ALLÂH’ın (cc) Esmâ-i Hüsnâsı (İbn Mâce 2)

Musa Kâzım GÜLÇÜR

10 / 12 / 2021

İçindekiler

6. (الْوَاقِي) EL-VÂKÎ (cc)

7. (الْفَاطِرُ) EL-FÂTIR (cc)

8. (الْمُعْطِي) EL-MU’TÎ (cc)

9. (الْكَافِي) EL-KÂFÎ (cc)

10. (الصَّادِقُ) ES-SÂDIK (cc)

11. (أَلأَحَدُ) EL-EHAD (cc)

Sonuç

Kaldığımız yerden devam ediyoruz inşâAllâh.

6. (الْوَاقِي) EL-VÂKÎ (cc)

Onlardan, ‘Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru’ diyenler vardır.” (Bakara, 2/201)

“En güçlü şekilde koruyan, en ayrıntılı şekilde muhafaza eden.”

وَقِهِمُ ٱلسَّيِّـَٔاتِ ۚ وَمَن تَقِ ٱلسَّيِّـَٔاتِ يَوْمَئِذٍۢ فَقَدْ رَحِمْتَهُۥ ۚ وَذَٰلِكَ هُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ

Onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet edersin. İşte asıl büyük kurtuluş budur.” (Mümin, 40/9)

رَبَّنَا اٰتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik / güzellik ver, ahirette de iyilik / güzellik ver ve bizi ateş azabından koru.” (Bakara, 2/201)

Kur’an-ı Kerîm’de “El-Vâkî” güzel ismi, genel olarak “El-Hafîz” (koruyan) güzel ismi anlamında kullanılmıştır. Allâh Teâlâ mutlak anlamda “El-Vâkî”dir (koruyan, muhafaza eden). Allâh (cc), kendisine yönelmiş kullarını her türlü yanlışlıklardan, dini ve dünyevi tehlikelerden koruyan ve himaye edendir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, kötülüklerin tamamını kullarından savmakta, onları himaye etmekte, rızıklandırmakta ve geliştirmektedir. Bu güzel isim aynı zamanda, Allâh’ın (cc) fiilî sıfatlarındandır.

Yüce Allâh şöyle buyurur:

اَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَاءَ قُلْ سَمُّوهُمْ اَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِى الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذٖينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّبٖيلِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ لَهُمْ عَذَابٌ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّ وَمَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ

Herkesin kazandığını görüp gözeten Allâh inkâr edilir mi? Onlar, Allâh’a ortaklar koştular. De ki: ‘Onların isimlerini açıklayın. Yoksa siz, O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber vermiş olacaksınız, yoksa boş söz mü etmiş olacaksınız?’ Hayır, inkâr edenlere hileleri güzel gösterildi ve onlar doğru yoldan saptırıldılar. Allâh, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur. Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha ağırdır ve onları Allâh’ın azabından (yahut Yüce Allâh tarafından onları rahmet namına) koruyacak kimse de yoktur.” (Rad, 13/33-34)

Her Müslüman, Yüce Allâh’ın mutlak koruyuculuğunu içselleştirmeli, O’nun (cc) koruma, himaye ve vikâyesi için Yüce Rabb’in şu emrine bütün hassasiyeti ile riayet etmelidir:

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلٖيكُمْ نَارًا

Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun.” (Tahrim, 66/6)

Gerçek anlamda koruma ve korunma, ancak Yüce Allâh’ın (cc) emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma bilincine yükselmekle gerçekleşebilir. Yüce Allâh’a (cc) sorumluluk bilincine yükselmedikçe, kişinin ne kendisini ne de başkalarını koruması mümkün değildir. Bu yüzden büyük ve küçük ayırımı yapmaksızın her yanlıştan sakınma şuuruna ulaşmalı ve başkalarında da benzer bakış açısının yerleşmesi ve kökleşmesi için çaba gösterilmelidir. Yüce Allâh’ın (cc) yasaklarını önemsemeyen veya Yüce Allâh’ın (cc) emirlerini kendisine davranış düsturu olarak benimsemeyen kimseler takva (koruma / korunma) dairesinin dışına çıkmış olurlar. Böyle kimseler, Yüce Allâh’a (cc) yönelik sorumluluk bilincini geliştiremez ve kendilerini de tehlikeye açık hale getirirler.

7. (الْفَاطِرُ) EL-FÂTIR (cc)

“İlk defa ortaya çıkaran, yaratan, mahlukatı madde ve mana olarak ikiye ayıran.”

قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فٖى مَا كَانُوا فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ

De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi de, aşikârı da bilen Allâhım, kullarının aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında hükmü sen vereceksin.” (Zümer, 39/46)

El-Fâtır” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de hem isim hem de fiil olarak gelmiştir ve birden fazla anlam barındırmaktadır. Aynı kökten gelen “iftar” kelimesi, “orucu açmak”, “infitâr” “yarılmak ve açılmak”, “futûr” da “yarıklar ve çatlaklar” anlamındadır. Bir şeyin, herhangi bir madde olmaksızın veya ilk yaratılış aşamasında olduğu gibi yoktan icadı ve ilk çıkışına “fatara”, varlığın ilk ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikteki görünüşüne de “fıtrat” denir.

Endülüslü Mâlikî fakihlerinin önde gelenlerinden, muhaddis Ebû Bekir İbnü’l-Arabî (v. 543/1148), Allâh’ın (cc) güzel isim ve yüksek sıfatlarına dair El-Emedü’l-Aksâ adlı kitabında şöyle söylemektedir:

“Bana göre ‘fatara’ kelimesi, her türlü manayı kapsayacak şekilde ‘mahlukatı ikiye ayıran’ demektir. ‘Allâh kulları fatr etti’ cümlesinin anlamı, ‘onlar bir et parçasıydılar, onları hem şekil vererek hem de ahlâklarını terkip ederek ikiye ayırdı, yardı’ demek olur. ‘Her doğan çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir’ hadîs-i şerifinin anlamı da Allâh (cc), çocuğun yaratılışını tastamam yapar, aynı zamanda ebeveynlerinin çocuğu şekillendirmesi yollarını da açar demektir.”[1]

Fıtrat” hadîs-i şerîfi ile ilgili ayrıntılara az sonra yer vermeye çalışacağız.

Lisânü’l-ʿArab adlı sözlüğüyle tanınan dil âlimi, edip ve Şâfiî fakihi İbn Manzur’un (v. 711/1311) “fıtrat” kelimesini tarifi ise şöyledir:

“Fıtrat, her insanın Allâh’ı (cc) tanımasına meyilli bir hal üzere yaratılması, ulvî hakikatleri kabul ve anlama kabiliyetidir. Allâh Teâlâ’nın şuur sahibi her varlığı, kendisini Rab ve Yaratan bilip tanıyacakları ve idrak edebilecekleri bir hal ve bir kabiliyet üzere yaratmasının adıdır.”[2]

Bu açıdan fıtrat, hakkı kabul ve idrak kabiliyeti, bütün insanlığın yaratılışına esas olan ve hepsinde müştereken bulunan küllî ve aslî gerçekliktir. Dış müdahalelerden ve şartlandırmalardan uzak fıtrat-ı selime sahibinin, yaratanını tanıma kabiliyeti ve istidadıdır.

Kelimenin Kur’ân-ı Kerîm’deki kullanılış anlamlarına ana hatları ile temas edecek olursak;

1. Kelimenin asıl manası “bir şeyin ilk defa ortaya çıkması, zuhur etmesi” şeklindedir. Mesela:

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِیًّا فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ قُلْ اِنّٖى اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ

De ki: ‘Gökleri ve yeri yaratan (ilk defa, yoktan) Allâh’tan başkasını mı dost edinecekmişim!? Halbuki rızıklandıran O’dur (yedirip içirmektedir) ve Kendisi rızıklanmaktan / rızıklandırılmaktan münezzehtir.’ De ki: ‘Bana, İslam’ı kabul edenlerin ilki olmam ve asla müşriklerden de olmamam emredildi.” (Enam, 6/14)

İbn Abbas (ra) şöyle anlatıyor:

“Ben, (فَاطِر السَّمٰوَاتِ) “Fatırus-Semâvât” terkibinin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Bir gün iki bedevi geldi ve bir su kuyusu ile ilgili davaları görüldü. Biri dedi ki: “O kuyuyu ben ‘fatr ettim’, yani ‘ilk açan benim’.[3]

2. “Fâtır” kelimesi lügatte “ikiye ayırmak” manasına da gelmektedir. Mesela bir ayet-i kerimede kelimenin kullanımı şu şekildedir:

اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ

Gök ikiye ayrıldığı zaman.” (İnfitar, 82/1)

3. “Fâtır” kelimesi lügatte “yaratmak” manasına da gelir. Bu anlam bir ayet-i kerimede şu şekildedir:

اِلَّا الَّذٖى فَطَرَنٖى فَاِنَّهُ سَيَهْدٖينِ

Ben sadece, beni yaratan Allâh’a taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir.” (Zuhruf, 43/27)

Kelimenin bu anlamı ile gelen bir diğer ayet-i kerime ise şöyledir:

فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُعٖيدُنَا قُلِ الَّذٖى فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ

Onlar şöyle diyeceklerdir: ‘(Öldükten sonra yeniden dirilterek bedenlerimizi) Bize kim iade edecek?’ Sen de ki: ‘Sizi ilk defa yaratan (sonsuz kudret sahibi Allâh) diriltecek.” (İsra, 17/51)

Yüce Allâh, mevcudatın hepsini yaratan, başlatan, inşa eden ve var edendir. Bu vasıflar mutlak olarak O’na aittir. Bütün varlık dünyasını örneksiz, misalsiz ve numunesiz bir şekilde yaratmıştır. Bu güzel isim, aynı zamanda Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin fiil sıfatlarındandır.

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم : ‏

مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلاَّ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ وَيُنَصِّرَانِهِ وَيُمَجِّسَانِهِ كَمَا تُنْتَجُ الْبَهِيمَةُ بَهِيمَةً جَمْعَاءَ هَلْ تُحِسُّونَ فِيهَا مِنْ جَدْعَاءَ‏ ‏.‏

Her çocuk, fıtrat üzere doğar. Sonra o çocuğu, anne ve babası ya Yahudileştirir, ya Hıristiyanlaştırır ya da Mecusîleştirir. Tıpkı bir hayvanın, sapasağlam bir hayvan doğurması gibi. Siz hiç, doğan bir hayvanda kesik organ görebiliyor musunuz?

: ثُمَّ يَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ وَاقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ

Sonra Ebu Hüreyre (ra), ‘İsterseniz şu ayet-i kerimeyi okuyun’ demiştir:

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

O halde, hanîf (gerçek Müslüman ve muvahhid) olarak, özünü dine doğrult (başka şeylere iltifat etme). Allâh’ın o fıtratına (dinine) ki, insanları onun üzerine yaratmıştır (herkes, hak dini kabul edebilecek şekilde yaratılmıştır). Allâh’ın yaratmasında değişiklik yoktur. Bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu (hak dinin İslâm olduğunu) bilmezler.” (Rum, 30/30).[4]

Ayet-i kerimedeki “fıtrat” kelimesi, hakkı kabul ve idrak kabiliyeti olup, insanların yaratılışlarında müştereken yer alan fıtrat-ı külliye, fıtrat-ı ûlâ ve fıtrat-ı asliye anlamındadır. “Mecusîlik” ise, ateşperestlik demektir. Mecûsiler ateşe taparlar.

Hadisimizin Müslim’deki diğer rivayetinde, “Ya da müşrik yaparlar” kaydını görmekteyiz.[5] Bu kayıt, dinsizlik dahil, İslâm dışı bütün inanç sistemlerini kapsar haldedir.

Tirmizî ve Ebu Davud’un müştereken rivayetlerine göre, ashab hazeratı henüz sorumluluk çağına gelmeden ölen çocukların durumlarını merak ederek Efendimiz’e (sas) şu soruyu sormuşlardır:

يَا رَسُولَ اللَّهِ فَمَنْ هَلَكَ قَبْلَ ذَلِكَ ‏؟‏

Ey Allâh’ın Resulü, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (Cennetlik mi, Cehennemlik mi?)

Efendimiz (sas) şu cevabı vermiştir:

اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا عَامِلِينَ ‏‏ ‏.‏

“(Yaşasalardı) Nasıl bir amel işleyeceklerdi, Allâh daha iyi bilir.[6]

Ashab hazeratı, küçükken ölen müşrik çocuklarının durumlarını da sormuş, Efendimiz (sas) “(Yaşasalardı) Nasıl bir amel işleyeceklerdi, Allâh daha iyi bilir[7] şeklinde aynı cevabı vermiştir.

Bu hadîs-i şerîf itibarı ile, müşrik çocuklarının Cennetlik mi Cehennemlik mi oldukları konusunda kesin bir şey söylemek doğru değildir. Evla olan bu konuda sükût etmektir. Nitekim İmam Ebu Hanife Hazretleri de (ra) bu hadis-i şerife bakarak susmayı tercih etmiştir.

Yukarıdaki rivayeti, anlam itibarı ile destekleyen ve Müslim’de yer alan diğer bir hadis-i şerif, Müminlerin annesi Hz. Âişe (r.anhâ) tarafından şu şekilde rivayet ediliyor:

تُوُفِّيَ صَبِيٌّ فَقُلْتُ؛ طُوبَى لَهُ ! عُصْفُورٌ مِنْ عَصَافِيرِ الْجَنَّةِ ‏.‏

Küçük bir çocuk ölmüştü (o küçük çocukla ilgili olarak), “Ne mutlu ona! Cennet kuşlarından bir kuş oldudedim.

Bunun üzerine Resülullah (sas) şöyle buyurdular:

أَوَلاَ تَدْرِينَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْجَنَّةَ وَخَلَقَ النَّارَ فَخَلَقَ لِهَذِهِ أَهْلاً وَلِهَذِهِ أَهْلاً ‏‏ ‏.‏

Bilmez misin ki Allâh, Cennet’i ve Cehennem’i yaratmış, dolayısıyla şunun için bir ehil ve bunun için de bir ehil yaratmıştır.[8]

Ensâr’dan bulûğ çağına ermemiş olan bu çocuğun, Cennetlik olduğunu söyleyen Annemiz Hz. Aişe (r. anhâ), Efendimiz (sas) tarafından, sağlam bir delile dayanmadan konuşmaması ve yorum yapmaması hususunda ikaz ediliyor. Daha sonra da, insanların yaratılmadan önce, işleyecekleri amellere göre Cennetlik ve Cehennemlik olmak durumlarının, Cenâb-ı Hak tarafından bilindiği ve akıbetlerinin hüküm altına alınmış olduğu bildiriliyor.

Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf suresinde konu ile ilgili olarak, Musa (as) ile Hızır (as) arasında üç konuda cereyan ettiği beyan edilen hadiselerden birisi de Hızır’ın (as) öldürdüğü çocuktur. Musa (as), sabredememiş ve Hızır’a (as), (أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ) “Masum bir canı haksız yere mi öldürdün?” (Kehf, 18/74) diyerek diğer iki konuda olduğu gibi bu konuda da itiraz etmişti. Hızır (as), Musa (as) ile arkadaşlığını sona erdirme noktasına geldiğinde, yaptığı bütün fiilleri sebepleri ile açıklamış, çocuğu öldürmesini ise şu şekilde gerekçelendirmişti:

وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشٖينَا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا فَاَرَدْنَا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا

“(Öldürdüğüm) Erkek çocuğuna gelince, onun annesi ve babası mümin kimselerdi. Çocuğun (büyüdüğünde), ebeveynlerine serkeşlik ve küfür (inançsızlık) ile güçlük çıkarmasından (eziyet etmesinden, onları bunaltmasından) korktuk. İstedik ki Rableri onun yerine, onlara daha temiz, daha merhametli (bu mümin anne babasına iyilik ve ihsan ile davranan) birini versin.” (Kehf, 18/80-81)

Übey b. Ka’b’tan (ra) rivayet edildiğine göre, konu ile ilgili olarak Resülullah (sas) şöyle buyurmaktadır:

الْغُلاَمُ الَّذِي قَتَلَهُ الْخَضِرُ طُبِعَ كَافِرًا وَلَوْ عَاشَ لأَرْهَقَ أَبَوَيْهِ طُغْيَانًا وَكُفْرًا ‏‏.

Hızır’ın öldürdüğü çocuk, kafir olarak tabiatlandırılmıştı. Yaşasaydı, annesine ve babasına serkeşliği ve küfrü ile zulmedecekti.[9]

Her ne kadar bazıları, Müslümanların küçük yaşta iken ölen çocuklarının Cennetlik olduğunu söylemişlerse de, naklettiğimiz naslar ışığında Müslümanların küçük yaşta ölen çocuklarının durumları konusunda tevakkuf etmenin ve ebeveynlerinin imanlı oluşlarından hareketle kesin yorumlara girmemenin daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, Hızır’ın (as) öldürdüğü küçük çocuğun anne ve babası da ayet-i kerimenin açık beyanı ile mümin kimselerdi.

Küçük yaşta ölen müşrik çocuklarının ahiretteki durumları da Yüce Allâh’ın (cc) meşiet ve iradesine bağlıdır. Bunun delili ise yine hadis-i şerifte geçen, “(Yaşasalardı) Nasıl bir amel işleyeceklerdi Allâh daha iyi bilir” beyanıdır.

Yukarıdaki “fıtrat” hadis-i şerifinde “Sonra o çocuğu, anne ve babası ya Yahudileştirir, ya Hıristiyanlaştırır ya da Mecusîleştirir” buyurulmakla birlikte, hadîs-i şerifimizin diğer bir rivayetinde, “Şayet ebeveynler Müslüman iseler, çocuklar da Müslüman olurlar[10] ifadesi yer almaktadır.

Efendimiz (sas), fıtrat üzere doğan çocukların asli dinlerinin İslam olduğu hususunu “millet” kelimesini de kullanarak şu şekilde beyan buyuruyor:

.مَا مِنْ مَوْلُودٍ يُولَدُ إِلاَّ وَهُوَ عَلَى الْمِلَّةِ‏ ‏‏

Her doğan, millet (İslâm dini) üzerine doğar.[11]

Efendimiz (sas), çocukların dinlerini şekillendirmeleri zamanının, onların konuşma çağına girmeleri olduğunu şu şekilde belirlemektedir:

.لَيْسَ مِنْ مَوْلُودٍ يُولَدُ إِلاَّ عَلَى هَذِهِ الْفِطْرَةِ حَتَّى يُعَبِّرَ عَنْهُ لِسَانُهُ ‏

Her doğan çocuk, konuşma çağına gelinceye kadar mutlaka şu fıtrat (İslam dini) üzerindedir.[12]

Çocukların, anlamlı cümlelerle konuşma çağları genellikle üç-dört yaş civarıdır. Bu yaşlardaki çocuklar, ortalama 800-1500 kelime ile konuşabilir, dört beş kelimeden oluşan cümleler kurabilir ve basit hikayeler anlatabilirler. Dolayısıyla üç-dört yaşlar için, çocukların konuşabilme ve kendilerini ifade edebilme çağıdır denilebilir. İşte bu çağ, çocukların en yakın çevresi olan anne ve babalarından, daha sonra da yakınlık itibarı ile diğer akrabalarından ve içinde bulundukları toplumdan, inanç itibarı ile etkilenmeye başladıkları çağdır. Bu etkilenme durumunun en belirgin görüntülerinden birisi, bu yaşlardaki çocukların bilhassa ebeveynlerinin namaz kılmalarını taklit etmeleridir.

Fıtrat” ile ilgili olarak, Efendimiz’in (sas) yukarıdan beri sıraladığımız hadis-i şeriflerini, bütünleştirerek bir araya getirdiğimizde, şöyle bir metin elde ederiz:

Her doğan çocuk, konuşma çağına gelene kadar mutlaka şu fıtrat (İslam dini) üzerine doğar. (Konuşma çağına geçtikten) Sonra o çocuğu, anne ve babası ya Yahudileştirir, ya Hıristiyanlaştırır, ya Mecusîleştirir ya da müşrik (dinsiz, deist, ateist) yaparlar. Şayet ebeveynler Müslüman iseler, çocuklar da Müslüman olurlar. Tıpkı bir hayvanın, sapasağlam bir hayvan doğurması gibi. Siz hiç, doğan bir hayvanda kesik bir organ görebiliyor musunuz?

Ebu Seleme b. Abdurrahman b. Avf (ra) rivayet ediyor:

“Annemiz Hz. Aişe’ye (r. anhâ), ‘Allâh’ın Nebisi (sas) geceleyin kalktığı zaman namaza hangi dua ile başlardı?’ diye sordum. O da şöyle cevapladı:

اللَّهُمَّ رَبَّ جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيلَ فَاطِرَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ اهْدِنِي لِمَا اخْتُلِفَ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِكَ إِنَّكَ تَهْدِي مَنْ تَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ‏.‏

“Geceleyin namaz için kalktığı zaman, ‘Allâhümme Rabbe Cebraîl ve Mîkâîl ve İsrafil, Fâtıra’s-Semâvâti ve’1-Ard, Âlime’l-ğaybi ve’ş-Şehâde, ente tahkumu beyne ibâdike fîmâ kânû fîhi yehtelifûn. İhdinî lima’tulife fîhi mine’l-Hakki biiznike inneke tehdî men teşâ ilâ sıratın müstekîm (Allâhım! Ey Cebrâîl, Mîkâîl ve İsrâfîl’in Rabbi, gökleri ve yeri (yoktan) yaratan, gayb ve şehadeti bilen. Kullarının görüş ayrılığına düştüğü hususlarda, onların aralarında ancak Sen hükmedersin. Görüş ayrılığına düşülen konularda, beni gerçeğe yönlendir! Çünkü dilediğini doğru yola ancak Sen yönlendirirsin.)’ şeklinde dua ederek başlardı.”[13]

Yukarıdan itibaren aktarmaya çalıştığımız naslar çerçevesinde, nesli korumanın büyük önemi gözler önüne serilmektedir. Fıtrat-ı selime sahibi olan çocuğun gelişme ve çevresini algılama çağında, bilhassa yakınları, çocuğu kendi inanç dünyaları doğrultusunda şekillendirmekte ve genellikle de bunda başarılı olmaktadırlar. Bilindiği üzere, kişinin en yakın çevresi, onun anne ve babasıdır.

8. (الْمُعْطِي) EL-MU’TÎ (cc)

“Sınırsız şekilde veren, nimetleri ve ihsanları ile akıl ötesi bir seviyede donatan.”

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهٖ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Allâh’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti, tutabilecek (hiçbir kuvvet) yoktur. Tutacağı şeyi de O’na rağmen gönderebilecek yoktur. O, El-Azîz’dir (mutlak galiptir), El-Hakîm’dir (mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).” (Fâtır, 35/2)

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِىَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهٖ اَوْ اَرَادَنٖى بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهٖ قُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ

Ant olsun, onlara, ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorarsan muhakkak ‘Allâh’ diyecekler. De ki, ‘Öyleyse bana haber verin. Allâh bana herhangi bir zarar dilerse, sizin Allâh’tan başka taptığınız nesneler, O’nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut (Allâh) bana bir rahmet dilerse, o taptığınız nesneler, O’nun rahmetini engelleyebilirler mi?’ (Ayrıca) De ki, ‘Allâh bana yeter.’ Güvenip dayanacaklar da sadece O’na güvenip dayansınlar.” (Zümer, 39/38)

Muhaddis ve lügatçi Ebû Süleyman El-Hattâbî (v. 388/998) Kitâbü Şe’ni’d-Duâ Şerḥu’l-Esmâi’l-Hüsnâ adlı eserinde, “Allâh Sübhânehu ve Teâlâ, nimet verme ve vermemeye mâliktir. O’nun vermemesi bir cimrilik değil, tam aksine hikmetinin gereğidir. Vermesi ise cömertliği ve merhametidir” der.[14]

Eş‘arî kelâmcısı ve Şâfiî fakihi Ebû Abdullah el-Ḥalîmî (v. 403/1012) El-Minhâc fî Şuabi’l-İmân adlı eserinde, “El-Mu’tî” güzel isminin, “kullarına nimet veren, mümkün hale getiren”, “El-Mâni” güzel isminin ise, “nimetlerine perde koyan, onu engelleyen” anlamına geldiğini ifade eder. “Ed-Dâr” ve “En-Nâfi” güzel isimlerinde olduğu gibi, dualarda “El-Mu’tî” ve “El-Mâni” güzel isimlerinin birlikte zikredilmesinin daha uygun olacağını belirtir.[15]

Sahâbî ve Emevî devlet adamı Muğîre b. Şube’nin (v. 50/670) kâtibi Verrâd, şu rivayeti yapıyor:

“Muğîre b. Şu’be, Muâviye’ye göndereceği bir mektupta bana şunları yazdırdı: Hz. Peygamber (sas), her farz namazdan sonra şöyle dua ederdi:

لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ، وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهْوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ، اللَّهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ ‏‏.

Allâh’tan başka hiçbir ilah yoktur. O’nun ortağı da yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. Her şeye kudreti yeten O’dur. Allâhım, senin verdiğine engel olabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Vermediğini verecek hiçbir kuvvet de yoktur. Zengine zenginliği, Sen’in katında hiçbir fayda vermez.[16]

Allâh, gerçek anlamda “men eden” ve “veren”dir. “Men etme” ve “verme” kelimelerinin anlamı açıktır. Yukarıdaki hadis-i şerifinde Efendimiz’in (sas), “Allâhım, senin verdiğine engel olabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Vermediğini verecek hiçbir kuvvet de yoktur” duasındaki anlam da bu şekildedir.

Allâh’ın dünyada bir şeyi men edip vermemesi, zımnen verme (atâ) içerebilir. Ancak aksi de mümkündür. Yani bazen de men edip vermemesi, en büyük belalardan daha büyük bir bela ve afet olabilir. Allâh’ın (cc), kendisine dünya malı vermediği bir kimse, eğer kalbiyle Allâh’a yönelir ve içtenlikle O’na (cc) itaat ve ibadet dairesinde kalırsa, Allâh’ın (cc) bu men edişi, o kimse için üstün bir onur ve şeref, büyük bir nimet ve ihsan haline gelebilir.

Her Müslüman, hem yukarıdaki ayet-i kerimeler hem de nakledilen hadis-i şerifler çerçevesinde, Allâh’tan (cc) başka veren bulunmadığına inandığı gibi, O’ndan başka men eden ve engelleyen bulunmadığına de gönülden inanmalıdır.

Gerçek vereni ve men edeni Allâh (cc) gören ve bilen bir kimsenin, kalbini fani ve fena insanlarla meşgul etmemesi, faniyat u zâilâta güvenip dayanmaması, kanaatkar ve razı bir kalp ile Rabb’ine teveccüh edip yönelmesi gerekir. Allâh (cc) kendisine maddi ya da manevi bir zenginlik verdiğinde, O’nun yolunda kullanması, bir şey vermediğinde tevekkül ve kanaat içinde sabretmesi en salim davranış şeklidir. Böyle davrandığı takdirde, değerli ve onurlu bir makama ulaştırılacağını bilmelidir. Bütün güzelliklerin Allâh’tan, ortada yanlış giden durumlar varsa onların da benliğinden kaynaklandığına inanmalı, bütün iyilik ve güzelliklerin Allâh’tan (cc) geldiğini görmelidir.

Mümin ve muvahhid bir fert, Allâh’ın (cc), bütün varlıklar üzerinde yegane malik ve müdebbir bulunduğunu, aslın yerine gölgelerin ikame gayretinin hiçbir sonuç vermeyeceğini, gerçek fail Allâh’ı (cc) hatıra getirmeden muhdes varlıklara takılıp kalmanın anlamsızlığını, aslı unutup gölgeleri methetmenin, onlara övgüler dizmenin yanlışlığını unutmamalıdır. Allâh’ın (cc), övdüğü ve kıymet verdiğini övmeli, sevmediği ve kötülediğini de sevmemeli ve övmemelidir.

9. (الْكَافِي) EL-KÂFÎ (cc)

“Koruyup muhafaza eden ve faydalı her işin icrasını gerçekleştiren, her türlü korkulu hali, şer ve belayı def eden.”

El-Kâfî” güzel ismi ile ilgili yukarıda verdiğimiz anlamlar, sırası ile şu ayet-i kerimelerde yansımaktadır:

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْنٖى وَبَيْنَكُمْ شَهٖيدًا يَعْلَمُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِ اُولٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

De ki: ‘Allâh’ın, benimle sizin aranızda (peygamber olduğuma dair) şahidliği kifayet eder. O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Batıla inanıp Allâh’ı inkâr edenler ise, (küfre varanlar) işte onlar tamamen aldananlardır.” (Ankebut, 29/52)

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذٖينَ مِنْ دُونِهٖ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

Allâh, kuluna kâfi değil mi? Seni, O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allâh kimi saptırırsa, artık ona hidayet edecek yoktur.” (Zümer, 39/36)

هُوَ الَّذٖى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا

O, peygamberini hidayetle ve hak din ile gönderendir. Onu (bu şekilde hidayet ve hak din ile göndermesi) diğer bütün dinlere galip kılması içindir. (Senin bu suretle gönderildiğine) Allâh (bu gerçek için) şâhidliği tam kifâyet edendir (yetendir).” (Fetih, 48/28)

Kifayet, bir işi tek başına yerine getirebilme, bu güce ve kudrete sahip bulunma ya da hoşlanılmayan ve korkulan hali def etme demektir. Kifayet kelimesi aynı zamanda “gıda” (kût) anlamına da gelir.

Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Ulûhiyetinde ve Rubûbiyetinde en küçük bir şeriki olmadığına göre, bütün kifayetlerin Allâh (cc) ile gerçekleşebileceği, O’nun (cc) izni ve inayeti dairesinde imkan dairesindeki icraatın meydana gelebileceği anlaşılır. Bu açıdan ibadet sadece ve sadece O’na (cc) yapılır, sadece O’na (cc) rağbet edilebilir, bütün umutlar yalnız yalnız O’ndan (cc) beklenir, bütün şerlerin defi yalnız O’nun (cc) ile gerçekleşir.

Hz. Enes’ten (ra) rivayete göre, Efendimiz (sas) uyuyacağı zaman şöyle dua ederdi:

 الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَطْعَمَنَا وَسَقَانَا وَكَفَانَا وَآوَانَا فَكَمْ مِمَّنْ لاَ كَافِيَ لَهُ وَلاَ مُئْوِيَ‏ ‏.‏

Bizi yediren ve içiren, (hacetlerimizde) kifayet eden ve barındıran Allâh’a hamdolsun. Kâfisi ve barındıranı bulunmayan nice kimseler vardır.[17]

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî (rahimehullah) “El-Kâfî” güzel ismi ile ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır:

El-Kâfî, “Allâh, (bu gerçek için) şâhidliği tam kifayet edendir (yetendir)” (Nisa, 4/79, 106; Fetih, 48/28) ve “Allâh, hesap sormada kafidir” (Nisa, 4/6; Ahzab, 33/39) buyruklarındaki “işi yerine getirme” anlamındaki “kifayet”ten türemiş olabilir. Bu durumda “El-Kâfî, güzel isminin manası, “El-Kerîm, El-Kayyum” güzel isimlerine döner. “Zararı ortadan kaldırdı, herhangi bir ihtiyacı ondan giderdi” anlamındaki “kifayet”ten de türemiş olabilir. Bu durumda “El-Kâfî, güzel isminin manası fiil sıfatlarına döner.[18]

Müslüman bir şahsiyet, mutlak şekilde bütün işlerde Allâh’tan başka kafi aramamalıdır. Allâh’ın (cc) yüce ve yüksek kudretine, kifayet ve kilâetine sığınıp, fanilere müracaat etmemelidir. Allâh’ın esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulâsı ile iktifa eden kimse, hakikî El-Kâfî Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ile yetinmiş olur. Kim de fani ve zâil gölgeler ile iktifa etmeye ve yetinmeye kendisini alıştırırsa, serap parıltısına kapılmış olur. Diğer taraftan kişi, kendi kendine yeterlik ahlâkı geliştirmeli, bilhassa başkalarına yük olmama ya da zarar vermeme hususunda El-Kâfî Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine yalvarmalıdır.

10. (الصَّادِقُ) ES-SÂDIK (cc)

“Kullarına vaat ettiği her hususu, hiç şüphesiz ve mutlaka geçmişte ve şimdide gerçekleştiren, gelecekte de gerçekleştireceği en küçük bir şüphe barındırmayan Yüce Zât.”

وَاِنَّا لَصَادِقُونَ

Hiç şüphesiz biz tam doğrucularız.” (Enam, 6/146)

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فٖيهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَدٖيثًا

Allâh ki kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. (Vukuunda) Hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde elbette hepinizi bir araya getirecektir. Allâh’tan daha doğru sözlü kim vardır?” (Nisa, 4/87)

وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا اَبَدًا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ قٖيلًا

İman edip salih ameller işleyenlere gelince, biz onları önlerinden nehirler akan Cennetlere koyacağız, ebediyen o Cennetlerde kalacaklardır. Allâh bunu gerçek olarak vaat etmiştir. Sözüne Allâh’tan daha sadık kim vardır?” (Nisa, 4/122)

Arap dili ve edebiyatı âlimi Abdurrahmân b. İshâk ez-Zeccâcî (v. 337/949), İştikâku Esmâillah adlı eserinde, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin “Es-Sâdık” güzel isminin, (اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَاْتِيًّا) “Şüphe yok ki, O’nun (Cennet) sözü yerine gelecektir” (Meryem, 19/61) ayet-i kerimesinden istinbat edildiğini belirtmektedir. Zeccâcî’ye göre, ayet-i kerimede geçen (مَاْتِيًّا) “me’tiyyâ / gelecek” kelimesi, edilgen sıfat fiil olup etken sıfat fiil anlamındadır. Dolayısıyla Allâh’ın (cc) vaadi mutlaka gerçekleşeceğine göre O (cc), bu vaadinde Sâdık’tır. Allâh’ın (cc) kullarına vaat ettiği her şey, hiç şüphesiz mutlaka gerçekleşecektir.[19]

Sözünde doğru olan kişiye “sâdık” denir. Allâh (cc), bizlere doğrularla birlikte olmamızı şöyle emretmektedir:

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقٖينَ

Ey iman edenler, Allâh’a sorumluluk bilinci ile yönelin ve doğrularla (sadıklarla) birlikte olun.” (Tevbe, 9/119)

Doğrulukta oldukça zirvede olan kimselere “sıddîk” denilmiştir. Efendimiz (sas), Hz. Ebû Bekir’i (ra) bu isimle adlandırmıştır. Doğruluk anlamında olan sıdk, yalanın zıddıdır. Hadîs-i şerîflerde genel anlamda doğruluk, Cennet ve Allâh’ın (cc) rızası ile özdeşleştirilmektedir.

İlk Müslümanlardan ve aşere-i mübeşşereden biri, Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin kurucusu Abdullah İbnu Mesud’un (ra) rivayeti ile Resülullah (sas) şöyle buyurmuşlardır:

إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا ‏.‏

Sıdk insanı birr’e (Allâh’ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de Cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruluğu hedefler de sonunda Allâh’ın indinde “sıddîk” (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan ise kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalan peşinde koşar da sonunda Allâh’ın indinde “yalancı” diye kaydedilir.[20]

Allâh’ın (cc) kullarına verdiği her vaadi mutlaka ve şüphesiz bir şekilde gerçekleşecektir. Bu yüzden kullarına hitap etmiş, hoşlandığı ve öfkelendiği amelleri haber vermiş, emir ve yasaklarına uyacaklara sınırsız mükafatlar lütfedeceğini, uymayanları ise cezalandıracağını bildirmiştir. Allâh’ın söylediği ve konuştuğu her söz mutlak doğrudur ve Allâh (cc), her sözüne sadıktır.[21]

Her Müslüman Allâh’tan daha doğru sözlü birinin bulunmadığına, her doğru ve doğruluğun O’nun katında olduğuna inanmalıdır. Bu inançla her Müslüman, bütün sözlerinde ve fiillerinde doğru olmalı ve yalandan şiddetle kaçınmalıdır.

Ebu’l-Havrâ anlatıyor:

Ali’nin oğlu Hasan’a (ra):Resülullah’tan (sas) neyi ezberledin?” diye sordum. O da şunu söyledi:

دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لاَ يَرِيبُكَ فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمَأْنِينَةٌ وَإِنَّ الْكَذِبَ رِيبَةٌ ‏‏‏. ‏

Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak. Zira doğruluk gönül yatkınlığı, yalan ise kuşkudur.[22]

İslâm ahlâkının önemli bir esası olan doğruluğu elde etmek ve sağlamlaştırmak için çaba göstermeye büyük ihtiyaç vardır. Allâh Resulü (sas), bu ahlâkın özellikle çocuklukta yerleşmesine ihtimam göstermiş, anne-babanın çocuğa yalan söylemek gibi bir yanlışlığa düşmemesi için onların çocukları ile olan ilişkilerini kontrol etmiş ve bazı genel prensipler koymuştur.

Doğruluk, dinimizin özüdür ve insanın ahlâkî olarak kalitesini göstermesi açısından da önemli bir kriterdir. Doğruluk, hangi davranışın kendimize ve diğer insanlara fayda verdiğini belirlemede bizi yönlendiren önemli bir ilkedir. Doğruluk ilkesi, ruhumuzda, kalbimizde ve zihnimizde yeşeren bir inançtır. Doğruluk, baştan sona dürüstlüğe endeksli olmaktır. Doğruluk, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, “Es-Sâdık” ve diğer esmâ-i hüsnâsının göz kamaştıran tecellileridir.

11. (أَلأَحَدُ) EL-EHAD (cc)

“Sayısal anlamda ikincisi bulunmayan, benzeri olmayan, ne izafi ne de başka türlü bölünmeyi hiçbir şekilde kabul etmeyen, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan Tek.”

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

De ki: O, Ehad (tek) Allâh’tır. Allâh Es-Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir). O’nun çocuğu yoktur (kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir). Hiçbir şey O’nun dengi (benzeri) değildir.” (İhlas, 112/1-4)

El-Ehad” güzel ismi, sayısal olarak ikincisi bulunmayan “Tek” anlamındadır. Kelimedeki bu “Tek” anlamı, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin “El-Vâhid, El-Ferd, El-Ehad” güzel isimlerinin hepsi için aynıdır.

Arap dili ve edebiyatı âlimi Abdurrahmân b. İshâk ez-Zeccâcî (v. 337/949), İştikâku Esmâillah adlı eserinde şöyle demektedir:

“Sayı alimleri (matematikçiler), ‘Vâhid (tek), sayı değildir’ derler. Çünkü sayı, sayıların birbirlerine eklenmesi ile oluşur. Vâhid (tek) ise, bir sayının başka bir sayıya eklenmesinden oluşmaz ki sayı olsun. Sanki matematikçilere göre Vâhid, sayı değil de sayıların ana maddesidir. Ayrıca şöyle demektedirler: ‘İster az isterse de çok olsun, beş, altı, bin vb. her bir sayıda, hatta dörtte bir, yarım, onda bir gibi küsurlu sayılarda dahi teklik anlamı mevcuttur. Bundan dolayı, ‘iki, üç” diyerek Allâh’tan başka mabudlar ittihaz eden kimselere, ‘Sizler, iki, üç diyerek Allâh’tan başka mabudlar kabul ettiğinizde, aslında ‘Tek’ Allâh’ı kabul ettiğinizi ikrar etmiş olmaktasınız. Çünkü, ikincinin varlığını, ancak ve sadece birincinin ve önce (El-Evvel) bulunanın varlığını kabul ve ikrar etmekle öne sürebilirsiniz. Bu durumda siz, ‘Vâhid’i kabul mecburiyetindesiniz. Dolayısıyla ‘iki, üç’ demeden önce, aslında ‘Vâhid’i kabul etmiş olursunuz. Vâhid güzel ismi, ayrıca ‘benzersiz, misilsiz’ anlamına gelmektedir. Diğer taraftan ‘vâhid’ kelimesi sayısal anlamda kullanılabilirken, ‘El-Ehad’ güzel ismi, sayısal anlamda ‘iki, üç’ diye devam edecek sayı silsilesi için kullanılamaz. Ayrıca ‘El-Ehad’ güzel ismi, ‘Vâhid’ yerine de söylenemez.”[23]

El-Ehad” güzel ismi için zikredilen anlamları, şu şekilde hülasa edebiliriz:

1. Ezelde yalnız Allâh (cc) vardı ve başka hiçbir şey yoktu. İmran b. Husayn’ın (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) bu anlama şu şekilde işaret buyurmaktadırlar:

.كانَ اللَّهُ ولَمْ يَكُنْ شيءٌ قَبْلَهُ، وكانَ عَرْشُهُ علَى المَاءِ، ثُمَّ خَلَقَ السَّمَوَاتِ والأرْضَ، وكَتَبَ في الذِّكْرِ كُلَّ شيءٍ ‏‏

“(Ezelde) Allâh vardı ve Allâh’tan başka bir şey yoktu. Ve Allâh’ın arşı su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allâh, gökleri ve yeri yarattı. Sonra zikirde (Levh-i Mahfuz’da kainatın) her şeyi (takdir ve tespit) edip yazdı.[24]

2. Bütün Celâl ve Cemâl sıfatları Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinde bulunmaktadır. Bu yönü ile de tek ve birdir.

3. Bütün varlıkları idare eden, varlık dünyasına ait ne varsa bütün düzenlemelerin sahibidir. Bunun için herhangi bir maddeye, süreye ve hazırlığa asla ihtiyacı yoktur.

El-Vâhid ortağı bulunmayan, El-Ehad ise benzeri bulunmayandır. El-Ehad, tek, biricik olduğu için hiçbir şey, hiçbir şekilde O’na benzemez. Zat’ın ne izafi ne de başka türlü bölünmeyi hiçbir şekilde kabul etmeyen, ikisi olması veya ikinci birinin bulunması ihtimali bulunmayan gerçek ve hep birdir. Allâh, Rabb isimleri gibi Ehad ismi de hiç kimse için kullanılamaz.

Tevhid, Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin tekliğini ikrar ve birliğine imanın en yüksek unvanıdır. Tevhid akidemizdeki ilk rükün, Allâh’ın (cc) mutlak tekliği ve yaratıcılığıdır. Allâh (cc), dilediği her şeyi yapmaya gücü yetendir. Bütün varlıkların hayatiyetleri O’na (cc) bağlı, hükmü bütün varlıklar üzerinde geçerlidir. Bu itikada sahip mümin, aslında hiçbir malikiyetinin bulunmadığını, bütünüyle aciz ve fakir ilAllâh olduğunu anlar. O’na (cc), daha bir içten ve samimi bir şekilde ibadet şuuruna ulaşır. Aynı zamanda bu akide, kişiyi daima Allâh’a (cc) şükür ve hamd hisleri ile dolmasına, emir ve yasaklarına titizlikle uymaya sevk eder.

Cenâb-ı Hakk’ı güzel isimleri ve yüksek sıfatları itibarı ile birlemenin adı “tevhid-i ulûhiyet”tir. Tevhid-i ulûhiyet, Allâh ile birlikte bir başka ilahın bulunmasını reddetmek, sadece Allâh’a (cc) kulluk etmek, O’na (cc) ibadette bulunmak ve O’ndan (cc) başkasından yardım istememek demektir. “Lâ ilâhe illâllah” cümlesi, bu tevhidi ifade eder. Tevhid-i ulûhiyetin anlamını kavramış bir kimse, mabudu ve mahbubundan başkasının emirlerini ve razı olacağı şeyleri mülahaza etmekten uzaktır. Allâh’a (cc) gönülden yönelenlerin himmet ve gayretlerinin ulaşabildiği tevhid ve masivadan tecerrüt düşüncesi, yani her şeyi Allâh’a (cc) havale etme mertebesi budur. Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Tevhid-i ulûhiyet düşüncesinin zihinlerde netleşmesi için, Neml suresinde yeri ve gökleri yaratmasından, gökten indirdiği yağmurlara, yeryüzünde sabit dağları oluşturmasından tatlı su nehirlerine, dualara cevap verip sıkıntıları bertaraf etmesinden insanın yeryüzünde imar ile vazifelendirilmesine, mevcudatın mikro alemden makro kozmosa kadar insanın emrine verilmesine dikkatleri çektikten sonra, arka arkaya tam beş defa şu soruyu sorar:

(ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ) “Allâh ile birlikte başka bir ilâh mı var!?” (Neml, 27/60, 61, 62, 63, 64)

Tevhid-i ulûhiyet konusuyla ilgili bir başka ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

لَوْ كَانَ فٖيهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

Eğer yer ile gökte Allâh’tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve gökler muhakkak fesada uğrarlardı (yok olurlardı). O halde, Arş’ın Rabbi Allâh, onların vasıflandırdıkları şeylerden (bütün noksanlıklardan) berî ve yücedir.” (Enbiya, 21/22)

Kulun gerçeği, bedeni değil ruhu ve kalbidir. Ruh ve kalp ise, kendisinden başka ilâh bulunmayan Allâh’a (cc) ibadet etmedikçe huzura ulaşamaz. İnsan bu dünyada ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kadar mal ve mülk edinirse edinsin, Allah’ın adını anıp zikretmedikçe, yalnız O’nu (cc) sevip ibadet etmedikçe, rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaya çalışmadıkça mutlu ve huzurlu olamaz. Dünyevî zevk ve lezzetler, ne kadar çok ve çeşitli olurlarsa olsunlar insana gerçek huzuru veremez. Çünkü dünyevi zevk ve lezzetler sınırlıdır. Sonsuza kadar devam etme imkanları yoktur. İnsan, maddi dünyadan ancak belirli bir süre yararlanabilir.

Asıl ve ebedi hayat ise, âhiret hayatı, asıl mutluluk da Allâh’ın (cc) rızası ve rüyetullahtır. Allâh’ın (cc), değer verdiklerine değer vermek, sevdiklerini sevmek, sevmediklerinden uzak durmak, Allâh’a (cc) hüsn-ü zan ile yönelmek, öfkesinden ve gazabından O’na (cc) sığınmak, dikkatli ve nezih davranmak kişinin ebedî mutluluğunu netice verecektir. Allâh (cc), dürüst davranan biz kullarına ebedî mutluluğu söz vermiştir. Madem söz vermiştir, mutlaka gerçekleştirecektir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?

Sonuç

Esmâ-i hüsnâ, genellikle ayet-i kerimelerin son kısımlarında yer almış, bir taraftan ayet-i kerimelerde zikredilen hükümler için sebep olurken, diğer taraftan da önceki ve sonraki ayet-i kerimelerin içeriklerini anlam itibarı ile güçlü bir şekilde ilişkilendirme vazifesi görmüştür.

Allâh’ın (cc) isminin yüceliğini vurgulayan, (تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِى الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ) “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir” (Rahmân, 55/78) ayet-i kerimesi, Rabbin yüce isminin tesbîhi gereğini beyan eden (فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظٖيمِ) “Öyleyse büyük Rabbinin ismini yücelt” (Vâkıa, 56/74, 96; Hâkka, 69/52) ayet-i kerimeleri, ayrıca Allâh’ın (cc) zikredilmesi gereğini beyan eden, (وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَصٖيلًا) “Sabah akşam Rabbinin ismini an” (İnsan, 76/25) ayet-i kerimesi, diğer nurlu rehberler olan (اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ) “İyi bilin ki, kalpler Allâh’ın zikri ile yatışır” (Ra’d, 13/28), (فَاذْكُرُونٖى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لٖى وَلَا تَكْفُرُونِ) “O halde beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin fakat nankörlük etmeyin” (Bakara, 2/152) ayet-i kerimelerinde, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini tesbih ve zikir ibadetlerinin önemi, bireyin kalp, ruh ve zihin dünyasını aydınlatacak ibadetlerin esmâ-i hüsnâ ile tezyîninin gerekliliği bizlere beyan edilmektedir.

İlâhî güzel isimler, alem-i nâsutun (maddi alem) var oluş sebebidir. Varlıkların zuhura gelişi ancak bu güzel isimlerle mümkündür. Âlemdeki bütün varlıklar, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin yüce ve yüksek isimlerinin mazharı, sıfat-ı ulâsının tecelli alanlarıdırlar. Maddî aleme hayat, ruh ve mana kazandıran hakikat, Cenâb-ı Hakkın Esmâ-i Hüsna’sı ve sıfât-ı ulâsıdır. Varlık dünyasının her bir atomik parçası, Allâh’ın (cc) yüce isimlerinin tecellisi ve zuhuru ile ayaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın yüce ve güzel isimleri, bizleri O’nun (cc) sıfat-ı ulâsına, yüce ve yüksek sıfatları da Sonsuz Keremkâr Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin Zât-ı Ecelli A’lâsına ulaştırır. O’nun (cc), varlık dünyasındaki güzel isimlerinin ve sıfatlarının en parlak ve en ayrıntılı surette zuhuru ise Allâhu a’lem insanda gerçekleşmektedir. İnsan bu yönü ile Hakk’ın kemâlâtını en mükemmel surette yansıtan parlak bir aynadır ve bilhassa günümüzde insan, marifetullah dediğimiz O’nun (cc) Yüce varlığını anlama ve kavrama hakikatine, muhabbetullah dediğimiz O’nu (cc) sevme çok önemli hakikatine yeniden uyanmaktadır.

Bireyin aslî görevi; Sonsuz Yüce Zât’ın zuhuru insanî varlığını tanımaya çalışıp, geçmiş ve gelecek yerine şu ana odaklanarak, kalp, ruh, zihin ve beden farkındalığı ile, varlık aleminde Yüce Yaratıcıya ait Esmâ-i Hüsnâ bağlantısını kurabilme ve anlayabilme sürecine dahil olmaktır. Şanı yüce Allâh, kullarının kalplerine onlardan daha çok hâkimdir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, “Biz, insana kesinlikle şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16) ve “Hiç şüphesiz, Allâh kişi ile kalbi arasına girer” (Enfâl, 8/24) şeklindeki çok açık uyarıları, kişiye hayat verecek, onu diriltecek ve Cenâb-ı Allâh’ın Zâtı itibariyle kula sonsuz derecedeki yakınlığı şuurunu bireyde filizlendirip geliştirecek hususun, esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulâsı bilgisini anlama çabası olduğunu göstermektedir.

Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin kuluna yakınlığı, kulun kendi kalbine olan yakınlığından çok daha fazla ve kapsamlıdır. Bu kıymetli hususun şuurunda olunması, kişinin sürekli uyanık bulunmasını, yanlış ve zararlı durumlardan daima sakınmasını ve her zaman dikkatli olmasını adeta bir zorunluluk haline getirecektir. Bu hayatî gerçeği idrak eden birey, ruh, zihin ve kalbinin biliş alanına henüz açılmamış, bu sebeple de Zât-ı Ecelli A’lâ’ya ait göremediği ve anlayamadığı Esmâ-i Hüsnâ bilgisini, kendi mucizevi varlığında fark etme gayretine girecek, ruhuna ve kalbine ilâhî ve semâvî bir inayetin, fizik ötesi muhteşem ve aydınlık bir sağanağın, göz kamaştırıcı ışıktan bir akışın gerçekleşmesinin yolunu, O’nun (cc) yüce izni ile açmış olacaktır. Böylece kişi, Allâh’ın (cc) kendisine farz kıldığı sorumlulukları ve görevleri, kalbinde tam bir sebat ve azimle yerine getirebilecek, varsa yanlışlıklarını, kötü niyet ve kasıtlarını iyi ve güzel olanları ile değiştirebilecek, korkularını huzur ve itminana, umursamazlığını Yüce Allâh’ı (cc) anmaya, zikretmeye ve sevgiye döndürebilecektir.

. والله سبحانه وتعالى أعلم بالصواب، وإليه المرجع والمآب

(سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ)

Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok. Her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki Sensin.

(Bakara, 2/32)

اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا البَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ .‏

Allâhım, bizlere gerçeği gerçek olarak göster ve ona tabi olmakla rızıklandır. Bâtılı da bâtıl olarak göster, ondan kaçınmakla rızıklandır.” Amin.

(وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ)

Onların dualarının sonu, ‘Bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsustur’ demeleridir.

(Yunus, 10/10)

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النُّورِ الذَّاتِيِّ وَالسِّرِّ السَّارِي فِي سَائِرِ الأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ عَدَدَ كَمَالِ اللهِ وَكَمَا يَلِيقُ بِكَمَالِهِ .‏

Allâhım, (Kur’ân-ı Kerîm’in ve şeriatın tercümanı olması hasebiyle) varlık dünyasına ait bütün isimlerde ve sıfatlarda gerçekleşen sır (ya da diğer bir anlam olarak, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine ait, “esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulâ kendisinde tecelli eden / yansıyan”), gerçek ışık Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına, kemâlin adedince ve O’nun kemâline yaraşan bir şekilde salât et.


[1] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ ve Sıfâtihi’l-Ulâ, s. 2/330, Darü’l-Hadisi’l-Kittaniyye, Tanca-2015.

[2] İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, 10/286, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-1999.

[3] Ebû Süleyman Hamd b. El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/103, (Tahk. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Dâru’s-Sekâfeti’l-Arabiyye, Beyrut-1992; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ ve Sıfâtihi’l-Ulâ, ss. 2/318-319, Darü’l-Hadisi’l-Kittaniyye, Tanca-2015.

[4] Müslim, Kader, 22 (2658, 2659); Buhari, Cenaiz, 79 (1358), 92 (1385); Tirmizi, Kader, 5 (2138); Ebu Davud, Sünnet, 17 (4714).

[5] Müslim, Kader, 23 (2658).

[6] Tirmizi, Kader, 5 (2138); Ebu Davud, Sünnet, 18 (4711).

[7] Buhari, Cenâiz, 92 (1384); Müslim, Kader, 26 (2659); Ebu Davud, Sünnet, 17 (4714).

[8] Müslim, Kader, 30 (2662); Ebu Dâvud, Sünnet, 18 (4713).

[9] Ebu Dâvud, Sünnet, 17 (4705); Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 19 (3150).

[10] Müslim, Kader, 25 (2658).

[11] Müslim, Kader, 23 (2658); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/253 (7436).

[12] Müslim, Kader, 23 (2658).

[13] Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 200 (770); Tirmizi, Daavât, 31 (3420).

[14] Ebû Süleyman Hamd b. El-Hattâbî, Şe’nü’d-Duâ, 2/94, (Tahk. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Dâru’s-Sekâfeti’l-Arabiyye, Beyrut-1992.

[15] Ebû Abdullah el-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc fî Şuabi’l-İman, 1/206, (Thk. Muhammed Fude), Daru’l-Fikr. 1979.

[16] Buhari, Ezan, 155 (844); İtisam, 3 (7292); Müslim, Mesâcid, 137 (593).

[17] Müslim, Zikir, 64 (2715); Ebu Davud, Edeb, 108 (5053); Tirmizi, Daavât, 16 (3396).

[18] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, El-Emedü’l-Aksâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ ve Sıfâtihi’l-Ulâ, ss. 1/292.

[19] Ebu’l-Kâsım Abdurrahman b. İshâk ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâillah, s. 169, (Thk. A. Hüseyin Mübarek), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1986.

[20] Buhari, Edeb, 69 (6094); Müslim, Birr, 28 (2606), 29 (2607); Ebu Davud, Edeb, 88 (4989); Tirmizi, Birr, 46 (1971).

[21] Ebû Abdullah el-Ḥalîmî, Kitâbu’l-Minhâc fî Şuabi’l-İman, 1/207.

[22] Tirmizi, Kıyamet, 60 (2518); Nesai, Eşribe, 50 (5711).

[23] Ebu’l-Kâsım Abdurrahman b. İshâk ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâillah, ss. 90-91.

[24] Buhari, Tevhid, 22 (7418).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s