Allâh’ın (cc) Esmâ-i Hüsnâsı (65-80)

Musa Kâzım GÜLÇÜR

15 / 10 / 2021

İçindekiler

Allâh’ın (cc) Esmâ-i Hüsnâsı (65-80) 2

65. (اَلْوَاجِدُ) “El-Vâcid” (cc) 2

66. (اَلْمَاجِدُ) “El-Mâcid” (cc) 4

67. (اَلْوَاحِدُ) “El-Vâhid” (cc) 6

68. (اَلصَّمَدُ) “Es-Samed” (cc) 10

69. (اَلْقَادِرُ) “El-Kâdir” (cc) 14

70. (اَلْمُقْتَدِرُ) “El-Muktedir” (cc) 15

71. (اَلْمُقَدِّمُ) “El-Mukaddim” (cc) 16

72. (اَلْمُؤَخِّرُ) “El-Muahhir” (cc) 17

73. (اَلأَوَّلُ) “El-Evvel” (cc) 18

74. (اَلآخِرُ) “El-Âhir” (cc) 20

75. (اَلظَّاهِرُ) “Ez-Zâhir” (cc) 22

76. (اَلْبَاطِنُ) “El-Bâtın” (cc) 24

77. (اَلْوَالِي) “El-Vâlî” (cc) 26

78. (اَلْمُتَعَالِي) “El-Müteâlî” (cc) 28

79. (اَلْبَرُّ) “El-Ber” (cc) 29

80. (اَلتَّوَّابُ) “Et-Tevvâb” (cc) 31


 
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

بِـــــــــــــــــــــــــــــــــسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

والحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تُحَلُ بِهَا العَقْدُ وَتُفُرَّجُ بِهَا الكُرَبُ وَتُشْرَحُ بِهَا الصُّدُورُ، وَتُيسَّرُ بِهَا الأُمُورُ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمَاً كَثِيرَاً

رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ، وَبِهِ الْعَوْنُ

Ezelden ebede kadar, bütün olmuş ve olacak hamd ve senalar, tam ve kemaliyle, âlemlerin yegâne Yaratıcısı, yöneteni ve kemale erdiricisi Allâh’ındır. Hüsn-ü âkıbet de müttakîler içindir. Allâhım, Efendimiz Muhammed’e, ailesine ve ashabına, kendisi ile düğümlerin çözüleceği, sıkıntıların yok olacağı, gönüllerin ferahlanacağı, dünyevî ve uhrevî işlerin kolaylaşacağı salât ve selamlar ederiz.

Yazımıza, bir önceki kaldığımız yerden devam ediyoruz inşâAllâh.

Allâh’ın (cc) Esmâ-i Hüsnâsı (65-80)

65. (اَلْوَاجِدُ) “El-Vâcid” (cc)

“İstediğini istediği vakit vasıtasız şekilde bilen ve bulan, hiçbir şey kendisinden kaçıp kurtulamayan, her şey kendisinde mevcut, her şey daima huzurunda bulunan.”

Ebû İshâk İbrâhîm, “El-Vâcid” güzel ismini “sonsuz zengin” şeklinde,[1] Hattâbî, “hiçbir isteğin Allâh’ı (cc) zorlamaması, Allâh (cc) ile talepler arasına hiçbir şeyin girememesi, bütün varlığın O’nun (cc) kudreti, iradesi ve tasarrufu altında bulunması”,[2] Gazzâlî de “hiçbir şeye ihtiyacı olmayan”[3] şeklinde açıklar.

Şimdi aktarmaya çalışacağımız hadis-i kudsîde, “El-Vâcid” güzel ismi ile birlikte “El-Cevâd” ve “El-Mâcid” güzel isimlerinin beraberce zikredilmiş olması, alimlerimizin yukarıda vermiş oldukları tanımlarla doğrudan örtüşen bir içeriğe sahip bulunmaktadır.

Ebu Zer’in (ra) bildirdiğine göre, “El-Vâcid” güzel ismi ile gelen bir hadis-i kudsîde, Resülullah (sas) Allâh Azze ve Celle’nin şöyle buyurduğunu beyan etmiştir:

إنَّ اللهَ يقولُ: يا عِبادي، كلُّكم مُذنبٌ إلَّا مَن عافَيْتُ، فاستَغفِروني أغفِرْ لكم، ومَن علِمَ منكم أنِّي ذو قُدرةٍ على المَغفِرةِ فاستَغفَرَني بقُدْرَتي، غفَرْتُ له ولا أُبالي، وكلُّكم ضالٌّ إلَّا مَن هدَيْتُ، فسَلوني الهُدى أَهْدِكم، وكلُّكم فَقيرٌ إلَّا مَن أغنَيْتُ، فسَلوني أرْزُقْكم، ولو أنَّ حَيَّكم وميِّتَكم، وأُولاكم وأُخْراكم، ورَطْبَكم ويابِسَكم، اجتَمَعوا على قَلبِ أَتْقى عبدٍ من عِبادي لم يَزيدوا في مُلْكي جَناحَ بَعوضةٍ، ولو أنَّ حَيَّكم وميِّتَكم، وأوَّلَكم وآخِرَكم، ورَطْبَكم ويابِسَكم اجتَمَعوا، فسأَلَ كلُّ سائلٍ منهم ما بلَغَتْ أُمنِيَّتُه، وأَعْطيْتُ كلَّ سائلٍ ما سأَلَ، لم يَنْقُصني، إلَّا كما لو مرَّ أحَدُكم على شَفةِ البَحرِ، فغمَسَ إبرةً ثُم انتَزَعَها، ذلك لأنِّي جَوادٌ ماجدٌ واجدٌ، أفعَلُ ما أشاءُ، عَطائي كلامٌ، وعَذابي كلامٌ، إذا أرَدْتُ شيئًا فإنَّما أقولُ له: كُنْ، فيكونُ

Allâh (cc) şöyle buyurmaktadır:Ey kullarım! Günahtan uzak tuttuklarım hariç, hepiniz günahkarsınız. Benden bağışlanma dileyiniz ki sizleri bağışlayayım. Benim bağışlama kudretimin olduğunu bilip de bağışlanma dileyen kişiyi, günahlarının ne olduğuna bakmadan bağışlarım.

Doğru yolu gösterdiklerim hariç hepiniz dalalettesiniz. Benden hidayeti isteyin ki sizleri doğru yola erdireyim.

İhtiyaçlarını giderdiklerim hariç hepiniz muhtaçsınız. İhtiyaçlarınızı benden isteyin ki gidereyim.

Şayet gelmişiniz geçmişiniz, diriniz ölünüz, yaşınız kurunuz, kullarımın içinden en günahkar kişi gibi olsalar, yine de mülkümden bir sinek kanadı kadarını dahi eksiltemezler. Bunlar, kullarım içinden en takvalı kişi gibi olsalar, mülkümü bir sinek kanadı kadarı bile arttıramazlar.

Şayet gelmişiniz geçmişiniz, diriniz ölünüz, yaşınız kurunuz bir araya gelip, bunlardan her bir kişi tüm isteklerini benden dilese, her birine istediğini veririm, mülkümden de hiçbir şey eksilmez. Biriniz deniz kenarından geçerken, bir iğneyi denize batırıp çıkardığında, deniz suyundan ne kadar eksiliyorsa, bütün bunların istekleri mülkümden ancak bu kadar eksiltebilir. Çünkü ben Cevâd’ım (eli açık ve cömert biriyim), Vâcid’im (İstediğimi istediği vakit bulurum, hiçbir şey Benden kaçıp kurtulamaz, her şey Ben’de mevcuttur), Mâcid’im (Şanı ulu, Kadri yüce, Keremi ve Cömertliği sonsuzum). İhsanım da azabım da bir söze bağlıdır. Bir şeyin olmasını dilediğim zaman ‘ol’ derim, o oluverir.[4]

El-Vâcid” güzel ismini kavrayan bir mümin, yoksul veya fakir birini görse malı varsa yardımcı olmalı, yolunu kaybetmiş birini görse ona yol göstermelidir. Çünkü Allâh Teâlâ Efendimiz’e (sas) hitaben şöyle buyurur:

“(Rabbin) Seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni, (şeriat hükümlerini) bilmezken, (nübüvvet nimeti ile şeriat ile) yola koymadı mı? Seni bir yoksul iken bulup da zengin etmedi mi?” (Duha, 93/6-8)

66. (اَلْمَاجِدُ) “El-Mâcid” (cc)

“Şanı ulu, Kadri yüce, Keremi Cömertliği sonsuz.”

El-Mâcid, güç, kudret ve şanın sonsuzluğunun yanı sıra, sonsuz cömertlik, sonsuz rahmet, kerem ve ihsanın mükemmelliği anlamlarına gelmektedir. Allâh (cc), Zât’ında, bütün esmâ ve sıfatında en mükemmel, en tam, en yüce ve en üstündür.

Allâh’ın (cc) Zât’ı en yücedir ve bütün fiilleri güzeldir. Bağışı, ikramı ve ihsanı en boldur. Zât’ının yüceliği ile esmâ ve sıfatlarının güzelliği bir arada bulunduğu için, “Mecd” sıfatı görünür. Bundan dolayı “El-Mâcid” O’nun (cc) güzel isimlerindendir. Daha önce 49’uncu sırada geçen “El-Mecîd” güzel ismi ile benzer anlama sahip olmakla birlikte, “El-Mâcid” güzel isminin, varlıklara tecellisi itibarı ile daha kapsamlı olduğu kabul edilmiştir. Allâh’ın (cc), bağışı, ikramı ve ihsanı son derecede ve nihayetsizdir.

Allâh’ın (cc), yukarıdaki hadis-i kudsîde geçtiği üzere, kulların günahlarını affetmesi, sürçmelerini bağışlaması, kötülüklerini örtmesi, onlara sonsuz merhameti ve şefkati ile muamelesi, “El-Mâcid” güzel isminin yansımalarından sadece bir kısmıdır. Allâh (cc), anında cezalandırma güç ve kudretine sahip bulunduğu, her tür günahın açığını ve gizlisini bildiği halde, yukarıdaki hadis-i kudsîde beyan buyurduğu üzere, kulları mağfiret talep ettiğinde günahların büyüklüğüne önem vermeden bağışlaması sonsuzdur.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, biz kullarınca hem kendi Şanının yüceltildiği hem de Zât-ı Âli’si tarafından biz kullarını “mecd” sıfatı ile yücelttiği ve namazların kesinlikle onsuz olamayacağı Fatiha suresi ile ilgili olarak gelen bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurur:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏

مَنْ صَلَّى صَلاَةً لَمْ يَقْرَأْ فِيهَا بِأُمِّ الْقُرْآنِ فَهْىَ خِدَاجٌ – ثَلاَثًا – غَيْرُ تَمَامٍ ‏‏.

فَقِيلَ لأَبِي هُرَيْرَةَ إِنَّا نَكُونُ وَرَاءَ الإِمَامِ ‏.‏ فَقَالَ اقْرَأْ بِهَا فِي نَفْسِكَ فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ

قَالَ اللَّهُ تَعَالَى قَسَمْتُ الصَّلاَةَ بَيْنِي وَبَيْنَ عَبْدِي نِصْفَيْنِ وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ ‏.‏ فَإِذَا قَالَ الْعَبْدُ ‏{‏الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}‏ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى حَمِدَنِي عَبْدِي ‏.‏ وَإِذَا قَالَ ‏{الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}‏‏ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى أَثْنَى عَلَىَّ عَبْدِي ‏.‏ وَإِذَا قَالَ ‏{مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ}‏ ‏قَالَ مَجَّدَنِي عَبْدِي

‏وَقَالَ مَرَّةً فَوَّضَ إِلَىَّ عَبْدِيفَإِذَا قَالَ ‏{‏إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ‏}‏‏ قَالَ هَذَا بَيْنِي وَبَيْنَ عَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ ‏.‏ فَإِذَا قَالَ ‏{‏ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ‏}‏ ‏.‏ قَالَ هَذَا لِعَبْدِي وَلِعَبْدِي مَا سَأَلَ.‏

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayete göre Efendimiz (sas) üç defa şöyle buyurmuştur:

Kim, Ümmü’l-Kur’an’ı / Fatiha Sure-i şerifesini okumaksızın bir namaz kılarsa o namaz noksandır, tamam değildir.

Hadisi rivayet eden Ebu Hüreyre’ye (ra) şöyle denilmiştir:

Bizler, imamın arkasında bulunduğumuzda Fatiha suresini okumuyoruz!

Bunun üzerine Ebu Hüreyre (ra), şöyle demiştir:

O zaman Ümmü’l-Kur’an’ı içinden oku. Çünkü ben, Resülullah’ı (sas) şöyle buyururken işittim:

Yüce Allâh şöyle buyurdu: Namaz (da okunan Fatiha Sure-i şerifesini), kendim ile kulum arasında iki kısma ayırdım. Üstelik kulumun dilediği şey de onundur. Kul:

{الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}‏ “Hamd, alemlerin Rabbi Allâh’a mahsusturdediği zaman Yüce Allâh:

Kulum Bana hamd ettibuyurur. Kul:

{الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}‏‏ “Er-Rahmândır, Er-Rahîmdirdediği zaman, Yüce Allâh:

Kulum bana övgüde bulundubuyurur. Kul:

‏{‏مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Hesap gününün sahibidirdediği zaman, Yüce Allâh:

Kulum beni yücelttibuyurur.

Bir başka vakitte ise Efendimiz (sas), Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, “Kulum (her hususta) bana yetki verdi” buyurduğunu beyan etmiş ve şöyle devam etmiştir:

Kul: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ‏}‏ “Ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım isterizdediği zaman Yüce Allâh:

Bu, kulum ile benim aramdadır. Üstelik kulumun dilediği şey de onundurbuyurur. Kul:

‏{‏ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ‏}‏ “Bizi dosdoğru yola, nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değildediği zaman Yüce Allâh:

İşte bu, kulumundur. Üstelik kulumun dilediği şey de onundurbuyurur.[5]

Burada, Fatiha Sure-i şerifesi, anlam itibariyle ikiye taksim edilmiştir. İlk yarısında, Allâh’a (cc) hamd etme, yüceltme, övgüde bulunma ve her türlü yetkiyi O’na (cc) verme, ikinci yarısında ise, kulun ihtiyacı, talebi ve niyazı yer almaktadır.

Allâh (cc), bütün esmâ ve sıfatlarında en yüce ve en yüksektir. Her fiilinde sayısız hikmetler bulunur. Her esmâsının ayrı ayrı tecellilerinde, insanlar için ilim, marifet ve hal nimetleri meydana gelir. İnsanlar arasında ibadette yüksek derecelere ulaşanlar, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine, esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulâsı ile yönelebilen kimselerdir. Çünkü Allâh (cc), kullarından Kendisini esmâ-i hüsnâsı ile anmalarını istemektedir.

El-Mâcid” güzel isminin anlamını kavrayan bir mümin, daima Allâh’ı yüceltme peşindedir. Marifetullah basamaklarında yükselebilmek için, Allâh’ın (cc) iyiliğini, lütuflarının, bağış ve ihsanının sonsuzluğunu, üstünlüğünü, aşkınlığını ve icraatlarının sonsuz güzel olduğunu şeksiz ve şüphesiz bir şekilde kabul eder, gönülden inanır.

67. (اَلْوَاحِدُ) “El-Vâhid” (cc)

“Tek, Zatında, sıfatlarında, isim ve hükümlerinde asla ortağı ve benzeri bulunmayan, sayılara ve parçalara ayrılması imkansız bir ve tek.”

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ

Sizin İlâhınız, (zât ve sıfatlarında ortağı bulunmayan) tek Allâh’tır. Ondan başka ilâh yoktur. Rahmân’dır (dünyada bütün mahlûkatı esirgeyendir), Rahîm’dir (ahirette yalnız müminlere rahmet edendir).” (Bakara, 2/163)

Ez-Zeccâcî, “El-Vâhid” güzel ismini, “sayısal anlamda ikincisi bulunmayan, tek, benzersiz, misilsiz” şeklinde,[6] Hattâbî, “daimî surette tek ve kendisi ile beraber bir başkası bulunmayan”[7] şeklinde tanımlar. Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’nin görüşlerini sistemleştiren Eş‘arî âlimi İbn Fûrek (v. 406/1015), Allâh Azze ve Celle’nin güzel ismi “El-Vâhid”in üç anlamı bulunduğunu, üçünün de doğru olduğunu söylemektedir. Bu anlamlar:

1. Allâh’ın (cc), Zât’ının kısımlara ayrılmaması, cüzlere bölünmemesi,

2. Benzerinin bulunmaması,

3. Fiillerinde herhangi bir ortağının olmaması.[8]

Vâhid” ve “Ehad” isimleri aynı köktendir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Ehad” ismi bir yerde (İhlâs, 112/1), “Vâhid” ismi ise yirmi iki yerde geçmektedir (Bakara, 2/133, 163; Nisâ, 4/171; Mâide, 5/73; En’âm, 6/19; Tövbe, 9/31; Yusuf, 12/39; Ra’d, 13/16; İbrahim, 14/48, 52; Nahl, 16/22, 51; Kehf, 18/110; Enbiyâ, 21/108; Hac, 22/34; Ankebût, 29/46; Sâffât, 37/4; Sâd, 38/5, 65; Zümer, 39/4; Mümin, 40/16; Fussilet, 41/6).

Vâhid” ve “Ehad” isimleri için zikredilen anlamları, şu şekilde hülasa edebiliriz:

1. Ezelde yalnız Allâh (cc) vardı ve başka hiçbir şey yoktu. İmran b. Husayn’ın (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) bu anlama şu şekilde işaret buyurmaktadırlar:

كانَ اللَّهُ ولَمْ يَكُنْ شيءٌ قَبْلَهُ، وكانَ عَرْشُهُ علَى المَاءِ، ثُمَّ خَلَقَ السَّمَوَاتِ والأرْضَ، وكَتَبَ في الذِّكْرِ كُلَّ شيءٍ

“(Ezelde) Allâh vardı ve Allâh’tan başka bir şey yoktu. Ve Allâh’ın arşı su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allâh, gökleri ve yeri yarattı. Sonra zikirde (Levh-i Mahfuz’da kainatın) her şeyi (takdir ve tespit) edip yazdı.[9]

2. Bütün Celâl ve Cemâl sıfatları Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinde bulunmaktadır. Bu yönü ile de tek ve birdir.

3. Bütün varlıkları idare eden, varlık dünyasına ait ne varsa bütün düzenlemelerin sahibidir. Bunun için herhangi bir maddeye, süreye ve hazırlığa asla ihtiyacı yoktur.

Saffâr, Allâh’ın (cc) “El-Vâhid” güzel isminin, diğer yaratılmışların vâhidliğinden farklı olduğuna dikkat çeker. Allâh (cc), Zâtında, Sıfatlarında ve güzel isimlerinde tektir. Cüzlere ayrılmaktan münezzehtir. Cüzlerin bir terkibi de değildir. O celle ve alâ için bir kenar, sınır ve son asla söz konusu değildir. Azalma ve çoğalma gibi hususlardan yücedir. Örneğin bir insan vâhid olabilir. Ancak onun vâhidliği bir şekle ve bir sınıra sahiptir. Allâh (cc), bundan elbette münezzehtir.[10]

Tevhid ise, Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin tekliğini ikrar ve birliğine imanın en yüksek unvanıdır. Tevhid akidemizdeki ilk rükün, Allâh’ın (cc) mutlak tekliği ve yaratıcılığıdır. Allâh (cc), dilediği her şeyi yapmaya gücü yetendir. Bütün varlıkların hayatiyetleri O’na (cc) bağlı, hükmü bütün varlıklar üzerinde geçerlidir. Bu itikada sahip mümin, aslında hiçbir malikiyetinin bulunmadığını, bütünüyle aciz ve fakir ilAllâh olduğunu anlar. O’na (cc), daha bir içten ve samimi bir şekilde ibadet şuuruna ulaşır. Aynı zamanda bu akide, kişiyi daima Allâh’a (cc) şükür ve hamd hisleri ile dolmasına, emir ve yasaklarına titizlikle uymaya sevk eder.

Cenâb-ı Hakk’ı güzel isimleri ve yüksek sıfatları itibarı ile birlemenin adı “tevhid-i ulûhiyet”tir. Tevhid-i ulûhiyet, Allâh ile birlikte bir başka ilahın bulunmasını reddetmek, sadece Allâh’a (cc) kulluk etmek, O’na (cc) ibadette bulunmak ve O’ndan (cc) başkasından yardım istememek demektir. “Lâ ilâhe illâllah” cümlesi, bu tevhidi ifade eder. Tevhid-i ulûhiyetin anlamını kavramış bir kimse, mabudu ve mahbubundan başkasının emirlerini ve razı olacağı şeyleri mülahaza etmekten uzaktır. Allâh’a (cc) gönülden yönelenlerin himmet ve gayretlerinin ulaşabildiği tevhid ve masivadan tecerrüt düşüncesi, yani her şeyi Allâh’a (cc) havale etme mertebesi budur. Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Tevhid-i ulûhiyet düşüncesinin zihinlerde netleşmesi için, Neml suresinde yeri ve gökleri yaratmasından, gökten indirdiği yağmurlara, yeryüzünde sabit dağları oluşturmasından tatlı su nehirlerine, dualara cevap verip sıkıntıları bertaraf etmesinden insanın yeryüzünde imar ile vazifelendirilmesine, mevcudatın mikro alemden makro kozmosa kadar insanın emrine verilmesine dikkatleri çektikten sonra, arka arkaya tam beş defa şu soruyu sorar:

(ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ) “Allâh ile birlikte başka bir ilâh mı var!?” (Neml, 27/60, 61, 62, 63, 64)

Tevhid-i ulûhiyet konusuyla ilgili bir başka ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

لَوْ كَانَ فٖيهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

Eğer yer ile gökte Allâh’tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve gökler muhakkak fesada uğrarlardı (yok olurlardı). O halde, Arş’ın Rabbi Allâh, onların vasıflandırdıkları şeylerden (bütün noksanlıklardan) berî ve yücedir.” (Enbiya, 21/22)

Gel ey tâlib bu kesretten güzer kıl, rücu et aslına durma sefer kıl,

Bu Vâhid ismiyle defet hicâbı, hemen Vâhid’de kal mahvet hisâbı,

Gönül sâfî ola deng-i kederden, siline kalmaya nakş-ı suverden,

Götür havfı gider vehm ü hayâli, bulardan eyle daim kalb-i hâlî.” (İbn Îsâ Saruhânî)

İnanmış bir müminin, tevhid-i ulûhiyetin yanında, “tevhid-i rubûbiyet” dairesine girmesi de gerekir. Rububiyet, malik bulunma, mevcudatın maslahatını düzenleme ve koruma, varlığı kemale erdirme ve sebepleri yaratmadır. Cenâb-ı Hakk’ın kesintisiz bir şekilde bütün varlık dünyasına, muhtaç oldukları unsurları lütfetmesi, hepsini besleyip büyütmesi, idare edip rızıklandırmasıdır. Tevhid-i Rububiyet, Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini, görebildiğimiz ve göremediğimiz bütün düzenleyiciliği ile Rab kabul etmedir. Tevhid-i Rububiyet’in anlamına vakıf olan kimse, Allâh’tan (cc) başka bir fail görmekten, amellerini, manevi füyuzatlarını ve makamlarını, hatta kendi varlığını bile mülahaza etmekten uzaktır. “El-Vâhid” Allâh (cc), Uluhiyetinde ortağı bulunmadığı gibi Rububiyetinde, mülkü içerisinde yer alan şu mevcudat alanında, varlık dünyasındaki en küçük bir zerrede bile ortağı bulunmayandır.

En güzel kıssanın büyük kahramanı Yusuf (as) şu soruyu sormakta ve tevhid-i rububiyet’e şöyle dikkat çekmektedir:

ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

Ayrı ayrı birçok Rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr Allâh mı?” (Yusuf, 12/39)

El-Vâhid” güzel ismini gücü nispetinde kavrayabilen bir muvahhid, Allâh’ı (cc), mahlukatından hiçbirisine hiçbir şekilde benzemeyen, herhangi bir varlık ile mukayese edilemeyen, çok yüce ve ulu, mahlukatın cümlesinden ayrı ve tek Vâcibu’l-Vücûd bilir.

Yüce Mevla, (لَا تَتَّخِذُوا اِلٰهَيْنِ اثْنَيْنِ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ) “Sakın iki ilah edinmeyin.O, ancak tek ilâhtır” (Nahl, 16/51) buyruğu ile bu önemli hususa dikkat çekerek, Hak İlah’ın sayılı olamayacağını, sayılı olan varlığın da İlah olamayacağını belirtmiştir. Farz-ı muhal kainatta iki bulunsaydı, var olan düzen çok büyük bir şekilde fesada uğrardı (Enbiya, 21/22). Allâh Teâlâ’nın Zât’ının parçaları yoktur, terkiplerden meydana gelmemiştir.

Her mükellef, bu vacip itikat üzere bulunmalı, tevhid manasının hakikatine vakıf olmaya, delillerden sürekli istidlal ile tevhidin manasında derinleşmeye çalışmalıdır. Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulâsı ile bilinmeye gayret gösterilmeli, göklerde, yerde ve bu ikisi arasındakilerde, yaratılış ile ilgili deliller üzerinde düşünülmeli, tam bir muvahhid olarak Allâh’a (cc) yönelinmelidir. Kişi, benliğini O’na (cc) kullukta istihdam etmeli, O’nu (cc) tevhid ederek yalnız ona ibadet etmeli, ibadetinde de O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan, muhlis ve muvahhid bir şekilde inâbede bulunmalıdır.

Allâh (cc) birdir. Rububiyetinde ve Uluhiyetinde ortağı yoktur. Zât’ında, güzel isimlerinde, yüksek sıfatlarında ve hikmetli fiillerinde asla bir benzeri yoktur. Bir kulun, Allâh’a (cc) gönülden yönelerek ibadet etmesi, sadece O’na (cc) umut bağlaması, sadece O’na (cc) tevekkül etmesi, sadece O’na (cc) ihtiyaç duyması, çok önemli kalbî bir mertebe ve ruhânî bir ihtiyaçtır. Rabbimiz, her vakit ve anda O’na (cc) ihtiyaç duyduğumuz yegane tek Yaratıcımızdır.

68. (اَلصَّمَدُ) “Es-Samed” (cc)

“Her türlü istek ve ihtiyacı karşılayacak güce sâhip, hiç kimseye veya hiçbir şeye muhtaç bulunmayan, her dileğin biricik mercii Yüce Zât.”

Es-Samed” güzel ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de sadece İhlas suresinde yer alır:

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

De ki: O, Allâh’tır, Ehad’dir (benzersiz tektir). Allâh, Es-Samed’dir (Her şey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir). O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk olmamıştır.” (İhlas, 112/1-4)

İhlâs suresi, İslam’ın en temel esası olan “tevhid” düşüncesi ve pratiğinin, en veciz halde beyan edildiği surelerden birisidir. Kur’ân-ı Kerîm’in diğer sureleri ve ayetleri yanında, bilhassa Ayet el-Kürsî ve İhlâs sureleri, Zât’ında vücudu Vâcip, mutlak kemale sahip, şerikten ve nazirden münezzeh Yüce Yaratıcı anlayışını, kalplere ve ruhlara en muhkem ve özlü bir şekilde verirler. Bu sebepten olsa gerek, İhlas suresi de Fatiha suresi gibi pek çok isimle anılmıştır. Bunlardan bazıları; Tevhid, Tecrid, Tefrîd, Necât, Velâyet ve Marifet isimleridir. Bu surenin anlamını kavramakla, bu isimler o kişide yansırlar.

Es-Samed” güzel isminin geçtiği kudsî hadisin bir bölümü şu şekildedir:

وَأَنَا الْأَحَدُ الصَّمَدُ لَمْ أَلِدْ ، وَلَمْ أُولَدْ ، وَلَمْ يَكُنْ لِي كُفْئًا أَحَدٌ

Ben Ehadim, Samedim, doğurmadım ve doğurulmadım. Hiç kimse benim dengim olmamıştır.[11]

Dilciler ittifakla, “Es-Samed” güzel isminin, “insanların ve canlı-cansız bütün varlıkların, O’ndan (cc) ötesi bulunmadığına tam kani bir şekilde, doğrudan doğruya O’nu (cc) maksut ve matlup edinerek, her türlü ihtiyaçları için Allâh’a (cc) yönelmeleri, müracaat etmeleri ve O’na sığınmaları” anlamında olduğunu kabul ederler.

Ez-Zeccâcî, “Es-Samed” güzel ismini, “ululuğun / yüceliğin kendisinde nihayet bulduğu, her şeyin gidip dayandığı maksat ve mutemet” şeklinde anlamlandırır.[12]

Beyhakî, senedini zikrederek İbn Abbâs’ın (ra), “Es-Samed” güzel ismini şu şekilde açıkladığını nakletmektedir:

Es-Samed, reislik ve efendiliği mükemmel, üstünlük ve asaleti eksiksiz, büyüklük ve ululukta en yüce, yumuşaklıkta en üstün, hiç kimseye muhtaç olmayan en zengin, üstün güç ve kuvvet sahibi, ilimde en kâmil, hüküm ve kararları tartışmasız uygulanandır. Bütün yücelik sıfatlarında en üstündür. Bu üstün sıfatlar Allâh’tan başka hiç kimsede bulunmaz. Hiç kimse O’na (cc) denk değildir. O’na (cc) benzeyen hiçbir şey yoktur. Bu sebeple tek Samed Allâh’tır. Tek ve üstün güç sahibi Allâh (cc) ne yücedir.[13]

Gazzâlî, “Allâh (cc), gerek din ve gerek dünya işleri için, ister dili isterse de eli itibarı ile, insanları kime muhtaç etmişse, şüphe yok ki “Samed” vasfından o kişiye ihsanda bulunmuştur. Ne var ki mutlak “Es-Samed”, her bakımdan kendisine baş vurulup sığınılan, hiç şüphe yok ki Allâh’tır (cc)” der.[14]

Kuşeyrî de “Es-Samed” güzel ismini şu şekilde yorumlar:

“Allâh Teâlâ’yı, ayet-i kerimedeki gibi (وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ) “O, yediren / rızıklandırandır, Kendisi yedirilmeyen / rızıklandırılmayandır” (Enam, 6/14) tanıyan kişi, rızık talebi hususunda Allâh’a (cc) yönelir. Bütün hallerinde O’na tevekkül eder. Rızkı hususunda O’nu asla suçlamaz. Bu hususta başkasından yardım istemez. Yiyecek ve giyecek konusunda başkasından bir talepte bulunmaz. Başarılmak istenen ve meydana gelmesi ümit edilen hususlarda, başkasına bel bağlamaz. İhtiyaçlarda O’na dayanılması gerektiğini bilen bir kimse, zorunlu sıkıntılarını sadece O’na şikayet eder, ihtiyaçlarını O’na arz eder, güzel bir yakarışla O’na yönelir, çeşitli tevessüllerle O’na yaklaşır.”[15]

Abdullah b. Büreyde’nin (ra) babasından rivayet ettiğine göre, Resülullah (sas) bir adamın şöyle dua ettiğini işitti:

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْن بُرَيْدَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَمِعَ رَجُلًا يَقُولُ

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ أَنِّي أَشْهَدُ أَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ الْأَحَدُ الصَّمَدُ الَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

Allâhım, şu isimlerinle Senden başka ilah bulunmadığına şahitlik ederek istiyorum: Sen Ehad, Samed, Doğurmayan, Doğurulmayan, Dengi ve eşi olmayansın.

Bunun üzerine Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

لَقَدْ سَأَلْتَ اللَّهَ بِالِاسْمِ الَّذِي إِذَا سُئِلَ بِهِ أَعْطَى وَإِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ

Şüphesiz sen, Allâh’tan kendisi ile istenildiğinde mutlaka verdiği, dua edildiğinde de kabul ettiği bir ismi ile istedin.[16]

Kûfeli muhaddis Zeyd b. el-Hubâb (v. 203/819) yukarıdaki hadis-i şerifi, tebe-i tâbiînden ve kütüb-i sitte musanniflerinin tamamının kendisinden nakilde bulunduğu sika sebt bir râvî olan Mâlik b. Miğvel’den (v. 158/774) nakletmekte ve Resülullah’ın (sas) bu duayı işitince şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

لَقَدْ سَأَلْتَ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ بِاسْمِهِ الْأَعْظَمِ

Şüphesiz ki Allâh azze ve celleden, O’nun İsm-i A’zam’ı ile istemiş oldun.[17]

Allâh’ın (cc), İsm-i A’zam’ının hangisi olduğu konusunda görüşleri sıralamak istersek şu şekildedir:

1. İsm-i A’zam, “Allâh” güzel ismidir. Çünkü bu isim, esmâü’l-hüsnâ’nın aslıdır. Cenâb-ı Hak’tan başka hiç kimseye ad olarak verilemez.

2. Allâh, Er-Rahman Er-Rahim güzel isimleridir.

3. El-Hayy El-Kayyum güzel isimleridir.

4. Lâ ilâhe illa hüve El-Hayy El-Kayyûm güzel isimleridir.

5. “Rab” güzel ismidir.

6. “Allâhu lâ ilahe illâ Hüve’l-Ehadü’s-Samed ellezî lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehu küfüven ehad” güzel cümlesidir.

7. El-Hannân El-Mennân, Bedîü’s-Semâvâti ve’l-Ard zü’l-Celâli ve’l-İkrâm El-Hayy El-Kayyûm güzel isimleridir.

8. Allâh Allâh Allâh ellezî lâ ilahe illâ Hüve Rabbü’l-Arşi’l-Azîm güzel isimleridir.

9. Lâ İlâhe illAllâh kelime-i tevhîdidir.

10. İsm-i A’zam, esmâü’l-hüsna içerisinde gizlidir.

11. İsm-i A’zam, Cenab-ı Allâh’ın isimlerinin tamamıdır. Kul Allâh’a (cc) dua ederken kendisini tamamen ona verir ve hatırına Allâh’tan (cc) başka hiçbir şey getirmezse, İsm-i A’zamin bereketine nail olur.

Es-Samed” güzel isminin anlamını kavrayan bir mümin, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin hiçbir dengi bulunmadığını, daimî Hay ve herhangi bir varisi olmadığını, bütün varlıklar yok olduktan sonra da Varlığının devam edeceğini bilir. “Es-Samed” güzel isminin, hiç kimseye ihtiyaç duymayan bir Vâcibu’l-Vücûd’u, her varlığın istekleri ve ihtiyaçları ve sıkıntılarının giderilmesi için O’na muhtaç oldukları Yüce Yaratıcıyı gösterdiğinin bilincine varır.

69. (اَلْقَادِرُ) “El-Kâdir” (cc)

“Tam ve mutlak kudret sâhibi, istediğini dilediği gibi yapmaya gücü yeten.”

(قُلْ هُوَ الْقَادِرُ) “De ki: O (Allâh) Kâdir’dir.” (Enam, 6/65)

(اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ) “Şüphesiz ki Allâh, her şeye gücü yetendir” ayet-i kerimesi Kur’ân-ı Kerîm’de tam otuz dört defa tekrar eder.

Hattâbî, Cenâb-ı Hakk’ın ayet-i kerimelerde Zât’ını, “her şeye gücü yeten Kadîr” olarak vasıflandırmasını, hiçbir şeyin O’nun (cc) gücüne karşı duramayacağı, mani olamayacağı ve aciz bırakamayacağı anlamına geldiğini söyler.[18]

Ḥalîmî, (اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ) “O şüphesiz ki her şeye Kadîr’dir” (Ahkâf, 46/33) ayet-i kerimesinin, Allâh’ı (cc) hiçbir şeyin aciz bırakamayacağına, O’nun (cc) dilediğini kolaylıkla yaptığına, O’nun (cc) fiillerinin apaçık ortada olduğuna, bu fiillerin kendisine acizlik yaklaşamayan Muhtar bir Kâdir’den, Alîm bir Hayy’dan meydana geldiğine delalet ettiğini söylemektedir.[19]

Saffâr, “El-Ḳâdir” güzel isminin Allâh’ın bir sıfatı olduğunu özellikle belirterek şöyle söyler:

“Allâh, ‘mevcut ve ma’dûm olan her şeyin takdir edicisidir’ denilebilmesi için O’nun yaratmaya konu olan her şeyi yaratmaya kudreti olması gerekir. Bu da ancak “El-Ḳâdir” güzel isminin, kudret sıfatından kaynaklanması ile mümkün olabilir. Zira Allâh varlıkları yaratmaya, onların bekasını ve fenasını meydana getirmeye ve bir halden diğer bir hale dönüştürmeye muktedirdir. Onun kudret sıfatının olmaması ise hiçbir şekilde söz konusu değildir.”[20]

Saffâr, insanların kudret vasfı ile kâdir olduklarını, ancak insanın kudretinin Allâh’tan istifade eder bir halde olduğunu belirtir. Zira, ancak Allâh’ın dilemesi ile mahlûkatın kudreti olabilir. Allâh’ın kudreti ise Zâtî ve Ezelîdir.[21]

Allâh (cc), güzel isimlerini, yüksek sıfatlarını ve hikmetli fiillerini zikrederek, kullarının bu güzel isimlerle müsemma olmalarını ve yüksek sıfatlara yaklaşma ile muttasıf hale gelmelerini istemektedir. Bu yüzden kullarına adaleti, iyiliği, ihsanı, affı, cömertliği ve hilmi emretmiştir. İşte bu anlayış seviyesindeki bir kul, Cenâb-ı Allâh’ın “El-Ḳâdir” güzel ismine yönelerek, daima Allâh’ı (cc) yüceltir ve O’na (cc) gönülden saygı duyar. Her şeye gücü yeten, mutlak kudreti ile bütün varlığı kuşattığını kalp ve gönül gözü ile idrak eder. Rabbine umut içerisinde ve korku ile yakarır. O’nun muhteşem aydınlıktaki yolundan bir an bile ayrılmaktan çok büyük endişe duyar, dinde sabit kadem durma ve kalbinin kaymaması adına O’na (cc) içtenlikle yalvarır.

70. (اَلْمُقْتَدِرُ) “El-Muktedir” (cc)

“Her şeye kâdir olan, her şeye gücü yeten, mutlak kudret sâhibi, kendisine hiçbir şey imkânsız olmayan, şiddet veya kuvvet ile hiç kimsenin kendisine karşı çıkamayacağı tam ve kâmil kudret sâhibi Yüce Zât.”

اِنَّ الْمُتَّقٖينَ فٖى جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فٖى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلٖيكٍ مُقْتَدِرٍ

Hiç şüphesiz, Allâh’a karşı gelmekten sakınanlar, Cennetlerde, ırmak başlarında, Muktedir bir Melik’in (kudreti sonsuz, her şeye hakim Allâh Teâlâ’nın) huzurunda, doğruluk meclislerindedirler.” (Kamer, 54/54-55)

Ḥalîmî, Kâdir sıfatının, sonsuz gücünü fiilleri ile gösteren “El-Muktedir” güzel ismine delalet ettiğini, Allâh’ın (cc) gücü yettiği halde yapmadığı nice fiilleri bulunduğunu, dilerse bunları yapabilirliğini, bu sebeple de “El-Muktedir” güzel isminin sahibi bulunduğunu belirtmektedir.[22]

(مُقْتَدِرٍ) “Muktedir” ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de dört ayet-i kerimede gelmektedir. (Kehf, 18/45; Zuhruf, 43/42; Kamer, 54/42, 55)

El-Muktedir” güzel isminin anlamını kavrayabilen bir kul, daima Allâh’ı (cc) yüceltir ve O’na (cc) saygı duyar. ‘Her şeye gücü yeten, mutlak Kâdir ve kudreti her şeyi kuşatan O’dur (cc)’ diyerek kamil bir şekilde iman eder. Bu seviyedeki bir kul, her türlü ihtiyacını O’na (cc) arz eder, bütün dileklerini O’na (cc) yöneltir. Yüce Kudreti önünde en derin saygı hisleri ile rükûa ve secdeye giderek, hamd ve şükür hisleri ile dolar. Sonsuz kudret sahibi Allâh’ın (cc) ilmini, hiç kimsenin kuşatamayacağını, bilakis O’nun (cc) sonsuz ilminin ve kudretinin her şeyi kuşattığını, hiçbir şeyin O’nun (cc) gücü ve kudreti haricinde olamayacağını, bütün varlığın O’nun (cc) kabzasında olduğunu bilir, kudreti sonsuza intisapla kalben itminana erer.

71. (اَلْمُقَدِّمُ) “El-Mukaddim” (cc)

“Dilediğini maddî manevi nimetler verip öne alan, başkalarından daha ileri, daha başarılı bir duruma getiren.”

لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَتَقَدَّمَ اَوْ يَتَاَخَّرَ

“(Yemin olsun ki) Sizden (iman, hayır ve iyilikler yolunda) ileri gitmek veya geri kalmak dileyen kimseler için (o Cehennem bir uyarıcıdır).” (Müddessir, 74/37)

Ebû İshâk İbrâhîm,“El-Mukaddim” güzel ismini, “öne geçirilmesini istediği şeyi, hükmen ya da fiilen nasıl isterse öne geçiren” şeklinde tanımlar.[23]

Hattâbî, “El-Mukaddim” güzel ismini, biraz daha farklı bir perspektifle, “mahlukatı henüz yaratmadan önce onların kaderlerini öne alarak yaratması, sevdiği dostları diğerlerinin, bazı kullarını da diğer bazılarının önüne, bir kısmına muvaffakiyetler ihsan ederek de diğerlerinin önüne alması”[24], Ḥalîmî ise, “yüksek rütbeler ihsan eden”[25] şeklinde anlamlandırmaktadır.

Gazzâlî de bu güzel isimle ilgili olarak şöyle söylemektedir:

“Allâh katında mukaddem olan hiç şüphe yok ki mukarreb olanlardır. Önce melekleri, sonra peygamberleri, daha sonra velileri ve onları takiben de âlimleri diğerlerinin öne almıştır.”[26]

Allâh (cc), dilediğini öne alan, dilediğini de geride bırakandır. Veren ve alan, yükselten ve alçaltan Allâh’tır (cc). Mutlak öne çıkaran ve mutlak geride bırakan Allâh’tır (cc). Çünkü O (cc) sonsuz irade sahibi, yaptıklarından asla sorulamayan ve dilediğini yapandır. Bu açıdan bir Müslüman, Allâh’ın (cc) öne çıkardığını öne çıkarmalı, geride bıraktığını da geride bırakmalıdır. Allâh’ın (cc), ibadetleri vesilesi ile yükselttiği ve aziz kıldığı kimseleri sevmeli, küfürleri ve inkarları sebebi ile de zelil hale getirdiği kimselerden uzak durmalıdır.

72. (اَلْمُؤَخِّرُ) “El-Muahhir” (cc)

“Dilediğini bir hikmetten dolayı sonraya bırakan, erteleyen.”

Hattâbî, “El-Muahhir” güzel ismini, “dilediklerinin mertebesini geri bırakan, durdurup alıkoyan, hikmetine muvafık şekilde oluşturacağı sonuçlar sebebi ile bir şey meydana geleceği anda engelleyen”[27], Ḥalîmî ise, “yüksek rütbelerden indiren”[28] şeklinde açıklar.

El-Muahhir” güzel ismi, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine izafeli olarak ve fiil hali ile Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde yer alır:

وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فٖيهِ الْاَبْصَارُ

Zalimlerin yaptıklarından, Allâh’ı sakın habersiz sanma! Allâh, onları, ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 14/42)

İbn Abbâs (ra) anlatıyor:

Efendimiz’in (sas), gece namazı için kalktığında, “El-Mukaddim” ve “El-Muahhir” güzel isimlerini beraberce zikrettiği dua şu şekildedir:

عَنْ طَاوُسٍ، سَمِعَ ابْنَ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِذَا قَامَ مِنَ اللَّيْلِ يَتَهَجَّدُ قَالَ ‏

اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ قَيِّمُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ وَلَكَ الْحَمْدُ، لَكَ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ، وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ نُورُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ، وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ الْحَقُّ، وَوَعْدُكَ الْحَقُّ، وَلِقَاؤُكَ حَقٌّ، وَقَوْلُكَ حَقٌّ، وَالْجَنَّةُ حَقٌّ، وَالنَّارُ حَقٌّ، وَالنَّبِيُّونَ حَقٌّ، وَمُحَمَّدٌ صلى الله عليه وسلم حَقٌّ، وَالسَّاعَةُ حَقٌّ، اللَّهُمَّ لَكَ أَسْلَمْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ، وَإِلَيْكَ أَنَبْتُ، وَبِكَ خَاصَمْتُ، وَإِلَيْكَ حَاكَمْتُ، فَاغْفِرْ لِي مَا قَدَّمْتُ وَمَا أَخَّرْتُ، وَمَا أَسْرَرْتُ وَمَا أَعْلَنْتُ، أَنْتَ الْمُقَدِّمُ وَأَنْتَ الْمُؤَخِّرُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ ـ أَوْ لاَ إِلَهَ غَيْرُكَ

Allâhım, hamd sadece sanadır. Sen gökleri, yeri ve bunlarda bulunan mevcudatı gözetip ayakta tutansın (bunların hepsinin varlığı Sana bağlıdır). Hamd sadece sana mahsustur. Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan bütün varlıkların mülkü sana aittir. Hamd sadece Sana mahsustur. Sen göklerin ve yerin Nûr’usun. Hamd sadece Sanadır. Sen Hak’sın. Senin sözün haktır. Sana kavuşmak haktır. Sözün haktır. Cennet haktır. Cehennem haktır. Nebiler haktır. Salât ve selam üzerine olsun Muhammed haktır. Kıyamet saati haktır. Allâhım, Sana teslim oldum, Sana iman ettim, Sana dayandım, Sana yöneldim. Seninle (bana verdiğin delillerle inanmayanlara karşı) mücadele ettim. Seni (hükmünü) Hakem kabul ettim. Allâhım, geçmiş ve gelecek günahlarımı, açığa vurduğum ve gizlediğim kusurlarımı bağışla. Mukaddim ve Muahhir Sensin. Senden başka hiçbir ilah yoktur.[29]

El-Mukaddim” ve “El-Muahhir” güzel isimleri beraberce Cenâb-ı Allâh’ın fiilî ve Zâtî sıfatlarındandır. Dilediğini yükseltip dilediğini alçaltan, dilediğini azîz kılıp dilediğini zelil eden, dilediğini Kendisine yakınlaştırıp dilediğini Kendisinden (hafazanAllâh) uzaklaştıran Allâh’tır (cc). Dolayısı ile, dilediklerini ister yaratılış isterse de derece yönü ile olsun, öne alıp yükselten (El-Mukaddim) dilediklerini de geriye alıp alçaltan (El-Muahhir) O’dur (cc). O (cc), mutlak irade sahibidir. Dilediğini yapandır ve sorgulanamayandır. Allâh’ın (cc) El-Muahhir güzel ismini kavrayan bir mümin, ibadet ü taatlerine güvenmez, yanlışlıklarının çokluğuna bakarak da Allâh’tan (cc) asla umut keser bir vaziyete düşmez.

73. (اَلأَوَّلُ) “El-Evvel” (cc)

“Bir sonu olmadığı gibi bir başlangıcı da bulunmayan, bütün mevcudata nispetle her şeyden önce.”

Allâh (cc), Kendisi dışında kalan her şeyin, zamansal olarak sonradan var edilmiş bütün insanların akıllarının künhünü anlamaya güç yetiremeyeceği ve kuşatamayacağı El-Evvel, zihnen başlangıcı düşünülemeyen, hiç evveli olmayan bir Ezel-i Lâ Yezâl’dir. O’nun varlığı bulunmaksızın herhangi bir zaman yoktur. İnsan zihni itibarı ile bu kapalılık, Allâh’ın (cc) Ezeliyet ve Evveliyet nurlarının azameti ve parlaklığı sebebiyledir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, “El-Evvel” güzel ismi dahil, dört güzel ismin arka arkaya zikredildiği ayet-i kerime şöyledir:

هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ

O, (Allâh, her şeyden önce mevcut) El-Evvel’dir ve (her şey helâk olduktan sonraki) El-Âhir’dir. (Varlığı sayısız delillerle) Ez-Zâhir’dir ve (akılların idrak edemeyeceği Zât’ı ise) El-Bâtın’dır. O, her şeyi Alîm’dir (bilendir).” (Hadîd, 57/3)

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, “El-Evvel” güzel ismi ile ilgili olarak beş tevcih aktarmaktadır:

1- “El-Evvel” mahlukattan öncedir. Vardı, ondan önce O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. İbn Abbas (ra) böyle demiştir.[30]

2- Başlangıcı olmayan.

3- Her şeyin kendisine ait olduğu, her şey O’nla var, her şey O’ndan sadır bulunan.

4- Sıfatlarıyla Evvel.

5- Evliyalarına sevgisiyle Evvel.[31]

Yüce Allâh, her şeyin öncesindedir ve “El-Evvel” güzel ismi bunu beyan eder. Dolayısı ile birey, sadece sebeplere bakmakla yetinmemeli, sebeplerin öncesine nazarlarını ulaştırmaya çalışmalıdır. Bu çaba, daha geniş düşünmeyi, hadiseleri daha doğru değerlendirmeyi beraberinde getirir. Bizleri, mutlak yokluktan alarak varlık dünyası ile şereflendiren ve keremli bir hale getiren Zât-ı Ecelli A’lâ’ya, kalben, zihnen ve ruhen yol bulmaya çalışma anlamına gelir. Varlık dünyasının henüz bulunmadığı evvelki bir zamanda, Allâh (cc) tarafından her şeyin insanın faydalanabileceği bir şekle getirildiğini görür ve anlar. “El-Evvel” güzel ismini bu şekilde kavrayan bir mümin, mutlak anlamda Allâh’a (cc) muhtaç olduğunu idrak eder. Bütün samimiyetiyle Allâh’a (cc) yönelir, ibadet ve taatlerinde kusur etmemeye çalışır.

74. (اَلآخِرُ) “El-Âhir” (cc)

“Bir evveli olmadığı gibi bir sonu da bulunmayan, her şeyden sonrada da var ve kalan.”

وَهُوَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِى الْاُولٰى وَالْاٰخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

O, kendisinden başka tanrı olmayan Allâh’tır. Evvelde ve sonda (dünyada da âhirette de) hamd O’na mahsustur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/70)

Allâh Teâlâ, mükâfat ehline mükâfatını, ceza ehline cezasını verdikten sonra, Cenneti ve Cennetlikleri, Cehennemi ve Cehennemlikleri, Arşı, Kürsî’yi, Melekleri ve bütün varlığı yok edip neticede, Kendisinden başka hiçbir şeyin kalmayacağı bütün sonların en sonu El-Âhir’dir.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى الْاٰخِرَةِ وَهُوَ الْحَكٖيمُ الْخَبٖيرُ

Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allâh’a mahsustur. Hamd ahirette de O’na mahsustur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” (Sebe, 34/1)

Tanınmış Hanefî fakihi, muhaddis, müfessir ve kıraat âlimi Alî el-Kārî el-Herevî (v. 1014/1605), Mâlikî kadısı, hadis, fıkıh ve dil âlimi Kādî İyâz’ın (v. 544/1149) Eş-Şifâʾ adlı eserine yaptığı şerhte (Şerḥu’ş-Şifâʾ), İbni Abbas’tan (ra) rivayetle Efendimiz’in (sas) şu hadis-i şerifini nakletmektedir:

Cibril yanıma gelerek selam verdi. Selamında,Es-selâmü aleyke ya Evvel, es-selâmü aleyke ya Âhir, es-selâmü ya Zâhir, es-selâmü ya Bâtındeyince bu isimlerle selam vermesini garipseyip:

Ey Cebrail, bu sıfatlar benim gibi bir yaratılmışa nasıl verilebilir? Bu sıfatlar benim değil, Yaratıcınındır ve sadece O’na (cc) yaraşırdedim.

Cebrail (as):Ya ResulAllâh! Biliniz ki gerçekten Yüce Allâh bana, senin üzerine bu şekilde selam vermemi emretti. Zira Hak Teâlâ bu sıfatları sana tahsis kılmakla seni, bütün enbiya ve mürselîn üzerine faziletli / üstün kılmıştır. Bu güzel isimler ve sıfatlar, Zat-ı Ecelli Alâ’nın isim ve sıfatlarından sana ihsan edilmiştir.

Seni, ‘El-Evvel’ olarak isimlendirdi, çünkü senin yaratılışın bütün nebilerden öncedir.

Seni, ‘El-Âhir’ olarak isimlendirdi, çünkü sen zaman yönünden bütün nebilerin sonuncusu ve son ümmetlere gönderilen Hâtemü’l Enbiyâ’sın.

Seni, ‘El-Bâtın’ olarak isimlendirdi, çünkü Allâh Azimü’ş-Şân, senin mübarek adını kendi ism-i şerifi ile birlikte kırmızı nurlarla, ucu bucağı olmayan Arş’ın direğinin üzerine, deden Adem’i yaratmadan iki bin yıl kadar önce yazdı. Bana da senin üzerine salat etmemi emir buyurdu. Ya Muhammed, ben senin üzerine bin yıl salat eyledim. Ondan sonra ikinci bin yıl daha salat eyledim. Ta Hak Teâlâ seni, ‘bir müjdeleyici, bir uyarıcı, O’nun izniyle Allâh’a (dinine) çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil’ (Ahzâb, 33/45-46) olarak gönderinceye kadar sürdü.

Seni, ‘Ez-Zâhir’ diye isimlendirdi. Çünkü, Allâh Azimü’ş-Şân, seni ve dinini dinlerin hepsinin üzerine üstün kıldı, senin şeriatını ve faziletini bütün yer ve gök ehline tanıttı (Tevbe, 9/33; Fetih, 48/28; Saf, 61/9). O kadar ki yer ehlinden, gök ehlinden senin üzerine salat eylemeyen kimse kalmadı. Senin Rabbin Mahmud’dur ve sen Muhammed’sin. Rabbin, El-Evvel, El-Âhir, Ez-Zâhir ve El-Bâtın’dır. Sen de El-Evvel, El-Âhir, Ez-Zâhir ve El-Bâtın’sın.

Cebrail (as) bunları bildirince, Resul (sas) Hazretleri şöyle dediler:

Hamd olsun o Allâh Azimü’ş-Şân’a ki, beni isim ve sıfatlarımla bütün nebilerin üzerine en faziletli kıldı.[32]

Yukarıdaki rivayeti destekleyen daha başka rivayetler olmakla birlikte, bunlardan iki tanesini nakledelim:

Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayetine göre, Efendimiz (sas) ‘Yaratılış itibarı ile peygamberlerin evveli, gönderiliş itibarı ile de sonuncusuyum[33] beyanı ve İbn Ebi’l-Cad’â’nın (ra), “Yâ ResulAllâh! Ne zaman Peygamber oldun?” sorusuna karşılık olarak da Resülullah’ın (sas), “Âdem daha ruh ve ceset arasında iken[34] buyurduğu hadis-i şerif kitaplarımızda yer almaktadır.

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, “El-Evvel” güzel ismi ile ilgili olarak altı kadar tevcih aktarmaktadır:

1- Allâh (cc), mahlukattan sonra da mevcuttur, kendisinden sonra bir şey yoktur.

2- Sonu (nihayeti) olmayandır.

3- Her şeyin kendisine döndüğü Zât’tır.

4- Sonları, son haline getiren O’dur (cc). Dahhâk (rahimehullah) böyle demiştir. Yani her şey için bir son takdir etmiştir.

5- Kazası ve kaderi ile El-Âhir’dir.

6- Evliyasına muhabbetini, düşmanlarına cezasını takdir etmede El-Âhir’dir.[35]

Kavî düşmanların var ise tâlib, dilersen olasın onlara gâlib,

Sür imdi Âhir ismin şâd olasın, gamından onların âzâd olasın,

Adûnun bazı bazısına ola çep, dağılıp tarumâr ola ana hep,

Dokuşup birbirinin âhı zâr a’dâ, habâba dokuşur gibi ale’l-mâ.” (İbn Îsâ Saruhânî)

El-Âhir” güzel ismini kavrayan gönlü uyanık bir mümin, sebepleri fazla büyütmemenin ve onlara gereğinden fazla güvenmemenin önemini kavrar. Çünkü geçici ve fani varlıklara bağlanmak, yokluklara bağlanmak demektir. Bilakis kâmil bir mümin, İbrahim (as) gibi, “batıp gidenleri sevmem” (Enam, 6/76) der. Allâh’a (cc) bu şekilde yönelen bir ârif, her şey yok olduktan sonra sadece Allâh’ın (cc) varlığının devam edeceğini görür. Aslında, sadece Allâh’a (cc) dayanıp güvenmek tam bir zorunluluktur. Çünkü O (cc), bütün sebeplerin, vesilelerin, isteklerin ve iradelerin kendisinde son bulduğu El-Âhir’dir.

75. (اَلظَّاهِرُ) “Ez-Zâhir” (cc)

“Kâinattaki tecellisiyle Varlığı aşikâr, açık olarak görünen.”

Heysemî’nin aktardığına göre, Osman b. Affan (ra), Nebi’ye (sas), (لَهُ مَقَالٖيدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ) “Göklerin ve yerin anahtarları sadece O’nundur.” (Zümer, 39/63) ayetinin tefsirini sordu. Nebi (sas) şöyle buyurdular:

Bunu bana kimse sormadı. Tefsiri şöyledir:

لا إله إلا الله، والله أكبر، وسبحان الله وبحمده، أستغفر الله، ولا قوة إلا بالله، الأول والآخر، والظاهر والباطن، بيده الخير، يحيي ويميت، وهو على كل شيء قدير

La İlahe illAllâh, Allâhu ekber, SübhanAllâhi ve bihamdihi, estağfirullah ve la havle vela kuvvete illa billah. El-Evvel, El-Âhir, Ez-Zahir, El-Bâtın. Hayır O’nun elindedir. Diriltir ve öldürür. O her şeye Kâdirdir.

Sabah akşam bu (zikirleri) on defa söyleyene altı haslet verilir:

İlk haslet: İblis ve askerlerinden korunur.

İkincisi: Ona bir kıntar verilir.

Üçüncüsü: Cennette bir derece yükseltilir.

Dördüncüsü: Allâh onu huru’l-în ile evlendirir.

Beşincisi: On iki melek (o zikir esnasında) hazır bulunur.

Altıncısı: Hac ve umre yapan kadar sevap alır.[36]

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, “Ez-Zâhir” güzel ismi ile ilgili olarak şu tevcihleri aktarmaktadır:

1- Delilleri ile Zâhir,

2- Kullarına Zâhir,

3- Kudretiyle Zâhir,

4- Ulvi olarak Zâhir,

5- Görünen her şeyi zahir kılarak Zâhir.[37]

Allâh’ın (cc) “Ez-Zâhir” güzel ismini anlamaya çalışmak, insanın bütün içtenliğiyle yöneldiği, ihtiyaçlarını ilettiği ve sıkıntılı anlarda Kendisine sığınıp dayandığı, hiçbir şeye muhtaç bulunmayan gerçek İlâhın varlığın anlamaya çalışmaktır. Bu anlam kulun kalbinde yer ettiğinde ve kul Rabbini Ez-Zâhir güzel ismi ile tanımaya gayret ettiğinde, ibadetleri düzen ve intizama girer. Neticede bu ibadetler, kendisi için bir sığınak, barınak ve korunak olur. Dilediği zaman bu sığınağa girer ve huzur bulur.

76. (اَلْبَاطِنُ) “El-Bâtın” (cc)

“Görünmeyen, gizli, duyuların ve tüm idraklerin fevkinde.”

Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، رضى الله عنه قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَأْمُرُنَا إِذَا أَخَذَ أَحَدُنَا مَضْجَعَهُ أَنْ يَقُولَ

اللَّهُمَّ رَبَّ السَّمَوَاتِ وَرَبَّ الأَرَضِينَ وَرَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَيْءٍ وَفَالِقَ الْحَبِّ وَالنَّوَى وَمُنْزِلَ التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ ذِي شَرٍّ أَنْتَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهِ أَنْتَ الأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ وَالظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ وَالْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ اقْضِ عَنِّي الدَّيْنَ وَأَغْنِنِي مِنَ الْفَقْرِ

“Resülullah (sas), herhangi birimiz yatağına yatacağında bize şöyle dua etmemizi emrederdi:

Allâh’ım, Ey göklerin ve yerlerin Rabbi, bizim ve her şeyin Rabbi. Taneyi ve çekirdeği yaran, Tevrat’ı, İncil’i ve Kur’ân’ı indiren! Her şerlinin şerrinden sana sığınırım. Her şeyin iradesi Senin elindedir. Evvel Sensin, Senden önce hiçbir varlık yoktur. Âhir Sensin, Senden sonra hiçbir varlık yoktur. Zâhir Sensin, Senin üzerinde hiçbir varlık yoktur. Bâtın Sensin, Senin ötende hiçbir şey yoktur. Benim borçlarımı ödettir ve beni fakirlikten kurtar.[38]

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, “El-Bâtın” güzel ismi ile ilgili olarak şu tevcihleri aktarıyor:

1- Allâh (cc), kullarının gözlerinden saklı kalandır,

2- Allâh (cc), hayal dahi edilemez,

3- Allâh (cc), her şeyin gizli yönlerini bilendir,

4- Allâh (cc), (mümin kullarına karşı) şefkatlidir,

5- Allâh (cc), her şeyi bilendir,

6- Allâh (cc), gizlilikleri yaratandır.[39]

Bediüzzaman, (هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ) “O, (Allâh, her şeyden önce mevcut) El-Evvel’dir ve (her şey helâk olduktan sonraki) El-Âhir’dir. (Varlığı sayısız delillerle) Ez-Zâhir’dir ve (akılların idrak edemeyeceği Zât’ı ise) El-Bâtın’dır.” (Hadîd, 57/3) ayet-i kerimesi ile ilgili olarak şöyle bir yorum yapmaktadır:

“İsm-i Evvel ile işaret edildiği gibi, her bir meyvedar ağacın menşe-i aslîsi olan çekirdek öyle bir sandukçadır ki, o ağacın programını ve fihristesini ve plânını, öyle bir destgâhtır ki onun cihazatını ve levazımatını ve teşkilâtını, öyle bir makinedir ki, onun iptidadaki incecik vâridatını ve lâtifâne masârifini ve tanzimatını taşıyor.

İsm-i Âhir’le işaret edildiği gibi, her bir ağacın neticesi ve meyvesi öyle bir tarifnamedir ki, o ağacın eşkâlini ve ahvâlini ve evsafını, öyle bir beyannamedir ki onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hassalarını, öyle bir fezlekedir ki o ağacın emsalini ve ensâlini ve nesl-i âtisini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdeklerle beyan ediyor, ders veriyor.

İsm-i Zâhir ile işaret edildiği gibi her ağacın giydiği suret ve şekil, öyle musannâ ve münakkaş bir hulledir bir libastır ki, o ağacın dal ve budak ve aza ve eczasıyla tam kametine göre biçilmiş, kesilmiş, süslendirilmiş. Ve öyle hassas ve mizanlı ve manidardır ki, o ağacı bir kitap, bir mektup, bir kaside suretine çevirmiştir.

İsm-i Bâtın ile işaret edildiği gibi, her ağacın içinde işleyen destgâh öyle bir fabrikadır ki, o ağacın bütün ecza ve azasını teşkil ve tedvir ve tedbirini gayet hassas mizanla ölçtüğü gibi, bütün ayrı ayrı azalarına lâzım olan maddeleri ve rızıkları, gayet mükemmel bir intizam altında sevk ve taksim ve tevzi ile beraber, akılları hayret içinde bırakan şimşek çakmak gibi bir sürat ve saati kurmak gibi bir sühulet ve bir orduya arş demek gibi bir birlik ve beraberlik ile o harika fabrika işliyor.”[40]

Allâh’ın (cc), “El-Bâtın” güzel ismini anlama ve bilme sayesinde, mümin tam bir sevgi ve samimiyetle, saf ve temiz bir niyetle Allâh’a ibadet etmeye yönelir. Kul, bu güzel ismi bilmekle, Allâh’ın (cc) kendisine her şeyden daha yakın olduğunu anlar. Çünkü Allâh (cc), Ez-Zâhir güzel ismi ile birlikte, en ince ayrıntısına kadar her şeyin bilgisi, sonsuz kudreti ve yüce iradesinde bulunan El-Bâtın’dır.

77. (اَلْوَالِي) “El-Vâlî” (cc)

“Bütün kâinatın mâliki ve hâkimi, meşieti ile dilediği şekilde tasarruf eden, işleri tek başına ve gereği gibi idare eden.”

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ وَاِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ مِنْ وَالٍ

İnsanı önünden ve ardından takip edenler (onları koruyup gözetmede birbirleriyle nöbetleşen melek grupları) vardır. Allâh’ın emriyle onu kollamaktadırlar. Şüphesiz ki bir toplum (imandan küfre, taatten masiyete giderek, günahlarını çoğaltarak), kendisini değiştirmedikçe, Allâh onlardakini (afiyeti, nimeti ve güzel yaşantıyı) değiştirmez. Allâh, bir kavme kötülük dilerse, artık o geri çevrilemez. O toplumlar için Allâh’tan başka hiçbir Vâlî (kendilerine sahip çıkacak, işlerini üstlenecek ve savunacak) yoktur.” (Rad, 13/11)

El-Vâlî” güzel ismi, “yarattıklarının işlerini yöneten, her şeyin sahibi ve mülkünde tasarruf eden” demektir. Allâh (cc), bütün varlığı yöneten ve idare eden yegane Vâcibu’l-Vücûd’dur. “El-Vâlî” güzel ismi ile Allâh (cc), tasarrufunda bulunduğu bütün varlıkların sahibi ve malikidir. Yüce İradesi, sonsuz Kudreti ve sınırsız hikmetleri ile emirlerini icra eder, bütün varlıkta hükümlerini kesin bir şekilde uygular. O (cc), “El-Vâlî” güzel ismi ile, her şeye hükümrandır, her şeye kâdirdir. O’nun (cc) izni olmadıkça devamlılık ve kararlılık gösterebilecek hiçbir varlık yoktur. “El-Vâlî” (cc), vermekle lütufta bulunan, belaları varlıklardan def edendir. “El-Vâlî” (cc), âlemlerde iradesi ile tasarrufta bulunan, yarattıklarının işlerini ezelde kararlaştıran, Er-Rahmân ve Er-Rahîm güzel isimleri ile ebedleri hazırlayandır.

Yukarıdaki ayet-i kerîme münasebeti ile İbn Ebî Hatim Tefsîr’inde ve Taberânî Mu’cemü’l-Kebîr’inde, İbn Abbâs’tan şu rivayeti aktarmaktadırlar:

“Erbid b. Kays ve Âmir b. et-Tufeyl, Medine’ye gelerek Resülullah’ın (sas) yanına gidip önünde oturdular. Âmir şu soruyu sordu:

“Eğer ben Müslüman olursam bana ne vereceksin?” Efendimiz (sas) cevap buyurdular:

Müslümanların lehine olan senin de lehine, onların aleyhine olan senin de aleyhine olacak.

Âmir: “Eğer Müslüman olursam, senden sonra yönetimi bana verir misin?”

Efendimiz (sas): “Bu ne sana ne de kavminedir. Fakat atların dizginleri senindir.

Âmir: “Şimdi zaten Necid atlarının dizginleri benim elimdedir. Çöller benim, kasabalar senin olsun?”

Efendimiz (sas): “Hayır” buyurdular.

Erbid ve Âmir, Resülullah’ın (sas) yanından ayrılırlarken Âmir şöyle yemin etti:

“Allâh’a yemin olsun ki burayı sana karşı atlılar ve insanlarla dolduracağım!”

Efendimiz (sas): “Allâh sana engel olacaktır” buyurdu.

Onlar, Resülullah’ın (sas) huzurundan çıktıktan sonra, Âmir, Efendimiz’e (sas) tasarladığı suikast planını Erbid’e şöyle anlattı:

“Ey Erbid, ben, Muhammed’i söze tutayım. Sen de arkasından yaklaşıp kılıcınla işini bitir. Sen Muhammed’i öldürünce, insanlar diyete razı olmaktan baka bir şey yapamayacak, savaştan kaçınacaklardır. Diyetini veririz, olur biter” dedi. Erbid, “tamam” dedi ve suikast plânlarını uygulamak üzere geri dönerek, Resülullah’ın (sas) yanına geldiler. Âmir:

“Ey Muhammed, benimle beraber kalk da seninle konuşalım” deyince, Resülullah (sas) kalktı ve ikisi bir duvarın dibinde durdular. Âmir, Resülullah’ın (sas) yanında konuşarak oyalarken, Erbid çekmek için elini kılıcının kabzasına atınca, eli kılıcın kabzası üzerinde adeta dondu. Dolayısı ile Erbid, Resülullah’a (sas) tasarladığı suikastı gerçekleştiremedi. Resülullah (sas) arkasına dönüp de Erbid’in ne yapmak istediğini anlayınca yanlarından ayrıldı. Âmir Erbid’e, “Sana ne oldu da yerinde donup kaldın, ona vuramadın?” diye sorunca, Erbid, “Elimi kılıcımın kabzası üzerine koyar koymaz sanki elim kurudu” karşılığını verdi.

Âmir ve Erbid, Resülullah’ın (sas) yanından ayrılıp ‘Harratu Vâkim’ (siyah volkanik taşlar) denilen yere gelince konakladılar. Bu sırada yanlarına Sa’d b. Muâz (ra) ve Useyd b. Hudayr (ra) geldiler ve: “Ey Allâh’ın düşmanları, Allâh ikinize de lanet etsin, çıkın ve uzak olun buradan” deyip onlara hakaret ettiler. Amir, “Ey Sa’d! Bu yanındaki kim?” diye sorunca, Sa’d, “Useyd b. Hudayr el-Ketâib” cevabını verdi. Bunun üzerine Âmir, “Eğer bu kişi Hudayr ise o benim dostumdur” dedi. Âmir, Medine’deki Rakım denilen yere gelince, Allâh Erbid’e bir yıldırım göndererek onu öldürdü. Âmir yola çıkıp Cerîb denilen yere gelince, Allâh ona bir çıban musallat etti ve o da bu çıban sebebiyle öldü.

Cenâb-ı Allâh, bu hadise ile ilgili olarak hem yukarıdaki ayet-i kerimeyi indirdi hem de Erbid’i öldürme şeklini beyan için şu ayet-i kerimeyi indirdi:

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهٖ وَالْمَلٰئِكَةُ مِنْ خٖيفَتِهٖ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصٖيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِى اللّٰهِ وَهُوَ شَدٖيدُ الْمِحَالِ

Gök gürültüsü O’na hamd ile, Melekler de O’ndan korkarak tespih ederler. O, yıldırımlar gönderir, onlarla dilediğini çarpar. Onlar, Allâh hakkında mücadele ediyorlar. Hâlbuki O, azabı çok şiddetli olandır.” (Rad, 13/13)[41]

El-Vâlî” güzel isminin anlamını kavrayan bir mümin, Allâh’ın (cc) her şeyin sahibi ve idare eden gerçeğini gönlünde içselleştirir. Her kim “El-Vâlî” Cenâb-ı Allâh’ın, idaresine, kanun ve kurallarına itaat ederse, O’nun (cc) dosdoğru yoluna girmiş olur. O’nun (cc) her işteki yetkisini tanımış ve rızasına kavuşmuş olur. Böylece her türlü korkudan, şüpheden, kararsızlıktan kurtulur. Ancak (hafazanAllâh) her kim, şeytana ve nefsinin arzularına itaat ederse, onları vâli tanırsa, aydınlıklardan karanlığa, Rahmân’ın huzur dolu iklimi ve idaresinden, şeytanların ve tağutların cenderesine, şerir ve karanlık yapıların idare ve hakimiyetlerine girmiş olur.

78. (اَلْمُتَعَالِي) “El-Müteâlî” (cc)

“Yücelerin yücesi, her şeyden yüce, pek ulu.”

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبٖيرُ الْمُتَعَالِ

O, gaybı (görünmeyeni) ve müşahede edileni (görüneni) Âlim (bilen), El-Kebîr (sonsuz büyük) El-Müteâl’dir (sonsuz üstündür).” (Rad, 13/9)

Ebû İshâk İbrâhîm, “El-Müteâlî” güzel ismine, “yüce, yüksek ve üstün” anlamı verirken[42], Hattâbî, “mahlukatının sıfatlarından münezzeh, onların sıfatları ile vasıflanmaktan ve eşit olmaktan yüksek ve üstün” anlamını verir.[43]

Ḥalîmî de “El-Müteâlî” güzel ismini şu şekilde yorumlar:

“Yaratılmış varlıklar için caiz olan eş, evlat sahibi olma, azaları ve organları bulunma, oturmak için koltuk-döşek edinme, görünmemek için perdeyle örtünme, bir mekandan başka bir mekana intikal etme vb. sıfatlar, Kendisi için düşünülemeyen yüce ve ulu demektir. Çünkü bu özelliklerin bazıları sonlu olmayı, bazıları muhtaç bulunmayı, bazıları da değişmeyi ve halden hale girmeyi icap eder. Bunlardan hiçbiri Kadîm için düşünülemez, O’nun (cc) varlığı için kabul edilemez.”[44]

Allâh’ın (cc), varlıklar üzerindeki üstünlüğüne, yüceliğine ve büyüklüğüne gönülden inanan kimse, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine bu güzel isimleri ve yüksek sıfatları ile gereği üzere ibadet etmeye çalışır. Böylece, kalbinde O’nun (cc) sonsuzluk nuru parlar. Bu itikattaki bir kul, sözlerinin ve amellerinin Allâh’a (cc) yükseldiği ve arz edildiği bilinci içerisinde, bütün tevazuu ile O’na yönelir. Kendisini O’nun (cc) katında utandıracak ve alçaltacak söz ve fiillerden şiddetle kaçınır. Allâh’ın (cc), kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf ettiği bilinci ile, O’nun (cc) emir ve talimatları dairesinde kalmanın ne kadar önemli olduğunun farkına varır.

Olursun alem-i bâtında sultan, olur zâhir u bâtın cümle yeksan,

Bilirsin ehl-i hâlin hâlini hep, duyarsın âlemin ahvâlin hep,

Dilersen işbu devlet ola bâkî, dilinden gitmesin çün Yâ Müteâlî,

Makamından tenezzül eyleyenler, şımarınca bu nâmı sürsün onlar.” (İbn Îsâ Saruhânî)

79. (اَلْبَرُّ) “El-Ber” (cc)

“Kullarına ihsanda bulunan, hataları bağışlayan, iyilikleri bütün yarattıklarına yayan Yüce Zât.”

اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحٖيمُ

Gerçekten biz bundan önce O’na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, El-Ber’dir (çok çok iyilik edendir), Er-Rahîm’dir (çok çok merhametlidir).” (Tur, 52/28)

Ḥalîmî, “El-Ber” güzel ismini, “kullarına şefkatle muamele eden, onlara kolaylıklar dileyip zorluk irade etmeyen, günahlarının çoğunu bağışlayan, hataları sebebi ile hemen cezalandırmayan, yaptıkları iyiliklere on kat sevap veren, yapılan kötülüklere sadece bir ceza terettüp ettiren, iyiliklerini kaydettiren, kötülüklerini yazdırmayan” şeklinde anlamlandırmaktadır.[45]

Kuşeyrî de “El-Ber” güzel ismi ile ilgili olarak şu incelikleri kaydeder:

“Allâh Teâlâ, “El-Ber” güzel ismi ile bir kula yönelirse, onu marufa muhalefet olarak kabul edilen hususlardan engellemiş olur. O kimsede, Kendi ünsiyetinin çeşitli lütuflarını devam ettirir. Gönlünü hoş eder, isteklerini gerçekleştirir. Çalıştığı hususlarda onu muvaffak kılar. Tevfîkini, o kişinin azığı, istikameti ve maksadı haline getirir. Taleplerine ulaştırır, fazlı ile de onu problemlerinden uzaklaştırır. Talihini bereketli kılar, Kendisine muhalefetten korur. Böyle bir kişi, malı olmadan zengin, problemler yaşamadan da aziz olur. Ordusu olmadan kral, mal biriktirmeden zengin olur.”[46]

Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin “El-Ber” güzel ismini kavrayan bir mümin, herkese ama en başta ebeveynlerine iyilik eder. Ebeveyne iyilik, Kur’ân-ı Kerîm’de inanan gönüllere doğrudan farz kılındığı gibi (İsra, 17/23), iki ayet-i kerimede hem Meryem oğlu İsa Peygamberin (as) (Meryem, 19/32) hem de Yahya Peygamberin (as) en temel özellikleri olarak beyan edilmiştir (Meryem, 19/14).

Ebü’d-Derdâ rivayeti ile Efendimiz de (sas) annenin kıymeti ve değeri ile ilgili olarak şöyle buyururlar:

إن الوالدة وسط باب من أبواب الجنة، فإن شئت فأمسك وإن شئت فدع

Anne, muhakkak ki Cennet kapılarının tam ortasıdır. İstersen (anneye hizmetinle) bu kapıya sımsıkı yapış ya da istersen (anneyi inciterek) bu kapıyı terk et (sen bilirsin).[47]

Benzer şekilde Ebü’d-Derda (ra), Resülullah’ın (sas) baba ile ilgili olarak da şöyle dediğini işitmiştir:

الوالِدُ أوسطُ أبوابِ الجنَّةِ، فإنَّ شئتَ فأضِع ذلك البابَ أو احفَظْه

Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen (babayı inciterek) bu kapıyı terk et, dilersen (babaya hürmetle) bu kapıyı muhafaza et.[48]

El-Ber” güzel ismini bilmenin faydalarından birisi, kulun hatalarını ve yanlışlıklarını Allâh’ın (cc) affettiğini ve setrettiğini anlamasıdır. Kul, Allâh’ın El-Ber güzel ismini nazara alarak yanlışlıklarından vazgeçmeli, Allâh’ın (cc) ihsan ve keremini müşahede etmelidir. Yaptığı hataları telafi ederek, O’nun (cc) emir ve yasakları dairesinden dışarı çıkmamaya özen göstermelidir. Allâh’a (cc) iyi bir şekilde kulluk yapmalı, anne ve babaya iyilik konusunu önemsemelidir. Anne ve babaya iyilik yapmak farz olduğuna göre, bütün âlemlerin yaratıcısı ve rızık vericisi Yüce Allâh’ın emirlerini yüksek seviyede önemsemenin, iyi bir mümin olma hususunda kilit değerde olduğu görülmelidir. Allâh’ın (cc), yüceliğini anlama, büyüklüğü karşısında kendini küçük ve hakir görme, ancak O’nun sınırlarını korumakla, nefsin arzu ve isteklerine karşı çıkmakla gerçekleşir.

80. (اَلتَّوَّابُ) “Et-Tevvâb” (cc)

“Kullarını günahtan vazgeçiren, tövbe yollarını kolaylaştıran ve kulların tövbelerini her yenilemesinde, onların tövbelerini kabul eden.”

وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ

Ben Et-Tevvâb’ım (tövbeleri çok kabul edenim), Er-Rahîm’im (çok merhamet edenim.)” (Bakara, 2/160)

Ebû İshâk İbrâhîm, “tövbe” kelimesinin aslının “dönüş” manası taşıdığını ifade eder.[49]

Hattâbî, “Et-Tevvâb” güzel ismini şu şekilde tanımlar:

Et-Tevvâb, kullarının tövbelerini kabul edendir. Tövbeler tekrarlandıkça Allâh’ın (cc) tövbeleri kabulü yinelenir. Allâh (cc), kulunu tövbeye muvaffak kılar, kul tövbe edince de tövbesini kabul eder. (تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ) “Allâh, onları tövbekâr olmaya muvaffak kılıp, tövbelerini kabul buyurdu” (Tevbe, 9/118) ayet-i kerimesi bu gerçeğe işaret eder.”[50]

Bu durumda “Et-Tevvâb” güzel ismi, kullarının hata ve günahlarını itiraf ederek Kendisine dönüşlerini sık sık ve bolca affetme ve hataları silme dönüşü ile mukabele eden Yüce Yaratıcı manasına gelir.

Et-Tevvâb” güzel ismi, dokuz ayet-i kerimede “Er-Rahîm” güzel ismi ile birlikte (Bakara, 2/37, 54, 128, 160; Nisa, 4/16, 64; Tevbe, 9/104, 118; Hucurat, 49/12), bir ayet-i kerimede de tek başına (Nasr, 110/3) gelmektedir.

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

O’dur ki, tövbeyi (kullarının kendisine dönüşlerini) kabul buyuruyor, günahları affediyor. O, bütün yaptıklarınızı bilmektedir.” (Şura, 42/25)

غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدٖيدِ الْعِقَابِ ذِى الطَّوْلِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ

O, günahı bağışlayan, tövbeyi (kulunun kendisine dönüşünü) kabul eden, azabı şiddetli, ihsan sahibidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.” (Mümin, 40/3)

İbn Ömer’den (ra) rivayete göre, Resülullah’ın (sas) bir toplantıdan kalkmadan önce, şu duayı yüz defa yaptığı neredeyse sayılırdı:

رَبِّ اغْفِرْ لِي وَتُبْ عَلَىَّ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الْغَفُورُ

Rabbim beni bağışla, tövbemi kabul buyur, şüphesiz sen tövbeleri kabul eden ve günahları bağışlayansın.[51]

Allâh’ın kullarına tövbesi iki türlüdür:

1. Cenâb-ı Hak, kullarına tevbe kapısını açtığı zaman tevbe eder.

2. Sıkıntılar, kulu kapısına ve Kendisine dönmeye motive edip yönlendirdiğinde, Allâh (cc) onlar için tövbe eder yani tövbelerini kabul eder.

Kul, Allâh’a (cc) tevbe eder ve yaptıklarına pişmanlık duyarsa, işlediği günahlara tekrar dönmemeye kararlı olur, geçmişteki hatalarını ve yanlışlıklarını tamire çalışarak O’na (cc) yönelir ve dönerse, tövbeleri çokça kabul eden de ona tevbe eder, yani tövbesini kabul eder. Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

اِلَّا الَّذٖينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُولٰئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ

Ancak tövbe edip hallerini düzelten ve gerçekleri açıklayanlar başka. Onların tövbelerini mutlaka kabul ederim. Çünkü Ben Et-Tevvâb’ım (tövbeleri çok çok kabul edenim) Er-Rahîm’im (çok çok merhametli ve şefkatliyim).” (Bakara, 2/160)

Gereklidir recâ vaktinde Tevvâb, budur tâlib güneh kiri yuyan âb,

Sür imdi tövbeyi günahlara, özünü lâyık eyle Pâdişâha,

Edersen kalbin onunla mücellâ, kor onda Zât-ı Nûr’un Hak Teâlâ,

Gönül ol Nûr ile olsa güşâde, sözün makbul ola ol dem recâda.” (İbn Îsâ Saruhânî)

Her Müslüman, günahları Allâh’tan başka bağışlayan kimse bulunmadığına mutlak şekilde inanmalıdır. Samimi bir şekilde yürekten tövbe eden herkesin tövbesini Allâh (cc) kabul eder. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin tövbeleri kabulü şu şekilde cereyan eder. Önce kullarını tövbeye muvaffak kılarak, kalplerini tövbeye yöneltir. Onlar tövbe ettikten sonra da tövbelerini kabul eder. Böylece kul, günahlardan ayrılarak, yaptıklarından pişman olur. Bir daha o hataları işlememeye azmeder ve salih amellere yönelir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, o kulunun hatalarını siler ve onları hasenata çevirir.

Bütün bu açılardan, yapılan tövbe fiilinin, sadece kulun iradesi ile değil, Allâh’ın (cc) muvaffak kılması, müsaadesi, gücü ve kuvveti ile gerçekleştiği görülmelidir. Dolayısı ile, Allâh’ın (cc) hata yolundan döndürüp itaate sevk ettiği bir kulun, bu güzelliği kendinden bilmesi doğru değildir. Zira, böyle bir muvaffakiyete, kendisi hiçbir zaman için muktedir değildir. Et-Tevvâb güzel isminin anlamını kavrayan bir kul, aynı zamanda kendisine kötülük yapıp, daha sonra pişman olan ve özür dileyen kimselerin özürlerini kabul eder, hatalar ve arkasından özür dilemeler defalarca tekrarlansa bile, bu özürleri kabul etmekten kaçınmaz.

İnşâAllâh, esmâ-i hüsnâdan; 81. El-Müntakim, 82. El-Afüv, 83. El-Raûf, 84. Mâlikü’l-Mülk, 85. Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, 86. El-Muksıt, 87. El-Câmi, 88. El-Ğaniy, 89. El-Muğnî, 90. El-Mâni, 91. Ed-Dâr, 92. En-Nâfi, 93. En-Nûr, 94. El-Hâdî, 95. El-Bedî, 96. El-Bâkî güzel isimleri ile devam etmeye çalışacağız.


[1] Ebû İshâk İbrâhîm, Tefsîru Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 57.

[2] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/80.

[3] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, s. 132.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/154 (21696); Tirmizi, Kıyamet, 48 (2495); Beyhakî, Şuabü’l-İman, 9/302-303 (6687).

[5] Müslim, Salât, 395; Tirmizi, Tefsir, 2 (2953).

[6] Ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâillah, ss. 90-91.

[7] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/82.

[8] El-Kuşeyrî, Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 215.

[9] Buhari, Tevhid, 22 (7418).

[10] Es-Saffâr, Telḫîṣü’l-Edille li-Kavâʿidi’t-Tevḥîd, 1/333-334.

[11] Buhari, Tefsir, 8 (4482); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/317 (8204).

[12] Ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâillah, s. 252.

[13] Hüseyin b. Alî el-Beyhakī, Kitâbu’l-Esmâʾ ve’ṣ-Sıfât, 1/235, (Tahk. Muhibbüddin Ebu Zeyd), Mektebetü’t-Tev’iyeti’l-İslâmiyye, Mısır-2008.

[14] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, s. 134.

[15] El-Kuşeyrî, Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 219.

[16] Ebu Davud, Salat, 358 (1493).

[17] Ebu Davud, Salat, 358 (1494).

[18] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/85.

[19] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/191.

[20] Es-Saffâr, Telḫîṣü’l-Edille li-Kavâʿidi’t-Tevḥîd, 2/530-531.

[21] Es-Saffâr, Telḫîṣü’l-Edille li-Kavâʿidi’t-Tevḥîd, 2/533.

[22] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/194.

[23] Ebû İshâk İbrâhîm, Tefsîru Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 59.

[24] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/86-87.

[25] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/207.

[26] El-Gazzâlî, El-Maḳṣadü’l-Esnâ, s. 135.

[27] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/87.

[28] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/208.

[29] Buhari, Teheccüd, 1 (1120); Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 26 (769).

[30] Ebû İshâk Ahmed es-Sa‘lebî, El-Keşfü ve’l-Beyân (Tefsîrü’l-Kurân), 9/227, (Tahk. Muhammed b. Âşur), Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-2002.

[31] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ, 1/475.

[32] Alî el-Kārî el-Herevî, Şerhu’ş-Şifâ li’l-Kâdî İyâz, 1/515, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-2001.

[33] İbnü Ebi Şeybe, El-Musannef, 10/404 (32360), El-Fârûku’l-Hadîsiyye, Kâhire-2008; Ebû Şücâ‘ Şîrûye b. Şehredâr ed-Deylemî, El-Firdevs bi Me’sûri’l-Hitâb, 3/282 (4750), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1986; Nûreddîn Alî el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, 5/53 (6423), Dâru’l-Ma’rife, Beyrut-1972.

[34] El-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/53 (6424).

[35] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ, 1/485.

[36] Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid ve Menbaü’l-Fevâid, 10/155 (17000).

[37] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ, 1/495.

[38] Tirmizi, Daavât, 68 (3400); İbnu Mâce, Dua, 2 (3831); Müslim, Zikir, 1 (2713).

[39] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ, 1/506.

[40] Bediüzzaman, Şualar, ss. 28-29, Envar Neşriyat, İstanbul, trsz.

[41] Abdurrahman b. Muhammed b. İdrîs er-Râzî İbnü Ebî Hâtim, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm Müsneden an Rasulillâh ve’s-Sahâbe ve’t-Tâbiîn, 7/2230-2231 (12193), Mektebetü Nezâr Mustafa el-Bâz, Riyad-1997; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, 10/379-381 (10760).

[42] Ebû İshâk İbrâhîm, Tefsîru Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 61.

[43] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/89.

[44] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/196.

[45] El-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc, 1/204.

[46] El-Kuşeyrî, Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ, s. 229.

[47] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 5/198 (22069).

[48] Tirmizi, Birr, 3 (1900); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/196 (22060).

[49] Ebû İshâk İbrâhîm, Tefsîru Esmâillâhi’l-Hüsnâ, ss. 61-62.

[50] El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/90.

[51] Tirmizi, Daavât, 39 (3434); İbn Mâce, Edeb, 57 (3814).

© Her hakkı mahfuzdur. İşbu web sitesi ve içeriğine ilişkin tüm fikrî haklar ile her türlü telif hakları www.dinveilim.com sitesine ait olup, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. www.dinveilim.com internet sayfalarındaki yazıların, bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır. Ancak www.dinveilim.com sitesinde yer aldığının belirtilmesi ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s