Meâric Suresi Yorumu III, Mücrimlerin Uyarıldıkları Güne Kavuşmaları

Musa Kâzım GÜLÇÜR

10 Nisan/2020

İçindekiler

Yaratılış İtibarı ile İnsanın Zayıflığı 4

Bütün Mukadderât Allâh’a Aittir 5

Kıyametin Vukuu 6

Sonuç 9

Sure ile ilgili ilk yazımızda “Mücrimlerin Kıyamet Ahvâli”, ikincisinde de surede sıralanan “Müminlerin Özellikleri” konularını açmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise “Mücrimlerin Uyarıldıkları Güne Kavuşmaları” konusunu ayrıntılandırmaya çalışacağız.

فَمَالِ الَّذٖينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعٖينَ عَنِ الْيَمٖينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزٖينَ

Şimdi, o küfredenlere ne oluyor ki senin sağından, solundan halka halka (oturmakta ve) hep gözlerini sana doğru dikip bakmaktadırlar.” (Meâric, 70/36-37)

Meâric suresinin üçüncü kısmı, Efendimiz’le (sas), alay eden grupların tasviri ile başlıyor. Rivayet edildiğine göre müşrikler, Hz. Peygamber’in (sas) etrafında (عِزٖينَ) “halkalar” halinde oturuyor, Kur’ân-ı Kerîm’i alaya alıyor ve inkâr ediyorlardı. Bu ayet-i kerîme ile Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri adeta şunu söylemektedir: “Bunlar senin etrafında ne için oturup bakışıyor, dinlediklerinden istifade de etmiyorlar? Bu durumda onların sana bakışları bir düşman bakışı gibi, etrafında oturmaları da alay etme içindir.”[1]

Ayet-i kerimedeki (مُهْطِعٖينَ) kelimesi, Kelbî’ye göre ise “şaşkınlık ve taaccüp ile bakma” anlamındadır.[2]

Dini asılları inkâr eden, dinin temel naslarını alaya almak, dini ve dindar insanları kendi kıt akıllarınca aşağılamak, yerini ve zamanını buldukları anda da en kötü bir şekilde düşmanlık yapmak isteyen ateist ve din düşmanı insanlar hemen her devirde var olmuşlardır. Söz konusu kimseler bu halleri ile şeytanın izinden gitmiş, Yaratanı inkâr etmiş, hesap ve ceza günü ile karşılaşacaklarını hiç ummamışlardır. Aslında bu tür kimseler, bütün mükevvenatın Yüce yaratıcısı Allâh (cc) ve Eşref-i mahlukât, Seyyidü’l-Kevneyn Efendimiz Muhammed Mustafa (sas) hakkında, saf zihinleri şaşırtma, şeytani telkinlere bağlı bir şekilde alay etme amaçlı olarak dini temsil konumundaki insanların etrafını çevirmekte, dine gönülden bağlı dindar insanlara karşı tam bir düşman bakışı ile bakmaktadırlar. Bu şekildeki din düşmanlarının temel psikolojik özelliklerinden birisi de dindar insanların başlarına bir musibet geldiğinde sevinmeleri, bir hayır dokununca da üzülmeleridir. Kur’ân-ı Kerîm onların bu sarsık, nifakça düşünceleri, düşmanlıkla dolu niyetleri ve narsistik psikolojilerini şu şekilde resmeder:

اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَا وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحٖيطٌ

Size bir iyilik dokunursa onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felâket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz, sabırlı olur da takvâ dairesine girerseniz, onların hileleri size hiçbir zarar veremez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını ilmi ile kuşatmıştır.” (Ali İmran, 3/120)

Ancak, Allah’ın (cc) emir ve yasaklarını uygulama konusunda azim, irade, cehd ve sabır gösteren, Allah’tan bir takva üzerine bulunan herkes, muhakkak ki Allah’ın kilâet, riâyet ve hıfzında olur. Bu açıdan, kâfir, müşrik, münkir ve münafıkların tuzakları ve hileleri inançlı bir mümine asla zarar veremez.

Bilhassa da din düşmanlarından kaynaklanan düşman bakışların beyan edildiği, dindara düşman kimselerin ellerinden gelse bakışları ile dindarı devirmeye çalıştıklarının resmedildiği, hemen her Müslümanın da “nazar ayeti” şeklinde bildiği diğer bir ayet-i kerime ise şu şekildedir:

وَاِنْ يَكَادُ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌ وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمٖينَ

Doğrusu o kâfirler, Kur’an’ı işittikleri vakit, (sana olan düşmanlıklarından dolayı) az kalsın gözleri ile seni devireceklerdi. Hâlâ da (senin için), “Muhakkak O bir mecnundur” diyorlar. Halbuki o Kur’an, bütün âlemler için ancak bir öğüttür.” (Kalem, 68/51-52)

Mekke müşrik, kafir ve münafıkları, Hz. Peygamber’e (sas), her ne kadar din açısından kin ve nefretle baksalar da Efendimiz’in (sas), bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’i fesahat ve belağatle beyan etmesini, tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet konusunda ikna edici, ruhları doyurucu, akıl ve kalpleri ikna edici deliller getirmesini taaccüple izliyor, güzel görüyor ve hatta beğendiklerini ikrar ediyorlardı.

Ancak yine de bu münafık ve müşrik guruplar küfürlerinde ve inançsızlıklarında inat etmeyi sürdürüyor ve şöyle söylüyorlardı: “Muhammed’in dediği gibi, bunlar cennete girerse, biz onlardan daha önce gireriz. Şayet onlara cennette ikram olacaksa, bize onlardan daha fazla ikram olur.”[3]

İşte bu sözlerinin üzerine şimdi aktaracağımız ayet-i kerîme nazil oldu:

اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعٖيمٍ

Onlardan her biri, (nimetleri bol olan) Naîm Cennetine alınacağını mı bekliyor?” (Meâric, 70/38)

İbn Abbas’a (ra) göre ayetin anlamı, “onların her biri, gönderdiğim peygamberimi yalanlarken, Müslümanları cennetime aldığım ve onları orada nimetlendirdiğim gibi, kendilerini de cennetime alacağımı ve nimetlendireceğimi mi sanmaktadırlar” şeklindedir.[4]

Bu tür sözleri, günümüzde de dine ve dindara mesafeli, aynı zamanda nefret dolu kimselerin söylediklerini görmekteyiz. Her türlü kötülüğü irtikap ettikleri halde, kendilerinin Cennetlerde en güzel yerlerde mükraminden olacaklarını ve sayılacaklarını sayıklarlarken müşahede edersiniz. Her türlü zulme bulaştıkları, kalplerini ve ruhlarını kapkara bir hale getirdikleri halde, kendilerinin pîr ü pâk oldukları hezeyanını savururlarken görürsünüz. Oysaki Cennet, ümniyelerle değil, Allâh’ın (cc) lütfü ve rızası ile, kalben inanmış ve salih amellerle kendisini süslemiş kimselerin ulaşılabilecekleri sonsuz bir ikram diyarıdır. Bu hususu bizlere, en doğru ve en güzel beyan Kur’ân-ı Kerîm (Nisa, 4/31, 57, 123; Hac, 22/59) ve en doğru sözlü Efendimiz (sas) ile haber vermiştir.[5]

Yaratılış İtibarı ile İnsanın Zayıflığı

كَلَّا اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ

Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (nutfeden) yarattık.” (Meâric, 70/39)

Bu ayet-i kerime ile ilgili iki görüş bulunmaktadır:

1. “İnsanı nutfeden, sonra kan pıhtısından, sonra da bir çiğnem etten yarattık” demektir. Bu durumda anlam şöyle olur: “Hiç kimse başkasına göre daha fazla şeref iddiası ile cenneti hak edemez. Çünkü herkesin aslı birdir. Cennet ancak itaatle hak edilir.”

2. “Biz insanı hakir bir maddeden yarattık. İman etmedikleri zaman cenneti ne ile hak edecekler?”[6]

Yaratılış itibarı ile insanın zayıflığı bir ayet-i kerimede şu şekilde beyan buyurulur:

وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَعٖيفًا

İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa, 4/28)

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, insanın güçsüzlüğünü merhamet, şefkat, refet, kerem, kilâet, riayet, rahmâniyet ve benzer esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ukyâsı ile dengelemiş, herkesten iyi bildiği bu güçsüzlüğe devâ olan kolaylıklar lütfetmiş, insanın dini ve içtimai sorumluluklarını her zaman hafif tutmuş, zorluğa uğramasını, sıkıntıya girmesini, zarar görmesini istememiştir. İnsan zayıf yaratılışlı olduğunun farkına varabilirse şayet, kendisine lütfedilen maddi ve manevi donanımlarını yerinde ve faydalı bir şekilde kullanabilir. Diğer türlü mala ve şehvete aşırı düşkün, müstebit, zalim, mütekebbir, bozguncu olması ve şeytani vasıflara bürünmesi işten bile değildir.

Büsr b. Cahhâş el-Kuraşî’nin rivayetine göre Resülullah (sas), bir gün Allâh Teâlâ’dan rivayetle şöyle buyurdu:

Yüce Allah buyuruyor ki: Ey Âdemoğlu beni nasıl aciz bırakacaksın. Oysa ben seni hakir bir şeyden yarattım. Seni düzgün ve dengeli bir şekilde yaratıp şekil verince, topraktan olduğun halde iki kat elbisene bürünüp yürüdün. Senin yürüyüşünden yer ses çıkarıyordu. Mal topladın, kimseye vermedin. Nihayet can boğaza gelince, “sadaka vereceğim” dedin. Sadaka vermenin vakti (çoktan) geçti![7]

Bütün Mukadderât Allâh’a Aittir

فَلَا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَ عَلٰى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقٖينَ

 “Yine hayır. Doğuların ve batıların Rabbine ant ederim ki, şüphesiz onların yerine kendilerinden daha hayırlısını getirmeye elbette gücümüz yeter ve biz önümüze geçilebileceklerden de değiliz.” (Meâric, 70/40-41)

Ayet-i kerimedeki (الْمَشَارِقِ) kelimesi “doğuş yerleri” (الْمَغَارِبِ) kelimesi de “batış yerleridir.” Takdir edilecektir ki sadece dünyamızla ilgili olarak düşündüğümüzde dahi, güneşimiz her sâlisede sayılamayacak kadar noktada doğarken, aynı anda yine sayılamayacak kadar noktada da batışı gerçekleşmektedir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, “doğuş” ve “batış” yerlerine yemin etmesi, kâinatta yer alan milyarlarca yıldız ve etraflarındaki gezegenler düşünülecek olursa, çok büyük bir feza düzenine işaret edildiği ve bu muhteşem düzenle ilgili önemli bir yemin olduğu görülecektir.

Bu durumda ayet-i kerimenin anlamı (Allâhu a’lem), bu muhteşem göksel cisimleri var edip denge ile döndüren sonsuz kudret, dilediği anda kendisine gönülden bağlı, inkâr fikri semtlerine bile yaklaşamayan, daima Allâh’ı (cc) anma ve ibadette olan salih toplumları var edebileceği gücü ve gerçeğinin anlatılmak istenmesidir.

Kurtubî’nin dediği gibi, “Allâh (cc), müşrik ve mücrimleri helak edip yok etmeye, fazilet, itaat ve mallar itibariyle bu tür kimselerden daha hayırlılarını getirmeye gücü yetendir. Hiçbir şey Allâh’ı (cc) geride tutamaz ve hiçbir şey istediği işi yapmaktan O’nu âciz bırakamaz.”[8]

Bu ayet-i kerîme Vakıa Suresi’ndeki şu ayet-i kerimenin bir benzeridir:

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقٖينَ عَلٰى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فٖى مَا لَا تَعْلَمُونَ

 “Aranızda ölümü (keyfiyetini, zamanını, mekânını ve ecellerin sayısını) biz takdir ediyoruz ve biz, (sizi helak ederek) yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta ve suretlerde tekrar yaratmamız hususunda önüne geçilebilecek de değiliz.” (Vakıa, 56/60-61)

Bu ayet-i kerimede de geçmiş, hal-i hazır ve geleceğe ait görülecek bütün mukadderatın yüce Allah’ın sonsuz kudret dairesinde bulunduğu açıklanmış olmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’deki mukadderatla ilgili bu açıklamalar elbette değişik ayetlerde de vurgulanmaktadır.

Kıyametin Vukuu

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذٖى يُوعَدُونَ

(Şimdilik) onları (kendi hallerine) bırak. (Azap ile) vaat edilmekte oldukları günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynaya dursunlar.” (Meâric, 70/42)

Bu, ilâhî bir tehdittir. Ayet-i kerimede; “Sen, ne ile emredilmiş ve nehyedilmişsen, o emir ve yasakları yerine getirmek için canla başla uğraş. Müşriklerin şirklerini, mücrimlerin cürümlerini gözünde büyütüp de kendini perişan etme. Çünkü bu müşrik ve mücrimlerin tehdit edildikleri azap ile karşılaşacakları belirli bir gün, kararlaştırılmış bir saat, takdir edilmiş bir kıyamet hemen önlerindedir” denilmiş gibi olmaktadır.

(فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا) “(Şimdilik) onları (kendi hallerine) bırak” emri, sadece nüzul dönemine has bir emir değildir. Bu emir günümüz mübelliğ ve mürşidlerini de irşat etmekte, onların bilhassa da kendi üzerlerine vazife olmayan “bekçi” olma konumuna düşmemelerini istemektedir. Nasıl istemesin ki, Yüce Nebisine ve aslında O’nun muallâ ve müberrâ şahsında bütün mübelliğlere şu emri geçerli değil midir? (وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفٖيظًا وَمَا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكٖيلٍ) “Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) de değilsin.” (Enam, 6/107; Nisa, 4/80; Şura, 42/48)

يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَ

O gün, kabirlerinden koşarak çıkacaklar. Sanki (ibadet ettikleri) dikili putlara koşuyorlarmış gibi…” (Meâric, 70/43)

Ayet-i kerimede, mükelleflerin kıyamet gününde hesaba çekilmek üzere diriltilip, bir araya toplanmaları hareketli bir sahne halinde tasvir ediliyor. Kabirlerinden çıkanlar, sanki dikili putlara ibadete gidiyormuş gibi süratli ve hızlı adımlarla yürümektedirler. Aşağılayan, küçük düşüren bir manzara. Yüzlerini karalar kaplamış, bakışları suçluluk psikolojisi ile aşağıda, ruhları ve bedenleri zillet ve perişanlık içerisinde…

Kur’ân-ı Kerîm, kabirlerden çıkışı, benzer bir ayet-i kerimede daha şu şekilde beyan etmektedir:

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَیْءٍ نُكُرٍ خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ

 “O hâlde sen de onlardan yüz çevir. Onları, o davetçi (İsrafil, benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırır. Gözleri düşkün düşkün (zillet ve dehşet içinde) kabirlerden çıkarlar. Tıpkı yayılan çekirgeler gibidirler.” (Kamer, 54/6-7)

Bu ayet-i kerimede, kıyamet günü, insanların mezarlarından çıkışı çekirgelerin topraktan çıkışı ve yayılışına benzetilmektedir. Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri niçin bu benzetmeyi yapmaktadır? Çünkü çekirge sürüleri çok kalabalıktır. Bir çekirge sürüsünde, büyüklüğüne göre miktar değişmekle birlikte, yaklaşık kırk milyar çekirgenin olabildiği müşahede edilmiştir. Yani ayet-i kerimede yer alan benzetmedeki birinci yön, “diriltilen insan sayısının büyük bir yığın olması” keyfiyetidir. Benzetmedeki ikinci yön ise, genellikle Temmuz ayı sonlarında yumurtalarını toprağın içine tohum gibi yerleştiren çekirgelerin, dokuz-on ay kadar sonra, toprağa gömülü halde bulunan larvalarından Mayıs ayı sonlarında dışarıya çıkmalarıdır. Yani bu canlının dirilişi, topraktan yenide doğmasıdır. Benzetmedeki üçüncü yön ise, şayet çekirgelerin toprak altından çıkma görüntüsünü izlerseniz, tıpkı bir insan gibi kollarını sağa ve sola dayayarak kendisini yukarıya toprak dışına çektiklerini görürsünüz. Bu da insanın topraktan yeniden diriltilişinin bir temsili gibi olmaktadır.

Benzer bir ayet-i kerime de Yasin suresinde olup şu şekildedir:

وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ

(İkinci defa) Sur’a üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerinden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.” (Yasin, 36/51)

Kabirlerden çıkışın, İsrafil’in (as) suru ile olacağını beyan eden bir başka ayet-i kerime şu şekildedir:

يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ

O gün (Sur’a ikinci defa üfürülüşte) hak olan sayhayı (çağırmayı, bütün mahlûkat) işitir. İşte bu, (kıyamette kabirlerden) çıkış günüdür.” (Kâf, 50/42)

İnsanın toprakta çürümeyen ve bu durumu ile adeta bir tohuma benzeyen parçası konusunda, Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile Resülullah (sas) şöyle buyurmaktadır:

İnsan vücudunda öyle bir kemik vardır ki, arz onu asla çürütemeyecek / yemeyecektir. İnsan kıyamet günü onunla yeniden diriltilecektir.

Sahabeler: “Ey Allah’ın resulü! O hangi kemiktir?” dediler. Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

Kuyruk sokumu kemiğidir (acbu’z-zeneb)![9]

İnsandaki fizyolojik ve psikolojik bütün özelliklerin “gen” adı verilen çok küçük bir parçada olduğu gerçeği, insanların acbü’z-zeneb denilen ve çürümeyen bir kemik parçasından yeniden diriltileceklerini haber veren bu hadis-i şerifi teyit eder mahiyettedir.

خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذٖى كَانُوا يُوعَدُونَ

Gözleri (zillet içinde) düşkün bir halde, kendilerini bir aşağılanmışlık kaplayacak. İşte bugün, o (azapla) vaat edildikleri kıyamet günüdür.” (Meâric, 70/43)

Kıyametin gerçekleşeceğine, yeniden diriltilip hesaba çekileceklerine, her türlü haksızlığın, yalanın, iltimasın, rüşvetin, vb. suçların hesabının tastamam sorulamayacağını zannediyor, hatta böyle inanıyor, kendilerince inananları da alaya alıyor, işkence ediyor, zulmediyor, yalanlıyor ya da aşağılıyorlardı. Ama artık gerçekler bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır. O gün hesap verme zamanı, tek kelime ifade edilecek olursa kıyamet günüdür, hesap verme günüdür, ebedi cezalandırılma ya da ebedi mükafatlandırılma günüdür.

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Kalem suresindedir ve şu şekildedir:

يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطٖيعُونَ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ

 “O kıyamet günü ki, iş güçleşip hakikat perdesi açılmağa başlayacak, secdeye (Hakka boyun eğmeğe) çağrılacaklar. Fakat (secde yapmaya) güçleri yetmeyecektir. Gözleri düşkün bir halde, kendilerini bir zillet saracaktır. Halbuki, vaktiyle (dünyada) başları selâmette iken, secde etmeye davet olunuyorlardı (da onu kabul etmiyorlardı).” (Kalem, 68/42-43)

Sanki bedenleri kendi iradeleri dışında kalmış, korku ve dehşetten tutulmuş gibidir. Yaşadıkları sıkıntı, çaresizlik ve korkunç akıbet hemen önlerinde kendilerini beklemektedir. Hem de sonsuz bir şekilde…

Sonuç

İsrafil (as), Allâh’ın (cc) emri ile sur’a üflemesi ile, gökler, yer ve bütün kâinatın düzeni paramparça olacak, sur’a yeniden üflemesi ile de insanlar kabirlerinden kalkıp huzuru İlahî’de hazır ol vaziyetine geleceklerdir. Kur’ân-ı Kerîm, bu hususu şöyle beyan eder:

وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَاءَ اللّٰهُ ثُمَّ نُفِخَ فٖيهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ

(İsrafil tarafından) Sûr’a üfürülmüştür (artık kıyamet kopmuştur). Allah’ın diledikleri (Cebrâil, Azrâil, Mikâil ve İsrâfil gibi) müstesna olmak üzere göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölmüştür. Sonra Sûr’a tekrar üfürülmüştür. Bu defa (kabirlerinden) kalkmışlar (acaba kendilerine ne yapılacak diye) bakınıp durmaktadırlar.” (Zümer, 39/68)

Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) sur’a bu iki nefha (üfleme) ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

Ben, son nefhadan sonra başını kaldıracak olanların ilkiyim. Bir de bakarım ki Musa, Arş’a yapışmış durmaktadır. Artık o, birinci nefhada ölmeyenler arasında mıydı yahut ikinci nefhadan sonra benden önce mi dirilmişti, bilmiyorum.[10]

Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

İki nefha arasında kırk vardır.

Ebu Hüreyre’nin arkadaşları:

“Ya Ebâ Hüreyre, kırk gün mü?” diye sordular.

Ebu Hüreyre diyor ki: “Ben cevap vermekten çekindim.” Bir başkası:

“Kırk sene mi?” diye sordu.

Ebu Hüreyre yine, “Ben yine cevap vermekten çekindim” diyor.[11]

Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayetine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuşlardır:

Allâh (cc), yeri ve gökleri yarattığı zaman sur’u da yarattı ve onu İsrâfîl’e teslim etti. İsrâfîl, sur ağzında, gözlerini iyice açmış, sur’a üfleme emri ne zaman gelecek diye beklemektedir.

Ebu Hüreyre: “Sur nedir?” Efendimiz (sas):

O bir borazandır.

Ebu Hüreyre: “Nasıldır?” Efendimiz (sas):

Çok büyüktür. Benliğim kudret elinde olana yemin ederim ki, o borazanın kenarları yer ve göklerin büyüklüğündedir. Bu borazana üç defa üflenir. Birincisi feza’ (korkunç ses) üflemesi (Neml, 27/87), ikincisi saika (öldürme) üflemesi (Zümer, 39/68), üçüncüsü ise Rabbü’l-âlemîn için kıyam/diriltiliş (Mutaffifîn, 83/6) nefhasıdır.

Cenâb-ı Hak, İsrâfîl’e feza’ (korkunç ses) nefhası için emir verir, göklerde ve yerde olanlar (meleklerle insanlar) korkudan ölürler. Ancak Allah’ın dilekleri bundan istisna edilir. Cenâb-ı Hakk’ın; “Bunlar ancak (vakti gelince) asla geri kalmayacak (korkunç) bir ses bekliyorlar” (Sad, 38/15) ayetinde beyan ettiği husus budur.  Dağlar yürütülür, buluta sonra da seraba dönüşürler. Yer ahalisini sarsar. Cenâb-ı Hakk’ın; “Büyük bir sarsıntının olacağı o günde, sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir” (Nâziât, 79/6-7) ayeti ile bu husus anlatılmaktadır. Yer, kendisine dalgaların çarpıp durduğu bir gemi gibi sarsılır. Her emzikli kadın emzirmekte olduğu çocuğundan geçer ve her hamile kadın da karnındaki çocuğunu düşürür. Çocuklar yaşlanır. Şeytanlar dünyayı terk eder, ancak melekler onları semada karşılar, suratlarına vurur ve onları tekrar insanların olduğu yere döndürürler. Onların bir kısmı bir kısmına şu ayet-i kerimedeki gibi seslenir: “O gün arkanızı dönüp kaçmak istersiniz. Ancak sizi Allâh’ın azabından kurtaracak kimse yoktur.” (Mümin, 40/33) Onlar bu haldelerken yeryüzünün bir baştan bir başa yarıldığını görürler. İş büyüktür. Göğe baktıklarında da onu erimiş bakır gibi kırmızı renkte görürler (Meâric, 70/8). Güneş ve ay ışıklarını yitirmişlerdir. Gök yerinden sökülmüş (Tekvir, 81/11), yıldızlar kararıp dökülmüştür (Tekvir, 81/2). Ölmüş olanlar bunların hiçbirisini hissetmezler.”

Ebu Hüreyre: “Ya Resulallah, Cenâb-ı Hakk’ın “sûr’a üfürülüp de göklerde ve yerde olanlar (meleklerle insanlar) korkudan ölecekler, ancak Allah’ın diledikleri müstesna” (Neml, 27/87) buyruğundaki istisna edilenler kimlerdir?” Efendimiz (sas):

Bunlar şehidlerdir. Rableri yanında rızıklandırılmaktadırlar. Allâh onları, o günün kötülüklerinden muhafaza etmiş, onları emniyete almıştır. O günün korkunç sesi, Allâh’ın şerli kullarına ulaşacak bir nevi azaptır. Sonra Cenâb-ı Hak, İsrâfîl’e; “Bir daha üfle” der. Bu defa da nefha-i saika (ölüm sesi) üflenir. Allâh’ın diledikleri müstesna, yerde ve gökte olan bütün canlılar ölür.

Ebu Hüreyre: “Ya Resulallah, “Allâh’ın (cc) istisna ettikleri” (Zümer, 39/68) kimlerdir?” Efendimiz (sas):

İstisna edilenler Cebrâil, Mîkâîl, Melekü’l-Mevt (Azrâîl). Bütün canlılar ölünce Melekü’l-Mevt Cebbâr (Allâh’a) gelir ve:

Ya Rab, yer ve gök ehli öldüler” der. Allâh (cc) ona (en iyi şekilde bildiği halde):

Kim kaldı?” diye sorar. Melekü’l-Mevt:

Ya Rab, hiç ölmeyen ve daimî hayat sahibi Sen, Cebrâîl, Mîkâîl, Hameletü’l-Arş ve ben kaldık” der. Allâh azze ve celle:

Hameletü’l-Arş ölsün” der ve ölürler. Melekü’l-Mevt, Cebbâr (Allâh’a) gelir ve:

Ya Rab, Hameletü’l-Arş öldüler” der. Allâh (cc) ona (en iyi şekilde bildiği halde):

Kim kaldı?” diye sorar. Melekü’l-Mevt:

Ya Rab, hiç ölmeyen ve daimî hayat sahibi Sen, Cebrâîl, Mîkâîl ve ben kaldık” der. Allâh azze ve celle:

Cebrâîl ve Mîkâîl de ölsünler” der ve ölürler. Arş dile gelir ve Cenâb-ı Hakk’a:

Cebrâîl ve Mîkâîl’i de öldürüyor musun?” der. Allâh azze ve celle:

Sus. Ben Arşımın altındaki herkese ölümü takdir ettim” der. Sonra Melekü’l-Mevt Cebbâr (Allâh’a) gelir ve:

Ya Rab, Cebrâîl ve Mîkâîl de öldüler” der. Allâh (cc) ona (en iyi şekilde bildiği halde):

Kim kaldı?” diye sorar. Melekü’l-Mevt:

Ya Rab, hiç ölmeyen ve daimî hayat sahibi Sen ve ben kaldık” der. Allâh (cc) ona:

Sen de benim yarattıklarımdansın. Gördüğün gibi seni ben yarattım. Bundan dolayı sen de öleceksin” der.

Artık Vâhid, Ehad ve Samed Allâh’tan başka hiç kimse kalmaz. En son durum, en baştaki durumdur artık. Yerler ve gökler kitabın kapatılması gibi dürülür ve kapatılır. Sonra onları açar, atar ve şöyle der:

Ben Cebbârım.” Sonra; “Bugün mülk kimindir?” diye sorar ve şu şekilde cevap verir: “Tek ve Kahhâr Allâh’ındır.” Sonra da şöyle nida eder: “Bana ortak olduğunu iddia eden gelsin!” Kimse gelmez. Bu nidayı tam üç defa tekrarlar.”[12]

Kıyametin hangi vakitte gerçekleşeceği bilgisi ise mugayyebat-ı hamse’ye (beş bilinmeyen) dahil olup, Allâh’tan başka kimsenin bilmediği bir husustur.

Cebrail (as), Efendimiz’e (sas), “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sormuş, Hz. Peygamber (sas) şu cevabı vermiştir:

Kendisine soru sorulan, bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” [13]

Konuyu, Meâric Suresi’ni okumanın fazileti ile ilgili olarak Ahmed el-Vâhidî’nin “el-Vesît” isimli tefsirinde Efendimiz’den (sas) geldiği kaydedilen rivayetle tamamlayalım:

قال رسول الله صلى الله عليه وآله: ومن قرأ سورة سأل سائل أعطاه الله ثواب الذين هم لأماناتهم وعهدهم راعون، والذين هم على صلاتهم يحافظون

Resülullah (sas) buyurdu ki: “Her kim Meâric suresini okursa, Allah Teâlâ ona emanetlere riayet eden, verdiği sözlerde duran, namazlarını muhafaza eden kimselere (vereceği) sevabı ihsan eder.[14]

Ey kalpleri evirip çeviren, halden hale koyan Allâh’ım!

Sonsuz rahmetinden kalplerimizi ışık saçan ecrad kalpler haline getirmeni[15], dininde sabitleyip perçinlemeni[16], ibadet ü tâatine yönlendirmeni[17] diler, kalplerimizin ağlaf hale gelmesinden, menkûs bir şekle dönüşmesinden, musfah olmasından, düşmanlıkla dolmasından, nifaktan ve her tür kötü ahlâktan sana sığınırız[18].

Âmin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

“Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki Sensin, Sen.”

(Bakara, 2/32)


[1] Vâhidî, Tefsîru’l-Basît, 22/232-233; Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl, 8/225.

[2] Mâverdî, En-Nüketü ve’l-Uyûn, 6/96; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 21/241.

[3] İbnu’l-Cevzi, Zâdu’l-Mesîr, 8/364.

[4] Vâhidî, 22/235.

[5] Buharî, Rikak,18 (6467); Müslim, Sıfatu’l-Kıyame, 17 (2816, 2818); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/256 (7473).

[6] İbnu’l-Cevzi, 8/365.

[7] Ahmed b. Hanbel, 4/210 (17998); İbn Mace, Vesaya, 4 (2707).

[8] Kurtubî, 21/245.

[9] Müslim, Fiten, 28 (142); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/315 (8165); Buhari, Tefsir, 39 (4814); 78 (4935).

[10] Buhari, Tefsir, 39 (4813).

[11] Buhari, Tefsir, 39 (4814).

[12] İbn-ü Ebi’d-Dünya (v. 281/894), Kitâbu’l-Ehvâl, ss. 107-112, (Tahkik: Muhammed İdris Mübarekfuri), ed-Dâru’s-Selefî, Bombay-Hindistan-1993.

İbn-ü Ebi’d-Dünyâ, çok sayıdaki eseriyle tanınan muhaddis, mutasavvıf, eğitimci ve Hanbelî fakihidir. Kütüb-i Sitte müelliflerinin faydalandığı hocaların birçoğundan rivayette bulundu. Ahmed b. Hanbel’in talebesi oldu. Özellikle ahlâka dair eserlerinden Gazzâlî, tarihe dair eserlerinden Hatîb el-Bağdâdî, Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî gibi pek çok âlim istifade etti. İbn-ü Ebi’d-Dünyâ, daha çok mânevî eğitim ve karakter terbiyesine yönelik eserler yazmış, zühd ve takvâ ile ilgili hadisleri derlemeye öncelik vermiştir. (DİA).

[13] Müslim, İman, 1 (8); Buhârî, İman, 37 (50); Tirmizi, İman, 4 (2610); Ebû Dâvûd, Sünnet, 17 (4695).

[14] Ahmed el-Vâhidî en-Neysâbûrî (v. 468/1076), el-Vesît fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Mecîd, 4/350; Yahya b. Hüseyin b. İsmail el-Hasenî eş-Şecerî el-Cürcânî (v. 499/1106), Kitâbu’l-Emâlî (el-Emâlî’l-Hamîsiyye), 1/127.

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/17 (11146); Taberanî, er-Ravdu’d-Dânî ile’l-Mu’cemi’s-Sağîr, 2/228 (1075); Ebu Nuaym, Hilye, 4/385.

[16] Tirmizî, Daavât, 90 (3522).

[17] Müslim, Kader,3 (2654).

[18] Ebu Davud, Salât, 367 (1546); Nesai, İstiaze, 21 (5471).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s