Meâric Suresi Yorumu I, İnsanın Olumsuz Özellikleri

Musa Kâzım GÜLÇÜR

3 Nisan/2020

Giriş

Meâric suresi” adını, üçüncü ayette geçen “meâric” kelimesinden almıştır. Bu kelime, “gökler, yüksek dereceler, faziletler, nimetler, müminlerin dünyada iken ulaştıkları manevi makamlar ya da Cennette Allah’ın (cc), dostlarına ihsan edeceği dereceler” şeklinde anlaşılmış olup “miraç” kelimesinin çoğuludur. Meâric Suresi 44 ayettir. Mekke’de inmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de 70’inci sırada olup, iniş sırası itibarı ile ise 79’uncu suredir.

Meâric suresi ile ilgili yazımızı üç bölüm halinde düzenlemeye çalışacağız. Surenin 1 ilâ 21’inci ayet-i kerîmeleri arasını bu yazımızda “Meâric Suresinin Yorumu I (Mücrimlerin Kıyamet Ahvâli)” başlığı altında, surenin 22 ilâ 35’inci ayet-i kerimelerini de inşâAllâh gelecek yazımızda “Meâric Suresinin Yorumu II (Müminlerin Özellikleri)” başlığı ile, surenin 36 ilâ 44’üncü ayet-i kerîmelerini de “Meâric Suresinin Yorumu III (Mücrimlerin Uyarıldıkları Güne Kavuşmaları)” başlığı altında görmeye çalışacağız.

Meâric” kelimesinin muhtevasında yer alan “bu’diyet/uzaklık” ve “zamanda izafilik” anlamlarının, insan zihninde daha iyi belirebilmesi için, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bu yüksekliğe, derecelere ya da makamların her birine, melekler ve Cebrâil’in (as), miktarı elli bin yıl olan bir günde ancak çıkabildiklerini beyan etmektedir.

Daha sonra, tuvale vurulan fırça darbeleri ile muhteşem bir resmin ortaya çıkması gibi, ahirette (hafazanallah) mücrimlerin şaşkın ve perişan halleri, müminlerin ise mutlu ve şen durumları çok parlak çizgi ve renklerle gözler önüne serilmektedir. Tablonun karanlık tarafında tamamen ve ebedi bir şekilde kaybeden mücrimler ve onların kayıp sebepleri yer almakta, tablonun bütünüyle aydınlık sağanağı halindeki diğer tarafında ise, ışık saçan müminler ve insan havsalasının alamayacağı derecedeki ebedî ve görkemli kazançları resmedilmektedir.

Meâric” kelimesi bir ayet-i kerimede daha yer almaktadır ve şu şekildedir:

وَلَوْلَا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُنَ وَزُخْرُفًا وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقٖينَ

 “Eğer insanlar, (inançsızların dünyadaki refahına bakıp gözleri kamaşarak) tek bir (kâfir) ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman’ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar, üzerlerinde çıkacakları (gümüşten) asansörler, (gümüşten) kapılar, üzerine yaslanacakları (işlemeli) koltuklar yapar ve altından süs eşyaları da verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O’na karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Zuhruf, 43/33-35)

Bu ayet-i kerimede de Allah Teâlâ, dünya menfaatlerinin ve lezzetlerinin, kendisi katında önemsiz ve değersiz olduğunu beyan etmektedir. Zira insan, bunlardan kısa bir müddet istifade eder, sonra da bu fani güzellikler yok olur giderler. Eğer dünyaya meyledip ahireti terk etme sebebiyle insanların tümünün kâfir olmaları söz konusu olmasaydı, Allâh (cc) onlara ayet-i kerimede beyan buyurduğu üzere, dünyada misli görülmemiş zenginlikleri verirdi. Bu durum, dünyanın yüce Allah nezdindeki önemsizliğini, ahiret ve cennet nimetlerinin ise devamlı ve sürekli olup, dünyaya muhabbetten kaçınıp Mevlâ’ya muhabbet ve ibadetle yönelenler için olduğunu göstermektedir.

Azap Sorusu ve Sabırla Mukabele

Meâric suresi, hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı bir azabı soran kişiyi nazarlara vererek başlıyor. Arkasından da yükselme yollarının sahibi Cenâb-ı Allah tarafından inanmayanlara kesin bir azabın indirileceği, dostlarına ise cennette lütfedeceği dereceler haber veriliyor.

سَاَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرٖينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللّٰهِ ذِى الْمَعَارِجِ تَعْرُجُ الْمَلٰئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فٖى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖينَ اَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمٖيلًا

Soru soran birisi, yükselme yollarının/makamlarının sahibi -ki bu yolların/makamların her birine, melekler ve Cebrâil, miktarı elli bin yıl olan bir günde çıkar- “Allah tarafından, kâfirlere kesinlikle indirilecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı” sordu. Sen (şimdilik o inanmayanların verdiği eziyete) güzel bir sabır ile katlan.” (Meâric, 70/1-5)

Bu soruyu Mekke müşriklerinden Nadr b. Haris sormuş, öncesinde ise şu şekilde hezeyana kapılmışlardı:

وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَلٖيمٍ

Hani onlar, “Ey Allah’ım, eğer şu (Kur’an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi.” (Enfal, 8/32)

Bu şekildeki mantık dışı talepleri ve azabın hemen verilmesini istemeleri, Resülullah (sas) ile alay etme ve vahyi yalanlama amacı ile olmuştu. Bu saygısızlıklarına Hz. Peygamber (sas) üzülmüş ve canı sıkılmıştı. Dolayısı ile Hz. Peygamber (sas), onların verdiği bu eziyete sabretmek ile emrolundu.

Bu tür sorular, hakkın ve hakikatin temsilcilerine her zaman gelebilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mahut bir şahsın profilinden genel geçer bir yasayı haber vermektedir. O yasa, kutsal bir misyonun ağırlığı ve hakka davet yolunda, her an bu türden psikolojik eziyetlerin sadır olabileceği, ancak böylesi durumlar karşısında bir davetçi için en önemli ve adeta zorunlu gereksinimin de sabır donanımı ile cevap verme zaruretidir. Çünkü yüce ve yüksek bir misyonun, engin bir vizyonun gerçekleşebilmesi, anlamsız ve inançsız seslere sabrın ve sükutun güçlü mesajları ile karşılık vermedir. Gerçek sabır, insana huzur veren, içinde şüphe ve tereddüte yer vermeyen sabırdır. Sonuçtan emin, Allah’ın verdiği görevden hoşnut olarak, her şeyin Allâh’tan olduğunu düşünerek, Allah’a sadakatle bağlı olmanın ifadesi olan sabır…

İnançsız Mücrimler

Sure, bu girişten sonra ilâhî fırça darbeleri ile önce kaybeden tarafın insana dehşet veren özelliklerini, azabın gerçekleştiği günün yürekleri yerinden söken korkusunu etkileyici bir üslupla tasvir ediyor.

Şimdi, zihnimizdeki manevi ekranda, inançsızların kıyamet sabahı şekillenen kahroluş psikolojilerini, büsbütün bir ümitsizlik içerisindeki tarif edilemez çırpınışlarını Kur’ân-ı Kerîm’in yüksek beyanlarını takip ederek görmeye çalışacağız.

اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعٖيدًا وَنَرٰیهُ قَرٖيبًا

Doğrusu onlar, azabı uzak (imkânsız) görüyorlar.Fakat biz, onu yakın görüyoruz.” (Meâric, 70/6-7)

İnançsız bir zihin, imandan mahrum bir gönül, marifetullah ve muhabbetullahtan habersiz bir kalp, imanın en temel rükünlerinden birisi ve haşri netice verecek olan kıyameti, kıyamete bağlı olarak gelişecek azabın ölüm kollarını reddetmekte, uzak veya imkânsız görmekte oldukça maharetlidir. Ancak sırrı, hafisi ve ahfâsının kaynaklık ettiği vicdan ve fıtrat donanımları, henüz tam olarak ölmemiş hâsselerine, gerçekliği bir şekilde duyurmaya devam edeceklerdir. İşin daha da önemli yanı, inançsız bir bakış açısının “çok uzak ve imkânsız” gördüğü kıyamet ve yeniden hesap verme için diriltiliş gerçekliği, aslında sanılandan daha yakındır. Çünkü insanların dünyada deneyimledikleri hayat, ahiret hayatının yanında bir gölge bile değildir. Nebiler serverinin (sas) kıymetli mücevher sözleri ile “hayat, ancak ahiret hayatıdır.[1]

Kur’ân-ı Kerîm, dünyevi zaman algısının ne kadar aldatıcı ve ahiret hayatına göre yok denecek bir izafiyete sahip olduğunu şu ayet-i kerimelerde çok parlak bir şekilde beyan etmektedir:

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدٖينَ

O gün (kıyamet günü, Allah) hepsini bir araya toplayacak. Sanki onlar gündüzün bir saatinden başka (bir müddet) eğlenmemişlerdir. Birbirlerini tanıyacaklardır.” (Yunus, 10/45)

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ

Kıyamet kopup (duruşma saati gelip çattığında) mücrimler (Allah’a eş koşanlar, inanmayanlar, dünyada), bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar (dünyada iken de doğruluk yerine yalan söylemeye) işte böyle çevriliyorlardı.” (Rum, 30/55)

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُولُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ بَلَاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ

O halde, (kâfirlerin eziyetlerine karşı), azim sahipleri olan peygamberlerin sabrettiği gibi sabret. Onlar hakkında (azap için) acele etme. Onlar, o vaat olundukları acıyı görecekleri gün, sanki gündüzün bir saatinden başka bir müddet dünyada kalmamışa döneceklerdir. Bu kadarı, kâfi bir tebliğdir. Öyle ise, fasıklar (kâfirler) topluluğundan başkası mı helâk edilecektir?” (Ahkâf, 46/35)

كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰیهَا

(İnsanlar), kıyameti gördükleri gün, (dünyada) sanki bir akşam veya kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.” (Naziat, 79/46)

Dünyevi zamanın ahiret hayatı ve zamanı yanında değersizliği ve yok denecek seviyedeki izafiliği, bu ihtişamlı beyanlar ve daha fazlası ile algısı ve kalbi bozulmamış her akla Kur’ân-ı Kerîm’de çok parlak bir şekilde gösterilmektedir.

Kıyamet Ahvali

يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ وَلَا يَسْأَلُ حَمٖيمٌ حَمٖيمًا

“O gün gök, erimiş bakır gibi (kırmızı renkte), dağlar da renk renk atılmış yün gibi olacak. Hiçbir yakın (akraba), diğer bir yakınına halini soramaz.” (Meâric, 70/8-10)

Bu ayet-i kerîme, Kıyamet günü yerde ve gökte meydana gelecek ve insana dehşet verecek bir değişim ve dönüşümü anlatmaktadır. Kıyamet günü gerçekleşecek olaylardan biri de semanın, erimiş bakır madenine benzeyecek olmasıdır.

Bu değişim ve dönüşümün merkezinde güneş sistemi yer alacaktır. Şu anki bilgilerimiz dahilinde baktığımızda, güneşimizin yarı ömrünü tamamladığı anlaşılmaktadır. Güneşimiz bütünüyle ölmeden önce büyük bir şekilde genişleyip, ayet-i kerimede “o gün, gök erimiş bakır gibi (kırmızı renkte) olacak” buyurulduğu gibi, “kırmızı dev” halini alacaktır. Bu durumda güneşimizin büyüklüğü, dünyanın bugünkü yörüngesine kadar ulaşacaktır. O zaman dünyadan bakıldığında, ayet-i kerimenin “o gün, gök erimiş bakır gibi (kırmızı renkte) olacak” beyanına mutabık olarak, güneşin görüntüsü tüm gökyüzünü dolduracaktır. Güneşin şişmesi ve genişlemesi sonrasında gelişen bir dizi olaydan sonra, yıldızımız olan güneş şiddetli bir patlama ile süper novaya yani rengârenk bir gaz bulutuna dönüşecektir. Şu anda dahi süper nova patlaması sonucu “uzay kelebekleri” adı verilen rengârenk bulutsular, güçlü teleskoplarla müşahede edilir durumdadır.

İşte güneşimizin, güneş sisteminin ve tabi olarak dünyamızın harap olması demek olan o kıyamet ve arkasından gelecek olan haşir meydanında mücrimlerin durumu şu şekilde tasvir edilmektedir:

يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدٖى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنٖيهِ وَصَاحِبَتِهٖ وَاَخٖيهِ وَفَصٖيلَتِهِ الَّتٖى تُؤْوِيهِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا ثُمَّ يُنْجٖيهِ

“(O kıyamet gününde akraba ve hısımlar) birbirlerine gösterilirler. Mücrim kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm aşiretini hatta yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de kendisi kurtulsun.” (Meâric, 70/11-14)

İşte güneşimizin, güneş sisteminin ve tabi olarak dünyamızın harap olması demek olan o kıyamet ve arkasından gelecek olan haşir meydanında, birbirlerini gördükleri ve gösterildikleri halde, hiçbir mücrim sevdiğinin halini sormayı aklına bile getiremeyecektir.

Burada ruhları şaşkına çeviren bir korku resmedilmektedir. Ayette geçen “mücrim” kelimesi bütün suçluları ve günahkarları içine alan bir ifadedir. Suçlular, korkudan donakalmış, dehşetten kendilerini kaybetmişlerdir. Dehşet o kadar büyüktür ki gerçekleşmesi imkânsız bir dilekte bulunmak zorunda hissederler kendilerini. O boş temenni, suçlarının bağışlanması ve kurtulmaları karşılığında, önce bütün ailesini, o yetmeyince de bütün insanlığı fidye olarak vermeyi temenni etme seviyesizliğidir.

Suçlu bir kimse bu derekeye düşüyorsa, bunun açıklaması ahiret tablolarının insan aklına ve havsalasına sığdırılamayacak derecede korkunç olduğu gerçeğidir.

Peki bu anlamsız temenninin bir geçerliliği bulunmakta mıdır?

Mücrimlerin Geçersiz Talepleri

كَلَّا اِنَّهَا لَظٰى نَزَّاعَةً لِلشَّوٰى

“Hayır ne mümkün! Şüphesiz Cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.” (Meâric, 70/15-16)

Kur’ân-ı Kerîm bu soruya çok net ve açık bir cevap veriyor. Tek kelime ile “hayır.” Bunun sebebi, dünyanın ahiret menzilinden önceki tek durak olmasıdır. Bu durak, kendisine asla geri dönüş olmayan bir duraktır. Dolayısı ile bütün hesapların tastamam görüleceği hesap günü ve âhiret, mecburi ve asla geri dönüşü olmayan bir istikamettir. Kur’ân-ı Kerîm bu hususu şu şekilde beyan eder:

وَلَوْ تَرٰى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا اِنَّا مُوقِنُونَ

(Kıyamette) mücrimleri, Rableri huzurunda başlarını eğerek: “Ey Rabbimiz! Bize vaat ettiğini gördük, peygamberlerin doğruluğunu işittik ve kabul ettik. Şimdi bizi (dünyaya) geri gönder ki salih ameller işleyelim. Artık (önceden inkâr ettiklerimize tamamen ve) kesin bir şekilde ve yakînen inandık” derlerken bir görsen!” (Secde, 32/12)

İşte şimdi mücrimlerin, bütün şüphe ve tereddütleri ortadan kalkmıştır. Halbuki onlar dünyada iken de işitiyor ve görüyorlardı, fakat düşünmüyorlardı. Görmeyen ve işitmeyen kimseler gibiydiler. Âhirette akılları başlarına gelip uyandıklarında, işitmiş ve görmüş olmaktadırlar. Mücrimler, başlarını pişmanlık, horluk, üzüntü, zillet ve kederle eğecek ve Allâh’ın (cc), mükafat ve ceza vaadinin hak olduğunu gördüklerini, peygamberlerin getirmiş oldukları hakikatleri artık tam anlamıyla işittiklerini beyan edeceklerdir. Ancak bu mücrimler, gerçekleri görmenin ve hakikatleri işitiyor olmanın kendilerine kesinlikle fayda sağlamayacağı bir zamanda, yani ahirete ait ahval bütün gerçekliği ile ortaya çıktığında görmüş ve işitmiş olacaklardır.

Azap müşahede edildikten sonra, suçluların dünyaya geri dönüş istekleri bir başka ayet-i kerimede ise şu şekilde beyan edilir:

قَالُوا رَبَّنَا اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ اِلٰى خُرُوجٍ مِنْ سَبٖيلٍ

(Cehennemi gören inançsızlar) şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Bizi (biri dünya hayatının sonunda, diğeri kabirde hayatında olmak üzere) iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat var mı (dönüp dünyaya) çıkmaya bir yol?” (Mümin, 40/11)

Ayet-i kerimede bahsedilen iki ölümden birisi dünyadaki, diğeri ise kabir hayatındaki durumdur.

Mücrimlerin salih amel işlemek için dünyaya yeniden geri döndürülmeyi talep etmeleri fakat bu taleplerinin karşılanmamasının ve kabul edilmemesinin sebebi, Cenâb-ı Hakk’ın beyanı ile şöyle açıklanmaktadır:

وَلَوْ تَرٰى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

 “Ateş karşısında durdurulduklarında şöyle söyledikleri zaman bir görsen: “Ah ne olur, biz dünyaya geri çevrilsek de Rabbimizin ayetlerini inkâr etmesek, müminlerden olsak!” Hayır, daha evvel (dünyada iken kendilerinden) gizleyip durdukları hakikatler şimdi karşılarına çıktı da ondan böyle söylüyorlar. Geri çevrilseler, muhakkak yapmamaları gereken fenalıklara yine döneceklerdir. Şüphesiz ki onlar yalancıdırlar.” (Enam, 6/28)

Mücrimler, dünyadaki mükellefiyet ve sorumluluk anlarına ve zamanlarına döndürülmelerini temenni edeceklerdir. Ancak bu boş bir temennidir. Öyle anlaşılıyor ki kendisinden suç ve günah sadır olan herkes, daha sonra bu suçları ve günahları sebebiyle, ahirette cehennemde ceza ve sıkıntı gibi gerçekliklerle yüz yüze gelip bizzat müşahede ettiğinde, hatalarını gidermek ve onarmak için, dünyadaki hallerine döndürülmeyi temenni edeceklerdir. Dünyada iken küfürlerinin sonuçlarını ve meydana getireceği zararları önemsemiyor, yok sayıyor, bu sebeple de kendilerini dokunulmaz görüyorlardı. Ancak şimdi bütün hakikatler ortaya çıkmış, gizli kaldığını sandıkları tüm cürümleri ve yalan saydıkları bütün hususlar tam gerçeklikleriyle ortaya çıkmıştır. Dünyaya geri dönüş ve bir açıdan onarma artık imkânsız hale gelmiştir.

تَدْعُو مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰى وَجَمَعَ فَاَوْعٰى

“Çağırır o ateş, imandan yüz çevirip de (Hakka) arkasını döneni. Bir de (mal ve para) biriktirip depoya, kasaya yığanı.” (Meâric, 70/17-18)

Bu çağırma ile, cehennem zebanilerinin çağırması kastedilmiş, dolayısı ile çağırma işi cehennem ateşine isnat edilmiş olabilir. Ayet-i kerimedeki “yüz çevirip de (Hakka) arkasını dönen” tabiri ile de dünyada iken Allah’a ibadete sırtını çeviren, imanı reddedip mal biriktiren, farz olan zekâtı ödemeyen ve servetini kasalara ya da bankalara koymak suretiyle kenz yapan kimseler kastedilmektedir.

Bireylerdeki Sabırsızlık ve Tahammülsüzlük

Sözlükte, “katlanılması zor olan haksızlık, sıkıntı, acı, hastalık, yoksulluk, felâket vb. durumlarda, umutsuzluğa kapılmayıp şikâyet etmeden, sızlanmadan, dayanma ve tahammül gösterme” manalarına gelen “sabır” kelimesi; “üzüntü, başa gelen sıkıntı ve belalar karşısında direnç gösterme, olumsuzlukları olumlu hale getirmek için gösterilen metanet” gibi anlamlara gelmektedir.

اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا

“Şüphesiz insan çok sabırsız olarak yaratılmıştır.” (Meâric, 70/19)

Ayet-i kerimedeki (هَلُوعًا) “helûa” kelimesi, bir kişinin aşırı sabırsızlığını, aceleciliğini, bireydeki tahammülsüzlüğün en kötü ve çirkin hallerini ifade etmektedir. Bu kelimenin “çabuk canı sıkılan” anlamında olduğu da söylenmiştir. Kelime, genel olarak “insanın başına bir kötülük geldiğinde yaygarayı basan, hemen her şeyden sızlanma gibi ruhi hallere giren, güzel bir şey elde ettiğinde cimrilik edip başkalarının faydasını önemsemeyen” anlamlarını taşımaktadır. Böyle bir insan, yapmaması gereken davranışlardan kendisini alıkoymakta genelde başarısızdır. Olgunluk göstermesi gereken alanlarda da tahammülsüzlüğü ile etrafına eziyet eder. Neticede böyle bir kimse, kendisine Allâh’tan gelen hayırlara şükretmemiş, zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaştığında da sabretme erdemine ulaşamamış olur.

(هَلُوعًا) “Helûa” kelimesi, çabukluk manasını ifade ederken, bir taraftan da tahammülsüzlük, mızıkçılık, şiddet ve hırs gibi çeşitli anlamların yanı sıra insandaki huysuzluğu da ifade eden çok anlamlı bir vasıflandırmadır ve kendisinden sonra gelen ayet-i kerimelerde de açıklanmıştır.[2] Bu ayet, “insan çok aceleci bir fıtratta yaratılmıştır” (Enbiya, 21/37) ayet-i kerimesi gibidir. Bu tür olumsuz haller insanın iradesine bağlıdır, terbiye ile düzeltilmesi ve terk edilmesi mümkündür.

Acelecilik, bir konuyu etraflıca anlamadan, yeterince odaklanmadan, tartıp düşünmeden hareket etmektir. Modern çağın bir telaş hastalığıdır. Aceleci kimse cahilce konuşur, anlamadan cevap verir. Birini denemeden över, ardından övdüğü kişiyi yermek zorunda kalır. Böyle kimseler, şayet aceleci yapılarını düzeltme yoluna gitmezlerse, hayatları boyunca daima ihtiyat fikrinden, kontrol ve teennî şuurundan mahrum yaşar. Düşünmeden karar verdikleri için de netice hep pişmanlık ve hüsranla karşılaşırlar.

Ahenkli, semereli ve huzur içerisinde bir hayat için, kişi teenni ile hareket etmeli ve aceleciliğini bilgi ve sabır ile eğiterek, teennîli davranışa çevirmelidir. Çünkü acele eden, sabırsızlık gösteren, enerji kaybı yaşar. Kendisinde gevşeklik ve bezginlik meydana gelir.

Razî, (هَلُوعًا) “helûa” kelimesini şöyle yorumluyor:

a) Bu ya psikolojik bir haldir ki bu halden dolayı insan sızlanır veya yalvarmaya başlar.

b) Ya da gerek söz ve gerekse fiille ortaya çıkan insandaki bu tür haller onun psikolojik yapısıdır. Bu psikolojik yapı da Allah’ın yaratmasıyla oluşmuştur. Dolayısıyla ruhu bu hal üzere yaratılan kişinin kendi nefsinden o hali izale etmesi mümkün değildir. Yine şecaatli veya korkak yaratılan kişinin de bu halleri nefsinden izale etmesi mümkün değildir. Ama gerek fiilen ve gerekse de söz olarak ortaya çıkan hallerin terki mümkün bir hadisedir ve bunların ıslahına çalışmak ihtiyarî bir olaydır.

Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir. Bütün bu anlatılanlara bakarak; insan hep zarardan nefret eden, rahatı ise talep eden bir varlık mıdır? Bu sual, mantıken doğru ve geçerli ise Allah (cc), insanı bu sıfatlarından dolayı neden kötülemektedir?

Allah, insanı bu sıfatlarından dolayı kötülemektedir. Çünkü insan, dünyevî işler hususunda dar görüşlüdür. Ona gereken şey ise ahiret işleriyle meşgul olmasıdır. Bir fakirlik ya da hastalıkla karşılaştığında bu hadiselerin Allah’ın birer fiili olduğunu bilip razı olması ve Allah’ın dilediğini yapan ve dilediği şekilde hükmeden bir ilah olduğunu kabul etmesi gerekir. Zenginlik ya da sıhhat bulunduğunda ise bu nimetleri ahirete yönelik olarak kullanması icap eder.[3]

Resülullah (sas), “sabır ışıktır[4] buyurarak, sabrın insana katacağı fazilete dikkat çekmiş, başka bir hadîs-i şerifinde “hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet verilmedi[5] buyurarak sabrın insan için yüksek seviyede hayırlı bir nimet olduğuna, bir diğer hadîs-i şerifinde de “sabır, imanın yarısıdır[6] buyurarak sabırdaki manevi nimet yönüne ve sabır ahlâkının imanla ilişkisine dikkat çekmişlerdir. İnsandaki sabır donanımına yardımcı diğer bir unsur olan sakinlik haline de “Teenni, ahiretle ilgili olanlar dışında, her amelde güzeldir[7] buyurarak, ancak uhrevi hususlarda aceleciliğe göz yumulabileceğine işaret etmişlerdir.

İnsandaki Sızlanma ve Cimrilik Özellikleri

اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا

“Kendisine bir zarar dokundu mu, feryadı basar. Kendisine hayır dokununca da yardım etmez (sıkı sıkı tutar).” (Meâric, 70/20-21)

Ayet-i kerîmedeki (جَزُوعًا) “cezûa” kelimesi hırsı, sızlanmayı ve sabırsızlığı;[8] (مَنُوعًا) “menûa” kelimesi “vermemeyi, menetmeyi”[9] belirtmek için kullanılır.[10] Muhammed b. Abdillah’a bu âyet-i kerîmenin tefsiri sorulduğunda o şöyle cevap vermiştir: “Cenâb-ı Hak bu ayeti şöyle açıklamaktadır. Onun tefsirinden daha açık bir tefsir olamaz. İnsana bir kötülük dokunduğunda sızlanıp durur. Ama bir hayır dokunduğunda da cimrilik yapar, sıkı sıkı tutar da dağıtmaz. Bu durum onun karakterinin gereği olmakla birlikte insan bu tabiatının zıddına hareket etmek ve ilahî emirlere muvafakat etmekle memurdur.”[11]

Ayetlerdeki (الْخَيْرُ) “hayır” ve (الشَّرُّ) “kötülük” kelimelerinden maksat “fakirlik-zenginlik” veya “hastalık-sıhhat” vb. manalardır. İnsana fakirlik veya hastalık isabet ettiğinde sızlanmaya ve halinden şikâyet etmeye başlar. Ama sıhhatli ya da zengin olduğunda normalde yapması ve vermesi gerekeni yapmaz ve vermez, cimri bir hale gelir, insanlara hakir bakar.[12]

Amr b. Âs’ın rivayeti ile Efendimiz (sas) bir hadis-i şerifinde hırsla ilgili olarak şu dikkat çekici ikazı yapmaktadır:

Hırstan kaçınınız. Çünkü o, sizden öncekileri helâke götürmüştür. Hırs, onlara cimriliği emretti, cimri oldular. Onlara (akrabalık münasebetlerini) kesmeyi emretti, kestiler.[13]

Bütün bunlara göre, insanın temel yapısında iyiliğe ve fenalığa süratli bir biçimde eğilim gösterebilecek menfi bir yeteneğin varlığı söz konusudur. O, bunu hayatının değişik safhalarında değişik davranışlar halinde belirtme fırsatı bulur.[14]

Önceki İslâm bilginleri bu ayetlerdeki “insan” kelimesi ile inançsızların kastedildiğini öne sürmelerine karşın, daha sonraki bilginler ise “insan” kelimesinin umumîliğini kabul etmişlerdir. Çünkü aynı sûrenin 22’nci ayetinde namaz kılanlar bu halden müstesna tutulmuşlardır. Demek ki dinin gereğini yerine getirmeyen her insan bu âyet-i kerîmelerin hükmüne dâhildir.[15]

Dini açıdan ve insanî bakımdan bir kimsenin üzerinde bulunan zenginliği, uygun bir şekilde sarf etmesi gereken yerlere sarf etmekten kaçınması, insan ruhunun ve nefsinin yakalandığı tedavisi güç bir hastalıktır.

Efendimiz (sas) bu psikolojiyi tasvir eden bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

İnsanda bulunan huyların en kötüsü, başkalarına vermeyi alıkoyan aşırı bir cimrilik ile şiddetli bir korkaklıktır.[16]

İnşâAllâh “Meâric Suresinin Yorumu II (Müminlerin Özellikleri)” konulu yazı ile devam edeceğiz.


[1] Buhârî, Cihad, 110 (2960).

[2] Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, I-X, İst., trsz., 8/5357.

[3] Razî, Fahruddin, Tesiru’l-Kebir, I-XXX, Mısır, trsz, 30/128.

[4] Müslim, Taharet, 1 (223); Tirmizi, Daavat, 86 (3517).

[5] Buhari, Zekât, 50 (1469); Rikak, 20 (6470); Müslim, Zekât, 42 (124).

[6] Beyhaki, Şuabu’l-İman, 9266, Mektebetu’r-Rüşd, Riyad-2003; Taberani, Mu’cemu’l-Kebîr, C.9, s. 107, (8544), Mektebetu İbni Teymiyye, Kahire-trsz.; Feyzu’l-Kadîr, C.4, s. 233 (5130), Dâru’l-Ma’rife, Beyrut-1972.

[7] Ebu Davud, Edeb, 11 (4810).

[8] İbn Faris, Mekâyisu’l-Lüğa, I-V, Beyrut, trsz, 1/453.

[9] İbn Faris, age, 5/278.

[10] İbn Faris, age, 6/62.

[11] Nesefî, Abdullah b. Muhammed b. Mahmud, Medâriku’t-Tenzil ve Hakaiku’t-Te’vil, I-VI, Matbaa-i Âmire, 6/357.

[12] Razî, age, 30/129.

[13] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/160 (6487).

[14] Gölcük, Şerafeddin, Kur’ân’da İnsanın Değeri, s. 18, İst.–1983.

[15] Razî, age, 30/128.

[16] Ebu Davud, Cihad, 22 (2511); Müsned, II/302 (997), 320 (8246).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s