiyye’ye göre, “iyi kimse”, kendisinden istenileni esirgemeyip veren, yapılan davete icabet eden kimse demektir. Kişi, Allah’ın kendisini davet ettiği tevhidi benimseyip, yasaklarından da tam anlamıyla kaçınınca, o kişi iyilerden (ebrâr) olur.[2]

Bakara Suresi’nin bir ayetinde (Bakara, 2/177), “birr” terimin muhtevasına giren müspet nitelikler, İslam’ın altı temel itikat konusu (Allâh’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere iman), Allâh’ın emir ve rızasına uygun şekilde mali yardımlarda bulunma, namaz ve zekât ibadetlerini yerine getirme, sözleşmelere riayet etme, en zor ve sıkıntılı zamanlarda bile sabırlı ve metanetli olma şeklinde beyan edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde görüldüğü gibi, bu ayet-i kerimede de daha çok önde gelen erdemlerin sıralandığı, muhtevası da sınırlandırılmadığı için iyiliğin; iman, ibadet ve ahlâka dair bütün güzel hasletleri kapsayacak genişlikte bir kavram olduğu görülür.

İlliyyûn (عِلِّيُّونَ)

وَمَا أَدْرَاكَ مَا عِلِّيُّونَ ۱۹ كِتَابٌ مَرْقُومٌ ۲۰

19. Bildin mi, İlliyyûn nedir? 20. O, (güzelce) yazılmış bir kitaptır. (Mutaffifîn, 83/18-20)

Bu ayet-i kerimelerde yer alan temel kavramlardan birisi de (عِلِّيُّونَ)İlliyyûn” kelimesidir. Bu kelime, müfessir, tarihçi, muhaddis ve fakih Muhammed b. Cerîr et-Taberî’nin (v. 310/923) Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân’ında tâbiî Ka’bu’l-Ahbâr (v. 32/652), Tâbiî Mücâhid b. Cebr (v. 103/721), Tabiî Katâde b. Diâme (v. 117/735) ve Sahabi Abdullah b. Abbas’tan (v. 68/688) naklettiği bir görüşe göre, “yedinci kat gök” anlamına gelmektedir.[3]

Taberî’nin, Katâde b. Diâme ve Ka’bu’l-Ahbâr’dan naklettiği bir başka görüşe göre ise, “illiyyûn” ile kast edilen Arş’ın sağ ayağıdır. Ka’b’ın aktardığına göre, müminin ruhu alındıktan sonra yukarıya çıkarılır. Göğün kapıları ona açılır. Melekler onu sevinçle karşılarlar. Sonra onu alıp Arş’a kadar ulaştırırlar. Arş’ta, o ruh için bir kağıt çıkarılır. O ruhun da bilgisi ile kıyamet gününde hesaba çekilmekten kurtulacağını beyan eden bir yazı yazılır. Sonra mühürlenir. Allâh’a yaklaştırılmış olan melekler de buna şahit olurlar. Bu izaha göre, “ebrârın (itaatkâr olan sadıkların) kitapları (amelleri) İlliyyûn’dadır” (Mutaffifîn, 83/18) şeklinde tercüme edilen kısım, iyilikte bulunanlar için düzenlenen kurtuluş belgesidir.[4]

Taberî’nin, Tâbiîn devrinin büyüklerinden ve meşhur tefsîr âlimlerinden Dahhâk b. Müzâhim’den (v. 105/723) naklettiğine göre ise, “illiyyûn” ile kast edilen “sidretü’l-müntehâ”dır. Dahhâk bu hususta şunları söylemektedir:

“Müminin ruhu alındığında göğe çıkarılır. Melekler onu alıp ikinci göğe götürürler. Mukarrebler, ikinci göğe en yakın olanlardır. Sonra mukarrebler o ruhu alır üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci göğe götürürler, nihayet sidretü’l-müntehâya varırlar. Buraya sidretü’l-müntehâ denilmesinin sebebi, her şeyin varabildiği en son nokta olduğu içindir. Hiçbir şey, o noktadan öteye geçemez. Melekler mümin ruhun kulunu o noktaya götürünce, “Ey Rabbimiz, bu falan kulundur” derler. Halbuki Allâh, o kulunu onlardan daha iyi bilmektedir. Bunun üzerine Allâh (cc), meleklere o kulun azaptan emin olduğunu beyan eden mühürlü bir belge verir. İşte Allâh’ın (cc), Hayır (o kâfirler gibi, olmayın), ebrârın (itaatkâr olan sadıkların) kitapları (amelleri) İlliyyûn’dadır (yedinci kat gökte veya müzeyyen bir kitapta kayıtlıdır). Bildin mi, İlliyyûn nedir? O, (güzelce) yazılmış bir kitaptır. (Mutaffifîn, 83/18-20) ayetleri bu durumu beyan etmektedir.”[5]

Taberî’nin kendi tanımına göre ise İlliyyûn kelimesinin anlamı, “yüksekler yükseği” demek olup, bu yüksekliğin neresi ve ne kadar olduğu sadece Cenâb-ı Hakk’ın bildiği bir husustur. Taberî, İlliyyûn, yedinci gök, Sidretü’l-Müntehâ ve Arş’ın ayaklarından herhangi birisi olabilir, ancak yedi kat gökten aşağıda olamayacağı bütün alimlerin ittifak ettikleri bir konudur demektedir.[6]

Arap dili ve tefsir âlimi Yahyâ b. Ziyâd el-Ferra (v. 207/822), Meâni’l-Kur’ân’ında, “İlliyyûn kelimesi, nihayeti olmayan, kat kat yüksekliklerdir”[7] derken, Arap dili ve edebiyatı âlimi, müfessir ez-Zeccâc el-Bağdâdî (v. 311/923) ise, Meani’l-Kur’ân ve İ’râbuh adlı eserinde İlliyyûn’un, en yüksek mekan anlamına geldiğini söylemektedir.[8]

El-Keşşâf adlı eserin yazarı ez-Zemahşerî’ye (v. 538/1144) göre de “İlliyyûn”, meleklerle beraber cin ve insanlardan iyi kulların işlediği her amelin yazılıp derç edildiği, büyük hayır defterinin özel ismidir.[9]

Eşarî âlimi Fahrüddîn er- Râzî de (v. 606/1210) Tefsîr’inde, yükseklik, yücelik, genişlik, ziya ve taharet gibi nitelikler, mutluluk alametlerinden olduğu için, iyi kulların kitabının da yücelerin en yücesine konulmasından ve meleklerin de onlara şahitlik yapmasından kastedilen, onları yüceltmek, kadir ve kıymetlerini ortaya koymaktır demektedir.[10]

Tebeu’t-tâbiînin ileri gelenlerinden, muhaddis, zâhid ve fakih Abdullah b. el-Mübârek el-Mervezî’nin (v. 181/797) Kitâbu’z-Zühd’ünde, Damra b. Habîb’den rivayetine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Melekler, bir kulun amelleriyle birlikte semaya doğru yükselirler. Allah’ın dilediği yere ulaşıncaya kadar bu kulun iyi amellerini çok görür ve ne kadar iyi biri olduğunu düşünürler. Sonra Yüce Allah, “Sizler kulumun amellerini kayda geçiriyorsunuz, oysa ben onun içinden geçen şeyleri de bilirim. Bu kulum amellerini ihlas içinde rızamı gözeterek yapmadı. Onun için kaydını Siccîn’de yapın” diye vahyeder.

Yine melekler bir kulun amelleriyle birlikte semaya doğru yükselirler. Allah’ın dilediği yere ulaşıncaya kadar bu kulun iyi amellerini az görür ve ne kadar değersiz biri olduğunu düşünürler. Ancak onlara: “Sizler kulumun amellerini kayda geçiriyorsunuz, oysa ben onun içinden geçen şeyleri de bilirim. Bu kulum amellerini ihlas içinde rızamı gözeterek yaptı. Onun kaydını İlliyyûn’da yapın” diye vahyeder.[11]

Siyaset ve ahlâk nazariyeleriyle tanınan Şâfiî fakihi Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Mâverdî (v. 450/1058), en-Nüketü ve’l-Uyûn adlı eserinde, “İlliyyûn” kelimesi ile ilgili görüşleri beşe indirerek şu şekilde özetlemektedir:

1. Sahabi Abdullah b. Abbas’a göre Cennet anlamındadır.

2. Emevîler devrinde Mekke valiliği yapan sahâbî Abdurrahmân b. Zeyd’e (v. 71/690) göre, “yedinci kat gök”, Katâde b. Diâme’ye göre de müminlerin ruhları bu yedinci kat göktedir.

3. Sahabi Ka’bu’l-Ahbâr’a göre, Arş’ın sağ ayağıdır.

4. Meşhur tâbiî, âlim ve zâhid Hasan Basri’ye (v. 110/728) göre, Allâh’a (cc) yükseliş demektir.

5. Tabiî Dahhâk b. Müzâhim’e göre ise Sidretül’l-Müntehâ’dır.[12]

Mukarrebûn (الْمُقَرَّبُونَ)

يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ ۲۱

 21. “Ona, mukarrabûn (adlı melekler) şahit olur. (Mutaffifîn, 83/21)

İmam Mâtürîdiyye’ye göre, “mukarrabûn” kelimesinden maksat, her gök ehlinin Allah’a en yakın olanlarıdır.[13] Siyer ve megâzî müellifi, muhaddis İbn İshak’a (v. 151/768) göre “mukarrabûn” ile kast edilen İsrafil’dir (as). Mümin, iyi bir amelde bulunduğu vakit, melekler semavatta güneşin yere akseden nurunu andıran bir parlak nura sahip sahife ile o ameli alıp yükseğe çıkarlar. Nihayet bu sahife, İsrafil’e (as) ulaştırıldığında o sahife mühürlenir ve üzerine yazı yazılır. İşte yüce Allah’ın: “Ona, mukarrabûn (adlı melekler) şahit olur” buyruğunda, meleklerin İsrafil’in (as) yazdıklarına şahitlik olmaları anlatılmaktadır.[14]

Rabbe yaklaşmaya çalışma, dolayısı ile mukarrabûndan olma hakikatini Kur’ân-ı Kerîm şöyle beyan eder:

كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

Hayır! Sakın sen ona uyma. Secde et ve Rabbine yaklaş.” (Alak, 96/19)

Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile Resülullah (sas) bir kudsi hadiste, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin şöyle buyurduğunu belirtmektedir:

وَمَا تَقَرَّبَ إِلَىَّ عَبْدِي بِشَىْءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَىَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطُشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِي لأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأُعِيذَنَّهُ

Kulum, farz ibadetlerden daha sevimli bir şeyle Bana yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Neticede, Ben onu severim. Ben kulumu sevince, artık onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Her ne istese, istediğini kesinlikle veririm. Bana sığınmak isterse, onu muhakkak korurum.[15]

Hadis-i kudsî’de yer alan bazı kavramlar üzerinde kısaca durmaya çalışalım. Cenâb-ı Hakk’ın, yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği; abdest, namaz, Ramazan orucu, hac ve zekât gibi yükümlülükler dini literatürde “farz” kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu fiilleri hür iradeleriyle yerine getirenler, Allah’a (cc) en güzel şekilde yaklaşmış olurlar. Ancak bu yaklaşmayı, daha yukarıya çıkaran davranış, bilhassa farzların dışındaki, “ziyade, ilâve, fazlalık” gibi anlamlara da gelen nafile (tatavvu da denilir) ibadetlerdir. Kulun, nafile ibadetler ile Allâh’a (cc) yaklaşması, (يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ)Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler” (Maide, 5/54) salih döngüsünü meydana getirir.

Cenâb-ı Hak bu hadis-i kudsîde, insandaki dört azayı zikretmektedir. Bu azalar, hadis-i kutsideki sırası ile kulak, göz, el ve ayaktır. Nafile ibadetlerle Allâh’a (cc) yaklaşmış bir kul, artık Rabbin istediği ve sevdiği tarzda dinlemeye ve işitmeye başlar. Mesela, başkalarının gıybetini yapmaz, kulaklarını bu tür yanlış dinlemelerde kullanmaz. Yine böyle bir kul, gözünü ve bakışlarını, Allâh’ın (cc) razı olduğu dairede tutar, gözlerini haram alanlara kapatır, helal daire ile sınırlandırır. Böyle bir kulun eli, helal dairede kalır, harama asla uzanmaz. Ayakları da hep Rabbin rızasını kazanacak şekilde yürür, yanlışa meyletmez.

Kulun, Rabbine nasıl yakın olabileceğinin işaretini barındıran, Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resülullah (sas) şöyle buyurmaktadır:

أَقْرَبُ ما يَكونُ العَبْدُ مِن رَبِّهِ، وهو ساجِدٌ، فأكْثِرُوا الدُّعاءَ

Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secdede bulunduğu haldir. Dolayısıyla (secde halindeyken) duayı çok yapın![16]

Secdede, insandaki kibrin ve büyüklenmenin yok edilişi, benlik davasının kırılıp yok oluşu vardır. İnsan benliği, bu şekildeki bir tevazua ancak secde hali ile ulaşabilir. Dolayısı ile secde, aslında benliğe ve onun sonu gelmez isteklerine karşı çıkış, hevâî arzu ve isteklerden uzaklaşma, netice itibarı ile de Rabbe (cc) yaklaşma, kalbin de huzur-u ilâhî ile mutmain hale gelmesidir.

Bir başka kudsi hadis-i şerifte de Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurur:

Ben, kulumun benim hakkımdaki zannına göreyim. Kulum, beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer, Beni nefsinde (gizlice) zikrederse, Ben de onu nefsimde (Zâtımda) zikrederim. Eğer, beni bir cemaat içinde zikrederse, Ben onu daha hayırlı bir cemiyet içerisinde zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir zira’ (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü) yaklaşırım. Bana bir zira’ yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç (gergin şekilde açılmış iki kolun parmak uçları arasındaki uzaklık) yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.[17]

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bu kudsî hadis-i şerifte, kuluna yaklaşması ile ilgili, “karış, zira’, kulaç” gibi, duyular alemine ait örnekler vermektedir. Bu da bize, Rab Teâlâ’ya yönelişimizin ve karşılığının ne şekillerde olabileceğine dair oldukça önemli referanslar sunmaktadır. Allâh (cc), insanın kendisine yönelmesine, her daim kat be kat fazlalıklarla karşılık vereceğini müjdelemektedir.

Bu âyet-i kerimede zikredilen “mukarrabûn”un, Vâkıa suresinde (وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ) “(İman ve amelde) Öne geçenler (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar mukarrabûndurlar (Allah’a yaklaştırılmış kimselerdir).” (Vâkıa, 56/10-11) şeklinde beyan buyurulan üç sınıftan birisi olan “mukarrabûn” olduğu yapılan izahlar arasındadır.

Naîm (نَعِيمٍ)

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ ۲۲ عَلَى الْأَرَائِكِ يَنْظُرُونَ ۲۳

تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ ۲٤

22. “Muhakkak (Allah’a itaat eden) iyi kimseler, (nimetleri devamlı olan) Naîm Cennetinde, 23. Koltuklar üzerinde (neşe ile etrafı) seyrederler. 24. Öyle ki, yüzlerinde, nimetlerin ışıltısını görürsün. (Mutaffifîn, 83/22-24)

Naim” kelimesi “nimet” kelimesinden daha kapsamlı olup, insana mutluluk veren maddi ve manevi güzellikleri ifade eder. Buna göre “cennâtü’n-naim”, “mutluluklarla dolu Cennetler” manasına gelir.

İmam Mâtürîdiyye’ye göre, (فِي نَعِيمٍ)nimet içinde olma” ile, Allah Teâlâ onların âhirette ebedî olarak nimet içinde olduklarını belirtmiştir. Nefsin dünyada iken arzulayıp özlem duyduğu her nimet, daha dünyada iken Cennetliklerin müjdelendikleri nimetlerdir. Ancak buradaki kastın hem dünya nimetleri hem de âhiret nimetleri olması da mümkündür. Onlar dünyada iken beden değil de akıl nimeti içinde olurlar. Şöyle ki onlar kendilerini uymaya çağrıldıkları hükümlerde davet edildikleri akla tâbi olurlar ve böylece akılları ile nimetlenmiş olurlar. Âhiret nimeti ise hem akıl hem beden nimeti birlikteliği şeklinde olur. Hem nefisleri hem akılları birlikte nimetlenir ve onlar nefislerine taşıması ağır gelecek külfetler altına da sokulmazlar.[18]

Naîm” kelimesi, “refah, huzur, mutlu hayat” anlamlarına gelen “nimet” kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya sahiptir. Zemahşerî’ye göre (الْأَرَائِكِ)koltuklar / divanlar” kelimesi, gelin odası misali döşenmiş ve tezyin edilmiş evde bulunan “tahtlar”dır. (يَنْظُرُونَ) bakarlar” kelimesi ise, gözlerinin görebileceği kadar Cennet manzaralarından dilediklerine ve Allah’ın kendilerini sahip kıldığı nimet ve ihsanlara bakarlar. Yine cehennem ateşinde azap çeken düşmanlarını temaşa ederler ve tezyin edilmiş odaları onların gözlerinin bakış açısını engellemez.[19]

Fahrüddin Râzî, (اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ)Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzellikleri ile ışıl ışıldır. (O yüzler) Rablerine bakarlar.” (Kıyamet, 75/22-23) ayet-i kerimelerinin de delaleti ile, bu ayet-i kerimedeki (يَنْظُرُونَ)bakarlar” kelimesinin, Cennet ehlinin Rablerine bakışı olabileceğini söylemektedir. Çünkü, ahirette en büyük lezzet, Rabbi görmek olacaktır.[20]

İmam Mâtürîdi, (تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ)Öyle ki, yüzlerinde, nimetlerin ışıltısını görürsün” ayet-i kerimesinde beyan buyurulan yüzdeki ışıltının, hiç kaybolmayacak şekilde olduğunu, ancak bu parlaklığın, kendilerine verilen nimetlerden ötürü olmasının da mümkün olduğunu belirtmektedir. Ona göre, burada yüzlerin özel olarak belirtilmesi, insanların birbirlerine bakarken, diğer organlara değil de yüzlerine bakmalarından dolayıdır. Yüz, bu nedenle özel olarak belirtilmiştir. Yoksa bu parlaklık, sadece yüzlerde olup diğer organlarda yoktur anlamında değildir. Aksine parlaklık ve alımlılık bütün organlarda söz konusudur. Keza, sevinç, kalpte yer edip artınca etkisi yüzlerde belirir. Aynı şekilde hüzün de öyledir. Kalpte yer etmesi halinde belirtisi yüze vurur. Yüzlerdeki parlaklığın belirtilmesi, onların ne kadar sevinçli ya da mutlu olduklarını bildirmek içindir.[21]

Razi ise, (تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ)Öyle ki, yüzlerinde, nimetlerin ışıltısını görürsün” ayetindeki “nimetlerin ışıltısı” cümlesini, (وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ)O gün birtakım yüzler vardır ki parlamaktadır. Gülmekte ve sevinmektedirler.” (Abese, 80/22-23) ayet-i kerimelerinde beyan buyurulan, Cennetliklerin yüzlerinde müşahede edilen güleçlik ve parlaklık olduğunu söylemektedir.[22]

Şu ayet-i kerimeler de “Naîm Cennetleri” ile ilgili ayrıntıları vermektedir:

Şüphesiz iman edip güzel davranışlarda bulunanlara, Naîm Cennetleri (nimetleri kalıcı olan Cennetler) vardır.” (Lokman, 31/8)

Muhakkak ki (küfür ve isyandan sakınan) müttakiler, Cennetler ve nimetler içindedirler.” (Tur, 52/17)

Rahîk, Mahtûm ve Misk (رَحِيقٍ مَخْتُومٍ مِسْكٌ)

يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ ۲٥

خِتَامُهُ مِسْكٌ ۚ وَفِي ذَٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ ۲٦

25. “Onlara (el değmemiş) mühürlü, saf bir şaraptan içirilir. 26. Onun (içinde şarap bulunan kabın), mührü misktendir. İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar. (Mutaffifîn, 83/25-26)

Ayet-i kerimede geçen (رَحِيق)rahîk” kelimesi, Abdullah b. Abbas, Mücâhid b. Cebr, Katâde b. Diâme, Abdurrahmân b. Zeyd, Hasan Basri ve ilk Müslümanlardan ve aşere-i mübeşşereden biri, Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin kurucusu Abdullah b. Mesud’a (v. 32/653) göre, “insanı sarhoş etmeyen halis şarap” anlamındadır.[23] Kur’an’ı baştan sona kadar tefsir eden ilk müfessir Mukatil b. Süleyman (v. 150/767) ve başkalarına göre ise, katıksız, saf, beyaz, eski ve parlak şarap demektir.[24]

Bazı yorumcular, “Hiç kimse, işledikleri salih amellere göz aydınlığı olarak, kendileri için ne hazırlanıp saklandığını bilemez” (Secde, 32/17) ayet-i kerimesine dayanarak bu içkinin, Allah Teâlâ’nın sevdiği kullarına hazırladığı ve dünyada iken hiç kimseyi sırrına vâkıf kılmadığı bir içki olduğunu söylemişlerdir.[25]

(مَخْتُومٍ)mühürlenmiş” kelimesini, Abdullah b. Abbas, Katâde b. Diâme, Dahhâk b. Müzâhim, muhaddis ve fakih tâbiî İbrahim en-Nehâî (v. 96/714), Hasan Basrî ve Dımaşk kadılığı ve Kur’an muallimliği yapan sahâbî Ebü’d-Derdâ (v. 32/652), “sona eren, tükenen” şeklinde izah etmişlerdir. Buna göre anlam, “iyilik yapan ebrâra, Cennet’te, içip tükettiklerinde sonu miske dönüşecek meşrubatlar vardır” olur. Taberî de bu görüşü tercih etmiş, Cennet’teki içeceklerin sonunun misk kokulu olacağını ifade etmiştir.[26]

İmam Mâtürîdî ise, (مَخْتُومٍ خِتَامُهُ مِسْكٌ)mühürlüdür ve sonu misktir” ayetindeki anlamın, şarabın içine konulduğu kabın (şişenin) haline yönelik bir beyan olması mümkündür demektedir. O kap ya da şişe mühürlüdür ve daha önce hiçbir el ona uzanmış değildir. Aynı şekilde dünyada da durum aynıdır. Kişi, kendince nefis bulduğu şarabını özel tıpa ile mühürlemektedir. Dolayısıyla da Cennet şarabı da insanların dünyada iken tercih ettikleri bu şekilde sunulacaktır ve onun mührü dünyada iken bildikleri en nefis bir mühür olacaktır ki o da misktir.[27]

Buna göre Cennet’te müminlere, sarhoş etmeyen, herhangi bir rahatsızlığa sebebiyet vermeyen ve kişiyi hazzın en yüksek noktalarına ulaştıran içecekler ikram edilecektir. Cennet içeceklerinin bu özelliği Vakıa Suresi’nde şu şekilde beyan buyurulur: “(Bir şarap ki) Ondan ne başları ağrır ne de akılları gider…” (Vâkıa, 56/19)

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, “İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar” (Mutaffifîn, 83/26) buyurarak, dünyada iken yapılan iyi amellerin mükafatının, Cennet’te çok yüksek bir şekilde olacağını bir kez daha hatırlatmış olmaktadır.

Tesnîm (تَسْنِيمٍ)

وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ ۲٧ عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ ۲۸

27. “O içecek (ya da karışım) tesnimdendir. 28. O Tesnim bir pınardır ki, mukarreb derecesinde olanlar, (katıksız bir şekilde) ondan içerler. (Mutaffifîn, 83/27-28)

Mücâhid ve Kelbî’ye göre “tesnîm”, mukarreblerin önüne yukarıdan dökülen pınar demektir. Taberî de bu görüşü tercih etmektedir. Ancak, Abdullah b. Abbas, Hz. Ali’nin (ra) sadık taraftarı olan Malik b. El-Haris (v. 37/657),[28] Kûfe ekolüne mensup muhaddis ve fakih tâbiî Mesruk b. Ecda’ (v. 63/683), hadis hâfızı, tâbiî Ebu Salih es-Semmân (v. 101/720) ve Katâde b. Diâme gibi müfessir ve muhaddislere göre “tesnîm”, ashâb-ı yeminin, içeceklerine ancak karıştırarak içebildikleri, mukarrebûn’un ise karışım yapmadan doğrudan kendisinden içtikleri bir Cennet pınarıdır. Hasan Basri, Katâde b. Diâme, Dahhâk b. Müzâhim ve Ebu Sâlih’e göre ise “tesnîm”, Allâh’ın (cc) Cennetlikler için saklı tuttuğu bir mükafattır.[29]

Öyle anlaşılıyor ki “tesnîm”, Allah Teâlâ’nın sevgili kulları için hazırlamış olduğu ve dünyada iken hakkında bilgi vermediği bir içecek kaynağıdır. O, insanların bilmediği bir göz aydınlığı türündendir.[30]

Mücrimler ve Üstünlük Psikolojileri

إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ ۲۹

وَإِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ ۳۰ وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلَىٰ أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ ۳۱

وَإِذَا رَأَوْهُمْ قَالُوا إِنَّ هَٰؤُلَاءِ لَضَالُّونَ ۳۲

29. Şüphesiz günahkârlar, (dünyada iken) iman edenlere gülüyorlardı. 30. Müminler yanlarından geçerken, birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı. 31. Evlerine (ailelerine) döndüklerinde, zevk duyarak dönüyorlardı. 32. Müminleri gördükleri vakit, ‘Muhakkak, şunlar sapmış kimselerdir’ diyorlardı. (Mutaffifîn, 83/29-32)

Bu ayet-i kerimeler grubunda, ahiret itikadı olmayan kimselerin, ahirete, Allâh’ın (cc) varlığına ve birliğine, kısaca amentü esaslarına yürekten inanan kimselerle ilgili tutum ve davranışlarından görebildiğimiz dört kadar özelliğe yer verilmektedir. Bunlar;

1. Mücrimlerin, müminleri gülerek aşağılamaları,

2. Mücrimlerin, müminleri kaş-göz hareketleri ile alaya almaları,

3. Mücrimlerin, müminlere yaptıkları kötülükler hususunda en küçük bir vicdani üzüntü ve rahatsızlık hissetmemeleri, üstelik akşamları garip bir şekilde huzura ermişlik ve dinginlik duygusu ile ailelerine dönmeleri,

4. Mücrimlerin, müminleri sapkın ve yoldan çıkmış bir güruh şeklinde itham etmeleri.

Kur’ân-ı Kerîm, bu ayet-i kerimeler grubunda, mücrim toplulukların, oldukça önemli ayrıntılarını, bize hareketli ve keskin çizgilere sahip bir tablo halinde sunmaktadır. Öncelikle bu grubun beraberlikleri, birbirleri ile olan iletişim şekilleri, aile hayatları ve psikolojik durumları nazarlara verilmektedir. Bu grubun, ailelerinde yer alan eşlerinin de uygulanan haksız fiillerde sorumlu olacakları anlaşılmaktadır. Zulüm ve haddi aşmada birbirlerini destekleyen eşlerin kötü akıbetleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan edilmektedir:

 اِنَّ الْخَاسِرٖينَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلٖيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبٖينُ

Asıl hüsrana düşenler (tam anlamıyla hüsrana uğrayanlar, hüsranın her türlüsünü ve gerekçelerini kendilerinde toplamış olanlar), kıyamet günü (daha kötüsü olmayacak bir helâke) hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana düşürenlerdir. İyi bilin ki, apaçık hüsran işte budur (onların bu rüsvaylıkları gayet korkunçtur).” (Zümer, 39/15; Şura, 42/45)

Yukarıdaki ayet-i kerimelerde tavsifi yapılan grubun, kendilerinin toplumsal ve sınıfsal ayrıcalıklara sahip olduklarını düşünen, narsistik üstünlük psikolojisi içerisindeki kimseleri işaret ettiği açıktır. Narsistik kişilikler; başarılı ve özel kişiler oldukları mülahazası ile, insanların büyük övgüsü ve onayını hak ettiklerini düşünen, topluma yukarıdan bakan, olağanüstü prestij veya statüye sahip olduklarını tartışmasız bir şekilde kabul edip, hayranlıkla meftun kimselerin teveccühünü bekleyen, şöhret ve güç sahibi olduklarını tam içselleştirdiklerinden ötürü, başkalarına karşı çok düşük ya da hiç empati duymayan kimselerdir.

Ancak onlardaki bu üstünlük duygusu, aslında tuhaf bir şekilde aşağılık duygusunun tezahürüdür. Üstünlük kompleksi ile ilgili teoremi geliştiren ve derinlik psikolojisinin üç büyük kurucusundan biri (diğerleri, Freud ve Jung) olan Alfred Adler, The Science of Living adlı eserinde aşağılık kompleksini ele aldıktan sonra, hemen arkasından bunun zıttı olarak nitelendirilebilecek üstünlük kompleksini incelemiştir. Bu durumu metodolojik kaygılarla yaptığını şu sözlerinden anlamak mümkündür:

“Bireyin hayatındaki her bir semptom, bir hareket, bir ilerleme şeklinde ortaya çıkar. Dolayısıyla semptomun da geçmişi ve geleceği vardır. Gelecek, çabamıza ve hedefimize bağlıyken; geçmiş, üstesinden gelmeye çalıştığımız aşağılık veya yetersizlik halini temsil etmektedir. Bu yüzden semptom, başta aşağılık kompleksi ile ilgili iken, devamında yani hareketin kendi ilerlemesinde, üstünlük kompleksi ile karşılaşılmaktadır.”[31]

Görüleceği üzere Adler, aşağılık psikolojisi ile üstünlük psikolojisi arasında anakronik bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun da ötesinde, ona göre her iki kompleks birbiriyle doğal olarak bağlantılıdır. Dolayısıyla, aşağılık kompleksini gördüğümüz vakalarda, üstünlük kompleksini az veya çok görmemiz bizi şaşırtmamalıdır. Diğer taraftan üstünlük kompleksinin varlığını araştırırken de her zaman az veya çok bir aşağılık kompleksi bulmamız mümkündür.[32]

Tabi şurası dikkate alınmalıdır ki, kompleks kelimesini aşağılık veya üstünlük kelimesi ile kullanırken, aşağılık veya üstünlük hissinin abartılmış hali kastedilmektedir. Zira normalde daha üstün bir durum için çabalama ile, aşağı hissetme duygusu birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Birey, kendisinde belli bir hususta eksiklik hissetmese, daha iyisine ulaşmak için çabalaması çok da mümkün değildir.[33] Bu nedenle, bu iki duygunun aynı anda birlikte olması, kompleks içermeyen kişilerde son derece olağandır. İlerleme ancak bu şekilde sağlanabilmektedir.

Psikolojik bir sorun olan üstünlük kompleksinin, bir kişide nasıl geliştiği hususu açık değildir. Çeşitli sebepler veya olaylar, bu sorunun kökenini teşkil edebilirler. Örneğin; üstünlük kompleksi, çeşitli sayıdaki başarısızlıkların neticesi olarak meydana gelmiş olabilir. Kişi belirli bir hedefi gerçekleştirmeyi dener veya arzu edilen sonucu elde etmeyi amaçlar, ancak başarısız olur. Ardından, bu anksiyate ve başarısızlık stresi ile baş edebilmek adına, onların üzerindeymiş gibi davranmaya başlar. Eğer bu şekilde, başarısızlıklarının sonuçlarından korunaklı hale geldiğini düşünürse, gelecekte aynı davranışı tekrar etmeye devam eder. Kısacası, yetersizlik duygularından kaçış için, diğerlerinden daha iyi olduğu şeklinde bir davranış kalıbı, yani üstünlük kompleksi geliştirmeyi öğrenir. Bu durum, çocukluk gibi erken yaşlarda gerçekleşebileceği gibi, erişkin yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir.[34]

وَمَا أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَ ۳۳

33. Hâlbuki, onlara (müminlerin başına) bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” (Mutaffifîn, 83/33)

Bu ayet-i kerîme, yukarıda tarifi ve ruhsal dünyalarının ayrıntılarına yer verilen mahut grubun, baskıcı ve otoriter bir tutum ve davranış içerisinde olacaklarını göstermektedir. Ayrıca ayet-i kerimedeki “muhafız” kelimesinden, bu grubun, insanların ne yapıp ne yapmayacaklarına karar yetkisine sahip olduklarını zanneden, dikta yetkisini taşıdıklarını varsayan, hukuku kısıtlamayı kendilerinde doğal bir hakmış gibi gören, temel hak ve hürriyetlerin ortadan kaldırılmasını hatta yok edilmesini planlayıp tasarlayan, silahlı vaziyetteki kimseler oldukları anlaşılmaktadır. Bu ayet-i kerimenin, totaliter ve militer yapılara, onların hakimiyetleri dahilindeki toplumlarda yaşanan baskı ve haksızlıklara doğrudan işaret ediyor oluşu izahtan varestedir.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bu mahut gruba böyle bir vazife vermemiş, onları böyle bir yetki ile de donatmamıştır. Bu durumda, söz konusu mücrimlerin yaptıkları haksızlıkların ve zulümlerin, yanlarına kâr kalmayacağı kesindir. İşte bu tür mücrimlerin, ahirette mahkeme-i kübrâdan sonraki feci sonları, müminlerin ise ruhsal dinginlikleri ve huzurlu halleri şu ayet-i kerimelerle net bir şekilde beyan edilir:

فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ ۳٤ عَلَى الْأَرَائِكِ يَنْظُرُونَ ۳٥

هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ ۳٦

34. İşte bugün (ahirette), müminler de kâfirlere gülecekler, 35. Koltuklar üzerinde bakarlarken… 36. Nasıl? Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?” (Mutaffifîn, 83/34-36)

Âhirette hesap vereceğine itikat edemeyen inançsız mücrim ve kâfirler, bir zamanlar inançlı kimseleri aşağılayarak, zulmederek, alay ederek ve kaş-göz işaretleri yaparak gülüp eğlenmişlerdi. Şimdi ise müminler, Cennetin kendisine has süslü koltukları ve divanları üzerinde, inançsızların Cehennemdeki aşağılanmış vaziyetlerini temaşa ederek güleceklerdir. İnançsızların, dünyadaki o izzetli ve kibirli yaşayışlarının ardından, ahirette uğradıkları zillete ve küçüklüğe güleceklerdir. Müminler güven içerisinde, sonsuz nimetlere ve refaha biiznillâh kavuşmuş olarak, aklın ve havsalanın alamayacağı derecedeki bir sevinç ile, muhteşem koltuklarına coşkuyla kurulu bir halde, Cehennemliklerin envâ-i çeşit azaba uğramalarına bakarak güleceklerdir.

Dünyada hesapsız ve kitapsız bir şekilde yaşayan inançsızlar Cehennemde azap çekerken, müminler onların hallerine güleceklerdir zira, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, müminlerin karşılaştıkları haksızlıkları düzeltmiş, Cennetlikleri hiçbir olumsuzluk kalmayacak şekilde yeniden inşa etmiş, tamamen lezzetlere açık ve mutlulukla dolu bir hale getirmiştir. Bu açıdan, Cehennemliklerin azap görmeleri sebebiyle, müminlerin bir rahatsızlık duyması da söz konusu değildir. Çünkü inançsızlar, başka değil, dünyada iken kendilerine yapılan sayısız uyarıların doğrulanması sebebi ile cezalarını çekmektedirler. İnananlar ise, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin hem kendilerine söz verdiği güzelliklerin gerçekleşmesinin verdiği neşe hem de inançsızların hak ettikleri sona ulaşmalarını görmenin verdiği huzur sebebi ile mest ve mahmur bir şekilde gülmektedirler.

Efendimiz’in (sas) şu câmî, vecîz ve özlü duası ile tamamlamış olalım:

اللهمّ أحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي الأُمُورِ كُلِّهَا، وَأجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الآخِرَةِ

Allâhım, bütün işlerimizin akıbetini en güzel hale tahvil buyur, bizleri dünyevi aşağılanmalardan ve âhiret azabından koru.[35] (Âmîn).

Mutaffifîn Suresi’nin sonu.

والله سبحانه وتعالى أعلم بالصواب وإليه المرجع والمآب

Yüce ve her türlü eksiklik / noksanlıktan uzak Allâh (cc), doğruyu en iyi bilendir. Dönüş ve varış sadece O’nadır.

Salât ve Selam

Allâhım! Efendimiz’e salât ve selamlarımızı öyle tam, tertemiz ve ışıl ışıl bir nur kıl ki, o nur, her türlü zulmü, karanlığı, şüpheyi, şirki, küfrü, yalanı ve günahı silip yok etsin. Allahım Efendimiz Muhammed’e okuduğumuz salat ve selamlar ile, kalplerimize genişlik, işlerimize kolaylık lütfet.

Allah’ım! Sana ait olan ve senden Zâtını isimlendirdiğin yüce isimlerinle, yarattıklarından birisine öğrettiğin, Kitabında indirdiğin, ya da kimselere öğretmeyip de kendi nezd-i Ulûhiyyetinde saklı tuttuğun o yüce isimlerin hürmetine, tasalarımızı, kederlerimizi ve üzüntülerimizi gider.

Allâhım! İlminin kuşattığı ve Kur’ân-ı Kerîm’in bildirdiği gerçekler sayısınca, ancak Senin razı olacağın ve kendisine lâyık olan salât ve selamlar ile efendimiz Muhammed’e salât eyle. Vesîle makamını, fazilet ve yüksek dereceyi ona ihsan eyle.

Allâhım! Efendimiz’i (sas), vaat ettiğin Makam-ı Mahmûd’a ulaştır. Lâyık olduğu şekilde onu mükafatlandır. Nebîlerden, sıddıklardan, şehitlerden ve sâlihlerden olan bütün kardeşlerine salât ve selam eyle.

Allâhım! Senin azamet ve heybetinden korkanların ilmini, Zâtına yönelenlerin yönelişini, yakîn sâhiplerinin ihlâsını, sabredenlerin şükrünü, sadık kullarının tövbesini bizlere nasip et.

Allâh’ım! Arş’ının rükünlerini dolduran Zât’ının hatırına, Seni nasıl bilmemiz gerekiyorsa marifetinin hakikatini, biz bilinceye kadar kalplerimize lütfeyle.

Allâh’ım! Mahlukatının ve Arşının ağırlığı, kelimelerinin sayısı ve tamamen hoşnutluğunla, bütün âlemlerde efendimiz İbrahim’e salât, merhamet ve bereket ihsan ettiğin gibi, efendimiz Muhammed’e ve onun âline de salât eyle. Şüphesiz sen methedilmeye layık azamet ve şeref sâhibisin.

Her türlü övgü, şükür, minnet ve hamdlerimiz Âlemlerin Rabbi Allâh içindir.

Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Allâh! Ya Ze’l-Celâli ve’l-İkrâm.

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Kudret ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde (bir yüceliğe sahip)tir. O’nun bütün elçilerine selam olsun. Hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

(Saffât, 37/180-182)

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Onların duaları, ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleri ile sona erer.

(Yunus, 10/10)


[1] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, (Terc. Mehmet Erdoğan, Şevki Yavuz), 17/127, Ensar Yayınevi, İstanbul-2018.

[2] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/128.

[3] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, 24/207, Kahire-2001.

[4] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 24/208.

[5] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 24/209.

[6] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 24/211.

[7] Yahyâ b. Ziyâd el-Ferra, Meâni’l-Kur’ân, 3/247, Alemü’l-Kütüb, Beyrut-1983.

[8] Ebû İshâk ez-Zeccâc, Meani’l-Kur’ân ve İ’râbuh, 5/299, (Tahk. Abdülcelil Abduh Şelebi), Âlemü’l-Kütüb, Beyrut-1988.

[9] Ebü’l-Kâsım Mahmud b. Ömer ez-Zemahşeri, El-Keşşâf an Hakâiki Ğavâmidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fi Vücûhi’t-Te’vîl, 6/338, Mektebetü’l-Ubeykan, Riyad-1998.

[10] Fahrüddîn er-Râzî, Et-Tefsîrü’l-Kebîr, 31/98, Dâru’l-Fikr-1981.

[11] İbnü’l-Mübârek el-Mervezî, Kitâbu’z-Zühd, s. 153 (452), (Tahk. Habîbürrahman el-A’zamî), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, trsz.

[12] Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Mâverdî, En-Nüketü ve’l-Uyûn, 6/229, Dârü’l-Kütübi’l-İlmi, Beyrut, trsz.

[13] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/127.

[14] Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 22/150, (Tahk. Abdulmuhsin et-Türkî), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-2006.

[15] Buhari, Rikâk, 38 (6502).

[16] Müslim, Salat, 215 (482); Ebu Dâvud, Salat, 152 (875).

[17] Buhari, Tevhid, 15 (7405); Müslim, Zikir, 1 (2675).

[18] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/129.

[19] Ez-Zemahşeri, El-Keşşâf, 6/338.

[20] Fahrüddîn er-Râzî, Et-Tefsîrü’l-Kebîr, 31/99.

[21] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/131.

[22] Fahrüddîn er-Râzî, Et-Tefsîrü’l-Kebîr, 31/99.

[23] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 24/214-215.

[24] Kurtubi, El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 22/151.

[25] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/131.

[26] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 24/217-218.

[27] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/131.

[28] İbnu Ebî Şeybe, El-Musannef, 18/468-469 (35226, 35227), Tahk. Muhammed Avvâme, Dâru’l-Kıble, Beyrut-2006.

[29] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 24/221-224.

[30] Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/132.

[31] Alfred Adler, The Science of Living, s. 78, Routledge, 1930.

[32] Adler, The Science of Living, s. 78-79.

[33] Adler, The Science of Living, s.79.

[34] https://www.healthline.com/health/mental-health/superiority-complex#causes

[35] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/181 (17778); Hâkim, Müstedrek, 3/591 (6508); Taberânî, Kebîr, 2/33 (1196).

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s