Kişilik ya da Şahsiyet

Musa Kazım GÜLÇÜR

19 Mayıs/2019

(قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِهٖ)

De ki: “Herkes, kişilik ve şahsiyetine uygun şekilde çalışır/iş yapar.”

(İsra, 17/84)

(وَكُلُّهُمْ اٰتٖيهِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَرْدًا)

“İnsanların hepsi, kıyamet günü, Allah’a bireysel olarak gelecektir.”

(Meryem, 19/95)

Giriş

Bir kimseye ya da onun benliğine ait özelliklerinin, ruhi, zihni ve manevi niteliklerinin bütününe kişilik ya da şahsiyet denmektedir. Yine, bireyin bağımsız iradesi, yalnız kendisine has vasıf ve karakterleri ile hususiyetleri, onun kişilik ya da şahsiyetidir. Bu açıdan normalde bütün insanlar bağımsız birer kişiliktirler ve tek tip bir şekle ya da modele irca edilemezler.

Kişilikli ya da şahsiyetli dediğimizde; körü körüne bir itaat içinde olmayan, aklın, kalbin ve ruhun üstün değerleriyle mücehhez kimseyi anlamaktayız. Bu değerlerin üstünlüğünü kabul etmek demek, başkalarının akıllarının hakimiyetini şuursuzca onaylamama, herhangi bir ideolojiyi körü körüne, zorbalığa maruz kalınsa dahi kabul etmeme demektir.

İslâm’a göre kişi; tek ve diğerlerinden başka olan, hukukun bir süjesi, maddi ve manevi hükmü olan bir varlık, bilhassa da kendi hürriyetine ve bağımsızlığına sahip bir özne ve mümkünü’l-vücudun en seçkin üyesi ve varlık dünyasının en müstesna realitesidir.

Bu yazımızda böylesine seçkin bir varlığın; kişilik, kendini gerçekleştirme, kendine yeterlik, ruhsal tutum ve davranışlarının iç ve dış kontrol kaynakları, anksiyateleri ve korkuları konularına bir nebze de olsun ışık tutabilme amacı ile, bilhassa muasırlarında derin tesirler bırakmış, insandaki benliğin tanınabilmesi ve bilinebilmesi için kendilerini adeta tüketerek değerli çalışmalar yapmış bazı psikologların görüşlerine yer vereceğiz. Böylece kişilikle ilgili algı ve anlayışlarımıza kısmen de olsa derinlik kazandırabilmeyi ümit etmekteyiz.

Kişilik

Kişilik, en kısa şekilde, bireyin kendisinden kaynaklanan tutarlı davranış kalıpları ve kişilik içi süreçler olarak tanımlanabilir.[1] Psikologlar, insanların kişiliklerinin, kültürel bir bağlamda gerçekleşebildiklerini ve var olduklarını keşfetmişlerdir.

Kültürler arası araştırma yapanların belirttiği en önemli ayrım bireyci ve kollektif kültürlerdir. Bireyci kültürler bireysel gereksinim ve başarılara çok önem verirler. Bu kültürlerde insanlar, kendilerini bağımsız ve eşsiz olarak görür. Bunun tam tersi olan kollektif kültürlerde insanlar; aile, kabile, ya da ulus gibi daha büyük bir gruba ait olma isteğindedirler. Bu insanlar rekabetten çok iş birliğine önem verirler. Bireysel başarılardan çok, grup başarısından tatmin olurlar.[2]

Analitik Psikolojinin Kurucusu Carl Gustav Jung.

Carl Gustav Jung’un (1875-1961)[3] o enfes tarifleri içerisinde, kişilik; yaşamın bir başından ötekine, yavaşça ve tedricen gelişebilecek bir tohumdur. Kesinlik, bütünlük ve olgunluk olmadan kişilik yoktur. Kişiliğin kazanılması, tüm bireysel insan varlığının en iyi biçimde gelişiminden başka bir şey demek değildir.

Kişilik, canlı varlıkların doğuştan gelen özelliklerinin en üst düzeyde gerçekleşmesidir. O, yaşama yüksek bir yüreklilikle dalma eylemidir. Bireyi kuran her şeyi kesin bir onamadır. Varoluşun evrensel koşullarına en başarılı şekilde uyum sağlamadır. Çağcıl usun kendine verdiği en zor görev kesinlikle budur. Bu tehlikeli bir ödevdir. Üstelik bu sorunu çözmeye girişmesine yol açan kendi kavrayışı, en üstün şekilde olsa bile, Schiller’in[4] aklına gelmeyecek ölçüde tehlikelidir.

Kişiliğimiz, yaşamın akışı içerisinde, güçlükle seçilen ya da hiç ayırt edilemeyen tohumlardan gelişiyor. Tüm varlığımızın tam olarak gerçekleşmesi bağlamında kişilik, bazılarına göre ulaşılmaz bir ülküdür. Gelgelelim, kişiliğin ulaşılmazlığı düşüncesi, bu ülküye karşı engel oluşturan bir varsayım değildir. Sıra kişiliğin özgürce gelişmesine izin vermeye geldiğinde de kuşku içinde kıvranırız. İnsanlar, ‘o zaman bir şeyler olabilir’ derler. Ya da ‘bireyciliğe’ karşı eski, güçsüz karşı çıkışları sofraya koyarlar. Buna göre, doğal bir gelişim değildir bireycilik, hiçbir zaman da olmamıştır. Bireycilik, doğa dışı bir el koyma, tahta geçme, bir garabet, en küçük bir engelin önünde buruş buruş olarak boşluğunu kanıtlayan küstah bir pozdur. Bizim düşündüğümüz ise bundan çok daha başka bir şey.

Kişiliğin tohum aşamasından tam bilince gelişimi hem mutluluk hem de mutsuzluktur. Onun ilk meyvesi, bireyin bilinçli olarak, ayrımlaşmamış sürüden ayrılmasıdır. Bu, yalıtım demektir. Onu bu yazgıdan ne aile ne de toplum koruyabilir. Çevresine ne ölçüde uyum sağlarsa sağlasın, en başarılı uyumlanması bile onu bu yalıtımdan kurtarmaz. Kişiliğin gelişimi, pahalıya patlayan bir armağandır. Ama kişiliklerinin gelişimi konusunda konuşurlarken en çok bağıranlar, onun sonuçlarını ise en az düşünenlerdir. Bütün güçsüz ruhlar, bucak bucak kaçar bu sonuçlardan.

Kişiliğin gelişimi, birinin kendi yasalarına bağlılığı anlamına da gelir. İnsanın kişiliğini geliştirmesi gözde olmayan bir girişim, sürünün hiç hoşuna gitmeyen bir sapma, dünyadan el çekme kokan bir tuhaflıktır. Dışarıdan böyle görülür. Bu kişiler, genellikle, insanlığın efsanevi kahramanlarıdır. Düpedüz sevilen, saygı duyulan üzerine titrenilen, kendilerine tapılan insanlardır. Bu kişilerin adları unutulmaz. Onlar çiçektir, meyvedir, insanlık ağacının bereketli tohumlarıdır. Onların büyüklüğü, hiçbir zaman geleneğe boyun eğmelerinde değildi. Onların büyüklüğü geleneklerinden ayrılmalarındaydı. Ortak korkularına, inançlarına, yasalarına, dizgelerine yapışıp kalan kitlelerin üzerinde, dağ dorukları gibi yükseldiler, korkusuzca kendi yollarını seçtiler.

Bir insanı kendi yoluna gitmeye, sonuçta onu bir sis gibi kuşatan kitle ile bilinçsiz özdeşliğinin üstüne yükselmeye iten nedir? Bu, genellikle tanrısal çağrı denilen şeydir. Bir insanı sürüden, sürünün eni konu çiğnenmiş yollarından kurtarmaya yönelten us dışı bir etkendir. Gerçek kişilik, her zaman bir çağrıdır. Bu çağrı karşısında Tanrı’ya duyulan güven gibi bir güven duyulur. Bir insan kendi varlığının yasalarına karşı dürüst olmadığı ve kişilikli olmaya yükselemediği ölçüde, yaşamının anlamını gerçekleştirmeyi de başaramamış demektir.[5]

Kendini Gerçekleştirme

İnsandaki belirli husus ya da hususlarla alakalı ihtiyaçların beyinde birtakım kimyasalların salgılanmasına sebep olduğu bilinmektedir.

Henry Murray, Personology adı verilen ve ihtiyaçlarla baskılara dayalı kişilik teorisini geliştirdi.

Henry Murray’a (1893-1988)[6] göre, beyinde insanın ihtiyaç hissinin tetiklediği bu kimyasallar sayesinde organizmanın gerilim seviyesi artar. Dolayısı ile bu gerilim ancak ihtiyaçların yerine getirilmesi ile yatışır. Bu nedenle ihtiyaçlar davranışları harekete geçirir ve karşılanması için gerekli davranışları oluşturur. Bu ihtiyaçlar; başarı, gruba katılma, özerklik, hükmetme ya da reddetmenin bulunduğu onlarca ihtiyaçtır.[7]

Her insanın kendini gerçekleştirmeye yönelik doğuştan gelen bir eğilimi bulunmaktadır. En yüksek derecedeki insan ihtiyacı olan bu hal tüm yetenek ve niteliklerimizi aktif olarak kullanmayı ve potansiyelimizi geliştirip gerçekleştirmeyi içerir. Kendini gerçekleştirmek ve kişiliğini kâmil manada tesis edebilmek için hiyerarşik olarak dizilmiş ihtiyaçlar içinde öncelikle en alt seviyedeki ihtiyaçların karşılanması gerekir. Her bir ihtiyaç karşılandıkça bir üstteki ihtiyaç harekete geçmiş olur.

Abraham Maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisi ile tanıdığımız hümanist psikolojinin önde gelenlerinden.

Abraham Maslow’un (1908-1970)[8] araştırmalarının büyük bölümü kendini gerçekleştirmeyi ve kişiliğini tamamlamış, bu nedenle psikolojik açıdan sağlıklı olan insanların genel özellikleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Ona göre kendini gerçekleştirmiş bir insanın nitelikleri şu şekildedir:

1. Her birimizin biyolojik bir temele dayanan, bir dereceye kadar “doğal”, “esas”, “verili” ve sözcüğün dar anlamıyla “değiştirilemez” ya da “değişmez” bir içsel doğası vardır.

2. Her birey, bir bölümü kendine özgü, bir bölümü de tüm insanlıkla ortak bir içsel doğaya sahiptir.

3. İçsel doğanın bilimsel açıdan incelenmesi ve keşfedilmesi mümkündür.

4. Elimizdeki bilgilerin ışığında bu içsel doğanın temelde ya da zorunlu olarak kötü olmadığını söyleyebiliriz. Temel gereksinimler (yaşamaya, güvenliğe, ait olmaya ve şefkate, saygıya ve özsaygıya, kendini gerçekleştirmeye duyulan) ile temel insani duygu ve yetenekler ilk bakışta ya nötr, ya “pre-moral” ya da yapıcı nitelikleri ile “iyi”dirler. Yıkıcılık, sadizm, gaddarlık, kin, nefret, vb. sıra dışı unsurlar insanın temel özellikleri olmayıp, gereksinim, duygu ve yeteneklerin engellenmesine karşı duyulan şiddet eğilimli tepkilerdir. Öfke ve korku kendi içinde kötü değildir. Bunlar elbette kötü davranışlara yol açabilirler ama bu da zorunlu değildir. İnsan doğası asla düşünüldüğü kadar kötü değildir. Aslında insan doğasına ait olasılıklar tipik bir yaklaşımla küçümsenmiştir.

5. İçsel doğamız kötü değil, tersine iyi ya da nötr olduğundan açığa çıkarılmasının desteklenmesi seçilecek en iyi yoldur. Kendi yaşamlarımızı yönetebilme şansına sahip olduğumuz takdirde daha sağlıklı, üretken ve mutlu oluruz.

6. Bu temel yapısı reddedildiği ya da baskı altına alındığı zaman insan sağlığı görülür şekilde ya da gizliden gizliye, hemen ya da daha sonra bozulacaktır.

7. İnsanın içsel doğası hayvanların içgüdülerinin tersine güçlü, egemen ve yanılmaz değildir. Zayıf ve hassastır. Alışkanlıklara, kültürel baskıya ve olumsuz tavırlara kolaylıkla boyun eğer.

8. Zayıf olmasına karşın bu doğa, normal bir insanda -hatta hasta bir kişilikte bile- ender olarak tamamıyla yok olur. Reddedilmesine karşın kendini gerçekleştirmek üzere içten içe direnir.

9. Bu yargılar disiplin, yoksunluk, engellenme, acı ve trajedinin gerekliliği içinde açıkça tartışılmalıdır. Bunlar içsel doğamızı açığa çıkaran, besleyen ve gerçekleştiren; yaşamak istenilen deneyimlerdir. Bu deneyimlerin başarı ve ben gücü, dolayısıyla özsaygı ve özgüven ile yakından bağlantılı oldukları gittikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Utkular kazanamayan, zorluklara direnemeyen ve üstesinden gelemeyen insan, bunu yapabileceğinden kuşkulanmaktan da kurtulamaz. Bu yalnızca dış tehlikeler için geçerli değildir. Kişinin kendi itkilerini kontrol edebilme ve erteleyebilmesi, yani korkusunu yenebilmesiyle de ilişkilidir.[9]

Kendini gerçekleştirme ve kişiliğini mükemmelleştirme, psikolojik sağlık halinin en üst noktasıdır ama nihayeti değildir. Çünkü kendini gerçekleştirme devam eden bir süreçtir. Yani benliğin gelişimi bir ilerleme ve devam halindedir. Bunlar:

1. Gerçekliğin algılanmasında üstünlük,

2. Kendini, başkalarını ve doğayı benimsemede gelişmişlik,

3. Gelişmiş bir kendiliğindenlik,

4. Sorunlara odaklanmada gelişmişlik,

5. Özel yaşama ve bağlantısızlığa daha düşkün olma,

6. Daha fazla özerklik ve kültürel biçimlenmeye direnme,

7. Değerlendirmelerde yenilik ve duygusal tepkilerde zenginlik,

8. Doruk tecrübelerin daha çok yaşanması,

9. Kendini bütün insanlık ailesi ile daha özdeş hissetme,

10. Gelişmiş insani ilişkiler,

11. Daha demokratik (hür fikirli) bir kişilik yapısı.[10]

Maslow, varlık değerlerini aşağıdaki gibi sıralıyor:

1. Bütünlük; (birlik, bütünleşmişlik, birlik eğilimi, bağlılaşıklık, yalınlık, örgütlenme, ikiliği aşkınlık, düzen),

2. Kusursuzluk (gereklilik, yalnızca doğruluk, yalnızca öylelik, kaçınılmazlık, uygunluk, adalet, eksiksizlik, zorunluluk),

3. Tamamlama, tamamlanma (bitim, son kesinlik, adalet, yerine getirme, fin is ve telos (son ve erek), yazgı, alın yazısı),

4. Adalet (hakça olma, düzenlilik, yasallık, zorunluluk),

5. Dirimlilik (süreç, ölü olmama, kendiliğindenlik, öz düzenleme, tam işlevlilik),

6. Yalınlık (dürüstlük, özsellik, soyut, öz, ana yapı),

7. Güzellik (doğruluk, biçim, canlılık, yalınlık, varsıllık, bütünlük, kusursuzluk, tamamlama, eşsizlik, dürüstlük),

8. İyilik (doğruluk, istenilirlik, zorunluluk, adalet, iyi yüreklilik, dürüstlük),

9. Eşsizlik (kendine has olma, bireysellik, karşılaştırılamazlık, yenilik),

10. Doğruluk, dürüstlük, gerçeklik (yalınlık; varsıllık, zorunluluk, güzellik, saf, temiz ve katışıksız olma, tamamlık, özsellik),

11. Kendine yeterlik (özerklik, bağımsızlık, kendi olmak için kendinden başkasını gereksinmeme, öz belirlenim, çevreyi aşkınlık, kendi yasalarına göre yaşama).[11]

Değer ve hiyerarşi kuramı bağlamında kendini tanıma, kişilik ve şahsiyetini oluşturma ve inşa etmenin, kendini geliştirmenin en önemli vasıtalarından biri olduğu görülmektedir. İlk zamanlarda kendini tanıma, kişilik ve şahsiyetini yeni unsurlarla geliştirme ve güzelleştirme pek çok insan için çok zor görülebilir. Ancak, böylesine önemli sonuçlara yol açacağı için bu konuda yürekli olmanın ve uzun savaşımları göze almanın gerekli olduğu anlaşılmaktadır.

Kendine Yeterlik (Self-Efficacy)

Sosyal öğrenme teorisi ile tanınan Albert Bandura.

Albert Bandura (1925- )[12], yaşamla mücadele ederken hissedilen yeterlik ve beceri duygusunu anlatan, kendine saygı veya kendilik değeri duygumuz olan “kendine yeterlik” (self-efficacy) kavramını ele almıştı. Bu içsel durum bizim davranışlarımızı pek çok şekilde etkileyebilir. Yeterli-benlik duygusu yüksek insanlar, hayatlarındaki çok çeşitli olaylarla daha iyi başa çıkabilmektedirler. Bu insanlar güçlüklerin üstesinden gelebilmeyi umarlar. Görevlerinde sebat ederler ve başarılı olacaklarına dair kendine güven seviyelerini daima yüksek tutarlar. Öte yandan, kendine yetme duygusu düşük olan insanlar, hayatın çeşitli olaylarıyla baş etmede kendilerini mutsuz ve umutsuz hissederler ve kendilerini etkileyen durum veya koşulları değiştirmek için ya çok az ya da hiç imkanları bulunmadığına inanırlar.[13]

Bandura’ya göre, insanlar gerçekten değişmek için kesin bir karar vermedikleri ve gereken çabayı göstermedikleri sürece, davranışlarını değiştirmeye pek yanaşmazlar. Bandura, sonuç beklentileri ve ikna beklentileri arasında bir ayrım yapar. Sonuç beklentisi insanların, eylemlerinin belirli bir sonuca yol açmakta ne derece başarılı olacağına dair beklentileridir. İkna beklentisi ise insanların istedikleri bir sonucu elde etmekte ne derece başarılı olacaklarına dair inançlarıdır. Kısacası bir şeyin olacağına inanmanızla, gerçekleştirebileceğinize inanmamanız arasındaki farktır. Örneğin, her akşam birkaç saatinizi ders çalışmaya ayırıp hafta sonu dışarı çıkmaktan vazgeçerseniz, yüksek notlar alacağınıza dair bir sonuç beklentiniz olur. Ancak, aynı zamanda bu kadar çok çalışamayacağınıza ve fedakârlık yapamayacağınıza dair bir düşünceniz de olabilir.[14]

İç ve Dış Kontrol Kaynakları

Julian B. Rotter, Sosyal öğrenme teorisi üzerinde çalıştı.

Julian Rotter’a (1916-2014)[15] göre, bir kısım insanların davranışlarının kontrol kaynakları iç denetim odaklı, bazıları da dış denetim odaklıdır. Dış denetim odaklı insanlar, sahip oldukları yetenekleri ve davranışlarıyla ancak çok az şeyi değiştirebileceklerini düşünürler. Bu yüzden kendi durumlarını değiştirmek veya iyileştirmek için ya hiç çaba göstermezler ya da çok az çaba sarf ederler. İç denetim odaklı insanlar ise kendi yaşamlarından sorumlu olduklarını düşünürler ve buna uygun davranışlar ortaya koyarlar.

Rotter’in araştırması, iç denetim odaklı insanların fiziksel ve ruhsal olarak dış denetim odaklı insanlardan daha sağlıklı olduklarını ortaya koymuştur. İç denetim odaklı insanların kan basınçları genellikle düşüktür, kalp krizi geçirme ihtimalleri yok denecek seviyededir, anksiyete ve depresyon durumlarını daha az yaşarlar. Kendilerine olan saygıları ise daha yüksektir.[16]

Bu kavram üzerinde yapılan incelemeler, insanların kontrol odağı adı verilen süreç içerisinde belirli noktalara düştüklerini göstermektedir. Bu boyutun bir ucunda aşırı derecede içsel yönlendirme yaşayan insanlar vardır ve bunlar genellikle başlarında gelen her şeyin kendi eylemlerinin ve özelliklerinin bir sonucu olduğuna inanır. Diğer uçta ise aşırı derecede dışsal yönlendirmeye sahip insanlar vardır. Bunlar da genellikle başlarına gelen her şeyin şans ya da başka insanlar gibi kendi kontrolleri dışındaki unsurların bir sonucu olduğuna inanır. Elbette çoğumuz bu iki aşırı uç arasında bir yerdeyizdir.[17]

Anksiyate

Kişilik ve şahsiyetimizin yüksek seviyede gelişmesinin önündeki temel engellerden birisi de egonun tehdit ediliyor olduğunun bir uyarı ışığı olarak kabul edebileceğimiz ve anksiyate olarak adlandırdığımız endişe, tedirginlik ve korkmuşluk halidir.

Anksiyate ve korku birbirlerinden, öncekinin duygusal bir sürece işaret etmesi ikincisinin ise bilişsel bir süreç olması ile ayırt edilebilir. Korku, tehdit edici bir uyarana karşı zihinsel bir değerlendirmeyi içerirken, anksiyate bu değerlendirmeye verilen duygusal tepkiyi içerir. Bir kişi anksiyate durumunda olduğu zaman gerginlik ve sinir gibi öznel duygularla karakterize edilen ve rahatsızlık veren titreme, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi fizyoljik bir durumu yaşar. Korku ise, kişinin tehdit olarak gördüğü uyarıcı bir duruma maruz kaldığında fiziksel ya da psikolojik olarak harekete geçer. Korku bir kez harekete geçince de kişi anksiyate ile karşı karşıya kalır.[18]

Sigmund Freud, Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikanalitik kuramın öncüsü.

Sigmund Freud (1856-1939)[19], üç çeşit anksiyate tanımlamıştır. Nesnel anksiyate, dünyadaki gerçek tehlikelerin korkusundan kaynaklanır. Nevrotik anksiyate, id’den (alt benlik) kaynaklanan fevri dürtüsel isteklerin açığa vurulduğunda meydana gelecek cezalandırılma korkusudur. Ahlâkî anksiyate, vicdanın bir dizi ahlâkî değerine zıt bir eylemde bulunduğunda veya böyle bir şeyi düşündüğünde hissedilen suçluluk veya utanç duygusudur.[20] Freud’a göre, insanlar sağlam uslamlamalara çok az açık olukları için bütünüyle içgüdüsel dileklerinin denetimi altındadırlar. İnsanlar hiç kuşkusuz böyledirler ama hiç kendilerine böyle olmak zorunda olup olmadıklarını, en iç doğalarının onları buna zorlayıp zorlamadığını sorduk mu? İnsan içgüdüsel dileklerinin denetimi altında duran zayıf anlıklı bir varlıktır.[21]

Karen Horney Alman kökenli Amerikalı psikanalist.

Karen Horney (1885-1952)[22], psikanalitik gelenek içerisindeki ilk feministlerdendir.[23] Horney şöyle diyor: Freud’un nevrozlar ve bunların tedavisine ilişkin karamsarlığı, onun insanın iyiliğine ve insan gelişimine duyduğu inançsızlığının derinliklerinden kaynaklanmaktadır. O, insanın acı çekmeye ya da yok etmeye mahkûm olduğunu savunmuştur. Ona göre insanı sürükleyen içgüdüler sadece denetlenebilir ya da olsa olsa yüceltilebilir. Horney’e göre, Freud çevresel bazı etkenlere çok az önem atfetmiş ve bu etkenlerin arkasındaki kültürel etkilerin gücünün tamamını görmek yerine bunu bireyin rastlantıya bağlı kaderi olarak değerlendirmiştir.[24]

Horney, insanın, var olan kendi potansiyellerini geliştirip, onurlu bir insan olma arzusuna olduğu kadar, bunu yapabilme yetisine de sahip olduğuna, kendisiyle ve dolayısıyla başkalarıyla olan ilişkileri bozulduğu ve bu bozukluk sürdüğü zaman bu potansiyellerin yozlaştığını düşünmektedir. İnsanın değişebileceğine ve yaşadığı sürece bu değişmeyi sürdürebileceğine inandığını ifade etmektedir. Ona göre bu alandaki derin bir kavrayışla birlikte bu inanç da artmıştır.[25]

Sonuç

Davranışlarını kontrol edebileceğimiz tek kişinin kendimiz olduğunu ve bu kontrolü mutlaka elimizde tutmamız gerektiğini hatırlamamızda fayda bulunmaktadır. Bu durumda başkalarına verebileceğimiz veya onlardan alabileceğimiz yegâne unsur, davranışlarımızı yeniden düzenlemeye ve geliştirmeye yardımcı olacak otantik bilgidir.

Bu önermeyi kabul etmek, dış kontrol kaynaklarına bağımlılığı sürdürmek isteyenler için biraz rahatsız edici gelebilir. Fakat bu öneriyi reddetmenin ciddi bir bedelinin olduğunun da hatırlanması gerekir. O bedel, özgürlüğü ve onun temeli olan kişilik ya da şahsiyet haklarını kaybetmektir. Bu kişilik ya da şahsiyet hakları, dış kontrol psikolojisi bağımlısı olan kimselerin hiç sahip olamayacağı türden bir özgürlük ve bağımsızlık üretirler.

Bu açıdan durgunlaşmaya, gerilemeye ve dış kontrol kaynaklarına bağımlılığa son vermeye yönelik bir seçim yapmamız gerekmektedir. Çünkü bütün davranışlarımız, önceden tespit ettiğimiz ve uygulamaya koyduğumuz kendi seçimlerimizin sonuçlarıdır. Henüz uygulamaya koymadığımız ama üzerinde doğrudan doğruya kontrolümüzün hali hazırda da devam ettiği temel bileşenler ise, düşüncenin zenginleştirilmesi ve şahsiyet durağanlığından çıkıp yenilik yolunda harekete geçmedir.

Bu konunun farkına vardığımızda, üzerinde kontrolümüz bulunmayan hususlardan uzak durabilme özgürlüğüne de kavuşmuş oluruz. Hareketlerimizi ve düşüncelerimizi değiştirmek ve yenilemeye çalışmak ilk etapta kolay olmayabilir. Fakat yapabileceklerimiz de bunlarla sınırlı gibi görünmektedir. Eğer hareketlerimizi ve düşüncelerimizi, bizi özgür, kişilikli ve şahsiyetli hale getirebilecek şekilde değiştirebiliyorsak çok büyük bir başarı elde etmiş sayılırız.

Konu ile ilgili ek okuma olarak, sitedeki “Benliğine Zulmeden, Muktesid ve Hayırlarda Öne Geçen” başlıklı yazıyı tavsiye etmekteyiz.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden kişiliklerimizi ve şahsiyetlerimizi ışıklandırması ve yıldızlaştırması, geliştirmesi ve güzelleştirmesi, ruhsal ve zihinsel yeteneklerimizi zenginleştirmesi ve ahsen-i takvim sırrına mazhar kılması dilek ve temennilerimle…


[1] Burger, Jerry M., Kişilik: Psikoloji Biliminin İnsan Doğasına Dair Söyledikleri, Kaknüs Yayınları, 1. Baskı, (Çev. İnan Deniz Erguvan Sarıoğlu), İstanbul-2006. s. 23.

[2] Ibid, s. 32-33.

[3] Carl Gustav Jung, İsviçreli psikiyatr. Analitik psikolojinin ve derinlik psikolojisinin Sigmund Freud ve Alfred Adler ile beraber üç büyük kurucusundan birisidir.

[4] Johann Christoph Friedrich von Schiller (1759-1805), 1802 yılında soyluluk unvanı almış bir şair, filozof, tarihçi ve en önemli Alman dram yazarıdır. Yazdığı çoğu tiyatro eseri Alman tiyatrosunda başyapıt niteliğindedir. Schiller doğa tasvirli şiirlerin şairi olarak da gayet başarılı olmuştur. Ancak asıl alanı düşünsel/didaktik şiirdir. Çoğu yazara ilham vermiştir. Schiller; Wieland, Herder ve Goethe ile Weimar Klasiğinin en önemli dört yazarından birisidir.

[5] Anthony Storr, Jung’dan Seçme Yazılar, Dost Yayınları, (Çev. Levent Özşar), Ankara-2006, s. 168-180.

[6] Henry Murray, Harvard Üniversitesi’nde görev yapmış Amerikalı bir psikologdur. 1930’dan sonra Fen Edebiyat Fakültesi’nde Harvard Psikolojik Kliniği’nin direktörlüğünü yaptı. Murray, “ihtiyaç” ve “baskıya” dayalı, kişilik bilim adı verilen bir kişilik teorisi geliştirdi.

[7] Schultz, Duane P. & Schultz, Sydney Ellen, Modern Psikoloji Tarihi, Kaknüs Yayınları, 1. Baskı, (Çev. Yasemin Aslay), İstanbul-2001, s. 510.

[8] Abraham Maslow, Brandeis Üniversitesi psikoloji profesörü. Humanistic psychology’nin ortaya çıkmasında katkıları bulunan ve “Maslow’s Hierarchy of Needs”in yazarı.

[9] Maslow, Abraham, İnsan Olmanın Psikolojisi, Kuraldışı Yayıncılık, (Çev. Okhan Gündüz), İstanbul-2001. s. 8-9.

[10] Ibid, s. 31.

[11] Ibid, s. 89-90.

[12] Albert Bandura, sosyal öğrenme kuramı ve öz yarar teorisi üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Kanadalı ünlü psikolog.

[13] Schultz, Duane P. & Schultz, Sydney Ellen, Modern Psikoloji Tarihi, s. 385.

[14] Burger, Jerry M., Kişilik: Psikoloji Biliminin İnsan Doğasına Dair Söyledikleri, s. 543.

[15] Julian Rotter, sosyal öğrenme teorisi ve kontrol odağı dahil olmak üzere etkili teoriler geliştirdiği bilinen bir Amerikalı psikologdur. Ohio Eyalet Üniversitesi’nde ve ardından Connecticut Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi. “Genel Psikoloji Araştırmalarına Bir Bakış” adlı eseri 2002’de yayınlanan Rotter, 20. yüzyılın en çok alıntı yapılan psikologlar arasında 64. olarak derecelendirmiştir.

[16] Schultz, Duane P. & Schultz, Sydney Ellen, Modern Psikoloji Tarihi, s. 388.

[17] Burger, Jerry M., Kişilik: Psikoloji Biliminin İnsan Doğasına Dair Söyledikleri, s. 529.

[18] Aaron T. Beck & Gary Emery Anksiyete Bozuklukları ve Fobiler, Litera Yayıncılık, (Çev. Veysel Öztürk), İstanbul-2006, s. 49-50.

[19] Sigmund Freud, kişiliğin beş farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikanalitik kuramın kurucusu Avusturyalı nörolog.

[20] Schultz, Duane P. & Schultz, Sydney Ellen, Modern Psikoloji Tarihi, s. 459-460.

[21] Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği Uygarlık ve Hoşnutsuzları, (Çev. Aziz Yardımlı), İdea Yayınları, 2000, s.43.

[22] Karen Horney, Alman kökenli Amerikalı psikanalist. Neo-Freud’yen ekolün “ego psikolojisinin” temsilcisi olmuştur. Freud’dan farklı olarak kişiliğin ve nevrozun oluşumunda biyolojinin ve dürtüsel güçlerin etkilerinden daha çok kültürel etmenler üzerinde durur.

[23] Modern Psikoloji Tarihi, s. 555.

[24] Karen Horney, Psikanalizde Yeni Yollar, Öteki Yayınları, (Çev. Selçuk Budak), Ankara 1999, s. 142.

[25] Karen Horney, Ruhsal Çatışmalarımız, Öteki Yayınları, (Çev. Selçuk Budak), Ankara 1999, s. 17.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s