Peygamberlerin (ase) ve Salih İnsanların Ailelerini ve Evlatlarını Eğitmeleri (Hz. Nuh ve Hz. İbrahim) I

Musa Kâzım GÜLÇÜR

17 Nisan/2020

Giriş

Dünya üzerindeki her toplum, fertlerinin dini ve ahlâkî anlayış, tutum ve davranışlarına yön vermek için olağanüstü çaba göstermekte, bunun için de dini ve ahlâkî eğitimi önemsemekte ve bu hususta bütün imkanlarını kullanmaktadırlar. Çünkü din, eğitimin ayrılmaz bir parçası, eğitim de dinin olmazsa olmazıdır.

Din eğitimi, bilhassa çocukların ve gençlerin bilgeliğe ulaşmaları, derin sanatsal ve edebî yönlerinin inkişafı için bir motivasyon ve ilham kaynağıdır. Din eğitimi önemlidir zira, çocukların ve gençlerin kişisel gelişimlerine sadece katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda uyumlu bir toplumun oluşmasına da yardımcı olur. Din eğitimini ihmal etmek demek, toplumun geleceğini ihmal etmek demektir.

Din eğitimi, bir çocuğun ve gencin gönlünde, Müslüman topluma aidiyet hissini gerçekçi bir şekilde hissetmesine, ruhsal gelişimini sağlıklı bir şekilde sürdürmesine, insanlara meydan okuyan maddi ya da manevi zorlukların üstesinden, Allâh’ın izni ile gelebilmesine imkân sağlar. Sadece bilgi kaynaklı olarak değil, ama etkili bir şekilde aktivitelere dayalı yaklaşımlarla, insani rollerini gerçekleştirebilmelerini mümkün hale getirir.

Din eğitimi, genç zihinlerde bilginin ve anlayışın, bireyler arası hoşgörünün, daha ahlâklı bir toplumun, ihtiyaç sahiplerine karşı farkındalığın, analiz, sentez ve teze dayalı akıl yürütme becerilerinin, sosyal iç görü, teorik bilgi, etik ve felsefi düşünme gibi multidisipliner çalışma ve becerilerin geliştirilebilmesine yardımcı olur.

Din eğitimi, toplumdaki sosyo-ekonomik ilerlemeyi arttırır, şiddeti ve çatışmaları azaltır. Daha barışçıl, daha istikrarlı ve yardımsever bir toplumun oluşmasına katkıda bulunur. Bilhassa da gençlerin toplum, felsefe, tarih ve kültür bilincini geliştirmek için çok kıymetli fırsatlar sunar.

Din eğitimi, bireylerin ruhsal kimliklerini geliştirebilmelerine, fertlerin kendilerine ve çevrelerine saygı ahlâkı ile büyümelerine, topluma ve insanlığa vazife ve sorumluluklarını yerine getirebilmelerine yardım eder. Bilhassa topluluklar arasındaki çeşitliliğin arttığı, daha yüksek hoşgörüye ihtiyaç duyulduğu modern çağımızda din eğitimi, sosyal bağların kurulmasında, toplumlar arası huzur ve güven anlayışının kazanılmasında, huzursuzluk, hoşgörüsüzlük ve toplumlar arası çatışmaların azaltılmasında hayati bir rol oynar.

Din eğitimi, çocuklarımızın ve neslimizin, yerel, ulusal ve küresel bağlamda dinleri, kültürleri ve inançları daha iyi anlamalarını, haklar ve sorumluluklar hakkında yüksek bir anlayış geliştirmelerini, dinler ve inançlar arasındaki gerilim ve gerginliklere bir cevap olarak, din mensupları arası etkileşimin önemini daha iyi kavramalarını temin eder.

Dini ve ahlâkî eğitimin önemsenmemesi durumunda ise, toplumlar açısından şimdi sıralamaya çalışacağımız olumsuz hususların ortaya çıkma ihtimali söz konusudur:

İnsanlar, neredeyse tamamen maddeye yönelir, sadece maddi ihtiyaçlar düşünülür ve ona göre hareket edilir,

Bencil duygular artar ve sadece bireysel menfaatler düşünülür,

Hayatın, yardımlaşma duyguları yerine, bütünüyle rekabet, çatışma ve mücadele alanı olarak algılanması tehlikesi ortaya çıkar,

Aile bağları zayıflar, buna bağlı olarak şefkat, merhamet ve saygı hisleri yok olur,

Kanaat duygusunun yerini hırs ve israf alır, dedi-kodu, gıybet ve kıskançlık yaygınlaşır,

Hakkın yerini güç ve kuvvet alır, aldatma, hile, yalan, rüşvet, sahtekarlık, alkol, uyuşturucu ve kumar tedavisi güç illetler haline gelir,

Toplumlar, tehlikeli bir şekilde iç ve dış manipülasyonlara açık hale gelir.

A. Peygamber ve Mürsellerin Eğitim Konusundaki Gayretleri

Peygamberlerin Soy Ağacını Gösteren Grafik

Peygamberler (ase),   insanları ve doğayı sevmeyi, hoşgörüyü ve saygıyı, bireyleri, aileleri, toplulukları ve kültürleri korumayı, adalet ve hakikat konusundaki temel insani gereklilikleri realize etmede üstün rol modellerdir.

Onlar, nesillerine ve toplumlarına, hayatın anlamı hakkındaki gizemleri çözme kabiliyetini, doğruyu ve yanlışı birbirlerinden kesin çizgilerle ayırt edebilme ahlâkını öğretmişlerdir. Hoşgörü ve karşılıklı anlayışı teşvik etmenin yanı sıra, ahlâkî tutum ve davranışları ya onaylayarak ya da yanlışlıklarına işaret ederek, entelektüel ve pratik uygulamaları kazandırmış ve sağlamlaştırmışlardır. Sabır ve tahammül donanımlarının geliştirilmesini, ahlâkî bakış açısının özümsenmesini, bireyler için dini inanç, eğitim ve amelin özel önemini öğretmişler, kolaylaştıran bir eğitimci olarak görevlendirildiklerini[1] haber vermişlerdir.

Neslimize, çocuklarımıza, neye ve nasıl inanmaları ile ilgili bilgiyi, eğitimi ve pratiği vermemiz, eminiz ki onların temel haklarındandır. Çocuklarımıza dini bilgi, eğitim ve pratiği aktarma, gelecek zamanlar için yaratılmış nesillerin bizlerden daha mantıklı ve çok yönlü bakış açısına sahip olmaları sebebiyle bir zorunluluktur. “Bir kişi hayırdan kendisi için istediğini, Müslüman kardeşi için de istemedikçe mükemmel bir şekilde iman etmiş olmaz[2] ve “sevdiğini Allâh için seven ve Allâh için nefret eden kâmil imana sahip olur[3] ve benzeri yüksek perspektifli mesajlar ile çocuklarımızın ve neslimizin karakter gelişimine yardımcı olmamız gerekmektedir. Böylece, eylemlerinin ve kararlarının farkında olacak, başarılı ve saygın bir toplum haline gelmenin en iyi ve anlamlı yolunun dini eğitimimiz, inançlarımız ve pratiklerimiz olduğunu müşahede edeceklerdir.

İşte peygamberler (ase), bu büyük ve çok değerli misyonun ışıktan şahsiyetleridirler. Şimdi, bu ulü’l-azm peygamberlerin nesillerini eğitme adına ne büyük zorluklara katlandıklarını, güçlü şekilde aydınlatan yol işaretleri ile görmeye çalışacağız.

Hz. Nuh (as)

Rabbim! Beni, ana-babamı, mümin olarak evime gireni, bütün mümin erkekleri ve bütün mümin kadınları bağışla. Zalimlerin ise, ancak helâkini artır.” (Nuh, 71/28)

Nuh (as), Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine inanmayan kavmi tufan ile helak edilen ulü’l-azm sahibi beş büyük peygamberden biridir. Kur’an-ı Kerîm’in yetmiş birinci suresi onun adını taşımaktadır.

Nuh (as) döneminde, şiddet taraftarı ve şirkin koyu bataklığında kaybolmuş çok kötü bir nesil hüküm sürmekteydi. Kur’ân-ı Kerîm, bu hususa şöyle temas eder:

Bir de (ileri gelenler, yardakçılarına) şöyle dediler: Sakın ilâhlarınızı (tapındığınız putları) bırakmayın. Hele (en büyükleri olan) Vedd’i, Suva’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u, Nesr’i, asla bırakmayın.” (Nuh, 71/23)

Bu ayet-i kerimede, Nuh kavminin tapınmakta oldukları putlar isim isim sayılmıştır. Aslında bu isimler çok salih insanlardı. Ancak daha sonraları, bunların heykelleri yapılmış, birer tapınma objesi haline getirilmişlerdir. Hz. Nuh (as), kavmini putperestlikten uzaklaştırıp, tevhid inancına döndürebilmek için çok çalışmış, 950 yıl kavminin ıslahı için uğraşmıştır (Ankebut, 29/14). Ancak kavmi küfürde ısrar etmiş, Nuh’a (as) tabi olanların alt tabakadan insanlar olduğu iddiası ile (Hud 11/27) peygamberliğini tanımamışlardır.

Neticede suları yeryüzünü kaplayan bir tufan ile Nuh’un (as) gemisine binen inananlar hariç, bütün insanlığın helâk olduğu bir tufan, Allâh’tan bir ceza olarak yeryüzünü kaplamıştır.

يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ

“Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna:

“Yavrucuğum! Sen de bizimle gel, kâfirlerle beraber olma!” diye seslendi. Oğlu:

“Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. (Nuh):

“Bugün Allah’ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah’tan başka koruyacak kimse yoktur” dedi.

Aralarına dalga girdi. Böylece o da boğulanlardan oldu.

 Nuh Rabbine dua edip dedi ki:

“Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.” Allah buyurdu ki:

“Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” Nuh dedi ki:

“Ey Rabbim! Ben Senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!” (Hûd, 11/42-47)

Nuh peygambere (as), Cenâb-ı Hak “Aileni ve bir de iman edenleri gemiye al…” (Hûd, 11/40) buyurunca, Nuh (as) biraz uzakta bulunan oğluna: “Evlâdım, sen de bizimle gel…” (Hûd, 11/42) demişti. Ancak oğlu, babasının bu sözünü dinlemeyip, “Ben bir tepeye çıkarak tufandan korunacağım!” dedi. Nuh (as) ise: “Bugün Allâh’ın merhamet ettiklerinden başkası O’nun helak emrinden kurtulamayacaktır” dedi. Ancak az sonra, Nuh (as) ile oğlunun arasına bir dalga geldi ve oğlu suda boğuldu. (Hûd, 11/43)

Nuh (as), üzülmüştü. Çünkü Cenâb-ı Hak ona “gemiye ailenle birlikte inananları da al” buyurduğunda, oğlunu ailesinden görüyor, sanki onun da kurtulacaklar arasında olduğunu düşünüyordu. Nuh (as), oğlunun da suda boğulduğunu görünce, Rabbine şöyle yakardı: “Ya Rabbi, oğlum kesinlikle ailemden birisiydi. Senin sözün ise elbette gerçektir. Elbette Sen hâkimler hâkimisin.” (Hûd, 11/45) Burada Nuh (as) “Senin sözün mutlaka gerçektir” derken, “aileni de gemiye al” buyruğu gereğince Allâhu a’lem oğlunun da gemiye binecekler arasında olacağını düşünmüştür. Ancak Nuh (as) ve ona inananlar kurtulurken, eşi ve oğlu inanmayanlarla birlikte boğulmuştur (Müminun, 23/27).

Cenâb-ı Hakk, Nuh (as)’ın şahsında, bütün inananlara uyarı niteliğinde şu ikazda bulunuyor:

“Ey Nuh! O senin ailenden değil. Çünkü o dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi. O halde hakkında kesin bir bilgi sahibi olmadığın konuda benden bir istekte bulunma. Sana bu şekilde nasihatte bulunmam, cahillerden olmaman içindir.” (Hûd, 11/46)

Öyle anlaşılıyor ki bir gencin babası peygamber de olsa, oğluna inanılacak esasları benimsetmesi bir noktaya kadardır. Ondan ötesi, artık tamamen bireylerin kendi inanma iradelerine Cenâb-ı Hakk’ın hidayetle mukabelesi meselesidir. Zaten ebeveyn, evladını ne kadar severse sevsin, bu sevgisinin onların hidayetle şereflenmesine herhangi bir etkisinin olamayacağı sarih naslardan bellidir.

Bu durumun tersi, yani oğul peygamber, baba müşrik konumda, oğul sevgi ya da şefkatinden dolayı, babasının Allâh tarafından affedilmesini istemiş ise, bu konuda da Cenâb-ı Hakk’ın ikazı bulunmaktadır. Bilindiği üzere İbrahim (as), Allâh’tan babası Âzer’i affetmesini isteyince, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri onu şu şekilde uyarmıştır:

“Cehennem ashabı oldukları kesin olarak ortada iken, akraba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek ne peygambere ve ne de müminlere yaraşır. İbrahim’in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” (Tevbe, 9/113-114)

Hz. İbrahim (as)

Hz. İbrahim (as), Kur’an-ı Kerim’de kendisinden en çok söz edilen ulü’l-azm peygamberlerdendir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın müştereken büyük bir peygamberidir İbrahim (as). Dünya için ya da kendisi için çabalayanlara karşı, Allâh (cc) ile çabalayandır İbrahim (as). Kendi gücüne ya da güçsüzlüğüne dayananlara karşı, Allâh’a dayanan, kendi gücünde ya da umudunda yücelik arayanlara karşı, Allâh aşkında yüceliğe ulaşan, Allâh adına var olandır İbrahim (as). “Bana bir çocuk bağışla” (Saffat, 37/101) talebine karşılık, kendisine Allâh’ın bağışlayıp müjdelediği, sabrı ve teslimiyeti ile maruf oğlu zebîhullâh İshâk’ı[4] (as) (Saffat, 37/102) Moriah dağına Allâh için kurban etmeye götürürken, kaybına karşı kendisini avutacak hiçbir övgü konuşmasına ihtiyaç duymayandır İbrahim (as). Allâh’a şiddetli tutkusu ile yücelen, Allâh’ın da (cc) O’nu “halîl/dost” edinerek (Nisa, 4/125) kutsadığıdır İbrahim (as). İmanın, barışın ve dinginliğin, huzur dolu atmosferindeki teslimiyetin en tepe noktasında, şeytana karşı savaşını başarıyla tamamlamış bir kahramandır İbrahim (as). Hanîf olarak Allah’a itaat için kıyamı, hiçbir zaman müşriklerden olmayışı ve tertemiz imanındaki yüce duruşu nedeniyle (Nahl, 16/120) bütün namaz tahiyyelerinde gönülden gele gele anılandır İbrahim (as).

İbrahim (as), Keldanîler’in Ur şehrinde doğdu. Hz. İbrahim (as) ve ailesinin anayurdu, içinde Harran vilayetinin de yer aldığı Güneydoğu Anadolu bölgesidir. Babası putperestti ve adı Azer’di (Enam, 6/74). Babasına hak dini tebliğ etmiş, ancak babası onu öldürmekle tehdit etmiştir (Meryem, 19/42-46).

Hz. İbrahim’in (as), semayı gözlemleyerek, Allah’ın varlığı ve birliği yani en temel itikadi gereklilik olan tevhid düşüncesine aklî istidlalleri ile ulaşması Kur’an-ı Kerim’de ayrıntılı biçimde anlatılır (Enam 6/75-79). Dolayısı ile astronomi, fizik, metafizik ve matematikte derin bir bilgi sahibi, aynı zamanda İbranice ve Süryanîce’nin de mimarıdır. İbn Abbas hazretlerinin Efendimiz’den (sas) rivayeti ile, insanlar haşir sabahında çıplak olarak diriltilecek, ilk elbise giydirilen peygamber de Hz. İbrahim (as) olacaktır.[5]

وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

“Bir zamanlar Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince, “Ben seni insanlara önder yapacağım” demişti. “Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)” dedi. Allah: “Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem)” buyurdu.” (Bakara, 2/124)

Zulüm, imamete asla yaraşmayacak bir durumdur. Zalim olan hiç kimse peygamber, halife, hâkim, müftü ve cami imamı olamaz. Dini hususlardaki tavsiye ve yönlendirmeleri ile mahkemelerdeki şahitliği kabul edilmez. Zalim yöneticilerin tasarrufundaki helal ve haram karışık halde bulunan maldan, vera ve takva gereği herhangi bir şey almamak gerekir. İhtiyaç sahibi olan kimsenin ise ihtiyacı kadar almasında Allahu a’lem bir mahzur bulunmamaktadır.

Liderlik ve imamet için ilk gerekenler iman, daha sonra amel-i salih ve güzel ahlâktır. Allah tarafından birtakım kelimelerle sınanan İbrahim (as), imtihandan yüzünün akıyla çıkmış, bu sayede insanlara lider, imam ve önder yapılmıştır.

İbrahim (as), şekil ve şemail itibarı ile Efendimize (sas) en çok benzeyen bir peygamberdir. Efendimize (sas) “Doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy” (Ali İmran, 3/95; Nahl, 16/123) diye emredilmiştir.

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile Beytullah’ın temellerini yükseltiyor (şöyle diyorlardı): “Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi (sana boyun eğenlerden) Müslümanlardan kıl, neslimizden (yalnız Sana boyun eğen) Müslüman bir ümmet (yetiştir), bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et. Zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli ancak sensin.” (Bakara, 2/127-128)

Buhari’de, İbn Abbas’tan (ra) nakledilen rivayete göre, Hacer’in oğlu İsmail, Cürhümlüler arasında büyüyüp gençlik çağına girdi ve onlardan Arapça öğrendi. İsmail, Cürhümlüler arasında en sevimli bir sima olmuştu. Ahlâkî yüksekliği ve güzelliği onların dikkatlerini çekmişti. Evlenme çağına erişince, Cürhümlüler onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Günün birinde İsmail’in annesi vefat etti. İsmail evlendikten sonra, İbrahim (as), bıraktığı eşi Hacer’i ve oğlunu görmeye geldi. İsmail o sırada evde yoktu. İsmail’i hanımına sordu. O da:

“Rızkımızı tedarik etmek üzere gitti” diye cevap verdi. İbrahim ona:

“Maişetiniz, haliniz nasıldır” diye sordu. İsmail’in zevcesi:

“Gayet fena bir hâldeyiz, şiddetli darlık ve sıkıntı içindeyiz” diye şikâyette bulundu. İbrahim (as):

“Kocan geldiğinde benden ona selâm söyle, kapısının eşiğini değiştirsin” dedi. İsmail eve geldiğinde, babasının geldiğini sezer gibi oldu. Hanımına:

“Evimize gelen oldu mu?” diye sordu. O da:

“Evet, şu şekilde yaşlı bir adam geldi, seni sordu. Ben de cevap verdim. Maişetimizden sordu. Çok sıkıntılı bir durumda bulunduğumuzu söyledim” deyince İsmail:

“Sana bir şey tavsiye etti mi?” diye sordu. O da:

“Evet, sana selâm söylememi ve kapısının eşiğini değiştirsin dememi tembih etti” dedi. İsmail hanımına:

“O gelen ihtiyar, babamdır. Bana, senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen, ailenin yanına gidebilirsin” dedi ve onu boşayıp Cürhümlülerden başka bir kızla evlendi.

Hz. İbrahim (as), Allah Teâlâ’nın dilediği bir müddet oradan uzak kaldı. Tekrar geldiği vakit, aynı şekilde İsmail’i yine evde bulamadı. Bunun üzerine evde olan hanımına İsmail’in nereye gittiğini sordu. Kadın:

“Maişetimizi tedarik etmeye gitti!” dedi. Hz. İbrahim:

“Nasılsınız? Maişetiniz, haliniz iyi midir?” diye sordu. İsmail’in karısı:

“Biz hayır, saadet ve bolluk içindeyiz” diye Allah’a hamd ve senada bulundu. İbrahim:

“Ne yiyip ne içiyorsunuz?” diye sordu. Kadın:

“Et yiyoruz, su içiyoruz” dedi. Hz. İbrahim:

“Allah’ım, bunların et ve sularını mübarek kıl, hayır ve bereket ihsan eyle!” diye dua etti.

Efendimiz (sas), burada şöyle bir izahta bulunmaktadır:

İbrahim zamanında, Mekke civarında hububat yoktu. Av etiyle gıdalanıyorlardı. Eğer o tarihlerde oralarda hububat olsaydı, İbrahim hububat için de dua ederdi.

İbrahim (İsmail’in hanımına) dedi ki:

“Kocan geldiği zaman, benden ona selam söyle, kapısının eşiğini sabit tutmasını emret!” (Sonra İbrahim (as) Şam’a dönmüştür). Hz. İsmail gelince:

 “Evimize gelen oldu mu?” diye sordu. Kadın:

“Evet, güzel yüzlü, yaşlı bir adam geldi” dedi ve İbrahim’i (as) övgüden sonra:

“Seni sordu. Ben de “rızkımızı tedarik etmeye gitti” dedim. “Geçiminiz nasıldır?” dedi. Ben de “hayır ve saadet içindeyiz” dedim.” İsmail:

“Sana bir tavsiyede bulundu mu?” diye sordu. Kadın:

“Evet, sana selam ediyor, kapının eşiğini sabit tutmanı emrediyor” dedi. Hz. İsmail:

“Bu babamdı. Sen de evimizin şerefli eşiğisin. Babam seni hoş tutmamı, iyi geçinmemi emretmiştir” dedi.

Sonra İbrahim, Allah Teâlâ’nın dilediği bir müddet daha, İsmail ve ailesinden uzakta yaşadı. Ondan sonra, Mekke’ye geldi. O sırada İsmail, Zemzem kuyusunun civarında büyük bir ağacın altında okunu düzeltiyordu. İsmail babasını görünce, hemen kalkıp karşıladı. Her ikisi de çoktan beri hasret çeken bir babanın oğluna, bir oğlun da babasına karşı ne yapmaları gerekirse, en uygun şekilde sevgi ve saygıda bulundular. Sonra İbrahim oğluna:

“Ey İsmail! Allah Teâlâ bana (büyük) bir iş emretti” deyince, İsmail:

“(Babacığım) Rabbin ne emretti ise, onu yerine getir” diye cevap verdi. İbrahim:

“Oğlum, bu işte sen de bana yardım edeceksin” deyince, İsmail:

“Babacığım! Ben sana her türlü yardım ederim” dedi. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim, etrafında bulunan yüksekçe bir tepeye işaret ederek:

“Allah Teâlâ, bana burada bir Beyt yapmamı emir buyurdu” dedi.

Orada baba-oğul, Kâbe’nin esas temelini bulup duvarlarını yükselttiler. İsmail taş getirir, İbrahim de inşa ederdi. Nihâyet Beyt-i şerîfin binası ilerleyip duvarları epeyce yükselince, İsmail, (şimdi Makâm-ı İbrahim namıyla ziyaretgâh olan) taşı getirdi. Hazret-i İbrahim de onu ayağının altına (iskele olarak) koydu, üzerinde inşaata devam etti. İsmail aleyhisselâm taş taşır, İbrahim aleyhisselâm binayı yapardı.

Binanın yapımı bitirildikten sonra, her ikisi de Allah Teâlâ’ya (رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ) “Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz sen işitensin, bilensin” (Bakara, 2/127) şeklinde dua ve niyazlarda bulundular.[6]

“İslam” kelimesi, mutlak bir şekilde zikredildiğinde “iman ve itikat” anlamını ifade ederken, (رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ) “Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl” cümlesindeki gibi (مُسْلِمَيْنِ لَكَ) şeklinde harf-i cer ile geldiğinde, “Allâh’a bütünü ile teslim olmak, her türlü takdirine rıza göstermek, Allâh’ın (cc) vermiş olduğu hükümlerde çekişmeleri ve tartışmaları tamamıyla bırakmak” anlamlarına gelir. Bu şekildeki bir teslimiyetin, muhabbetullahtan kaynaklandığını da görmemiz gerekir. Çünkü seven, sevdiğinin kendisi ile ilgili icra ettiği hükümlere tam bir teslimiyet ve rıza duygusu içerisinde olur.

İbrahim (as), (وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ) “neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar” duasında yer alan (ذُرِّيَّت) “zürriyet” kelimesi ile, kendisinden sonra gelecek nesiller için, dolayısıyla bir manada bizler için de dua etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah, onun duasına kendi neslinden İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyüp, Yunus, Zekeriya, Yahya ve İsa’yı (aleyhimüsselam ecmain) ışıktan peygamberler olarak göndermiş, peygamberlerin sonuncusunu da yine kendi soyundan ve peygamberler arasında imam konumunu ihraz eden Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’yı (sas) lütfederek, İbrahim’in (as) bu duasına muhteşem bir şekilde icabet etmiştir.

Aynı cümlede yer alan (أُمَّةً) “ümmet” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de altmış dört yerde geçmekte ve “cemaat, tek fert, din ve şeriat, süre ve zaman” anlamlarına gelmektedir. Istılahî olarak da bir peygamberin tebliğ ettiği dine inanan veya o dine muhatap olanların meydana getirdiği topluluk anlamındadır. Kelime, bütün insanları ifade eder bir şekilde kullanıldığında “ümmet-i davet”, sadece Müslümanlar için kullanıldığında ise “ümmet-i icabet” anlamını kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şüphe yok ki İbrahim, tek başına bir ümmetti” (Nahl, 16/120) buyurularak “ümmet” kelimesi İbrahim peygamberin (as) bir vasfı olarak zikredilmektedir. Bu sıfatın anlamı konusunda İmam Taberî, “İbrahim, hayır öğreten bir muallimdi” demektedir.[7]

(وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا) “Bize ibadet usullerimizi göster” cümlesindeki “nüsük” kelimesi, dinin tamamını ifade eden bir kelimedir. İbadetinde dikkatli yani âbid olan kimseye “nâsik adam” denilmektedir. İbrahim’in (as) hac ibadetinin ne şekilde yapılması gerektiği ile ilgili bu duasına Cenâb-ı Hakk’ın icabeti şöyle cereyan etmiştir:

Züheyr b. Muhammed’den rivayete göre, İbrahim (as) Beytullah’ı inşa işini bitirince; “Rabbim beyti inşa işini bitirdim. Artık bi­ze menâsikimizi (ibadet usullerimizi) göster” dedi. Yüce Allah, ona Hz. Cebrail’i (as) gönderdi ve Hz. Cebrail (as) ona hac yaptırdı. Ebu Miclez’den rivayete göre de Cebrail (as), Hz. İbrahim’e (as) Safa ile Merve arasındaki tavafı da öğretmiştir. Akabe’ye doğru gittiklerinde, karşılarına şeytan çıkmış, Cebrail (as), yedi küçük çakıl taşı almış, Hz. İbrahim’e de yedi taş vermiştir. Cebrail (as), tekbir getirerek taşları şeytana atmış, İbrahim’e; “Sen de tekbir getirerek at” demiştir. Her ikisi de tekbir getirerek taşları atmışlar ve nihayet şeytan kaybolup gitmiştir. Arkasından, orta cemreye gittiklerinde şeytan yine karşılarına çıkmış, Hz. Cebrail (as) yine yedi taş almış, Hz. İbrahim’e de yedi taş vermiş ve “tekbir getirerek at” demiştir. Her ikisi de taşları atışlarında tekbir getirmişler, nihayet şeytan kaybolup gitmiştir. Ondan sonra küçük cemreye gelmişler, şeytan yine karşılarına çıkmıştır. Hz. Cebrail (as), aynı şekilde yedi taş atmış, Hz. İbrahim’e de yedi taş vermiş ve “tekbir getirerek at” demiştir. Taşları atarken, her ikisi de tekbir getirmişler, sonunda şeytan kaybolup gitmiştir. Arkasından her ikisi Cem’a’ya (Müzdelife’ye) gelmişler, Hz. Cebrail (as) Hz. İbrahim’e “işte insanların (hacıların) burada namazlarını cem etmeleri gerekir” demiş, sonra onu alıp Arafat’a geldiklerinde de Hz. İbrahim’e: “arefte, arefte, arefte (Anladın mı, anladın mı, anladın mı? Yani Minâ’yı, Müzdelife’yi ve burayı bildin mi)” deyince, Hz. İbrahim (as): “Evet” demiştir. İşte bundan dolayı bölgeye “Arafât” adı verilmiştir.[8]

إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Rabbi ona: Müslüman ol, demiş, o da: “Âlemlerin Rabbine boyun eğdim” demişti. Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti. Yakup da “Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece Müslümanlar olarak ölünüz” (dedi).” (Bakara, 2/131-132)

Bu ayet-i kerimelerde, hem İbrahim’in (as) hem de Yakup’un (as), evlatlarına “İslâm” dini ve itikadı üzerinde kalmalarına dair talepleri (وَصَّى) “vasiyet etti” kelimesi ile beyan edilmektedir. Bilindiği üzere “vasiyet” kelimesi hem bir hukukî durumdur hem de bir hususu emretmekten daha güçlü bir anlam ifade etmektedir. Bu kelime, Allah’a nispet edildiğinde ise “emretti, farz kıldı” (en-Nisâ 4/11; el-En‘âm 6/144, 151) anlamına gelir. Vasiyet hem sözlü hem de yazılı olarak yapılabilir. İbrahim (as), bu vasiyetini bütün evlatlarına şamil bir şekilde yapmıştır. İbrahim’in (as), evlatlarına vasiyetinin sonunu (فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ) “sadece Müslümanlar olarak ölünüz” şeklinde ifade etmesi, vasiyetine fazladan herhangi bir unsur eklememesi, evlatlarının Müslümanlığı yaşamalarına ve İslâm’ı yaşatmalarına verdiği büyük ehemmiyetten dolayıdır.

İnşaAllâh “Peygamberler ve Salih İnsanların Ailelerini ve Evlatlarını Eğitmeleri II” başlıklı yazı ile devam etmeye çalışacağız.


[1] Buhari, Vudu, 58 (220); Müslim, Talak, 29 (1478); Ebu Davud, Taharet, 138 (380); Tirmizi, Taharet, 112 (147); Nesai, Taharet, 45 (1, 48, 49).

[2] Buhârî, İmân, 7 (13); Müslim, İmân, 17 (71); Nesâî, İmân, 19 (5013); Tirmizî, Sıfâtü’l-Kıyâme, 59 (2515); İbn Mâce, Mukaddime, 9 (66).

[3] Buhârî, İmân, 9 (16); Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 60 (2521).

[4] “Katâde b. Diâme b. Katâde es-Sedûsî el-Basrî’den (v. 117/735) rivayet edildiğine göre; “Hz. Yusuf (as) zindana götürüldüğünde, orada artık umutları kesilmiş, bela ve sıkıntıları alabildiğine artmış kimselerle karşılaşmış ve onlara şöyle demiştir: “Sabredin, size müjdeler olsun, ecir/mükâfat alırsınız.” Onlar da: “Ey delikanlı! Allâh seni mübarek kılsın. Ne kadar güzel yüzlü ne kadar güzel ahlâklısın. Ne gü­zel söz söylüyorsun! Gerçekten seninle birlikte olmak, bizim için bereketli bir şeydir. Sen kimsin, ey delikanlı?” diye sorunca, Hz. Yusuf (as) şöy­le söylemiştir: “Ben safiyyullâh (Allah’ın seçkin kulu) Yakup’un oğlu Yusuf’um. Dedem, zebîhullah (Allah’a kurban edilmek için adanan) İshak’tır. Onun da babası Halilullâh İbrahim’dir.” (Taberî, Câmiu’l-Beyân, 13/158, Dâru Hicr, Kahire-2001; Zemahşeri, Keşşâf, 3/283, Mektebetü’l-Abîkân, Riyad-1998; Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl, 4/241, Dâru Tayyibe, Riyad-1411; Kurtubî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 11/345 (Tahk.: Abdu’l-Muhsin et-Türkî), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-2006; Hâkim, Müstedrek, 2/557-559, Hadis no: 4045-4048)

Ashab-ı kiramdan; Abbas b. Abdu’l-Muttalip, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud, Hammad b. Zeyd, Cabir, Hz. Ali ve Hz. Ömer’in, “boğazlanması emredilen kişi İshak’tır” dedikleri rivayet edilmiştir. Tabiînden ve tabiîn olmayanlardan bu görüşe sahip kimseler arasında; Alkame, eş-Şa’bî, Mücahid, Said b. Cübeyr, Ka’b b. el-Ahbar, Katade, Mesruk, İkrime, Kasım b. Ebî Bezze, Ata, Mukatil, Abdurrahman b. Sabit, ez-Zührî, es-Süddî, Abdullah b. Ebi’l-Hüzeyl ve Malik b. Enes gibi önemli isimler bulunmaktadır. Tâbiînden, hadis ve tefsir konusundaki rivayetleri ile bilinen Said b. Cübeyr şunu söylemektedir: “İbrahim’e rüyasında İshak’ı boğazlaması gösterildi. Tek bir sabah vaktinde bir aylık mesafeyi onunla kat etti ve sonunda Mina’da kurban kesim yerine kadar geldi. Yüce Allah onu boğazlanmaktan kurtarıp, koçu kurban ettikten sonra yine bir aylık mesafeyi onunla geri döndü, dağlar ve vadiler onun önünde katlanıp dürüldü.

Bu görüş, Hz. Peygamber’den (sas), ashab-ı kiramdan ve tabiînden gelen nakiller arasında kuvvetli olanıdır (Kurtubî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 18/61-63).

Yeri gelmişken, Efendimiz’in (sas) dedesi Abdülmüttalip’in yaşadığı hadiseyi de kısaca aktaralım:

“Rivayet edildiğine göre, zemzem suyunun yerini bulabilmek için oğlu Hâris ile uzun uğraşlar veren Abdulmüttalip, çok yoruldukları bir sırada, “on oğlum olursa, onlardan birini kurban edeceğim” diye adakta bulunmuştur. On oğlu olduğunda, bir gün rüyasında kendisine yaptığı bu adak hatırlatılmıştır. Oğulları arasında kura çekmiş, kura en küçük oğlu Abdullah’a çıkmıştır. Ama Mekkeliler, Abdulmüttalib’in oğlunu kurban etme kararına tepki göstermişlerdir. Abdulmüttalip, bir kâhine giderek görüş almış, o da “on deve ile oğlu Abdullah arasında kura çekmesini, kura develere çıkana kadar da onar onar develerin sayısını artırması gerektiğini” söylemiştir. Abdülmüttalip denileni yapmış, develerin sayısı yüze ulaşınca, kura develere çıkmıştır. Neticede Abdülmüttalip, yüz deve kurban ederek oğlu Abdullah’ı kurtarmıştır (İbn-i Hişâm, es-Sîra, 1/153-155). Bu sebeple Efendimiz (sas); “Ben, iki kurbanlığın oğluyum” buyurur. (Hâkim, Müstedrek, 2/559, Hadis no: 4048) Benzer diğer rivayette ise bir bedevî, Efendimiz’e (sas); “Ey iki kurbanlığın oğlu!” diye hitap etmiş, Efendimiz (sas) de bu hitabı reddetmemiş, kabul anlamına gelen bir tebessümle karşılamıştır. (Hâkim, Müstedrek, 2/554, Hadis no: 4036; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/199, Hadis no: 606).

[5] Buhari, Rikak, 45 (6526); Müslim, Cennet, 14 (58).

[6] Buhari, Enbiya, 9 (3364).

[7] İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, 14/393, Dâru Hicr, Kahire-2001.

[8] Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensari, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’ân, C. 2, s. 400, (Tahkik: Abdulmuhsin et-Türkî), Müessesetü’r-Risale, Beyrut-2006; İbnu’l-Cevzi, Zâdu’l-Mesîr, 1/146, Mektebetü’l-İslâmî, trsz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s